Turgut Özal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Turgut Özal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2025 Perşembe

UĞUR MUMCU VE ÖZAL TAHLİLİ

GAZETECİLİĞİN YÜZ AKI

Değerli gazeteci, yazar Uğur Mumcu, 18 Ocak 1980 tarihli CUMHURİYET Gazetesindeki yazısında önemli bir Özal değerlendirmesi yapıyor. 

Bu değerlendirmeyi sizlerle paylaşmak istedim. 

12 Eylül uğursuzluğu sonrası, büyük sermayenin babalarından birisi olan TİSK Başkanı Halit Narin,  gülerek ''şimdiye kadar onlar güldü (işçiler) bundan sonra da biz güleceğiz.'' demişti. 

12 Eylül Sonrası Sermaye ve İşçi Hakları

''Garson benim kadar maaş alıyor'' diyen 12 Eylül uğursuzluğunun başka bir lideri Kenan Evran ve ben ''zengini severim'' diyen Turgut Özal'ın birlikte aldıkları karar ve uygulamaları, işçi sınıfının omurgasını kaydırdı!!. 

Budanan Ekonomik Haklar ve Kıdem Tazminatı

Gerçek ve devrimci sendikacılığı ortadan kaldırmak için tutuklama ve işten çıkarmaları başlattılar. Bunlar yetmezmiş gibi işçilerin, sendikaları vasıtası ile yıllardır demokratik ve hukuksal biçimde yaptıkları toplu sözleşmelerle, elde ettikleri, kıdem tazminatları, ikramiyeler, asgari ücret, yıllık ücretli izinler gibi ekonomik haklarını budamaya başladılar. Özgür, bağımsız ve devrimci işçi sendikacılığına düşmanca saldırdılar. Büyük sermayenin kasalarını şişirmek için ellerinden gelen her çalışmayı severek, gülerek, isteyerek yapmaya devam ettiler.

MESS Başkanlığından Devlet Bürokrasisine

Madeni Eşya Sahipleri Sendikası kısa adıyla ''MESS'' başkanı Turgut Özal, Başbakanlık Müsteşarlığı veDevlet Planlama Teşkilatı müsteşar vekilliğine oturtulduktan sonra çok önemli kararlar alındı.

Uğur Mumcu’nun Tespiti: Sermayenin Zaferi

Sermayenin Devlet Bürokrasisine Yerleşmesi

Bu ne demektir?
Bu, yerli ve yabancı sermaye ile ilgili bütün işlemlerin doğrudan doğruya MESS Başkanı Turgut Özal'a bağlanması demektir. ''Hür teşebbüs'' ve '' ürkek ve nazlı sermaye'', bu kez ''turnayı gözünden vurmuş'', devlet bürokrasine ''ismen ve cismen'' yerleşmiştir.

Yerli ve yabancı sermaye yalnızca Turgut Özal ile görüşecektir. Yerli ve yabancı sermaye, bundan sonra, Sanayi ve Teknoloji Bakanlıklarına, maliye bakanlığına hiç uğramayacaktır
Sermayenin kazanç alanları, MESS Başkanı Turgut Özal'ın iki dudağı arasındadır! Yerli ve yabancı sermaye, Demirel Hükümetinin yüzüncü günü dolmadan karşısındaki bütün engelleri atlatmıştır.
Özal, büyük sermayede, ''görgü ve bilgisini artırdıktan ve MESS başkanlığında iyice bilinçlendikten sonra, yeniden bir kadro oluşturup yerli ve yabancı sermayeye yeni kolaylıklar sağlamak üzere görev başına getirilmiştir.  

Yabancı Sermaye ve Yeni Kadrolar

Şimdi görüntüye bakınız, bir yandan yabancı sermayeye kolaylıklar tanınması için yasa değişiklikleri hazırlanırken bir yandan da yerli ve yabancı sermaye ile ilgili bütün yetkiler, MESS başkanının eline veriliyor.! ve MESS başkanı, tıpkı eskiden yaptığı gibi, yeni kadrolar oluşturularak, yerli ve yabancı sermayeye olanaklar sağlıyor.
Bir zamanlar büyük sermaye, ''ille AP-CHP koalisyonu olsun'' diye getirdi. Bakın CHP - AP yakınlaşmasının sağlanmak istendiği bu günlerde büyük sermayeden böyle istekler geliyor mu? 

Öyle anlaşılıyor ki, adamlar yerli ve yabancı sermayeye sağlanan bu olanaklar ve ayrıcalıklardan sonra bu gidişten çok hoşnut kaldılar.

Ne diyelim:
-Gökten düştü üç elma / Biri yazana, biri anlatana, biri dinleyene / onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...

Cumhuriyet. 18 Ocak 1980





5 Ocak 2024 Cuma

SENDİKAL HAREKETLER VE BÜYÜK GREV

Aziz Nesin, Vatan Gazetesinde yayımladığı ve Kemal Türkler'i eleştirdiği yazısında, sanki eleştiri sınırlarını zorluyor..

