6 Ağustos 2015 Perşembe

KOÇ GRUBU ZORDA 1997


Aziz Nesin’in Yanılgısı ve Piyasa Gerçekleri

Aziz Nesin, 3 Aralık 1977 tarihli Vatan gazetesinde yayımlanan makalesinde, dönemin Türkiye Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler’i grevler nedeniyle acımasızca suçluyor ve bu grevlerin aslında Vehbi Koç’un işine geldiğini ileri sürüyordu. Nesin’e göre, Vehbi Koç’un özellikle beyaz eşya alanındaki imalat stok depoları dolup taşmaktaydı ve grev bu stokların eritilmesini sağlıyordu.

Peki, durum gerçekten Aziz Nesin’in iddia ettiği gibi miydi? Piyasada Arçelik marka buzdolabı, çamaşır makinesi ve televizyon bol miktarda bulunuyor muydu?

Beyaz eşya üretimine dair esaslı bir değerlendirme yapıldığında, gerçeklerin çok farklı olduğu görülür. Arçelik’in İstanbul ve Eskişehir’deki fabrikalarında üretim, grev nedeniyle tamamen durmuştu. Toplu iş sözleşmelerinin yürürlük tarihleri farklı dönemleri kapsadığı için, Koç Holding’in (dolayısıyla Arçelik’in) en büyük rakibi olan Jak Kamhi’nin Profilo’su, AEG ve TELRA televizyon üretimine Çerkezköy’deki yeni ve modern fabrikalarında harıl harıl devam ediyordu. Elbette bu fabrikalarda çalışan işçiler de Türkiye Maden-İş Sendikası üyesiydi.

Aynı dönemde, Silahtarağa’da kurulu Estaş Fabrikası Philips marka buzdolabı; Beşiktaş Barbaros Bulvarı’ndaki Cihan Komandit Ortaklığı ise Grundig marka televizyon üreterek piyasaya sunuyordu. Levent’teki Türk Philips fabrikası televizyon üretiminde ilk sıralardaki yerini korurken, Beşiktaş’taki Schaub-Lorenz fabrikası Nordmende marka televizyon üretimini en üst seviyeye çıkarmıştı. Yine aynı bölgede kurulu VE-GA ve Bomonti’deki Kondor radyo fabrikaları da radyo üretiminin yanı sıra televizyon üretimine hız vermişti.

Özetle: Piyasada beyaz eşya ve televizyon kıtlığı yoktu; ancak tekel konumundaki Koç Grubu ürünleri yerine, grevde olmayan rakiplerin (Profilo, Philips, Schaub-Lorenz vb.) ürünleri piyasayı tamamen domine etmekteydi.

Türkiye Maden-İş Sendikası; bünyesinde onlarca ekonomist, hukukçu ve araştırmacı barındıran büyük ve donanımlı bir kurumdu. Aziz Nesin ise bu tartışmada adeta bir piyasa uzmanı gibi davranmış; ne yazık ki sağlıklı bilgilere ve doğru kanıtlara dayanmadan, kendisinden asla beklenmeyecek hayalî bir yazı kaleme almıştır.

Hangi niyetle yazdığını tam olarak bilmek mümkün olmasa da bu çıkışı, geçmişten gelen bir Kemal Türkler muhalefetinin dışa vurumu olarak okumak mümkündür. Ya da gazetedeki kısa bir yazıya gelen cevapları derleyip, zahmetsizce çok satan bir kitaba (Büyük Grev) dönüştüren akıllıca bir yazarlık stratejisi olarak da yorumlanabilir.

MESS’in Stratejisi: "Grup Sözleşmesi" ve Turgut Özal Faktörü

Madalyonun diğer yüzünde ise Koç Grubu bu üretim dalında çok sıkışmış durumdaydı ve pazar payını rakiplerine kaptırmak üzereydi. Bu yüzden toplu sözleşmeyi bir an önce imzalamak istiyorlardı. Ancak her defasında karşılarına, danışmanlığını ve başkanlığını Turgut Özal’ın yaptığı, üyesi oldukları MESS (Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası) çıkıyor ve anlaşmayı engelliyordu.

