4 Nisan 2026 Cumartesi

Arçelik 1975: 3 Maaş İkramiye Zaferi ve Bir Dönemin Hikayesi

SANAYİDE TÜRKİYE İLKLERİ

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'un fethi sırasında döktürdüğü toplar hariç; bildiğim kadarıyla Osmanlı döneminde sanayi ürün imalatı, III. Selim zamanında kısmen seri üretimle başlamış ve ilk olarak tüfek üretilmiştir. Ancak imparatorluğa kapitülasyonların tanınması, küçük sanayi çalışmalarını olumsuz etkilemiş ve var olan sanayi hamlelerini sürekli geriletmiştir.

CUMHURİYET VE AĞIR SANAYİ HAMLELERİ

Cumhuriyetle birlikte, özellikle Atatürk döneminde sanayideki ilkler, 1923-1938 yıllarında planlı bir ekonomi ile hayata geçirilmiştir. Ülke kalkınmasının bel kemiği olan ağır sanayi hamleleri bu dönemde başarıyla kendini göstermiş; devletçilik ilkesinin uygulanmasıyla tesislerin üretime katkısı en üst seviyeye çıkmıştır.

  • Şeker Fabrikaları: İlk büyük girişim şeker üretimi dalında olmuş, 1926 yılında Uşak ve Alpullu şeker fabrikaları kurulmuştur.

  • Sanayi Tesisleri: Yine bu dönemde bez, kâğıt ve savunma sanayi tesisleri gibi 50 civarında ağır sanayi tesisi açılmıştır.

ÖZEL SEKTÖR İLKLERİ VE TARIMDA DÖNÜŞÜM

Özel sektörün de bu süreçte çok önemli katkıları olmuştur:

  • Savunma Sanayi: Şakir Zümre (1925) ve Nuri Killigil (1930) özel sektörün ilk silah üreticileridir.

  • Modern Tarım: Tarımda saban yerine ilk modern pulluk yapımı 1930'larda gerçekleşmiştir.

  • Yerli Traktör: Türkiye'nin ilk yerli traktörü ise 1963 yılında HSG markasıyla üretilmiştir. Tamamen yerli imkânlarla geliştirilen bu traktör, ne yazık ki seri üretime geçememiştir.

KOÇ HOLDİNG: BİR SANAYİ DEVİNİN DOĞUŞU

Türkiye'nin ilk holdingi Koç Holding'dir. 1938 yılında temelleri atılan Koç topluluğu, 1963 yılında holding yapısına kavuşmuş ve tüm yönetim tek elde toplanmıştır. Koç Holding, ülke ekonomisine birçok "ilk" kazandırmıştır:

  • 1955: Arçelik Fabrikası kuruldu.

  • 1959: İlk yerli çamaşır makinesi üretildi.

  • 1960: İlk yerli buzdolabı üretildi.

  • 1964: Ankara'da ilk traktör montaj fabrikası faaliyete geçirildi.

Vehbi Koç, "göz bebeğim" dediği Türk Demirdöküm fabrikasını 1954 yılında İstanbul Silahtarağa'da kurdu. Hemen ardından, 1955 yılında Haliç'in kıyısında, Sütlüce Mahallesi'nde Arçelik Fabrikasını işletmeye açtı.

Yazınızın bu bölümü, sanayileşmenin sadece makinelerden ibaret olmadığını, aynı zamanda bir hak ve sınıf mücadelesi olduğunu vurgulayan çok kritik bir geçiş noktası. Bu kısmı da önceki bölümlerle uyumlu, akıcı ve profesyonel bir yapıya kavuşturalım:

SANAYİ VE SENDİKAL MÜCADELENİN DOĞUŞU

Disk'e-bagli-madenis-sendikasi-baskan-vekili-1975-yilinda-arcelik-iscilerine-konusma-yaparkenBu her iki önemli fabrika; çalıştırdığı işçi sayısı, devasa üretimi, yüksek kârlılığı ve beraberinde getirdiği sendikal hareketlilikle sürekli gündemdeydi. "Grev, direniş, işgal" kavramları, bu tesisler aracılığıyla halkın ve basının dilinden düşmüyordu. Vehbi Koç, bu dinamik süreci yönetmek adına her iki fabrikaya da kendine göre "önemli" (!) genel müdürler tayin etti.