Üretim fazlası olduğunu, bu nedenle büyük patron Vehbi Koç'un ödemediği işçi ücretleri dahil, birçok konudan daha kârlı çıkacağını ve bu grevlerin zamansız başlatıldığını, belirtiyor. 

"Sendika işçilere tam gündelik veremez oldu, yarı gündelik verilmeye başlandı" dedikten sonra "yarı gündelik de veremez oldu, üçte bir gündelik vermek için taşınmazlarını satılığa çıkarmıştı" diyor.

"Büyük Grev" isimli yazıyı daha doğrusu, her ne kadar masal öykü dense de, DİSK ve Maden-İş Sendikasının  Genel Başkanını ve onun sendikal anlayışını hedef alan yazıyı, Aziz Nesin gibi bir yazarın hangi düşünceyle yazdığını (gerçeğini) anlamak güç..

YANILGI FAZLA

Aziz Nesin'in grevlerin zamansız başladığı söylemi ile büyük bir yanılgı içinde olduğunu söyleyebilirim. Adını ''büyük'' koyduğu bu grevlerin aynı anda başlatıldığını mı zannediyor? 
Ya da grevde olan onlarca fabrikanın Koç'un olduğunu mu sanıyor? İkisi de değil. 

Aziz Nesin bu yazıyı 3 Aralık 1977 tarihinde yazdı. 
Yazının yazıldığı tarihte (şu anda) tam sayı söyleyemem ama, büyük ağırlık İstanbul'da olmak üzere Kocaeli, Çerkezköy, Eskişehir, Ankara, İzmir, Mersin, Manisa ve Antalya gibi il ve bölgelerde büyüklü küçüklü onlarca fabrikada grev devam ediyordu. 

GREVCİ İŞÇİLER DİRENÇLİ KAHRAMANLAR

Bu aynı zamanda
Turgut Özal'ın danışmanlığı ve kısa süre sonra başkanlığındaki MESS, T.Maden-İş Sendikası karşısında sanki çelikten geçilemez ağlar örmek istiyordu.  MESS ve metal Sanayicileri birlikte onlarca fabrikada lokavt olduğunu sergiliyorlardı. Bir taraftan Bakın
ca Grev, diğer taraftan bakınca gizli Lokavt uygulanıyordu. 
Grev Lokavt konusunda ihtisası olanlar şunu bilirler ki devrimci ve gerçek sendikacılıkta bu kavgadan kaçılma olamaz..
  
ileride ''ben zengini severim'' diyecek olan Özal şimdiden görevini yerine getirmek için canla başla sermayeden yana çalışıyordu! 

Bu dönemde Özal sayesinde  işverenlerde öyle bir düşünce hakim oldu ki emek, emekçi, işçi, üretim, ülke ekonomisi gibi düşünce kesin olarak bir tarafa bırakıldı veya bıraktırıldı..

Gerçek şu ki grevdeki bu işçiler her türlü olumsuz koşullara rağmen  çok uzun süre ekmek, adalet, sendikal özgürlük ve onur mücadelesi verdiler, işyerlerini de koruyup kollayarak yürekli büyük bir kahramanlık gösterdiler.

BAZI ŞEYLER YAZILMIYOR

Şair ''Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban'' demiş ya. 
Aşkın kağıda yazılıp yazılmadığını bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var, bazı şeyler galiba yazılamıyor..
En azından ben yazamıyorum... 

Ama şunları açıkça söyleyebilirim ki, gerek DİSK gerekse Maden-İş yöneticilerinin bir kısmı ve uzman kadrolar sendikal anlayıştan daha çok ütopik ideolojik anlayışı benimseyip çalışmalarını bu doğrultuda yapmaya başlamışlardı. 

Sendikal ve siyasal sloganlar eski TKP ideologlarının çizdiği sınırlara göre hazırlanıp onların uygun buldukları yer ve mekanlarda seslendiriliyordu. 
Özellikle bazı uygulama ve sloganlar patronların MESS içerisindeki birlikteliklerini daha da kemikleştiriyordu. 

1977 yılında yapılması gereken T. Maden-İş ve DİSK Genel Kurulları, birileri için grevlerden daha önemliydi!!
DİSK ve T.Maden-İş Sendikası nın 1977 Genel Kurulları, sendikal konular uzak, daha çok, ideolojik (siyasi) anlayış doğrultusunda geliştiği ve sonuçlandığı anlaşılmıştı... 

15 Eylül 2023 Cuma

KENAN EVRAN TURGUT ÖZAL VE DEMİREL

 

BU GÜN 12 EYLÜL 1980

1980 Yılının 12 Eylül'ünde yapılan ve başta işçiler olmak üzere halkımızın önemli bir bölümünün üzerinden silindir gibi geçildiği kara günlerin bilmem kaçıncı yıldönümü... 

Faşist zihniyetli kafaların kendilerini, kendileri tarafından göreve getirdikleri asla unutulmayacak kötü bir günün yıl dönümlerinden biri..