MESS yönetiminin amacı asla günü kurtarmak ya da grevleri hemen sonlandırmak değildi; tamamen geleceğe yönelik stratejik bir plan uyguluyorlardı.

Maden-İş, işyerleriyle tek tek toplu iş sözleşmesi yaptığı dönemlerde çok başarılı olmuş; işçilerin ücret, ikramiye, sosyal haklar, işçi sağlığı ve iş güvenliği gibi konularda ileri düzeyde haklar elde etmesini sağlamıştı. MESS yöneticilerinin hedefi ise tüm sözleşmelerin yürürlük tarihlerini aynı zamana denk getirmekti. Böylece hem grevlerde hem de olası bir lokavtta sendikanın karşısına toplu bir güçle çıkabileceklerdi.

MESS, işyerlerinin toplu sözleşme sürelerinin eşitlenmesini şart koşuyor ve bunu "Grup Sözleşmesi" olarak adlandırıyordu. Bunu başardıkları takdirde, Maden-İş’in karşısına Çin Seddi gibi bir duvar dikebileceklerini biliyorlardı. Bu nedenle grevlerin uzamasının uzun vadede kendi ellerini güçlendireceğini hesaplayarak, erken anlaşmak isteyen işverenlere baskı uyguluyor ve grevleri körüklüyorlardı.

Bu baskıyı uygulayanların başında, MESS’in akıl hocalığını yapan ve daha sonra 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından önce Başbakan Yardımcısı, sonra Başbakan ve nihayetinde Cumhurbaşkanı olan, "Ben zengini severim" sözüyle hafızalara kazınan Turgut Özal geliyordu. Yani bu grevlerin asıl sebebi, iddia edildiği gibi basit ekonomik krizler veya stok eritme kurnazlığı değil; sınıfsal ve stratejik bir güç savaşıydı.

OYAK Bülteni Bir Belge Sayılır mı?

Sayın Aziz Nesin, şüphesiz saygı duyulacak büyük bir yazar, değerli bir düşünür ve iyi bir aydındır. Kendisi zaman zaman "Hatamı hatırlatanlardan özür dilerim" diyebilecek olgunluğa da sahipti. Ancak anlaşılıyor ki Aziz Nesin’in yazısıyla başlayan bu süreç, Maden-İş ve DİSK yöneticileri tarafından halkla ilişkiler açısından iyi yönetilemedi. Kamuoyunu ve aydınları doğru bilgilendirme konusunda eksik kalındığı bir gerçektir.

DİSK ve onun lokomotif sendikası olan Maden-İş’in üst yönetim kademeleri, uzun süredir sendikal mücadeleyi ikinci plana iterek, mensubu oldukları siyasi yapılanmaları konfederasyon içinde güçlendirme yarışına girmişlerdi. Zaten bir süredir DİSK üyesi diğer önemli sendikaların yöneticileriyle (Genel-İş, Lastik-İş, Gıda-İş) yaşanan siyasi görüş ayrılıkları ve ikilikler tepe noktasına ulaşmıştı. Bu iç çekişme, Aziz Nesin gibi figürlerin doğru bilgilendirilmesini engelledi. Bazı gazeteci ve yazarlar, Maden-İş’in yayın organı olan Politika gazetesinde sendikayı savunmaya çalışsalar da Aziz Nesin’in deyimiyle sadece ona "saldırmış" oldular.

Aziz Nesin, savunmasını desteklemek için OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) Haber Bülteni’nin Kasım 1977 tarihli 4. sayfasındaki bir haberi kanıt gösteriyor ve stokların hâlâ var olduğunu iddia ediyordu. Kitabında Asım Bezirci’ye cevap verirken aynen şöyle yazmıştı:

"Ordu Pazarları Mağazalarına TV ve Buzdolabı Gelmeye Başladı"

“Enerji darlığı nedeniyle ve bazı fabrikalarda uygulanan grevler sonucu olarak düne kadar piyasalarda bulunamayan TV cihazlarından bir parti sağlanmış ve bazı Ordu Pazarları mağazalarına dağıtılmıştır. Bu kez yeni bir parti TV cihazı, yılbaşına kadar tüm mağazalara dağıtılmış olacaktır.”