Bu becerikli (!!) genel müdürler, metal sanayicilerinden 9 kişiyi daha yanlarına alarak işçilere ve sendikalara karşı birleşme kararı aldılar. Toplam 11 patron, 1959 yılında ilk kez MESS (Metal İşverenleri Sendikası) ismiyle bir araya geldi. Metal işkolu içerisindeki bu devasa mücadeleyi; MESS ve T. MADEN-İŞ sendikası arasındaki çekişmeleri ileride çok daha teferruatlı bir şekilde kaleme alacağım.

TÜRKİYE'NİN "İLK"LERİ VE ARÇELİK

Türkiye sanayisi, bu dönemde pek çok alanda ilkleriyle tanıştı:

  • İlk otomobil ve ilk kamyon

  • İlk ampul ve ilk şofben

  • İlk kompresör ve ilk LPG gazı

  • İlk cam yünü ve ilk motor bloku

  • İlk kaliteli kablo

Ve tüm bu beyaz eşya devriminin öncüsü: ARÇELİK.

ARÇELİK FABRİKASI TOPLU SÖZLEŞMESİ (1975)

1973 yılı Eylül ayında yapılan genel kurulda Genel Başkan Vekili olarak seçildim. Bu süreçte Toplu Sözleşme, Araştırma, Ekonomi-Politika, İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı daire başkanlıkları gibi kritik görevleri üstlendim.

SENDİKACILIKTA PİŞME DÖNEMİ: SİLAHTARAĞA VE RABAK

Sendikacılık yönetimindeki "çıraklık" dönemim, Kağıthane’de kurulu Rabak Fabrikası ile

Silahtarağa Şubesi arasında geçti. Şube Gençlik Kolu Başkanlığı dönemimde bu mücadelenin içinde pişerek olgunlaştım. Çok kısa bir süre sonra, 1965 yılında yapılan şube genel kurulunda başkan seçildim.

Bu yıllar, Maden-İş'in özellikle Silahtarağa bölgesinde adeta şahlandığı bir dönemdi. Onlarca toplu sözleşme müzakeresini bizzat yönettim. Başarıyla sonuçlanan her sözleşme, sendikal örgütlenmeyi hızlandırıyor; yeni üyelerin katılımı ise sendikamızı hem sayısal hem de maddi olarak güçlendiriyordu.

ARÇELİK’TE MÜZAKERE SÜRECİ VE TASLAK HAZIRLIĞI

Genel Başkan Vekili ve Toplu Sözleşme Dairesi Başkanı olarak, Arçelik işçileriyle farklı tarihlerde iki büyük salon toplantısı gerçekleştirdim. Hazırladığımız toplu sözleşme taslağını bu toplantılarda enine boyuna tartıştık. Üyelerimizin görüşlerini alarak olgunlaştırdığımız ve oy birliğiyle kabul edilen tasarıyı Arçelik işverenine sunduk.

GEBZE 1974: ANLAŞMAZLIK VE MESS DUVARI

2200 işçinin ter döktüğü Gebze Arçelik Fabrikası'nda, 4 Aralık 1974 tarihinde başlayan toplu sözleşme görüşmeleri maalesef çıkmaza girdi. İşverenin üyesi olduğu MESS, uzlaşmaz bir tutum sergileyerek görüşmelerin anlaşmazlıkla sonuçlanmasına neden oldu.

MESS'in o dönemdeki temel stratejisi, işçi sendikalarını olumsuzluğa sevk etmek ve işçiler arasında bir yılgınlık yaratmaktı. Aslında bu, 1964 yılında Maden-İş'e karşı verdikleri ve sendikamız için oldukça zorlu geçen mücadelenin bir devamı niteliğindeydi. Ancak bu kez durum farklıydı; işçi daha bilinçli, örgüt daha güçlüydü.

SANAYİ İLKLERİNE KARŞI: SOSYAL HAK İLKİ

27 Şubat 1975 tarihinde, yasalara uygun olarak alınan grev kararı Arçelik fabrikasının duvarına asıldı. Bu toplu sözleşme döneminde eğer tekliflerde bir anlaşma sağlanmazsa, Arçelik işçilerinin greve ne kadar kararlı oldukları her hallerinden belli oluyordu.