Asmayalım da besleyelim mi diyerek12 Eylül memnuniyetlerini belli eden, uygulamayı daha erken yapacaktık ama şartların olgunlaşmasını bekledik diyen darbeci general Evran(!), kahkaha atacağı günleri dört gözle bekleyen biraz da biz gülelim diyen sanayici Narin ve ben zengini severim diyen patronların gözde siyasetçisi Özal. 

Ne yazıktır ki bu üç şahsiyetin belirttikleri düşünceler,1980 faşist darbesi hakkında çok şey ifade ediyor. Bunların döneminde işçilerin toplu sözleşmelerle elde ettikleri  kazanılmış hakları birer, birer ortadan kaldırıldı. Bu uygulama konusunda Özal, *MESS danışmanlığı daha sonra ise MESS başkanlığı süresinde ihtisas gördüğü için hazırlıklıydı zaten. 

T. MADEN-İŞ Sendikası 6. Bölge Başkanlığım döneminde Özal'ı çok iyi tanıyordum. Müdürlük koltuğuna oturduğu zaman başarılı, kârlı 700 işçinin çalıştığı bir Elektrometal Fabrikası vardı. Özal'ın müdürlüğü sırasında Metalurji dalında faaliyette bulunan Elektrometal Fabrikası kısa bir zaman zarfında batma noktasına getirildi. İnatlaşarak sendikayı greve zorladı. Fabrikaya Türkiyenin en uzun grevlerinden birini yaşattı. Bu zaman zarfında Özal işsiz kalmadı, iyi maaşla *MESS işveren sendikasının danışmanlığını yapmaya devam etti.

ÖZGÜR SENDİKACILIGA SET

İşçi sınıfının devrimci sendikalarını, başta DİSK olmak üzere tayin ettikleri kayyımlara yönettirdiler. Yöneticilerini uzun süre hapiste tuttular. Adeta gerçek sendikacılıktan intikam aldılar. 

Yasalarda yaptıkları değişikliklerle özgür sendikacılığın önüne set çektiler. 

Bu gün, işçi sınıfının, emekçinin, emeklinin sıkıntılı durumda olması, asgari ücretin sadaka verir gibi uygulanması, elbette emek mücadelesinin geriletilmesi sonucudur.

Bu durum böyle devam etmez. 
Etmemelidir...
Umutsuzluğa düşülemez, umutsuzluk işçi sınıfına yakışmaz.  
Zor durumlardan kurtulmanın yollarından birisi de emekçilerin gerçek sendikalarda örgütlenmeleridir.  

Özal'ın12 Eylül öncesi ağabeyim diyerek yanından ayrılmadığı Süleyman Demirel, 12 Eylül sonrası Özal için neler söylemiş. Bir görelim...

  İndependent Türkçe  9 Kasım 2019  Mehmet Mazlum Çelik yazısından... 

''Bu zatı yeniden sahneye çıkarmakla vicdan azabı çekiyorum. Sadece bu olan bitene  değil; tıynete, karakter yapısına baktıkça...977’de seçilememiş bir adamın 1983’te Başbakan yapılması... 

Hak etmediği bir şeyin üstünde duruyorGücümün yettiği her yerde kendisini korumuşumdur. 1965’ten 1980’e, 12 Eylüle kadar devlette her yere ben getirdim onu1979 sonrası 3 Aralık’ta göreve çağırmasam kim tanıyacaktı?1980 öncesi bütün kadrolarını biçmiş 12 Eylül kadroları.Tesadüflerin getirdiği bir kişi.''

8 Kasım 2019 Cuma

12 Eylül: Sermayenin Baharı, Emeğin Kışı oldu ÖZAL VE EVRAN İKİLİSİ

12 EYLÜL DARBE YÖNETİMİ: ÖZAL VE KENAN EVRAN

Kenan Evren liderliğindeki Askeri Cunta, Türkiye Cumhuriyeti Devlet yönetimine el koydu. 12 Eylül 1980 sabahı, uykusundan uyanan bir kısım insanın dünyaları başlarına yıkıldı!
Bir kısım insana ise bol güneşli, bol kazançlı pırıl, pırıl yeni bir gün doğuyordu!!..

1980 öncesi ülkemizin bir çok bölgesinde maalesef kötü ve çirkin olaylar oluyordu. Uzun süredir ülkede yaratılan ve yaşanan ideolojik kamplaşmalar nedeniyle, cinayetlerin ardı arkası kesilmez olmuştu.

Belli ki bir plan vardı ve bu plan hızlandırılarak uygulamaya konulmuştu. 1979 Şubat ayında Milliyet Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, İstanbul'da evinin yakınında arabasının içinde öldürüldü. DİSK'in kurucusu ve on yıl DİSK Genel Başkanlığını yapan Türkiye Maden - İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler de, 1980 Yılında yine evinin önünde hunharca katledildi.