Nesin, bu bülteni kesin bir kanıt sayarak Koç Holding depolarındaki stokların hâlâ eritilemediğini ima ediyor ve "Ne diyorsun bu belgeye Asım Bezirci? Hâlâ söyleyecek bir sözün var mı?" diye yükleniyordu.

Peki, bu gerçekten tarafsız bir belge miydi? Kuruluşların tamamen reklam ve propaganda niteliği taşıyan iç bülten yazıları, tarihsel bir hakikatin belgesi sayılabilir miydi? Elbette hayır.

Eskişehir’deki O Gece: Koç Grubu’nun Gizli Anlaşma Çabası

Tarihe mal olmuş bu sürecin eksik kalmaması adına, o gün bizzat yaşadığım ve şahit olduğum bir gerçeği aktarmak isterim:

Gebze ve Eskişehir Arçelik fabrikalarındaki grevlerin Koç Grubu aleyhine pazar kaybettirmesi üzerine, Koç’un endüstri ilişkileri uzmanları (özellikle Tuğrul Kutadgobilik) grevi bitirmek için olağanüstü bir çaba sarf ediyordu. Belli ki patronlar tarafından tam yetkiyle görevlendirilmişlerdi. Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde; ücret zamları, ikramiyeler ve tüm sosyal haklar konusunda sendikamızın tekliflerinin neredeyse tamamını kabul ediyorlardı. Tek bir kırmızı çizgileri vardı: Sözleşmenin yürürlük tarihi. Yani MESS’in dayattığı ortak grup sözleşmesi tarihini kabul ettirmek zorundaydılar.

MESS toplantılarında Turgut Özal’ın işverenlere, "Bu iş uzun sürmez, bu kadar büyük bir grev ve lokavta sendika da işçiler de dayanamaz" diyerek uyguladığı oyalama taktiği fiyaskoyla sonuçlanmıştı. İşçilerin sendikalarına olan sarsılmaz güveni, tüm zorluklara rağmen direniş azmini artırıyordu.

Grevlerin Özal’ın tahminlerinin aksine kırılamayacağını anlayan Koç Grubu, gizlice anlaşma yolları aramaya başladı. İşverenin acil çağrısı üzerine Eskişehir Türkiye Maden-İş Bölge Temsilciliği binasında toplandık. Sendikayı temsilen Toplu Sözleşme Daire Başkanı olarak ben, Eskişehir Bölge Temsilcimiz Dursun Sabur ve toplu sözleşme uzmanımız masadaydı. İşveren tarafını ise Tuğrul Kutadgobilik ve MESS uzmanı Avukat Oytun Atauz temsil ediyordu.

Gece geç saatlere kadar süren bu kritik müzakerelerde, mali ve sosyal içerikli tüm tekliflerimiz işveren tarafından ikiletilmeden kabul ediliyordu. Sıra yine o can alıcı maddeye, yani "yürürlük tarihi" maddesine gelip düğümleniyordu.

Görüşme sırasında MESS uzmanı sık sık dışarı çıkıyor, telefon görüşmeleri yapıp odaya geri dönüyordu. Belli ki içerideki gidişatı ve Koç Grubu’nun sendikanın şartlarına teslim olmak üzere olduğunu doğrudan MESS merkezine (yani Turgut Özal’a) rapor ediyordu. Bizim açımızdan, işverenin tüm mali taleplerimizi kabul etmiş olması büyük bir başarıydı ve sözleşmenin imzalanmasına çok az süre kalmıştı. Ancak o gece nihai anlaşma sağlanamadı ve ertesi gün yeniden toplanmak üzere masadan kalkıldı.

Bu tarihi süreç net olarak göstermektedir ki, 1977 grevleri ne Aziz Nesin’in iddia ettiği gibi basit bir "stok eritme" oyunuydu ne de sadece ekonomik taleplerden ibaretti. Bu grev, sermayenin "Grup Sözleşmesi" dayatmasıyla işçi sınıfının örgütlü gücünü tek bir potada eritip yok etme stratejisine karşı, Maden-İş işçisinin tarihe geçen onurlu bir direnişiydi.











Hiç yorum yok:

Yorum Gönder