Grevin başlamasına artık sadece sayılı günler kalmıştı. Pankartlar hazırlanmış, grev önlükleri dikilmiş, nöbet çizelgeleri tamamlanmıştı. Hatta disiplini ve birliği korumak adına kullanılacak olan "grev şifresi" bile belirlenmiş durumdaydı. Her şey hazırdı.

HEDEF: METAL İŞKOLUNDA BİR DEVRİM

Bu dönemdeki asıl büyük hedefimiz, metal işkolunda bir devrim niteliği taşıyacak olan yıllık ikramiye artışıydı. Hedefimiz, ikramiyeyi yılda 3 maaş seviyesine çıkarmaktı. Bu, işçi cephesi için tarihi bir "ilk" olacaktı.

Gerek devletin, gerek özel sektörün ve Koç topluluğunun ürettiği bunca "ilkin" arkasındaki asıl güç işçiler ve onların emeği değil miydi? Arçelik bugüne kadar hep makineleriyle ilkleri başarmıştı; ancak bana göre artık işçinin de kendi "ilk"ini yaratma sırası gelmişti.

İŞÇİNİN KENDİ "İLK"İ

Arçelik işçilerinin sosyal refahını güçlendirecek olan bu uygulama —yani her dört ayda bir

1975-Arcelik-iscileri-3-maas-ikramiye-zaferinin-imzalarini-atan-isyeri-temsilcileri-ve-madenis-sendikasi-baskan-vekili-Huseyin-Ekinci

olmak üzere yılda toplam 3 tam maaş ikramiye— mutlaka kazanılmalı ve işçi maaşlarına yansıtılmalıydı. Sendikamızın gücü ve işçilerin sarsılmaz birliği bu kazanımı zorunlu kılıyordu.

Biz bu kararlı havayı, bizzat yönettiğim ve MESS yetkililerinin de hazır bulunduğu toplu sözleşme müzakerelerinde işveren tarafına her fırsatta hissettirmiştik. Masadaki bu gerilim, fabrikadaki üretim bantlarından çok daha canlıydı.

MÜZAKEREDEN EYLEME: "İLK"LERİN SAVAŞI

Arçelik işçilerinin yarattığı grev havası ve heyecanı artık doruk noktasına ulaşmıştı. Bu durum, arzu edilmese de üretim bantlarına yansıyor; ara dinlenmelerinde ve yemek paydoslarında yankılanan davul sesleri vaktin daraldığını haber veriyordu. Fabrikanın içinde bir devrim sessizce demleniyordu.

Grevin başlamasına sadece iki ya da üç gün kalmıştı. O kritik günlerde Genel Başkan Kemal Türkler, dahili telefondan beni aradı: "Beş on dakika içinde odamda olabilir misin? Bir misafirimiz gelecek, senin de yanımda olmanı istiyorum," dedi. Kim olduğunu sormadım, o da söylemedi.

BEŞİKTAŞ’TA BİR SÜRPRİZ: RAHMİ KOÇ SENDİKADA

Yaklaşık beş-altı dakika sonra, elinde bir çikolata kutusuyla Rahmi Koç içeri girdi. Başkan "Hoş geldiniz," diyerek karşıladı. Rahmi Bey çok beklemeden konuya girdi: "Kemal Bey, Arçelik durumunu konuşmak için geldim, ama müzakere için değil. Arçelik adına birini yetkili olarak görevlendirsem, konular bir kere daha konuşulsa olur mu?" dedi.

Başkan Türkler, "O durumu bizim Toplu Sözleşme Dairesi Başkanımıza soralım," diyerek beni tanıştırdı. Rahmi Bey, nedendir anlamadığım imalı bir ses tonuyla; "Öyle mi? Hüseyin Bey sizsiniz demek..." diyerek cevap verdi.

MASADAKİ DÜĞÜM: ÜCRET VE İKRAMİYE

Bu tarihi karşılaşmada nezaketimizi bozmadan görevimizin bilinciyle yanıt verdim: "Elbette görüşürüz, bizim asli görevimiz görüşmektir. Arzu ederseniz size konu hakkında özet bir anlatım yapayım," dedim.