1977, 1978 ve 1979 yılları içinde özellikle, 12 Eylül 1980 tarihinin yakınlaşmasına doğru ülkemizin çeşitli köşelerinden gelen ölüm haberleri, her gün gazetelerde okunur, televizyon ve radyolarda dinlenir oluyordu.

Birçok öğrenci, siyasetçi, öğretim üyesi, bilim adamı, eski millet vekili, eski bakan, eski başbakan ve sendikacı ardı ardına planlı biçimde öldürülür olmuştu...

Durmak bilmez ve durdurulmak istenmeyen bu cinayetler, 12 Eylül *evranlarının ülkemizi, adım adım 1980 faşist darbe günlerine yakınlaştırma planları gibi değil miydi? Zaten daha sonraları Kenan *Evran, "müdahaleden önce bir yıl düşündük, bir yıl önce planladık ama şartların olgunlaşmasını bekledik" dememiş miydi?

Turgut Özal'ın 12 Eylül darbesinin 4. yıldönümünde Kenan Evren'e yazdığı kalbi şükran ve teşekkür mektubu

Özal-Evren ortaklığının belgesi değil mi?

12 Eylül 1980 öncesi, eğer Evren'in söylediği gibi bir l2 Eylül’ün o koynumuzda beslenen evranlarının (yılanlarının) ülkemizi adım adım 1980 faşist darbe günlerine yakınlaştırma planları gibi değil miydi?... 

Bir plan var idiyse, bu planın farkında olmayan yurtsever; siyasetçiler, ilericiler, demokratlar, bürokratlar, aydınlar "bana ne" diyerek sorumluluktan mı kaçmışlardı? "Şartların olgunlaşmasına" bilerek, ya da bilmeyerek omuz veren iktidar mensupları ve diğer siyasiler, "bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın" düşüncesiyle mi uzlaşmaz davranışlar sergiliyorlardı?

Ülkenin hızla, planlı bir şekilde kaosa sürüklendiği görülmüyor muydu? 30 Nisan 1980 günü, 1 MAYIS kutlamalarının yasaklanması nedeniyle DİSK üyesi işçiler iş bırakma eylemi başlattı. Bu eylem nedeniyle başta DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk olmak üzere, Yürütme Kurulu üyelerinin bir kısmı ve DİSK üyesi bazı sendikaların yöneticileri de o zamanlar, adı 2. Şube Müdürlüğü olan yapının hücrelerine konuk olmuşlardı!Bu hücrelerden birinden ben de, İstanbul Valiliğine 1 Mayıs izin dilekçesini veren biri olarak nasibimi aldım!. Üç dört kişilik bu hücrelere onar, onbeşer kişi doldurulduk.

12 Eylül sonrası Turgut Özal ve Kenan Evren'in sınıfsal memnuniyet kahkahası

12 Eylül mutluluğunu birlikte yaşıyorlar besbelli!

İfadelerimiz gözlerimiz bağlı alındı. İşlemler tamamlandıktan sonra, sendika yöneticileri başta Abdullah Baştürk olmak üzere bir (GMC) askeri kamyona doldurularak Harbiye'de bulunan 1. Ordu Kışlasının içinde bir başka mekana nakledildik. Bu arada DİSK Genel Merkezinin "iğneden ipliğe" arandığını hatta duvardaki lambrililerin bile söküldüğünü ve yasa dışı hiçbir şeyin bulunmadığını öğrendik.

Anayasa ve yasalar uyarınca üyelerinin ekonomik ve demokratik haklarının koruyuculuğunu yapan, kurulduğundan beri hiçbir terör olayına karışmamış ve kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler'i faşist terörüne kurban veren, üye sayısı beşyüzbini aşan, DİSK Genel Başkanı BAŞTÜRK'ün ifadesinin, gözleri bağlı alınması nasıl yorumlanmalıydı?...

12 EYLÜL'DE EMEK VE EMEKÇİLER

12 Eylülcülerin darbecileri arasında, özgür sendikacılığı bitirmeyi, devrimci ve ilerici sendikacıları susturmayı düşünen ne kadar da çok *evran varmış meğer?

Bu *evranlar, meydanlarda at oynatmak ve düşüncelerini uygulayabilmek için, sonsuz imkân ve yeterli zemini hemen buldular. "Körün istediği bir göz Allah verdi iki göz" misali derhal kollar sıvandı. Darbecilerin yeni bir bildirisi ile DİSK kapatıldı kayyımlara teslim edildi. DİSK üyesi sendikaların kapılarına birer, birer kilit vuruldu.

Yıllarca bitmeyen anarşi ve terörü ortadan kaldırmak için yapıldığı söylenen uygulamalar, darbecilerin gerçek yüzlerini ayna gibi ortaya çıkardı...

Özal-Evren ortaklığının belgesi değil mi?

TÜSİAD, TİSK, MESS, gibi kuruluşlar derhal 12 Eylül darbecilerinin baş destekçileri oldular. İşçilerin yıllar boyunca sendikaları vasıtası ile elde ettikleri ekonomik kazanımların birçoğu derhal ortadan kaldırıldı.

İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı, bu utanç darbesinden memnuniyetini, kahkahalar atarak "Şimdiye kadar onlar (işçiler) güldü, artık gülme sırası bizde" diyerek dile getiriyordu.

İşten çıkarmalar, tutuklamalar hapislere atılıp idamla yargılananların hesabı tutulamayacak kadar çoktu. Bazı kayıtlara göre 30 binden fazla işçi sakıncalı denilerek işlerinden çıkarıldı ve yeniden iş bulmaları çeşitli biçimlerle engellendi.

12 Eylül darbecilerinin kurduğu hükûmette, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev verilen Turgut Özal'ın darbecilerin destekçisi olduğu belgeleniyordu. "Ben zengini severim" diyen MESS başkanı Özal, darbecilerin kurduğu hükûmette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı yapıldı. TÜRK-İŞ Genel Sekreteri ise maalesef zihniyeti açıkça bilinen 12 Eylül Hükumetinde bakan olarak görev almıştı!...12 Eylül faşist darbecilerinin, DİSK ve üye sendika yöneticileri hakkındaki darbe bildirilerini yazan ve zalimce uygulamaları yapanlar arasında meğer ne kadar da çok evran varmış!..

EVRAN:* ?


19 Mayıs 2018 Cumartesi

ÇALIŞANLARIN SENDİKASIZLIĞI

SENDİKASIZLIK YALNIZLIKTIR

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 31 Ocak 2018 Tarihinde, işçi sendikalarının üye sayılarıyla ilgili bir istatistik yayınladı. Bu duruma göre sendikalı işçi sayısı 1.714.397 dir.
Bilindiği gibi Türkiye'de; 
Ülkemizde, şu anda etkili üç işçi sendikaları konfederasyonu vardır.

Bu istatistiğe göre, TÜRK-İŞ Konfederasyonunun 34 üye sendikası vardır. Bunların toplam üye sayıları ise 925.039 dur.  Konfederasyon 1952 yılında kurulmuştur.
Kuruluş yılları çok çalkantılı geçmiştir. Seyfi DEMİRSOY başkanlığı döneminde  (1960) örgütlenmesini tamamlayabilmiştir. "PARTİLER ÜSTÜ POLİTİKA" ve "ANKARA'DA TÜRK-İŞ" var sözcükleri, Seyfi DEMİRSOY ve daha sonra gelen başkanların çok sık kullandıkları sloganları olmuştur. Genellikle iktidar olan parti ve hükûmetlerle iyi ilişkiler oluşturmaya dikkat eder bir politika izlemektedir.

Bu günkü iktidar tarafından uzun zamandır desteklenen, HAK-İŞ Konfederasyonunun ise 22 üye sendikası bulunmaktadır. Toplam üye sayısı 615.301 olarak belirtilmektedir. HAK-İŞ konfederasyonu 22 EKİM 1976
Yılında Ankara'da kurulmuştur. 

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK ise, üye sayısı bakımından üçüncü sırada yer almaktadır. DİSK 13 ŞUBAT 1967 Yılında İstanbul'da kurulmuştur. DİSK'in 22 üye sendikası vardır. Bu sendikaların üye sayıları toplamı 149.187 dir. Türkiye'de ilk defa bir sendikal örgüt, adının başına "DEVRİMCİ" unvanı yazılarak kurulmuştur. 

Genel Başkanlığını uzun süre Kemal TÜRKLER yürütmüştür.
Örgütlenmesini kısa zamanda tamamlayan DİSK, sendikal hayata önemli ilkler yaşatmıştır. Demokratik kitle ve sınıf sendikacılığının olmazsa olmazlarını denemiş, uygulamış, işçiler lehine bir çok kazanımlar sağlamıştır. Bu nedenlerle işçilerin takdirlerini kazanarak üye sayısını kısa zamanda BEŞYÜZBİNLERE taşımıştır.
1 MAYIS, (işçi bayramı) ilk defa 1976 Yılında DİSK öncülüğünde TAKSİM'de kutlanmıştır.
TÜM-İŞ, BİRLİK-İŞ Konfederasyonları ile bağımsız sendikaların üye sayıları toplamı ise 24.870 dir.

BU TABLO TÜRKİYE SENDİKAL HAREKETİNE YAKIŞMIYOR

2018 Yılı itibari ile Türkiye'de zorunlu SSK (sosyal sigorta)lı çalışan sayısının yaklaşık 20 milyon  olduğu ifade edilmektedir. Bunların büyük bir bölümü sanayi sektöründe, kalan kesim ise hizmet sektöründe çalışır durumdadır.
Sözün getirilmek istendiği yer;  Bu gün sendikalı işçi sayısı %10 dan daha düşüktür. Yani çalışan on işçiden biri sendika üyesi durumundadır. 1980 öncesinde sendikalı işçi sayısının, % 50-60 olduğu ifade edilebilmekteydi.
Bu durum, 1980 darbesinin, işçi sınıfının sendikal hareketlerini, işçi aleyhine nasıl etkilediğinin çok açık bir göstergesidir..

Şurası bir gerçektir ki 1980 Yılından itibaren işçi sendikaları devamlı kan kaybetmektedir. Bu durum ise sonuç olarak işçi sınıfının ekonomik ve demokratik sendikal haklarının geriletilmesine, zayıflatılmasına neden olmuştur.

12 EYLÜL DARBESİ, gerçek sendikal çalışmaların ortadan kaldırılmasını planlamıştır. Sendikal hareketlerin zayıflatılmasının, geriletilmesinin asıl ve önemli sebeplerinden birisidir. Düzenle uzlaşmış görünümündeki, TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ yöneticileri ise, sürekli geriletilen sendikal hareketlere ses çıkarmaz olmuşlardır.

BEN ZENGİNİ SEVERİM

12 EYLÜL Yöneticileri, başta Turgut Özal olmak üzere sendikal çalışmalarla elde edilen bir çok işçi haklarını, özellikle de toplu sözleşmelerle elde edilen sosyal yardım, ikramiye gibi ekonomik hakları sürekli törpülemiştir. Bazı hakları ise tamamen ortadan kaldırmıştır.

Darbeci Evren, "garson benimle aynı maaşı alıyor" diyerek işçi ücretlerinin yüksekliğinden olan rahatsızlığını dile getirmiş, darbecinin başbakanı Özal ise "ben zengini severim" demiş ve her ikisi de işçi hakları karşıtlığını açıkça belirtmişlerdir.
Ne yazık ki düzenden yana, işçi emeğinin değerini bilmeyen, gerçek ve devrimci bir ruh taşımayan, sendikacılar birçok şeyin farkında değiller..

Gerçek sendikacılığın gereğini hâla yapmayanlar, âla yaşantılarına devam ederek işçi emeğine ihanet ediyorlar.
Sendikacının ilk görevi, işçileri sendikalı yapmaktır. Sendikaları sayısal bakımdan çoğaltmak ve güçlendirmektir.
İşçinin ilk görevi ise sendikalı olmaktır...


SENDİKASIZLIK YALNIZLIKTIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN ŞEMSİYESİDİR...
SENDİKA, İŞÇİNİN AVUKATIDIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN EVİNDEN SONRAKİ YUVASIDIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN VE GELECEĞİNİN YAŞAM GÜVENCESİDİR...


6 Ağustos 2015 Perşembe

KOÇ GRUBU ZORDA 1977


Aziz Nesin’in Yanılgısı ve Piyasa Gerçekleri

Aziz Nesin, 3 Aralık 1977 tarihli Vatan gazetesinde yayımlanan makalesinde, dönemin Türkiye Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler’i grevler nedeniyle acımasızca suçluyor ve bu grevlerin aslında Vehbi Koç’un işine geldiğini ileri sürüyordu. Nesin’e göre, Vehbi Koç’un özellikle beyaz eşya alanındaki imalat stok depoları dolup taşmaktaydı ve grev bu stokların eritilmesini sağlıyordu.

Peki, durum gerçekten Aziz Nesin’in iddia ettiği gibi miydi? Piyasada Arçelik marka buzdolabı, çamaşır makinesi ve televizyon bol miktarda bulunuyor muydu?

Beyaz eşya üretimine dair esaslı bir değerlendirme yapıldığında, gerçeklerin çok farklı olduğu görülür. Arçelik’in İstanbul ve Eskişehir’deki fabrikalarında üretim, grev nedeniyle tamamen durmuştu. Toplu iş sözleşmelerinin yürürlük tarihleri farklı dönemleri kapsadığı için, Koç Holding’in (dolayısıyla Arçelik’in) en büyük rakibi olan Jak Kamhi’nin Profilo’su, AEG ve TELRA televizyon üretimine Çerkezköy’deki yeni ve modern fabrikalarında harıl harıl devam ediyordu. Elbette bu fabrikalarda çalışan işçiler de Türkiye Maden-İş Sendikası üyesiydi.

Aynı dönemde, Silahtarağa’da kurulu Estaş Fabrikası Philips marka buzdolabı; Beşiktaş Barbaros Bulvarı’ndaki Cihan Komandit Ortaklığı ise Grundig marka televizyon üreterek piyasaya sunuyordu. Levent’teki Türk Philips fabrikası televizyon üretiminde ilk sıralardaki yerini korurken, Beşiktaş’taki Schaub-Lorenz fabrikası Nordmende marka televizyon üretimini en üst seviyeye çıkarmıştı. Yine aynı bölgede kurulu VE-GA ve Bomonti’deki Kondor radyo fabrikaları da radyo üretiminin yanı sıra televizyon üretimine hız vermişti.