Müzakere safhalarını kısaca özetledim. Genel ve sosyal haklar bölümlerinde anlaşma sağlandığını, ancak ücret zamları ve yıllık ikramiye konularında düğümlendiğimizi belirterek yanlarından ayrıldım. O an, o odadaki hava bıçak sırtıydı; bir yanda devasa bir sermaye grubu, diğer yanda 2200 işçinin sarsılmaz iradesi...

ARÇELİK 1975: MASADAKİ SATRANÇ VE ORMAN YÜRÜYÜŞÜ

Ege Cansen, masadaki kararlılığımızı gördüğünde aslında sadece bir sendikacıyla değil, fabrikadaki binlerce işçinin ortak sesiyle karşı karşıya olduğunu anlamıştı. O gün Beşiktaş’taki o odada sadece rakamlar değil, Türkiye’nin endüstriyel geleceği ve emeğin bu gelecekteki payı görüşülüyordu.

Ege Bey bir noktada, "Görüşmelere kısa bir ara verelim, biraz yalnız kalmak istiyorum," dediğinde nezaketen "Tamam, ben dışarı çıkıyorum," dedim. Ancak o, imalı ve nükteli bir cevap verdi: "Hayır, ben dışarı çıkacağım; biraz ormanda yürüme ihtiyacım var."

Yaklaşık kırk dakika sonra dönen Ege Bey'in yüzündeki ifadeyi hala hatırlıyorum. Bir ekonomist titizliğiyle maliyetleri hesaplıyor, bir taraftan da fabrikada asılı duran grev kararının ciddiyetini tartıyordu. Tazelenen çaylarımızı içerken nihayet söze başladı: "Tamam Hüseyin Bey, ücret zamlarını kabul edelim ama ikramiyeleri üçe çıkaramayız."

KİLİDİN ANAHTARI: 3 MAAŞ İKRAMİYE

Cevabım net ve kararlıydı: "Sayın Ege Bey, saatlerdir bir problemin kilidini çözmeye çalışıyoruz; bu problemin anahtarı ikramiyelerdir." Bu sözüm üzerine Ege Bey, "Tamam, 3 maaş ikramiye de tamam; artık anlaşma tutanağını tutalım," dedi. Ancak ben tutanağı o an imzalamadım. "Tutanağı sonra tutarız. Benim fabrikaya gidip işçilere durumu anlatmam lazım; çünkü onlara sözüm var, onlara sormadan imzalamayacağım," diyerek masadan kalktım.

FABRİKADA ALKIŞ TUFANI: BİR "İLK"İN ZAFERİ

Hemen fabrikadaki baştemsilciyi aradım: "Görüşme bitti, geliyorum; işçileri toplayın." Gebze'ye vardığımda beni davul, zurna ve halaylarla karşıladılar. Üyelerimizin bir kısmı grev başlatacağımı zannetmişti, heyecan doruktaydı.

1975 Arçelik toplu sözleşmesinde DİSK'e bağlı Türkiye Maden-İş Başkanı Kemal Türkler ve Başkan Vekili Hüseyin Ekinci İmzaları atarken...
Büyük yemekhanede toplanan binlerce işçiye hitaben; sözleşmenin bittiğini ancak onlara verdiğim söz gereği imzayı atmadan önce yanlarına geldiğimi belirttim. Tekliflerimizin tamamının kabul edildiğini; artık her dört ayda bir olmak üzere yılda toplam 3 tam maaş ikramiye alacaklarını tek tek anlattım.

Önce şaka yaptığımı zannettiler. Metal işkolunda ilk defa ikramiyenin üç maaşa çıkarıldığına onları inandırmak hayli güç oldu. Arçelik işçisi tarihi bir "ilk" yaşıyordu. "Eğer bu sözleşmeye evet diyorsanız, gidip imzayı atacağım," dediğimde yükselen o alkış tufanı, verilen emeğin ve birliğin en güzel ödülüydü.

14 Mart 2026 Cumartesi

Sarı Sendika Furyası: Emeğin Rengiyle Oynayanlar

Sarı gelin.  

Sarı altın.

Sarı çizmeli Mehmet ağa.

Sarı kurdelem sarı. 

Çingene sarısı. 

Sarı Kanarya.

Sarı Zeybek.

Sarı papatya.

Sarı öküz!

Sarı sendika!..