Özetle: Piyasada beyaz eşya ve televizyon kıtlığı yoktu; ancak tekel konumundaki Koç Grubu ürünleri yerine, grevde olmayan rakiplerin (Profilo, Philips, Schaub-Lorenz vb.) ürünleri piyasayı tamamen domine etmekteydi.

Türkiye Maden-İş Sendikası; bünyesinde onlarca ekonomist, hukukçu ve araştırmacı barındıran büyük ve donanımlı bir kurumdu. Aziz Nesin ise bu tartışmada adeta bir piyasa uzmanı gibi davranmış; ne yazık ki sağlıklı bilgilere ve doğru kanıtlara dayanmadan, kendisinden asla beklenmeyecek hayalî bir yazı kaleme almıştır.

Hangi niyetle yazdığını tam olarak bilmek mümkün olmasa da bu çıkışı, geçmişten gelen bir Kemal Türkler muhalefetinin dışa vurumu olarak okumak mümkündür. Ya da gazetedeki kısa bir yazıya gelen cevapları derleyip, zahmetsizce çok satan bir kitaba (Büyük Grev) dönüştüren akıllıca bir yazarlık stratejisi olarak da yorumlanabilir.

MESS’in Stratejisi: "Grup Sözleşmesi" ve Turgut Özal Faktörü

Madalyonun diğer yüzünde ise Koç Grubu bu üretim dalında çok sıkışmış durumdaydı ve pazar payını rakiplerine kaptırmak üzereydi. Bu yüzden toplu sözleşmeyi bir an önce imzalamak istiyorlardı. Ancak her defasında karşılarına, danışmanlığını ve başkanlığını Turgut Özal’ın yaptığı, üyesi oldukları MESS (Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası) çıkıyor ve anlaşmayı engelliyordu.

MESS yönetiminin amacı asla günü kurtarmak ya da grevleri hemen sonlandırmak değildi; tamamen geleceğe yönelik stratejik bir plan uyguluyorlardı.

Maden-İş, işyerleriyle tek tek toplu iş sözleşmesi yaptığı dönemlerde çok başarılı olmuş; işçilerin ücret, ikramiye, sosyal haklar, işçi sağlığı ve iş güvenliği gibi konularda ileri düzeyde haklar elde etmesini sağlamıştı. MESS yöneticilerinin hedefi ise tüm sözleşmelerin yürürlük tarihlerini aynı zamana denk getirmekti. Böylece hem grevlerde hem de olası bir lokavtta sendikanın karşısına toplu bir güçle çıkabileceklerdi.

MESS, işyerlerinin toplu sözleşme sürelerinin eşitlenmesini şart koşuyor ve bunu "Grup Sözleşmesi" olarak adlandırıyordu. Bunu başardıkları takdirde, Maden-İş’in karşısına Çin Seddi gibi bir duvar dikebileceklerini biliyorlardı. Bu nedenle grevlerin uzamasının uzun vadede kendi ellerini güçlendireceğini hesaplayarak, erken anlaşmak isteyen işverenlere baskı uyguluyor ve grevleri körüklüyorlardı.

Bu baskıyı uygulayanların başında, MESS’in akıl hocalığını yapan ve daha sonra 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından önce Başbakan Yardımcısı, sonra Başbakan ve nihayetinde Cumhurbaşkanı olan, "Ben zengini severim" sözüyle hafızalara kazınan Turgut Özal geliyordu. Yani bu grevlerin asıl sebebi, iddia edildiği gibi basit ekonomik krizler veya stok eritme kurnazlığı değil; sınıfsal ve stratejik bir güç savaşıydı.

OYAK Bülteni Bir Belge Sayılır mı?

Sayın Aziz Nesin, şüphesiz saygı duyulacak büyük bir yazar, değerli bir düşünür ve iyi bir aydındır. Kendisi zaman zaman "Hatamı hatırlatanlardan özür dilerim" diyebilecek olgunluğa da sahipti. Ancak anlaşılıyor ki Aziz Nesin’in yazısıyla başlayan bu süreç, Maden-İş ve DİSK yöneticileri tarafından halkla ilişkiler açısından iyi yönetilemedi. Kamuoyunu ve aydınları doğru bilgilendirme konusunda eksik kalındığı bir gerçektir.

DİSK ve onun lokomotif sendikası olan Maden-İş’in üst yönetim kademeleri, uzun süredir sendikal mücadeleyi ikinci plana iterek, mensubu oldukları siyasi yapılanmaları konfederasyon içinde güçlendirme yarışına girmişlerdi. Zaten bir süredir DİSK üyesi diğer önemli sendikaların yöneticileriyle (Genel-İş, Lastik-İş, Gıda-İş) yaşanan siyasi görüş ayrılıkları ve ikilikler tepe noktasına ulaşmıştı. Bu iç çekişme, Aziz Nesin gibi figürlerin doğru bilgilendirilmesini engelledi. Bazı gazeteci ve yazarlar, Maden-İş’in yayın organı olan Politika gazetesinde sendikayı savunmaya çalışsalar da Aziz Nesin’in deyimiyle sadece ona "saldırmış" oldular.

Aziz Nesin, savunmasını desteklemek için OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) Haber Bülteni’nin Kasım 1977 tarihli 4. sayfasındaki bir haberi kanıt gösteriyor ve stokların hâlâ var olduğunu iddia ediyordu. Kitabında Asım Bezirci’ye cevap verirken aynen şöyle yazmıştı:

"Ordu Pazarları Mağazalarına TV ve Buzdolabı Gelmeye Başladı"

“Enerji darlığı nedeniyle ve bazı fabrikalarda uygulanan grevler sonucu olarak düne kadar piyasalarda bulunamayan TV cihazlarından bir parti sağlanmış ve bazı Ordu Pazarları mağazalarına dağıtılmıştır. Bu kez yeni bir parti TV cihazı, yılbaşına kadar tüm mağazalara dağıtılmış olacaktır.”

Nesin, bu bülteni kesin bir kanıt sayarak Koç Holding depolarındaki stokların hâlâ eritilemediğini ima ediyor ve "Ne diyorsun bu belgeye Asım Bezirci? Hâlâ söyleyecek bir sözün var mı?" diye yükleniyordu.

Peki, bu gerçekten tarafsız bir belge miydi? Kuruluşların tamamen reklam ve propaganda niteliği taşıyan iç bülten yazıları, tarihsel bir hakikatin belgesi sayılabilir miydi? Elbette hayır.

Eskişehir’deki O Gece: Koç Grubu’nun Gizli Anlaşma Çabası

Tarihe mal olmuş bu sürecin eksik kalmaması adına, o gün bizzat yaşadığım ve şahit olduğum bir gerçeği aktarmak isterim:

Gebze ve Eskişehir Arçelik fabrikalarındaki grevlerin Koç Grubu aleyhine pazar kaybettirmesi üzerine, Koç’un endüstri ilişkileri uzmanları (özellikle Tuğrul Kutadgobilik) grevi bitirmek için olağanüstü bir çaba sarf ediyordu. Belli ki patronlar tarafından tam yetkiyle görevlendirilmişlerdi. Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde; ücret zamları, ikramiyeler ve tüm sosyal haklar konusunda sendikamızın tekliflerinin neredeyse tamamını kabul ediyorlardı. Tek bir kırmızı çizgileri vardı: Sözleşmenin yürürlük tarihi. Yani MESS’in dayattığı ortak grup sözleşmesi tarihini kabul ettirmek zorundaydılar.

MESS toplantılarında Turgut Özal’ın işverenlere, "Bu iş uzun sürmez, bu kadar büyük bir grev ve lokavta sendika da işçiler de dayanamaz" diyerek uyguladığı oyalama taktiği fiyaskoyla sonuçlanmıştı. İşçilerin sendikalarına olan sarsılmaz güveni, tüm zorluklara rağmen direniş azmini artırıyordu.

Grevlerin Özal’ın tahminlerinin aksine kırılamayacağını anlayan Koç Grubu, gizlice anlaşma yolları aramaya başladı. İşverenin acil çağrısı üzerine Eskişehir Türkiye Maden-İş Bölge Temsilciliği binasında toplandık. Sendikayı temsilen Toplu Sözleşme Daire Başkanı olarak ben, Eskişehir Bölge Temsilcimiz Dursun Sabur ve toplu sözleşme uzmanımız masadaydı. İşveren tarafını ise Tuğrul Kutadgobilik ve MESS uzmanı Avukat Oytun Atauz temsil ediyordu.

Gece geç saatlere kadar süren bu kritik müzakerelerde, mali ve sosyal içerikli tüm tekliflerimiz işveren tarafından ikiletilmeden kabul ediliyordu. Sıra yine o can alıcı maddeye, yani "yürürlük tarihi" maddesine gelip düğümleniyordu.

Görüşme sırasında MESS uzmanı sık sık dışarı çıkıyor, telefon görüşmeleri yapıp odaya geri dönüyordu. Belli ki içerideki gidişatı ve Koç Grubu’nun sendikanın şartlarına teslim olmak üzere olduğunu doğrudan MESS merkezine (yani Turgut Özal’a) rapor ediyordu. Bizim açımızdan, işverenin tüm mali taleplerimizi kabul etmiş olması büyük bir başarıydı ve sözleşmenin imzalanmasına çok az süre kalmıştı. Ancak o gece nihai anlaşma sağlanamadı ve ertesi gün yeniden toplanmak üzere masadan kalkıldı.

Bu tarihi süreç net olarak göstermektedir ki, 1977 grevleri ne Aziz Nesin’in iddia ettiği gibi basit bir "stok eritme" oyunuydu ne de sadece ekonomik taleplerden ibaretti. Bu grev, sermayenin "Grup Sözleşmesi" dayatmasıyla işçi sınıfının örgütlü gücünü tek bir potada eritip yok etme stratejisine karşı, Maden-İş üyelerinin tarihe geçen onurlu bir direnişiydi.