Yukarıda belirtilen kelimelerden meydana gelen cümlelerin bir kısmını veya buna benzerlerini, belirtme, deyim, bazılarını da şarkı veya türkü sözü olarak, bir kısmını ise başka bir çok nedenlerle her zaman kullanıyoruz..  

İçlerinde sevgili, sevgiliye özlem, yiğitlik gibi anlamlar da içeren sözcükler bulunuyor. Bu ve buna benzer sarı sözcüklerden oluşan cümleleri, hemen hergün edebiyat literatüründe dile getirerek okuyor, yazıyor veya karikatür olarak çiziyoruz... 

Konuşurken, yazarken veya okurken kimi zaman keyiflenir, kimi zaman hüzünlenir, kimi zaman da geçmişimizle bağlantı kuruyor gibi oluruz. 

Ancak bu kelimeler içinde sarı ile bütünleşen bir yapı var kiiçinizden düşman başına bile demek gelmez. Bu yapı emek kesiminin, emeği ile geçinen, dolayısı ile yaşam mücadelesi veren işçi sınıfının baş düşmanlarından birisidir. Bu nedenle başlığın adını sarı sendika furyası koydum. 

1963 yılında çıkarılan Sendikalar Kanunu ile birlikte yerden mantar gibi üreyen, yeni yeni sendikalar kurulmaya başlandı. Bunların büyük bir kısmı işyerlerinde işveren tarafından kurdurulan ve desteklenen işyeri sendikaları, bir kısmı ise İstanbul ve Türkiye çapında kurdurtulanlardı!!.

Sarı sendika yöneticileri, işverenlerle işbirliği yaptıkları için kendi menfaatlerini çeşitli şekillerde önde tutarlar. Zaten kuruluşlarından itibaren işverenler tarafından destek görürler, ancak böylece ayakta kalabilirler. Bu nedenlerle işçiden çok işverenlere hizmet ederler. Kısaca özetlersek bunlara ''işçi aleyhine, işçi hak ve menfaatlerine karşı kurdurulan'' oluşumlar demek daha doğru olur!..


Bu sarı oluşumlar bir ya da iki fabrika dışında örgütlenme zahmetine bile katlanmazlardı. Yöneticilerinin kimler olduğu pek bilinmez, bilinenlerde işçi işine çıkamaz durumda olurlardı.

Hatırlayabildiğim kadarıyla sadece İstanbul'da metal işkolunda, işçiler

Tarihi Alemdar Karakolu önünde klasik beyaz bir otomobil ve Volkswagen T1 minibüs; arka planda sarı ahşap bina ve cami minaresi.

tarafından sarı sendika söylemiyle ifade ettikleri ''sözde'' sendikaların sayısı ondan fazlaydı. Metal-İş, Öz Metal-İş, Öz Maden-İş, Çelik-İş, Özçelik-İş, Cevher-İş, Tek Met-İş ve İstanbul Metal-İş gibi isimlendirilen kuruluşlardı. 
İstanbul adeta sarı sendika zenginiydi!!..

Buraya kadar özetlediğim durum, konumuzu ilgilendiriyor ama, asıl anlatmak istediğim başka. 

Lale Devrinde, üzerinde yanan renkli mumlu iri kaplumbağaların dolaştırıldığı, Sadâbad Şenliklerinin coşkuyla kutlandığı yerlerden biri olan Kağıthane halâ bir köydü ve 1967 Yıllarıında Kağıthane, Şişli İlçesine bağlıydı. 

Yeşillikler içindeki bu köyde, tarım aletleri imal eden sarı sendika tuzağına düşmüş bir izabe fabrikası kuruluydu. Seksen civarında işçinin çalıştığı bu işletme, hurda çelik ve metalleri geri dönüşüm yoluyla tekrar çeliğe dönüştürerek ekonomiye katkı sağlıyor, özellikle tarımda kullanılan çelik saban, pulluk, kotan ve traktör pullukları gibi motorlu araçlarla toprağı sürmek, havalandırmak işinde kullanılan ziraat aletleri imal ediliyordu.

Bu işyerinde 1964 Yılında İstanbul Metal-İş Sendikası tarafından yapılan üç yıl
süreli bir toplu sözleşme vardı. Zaten üç yıl süreli sözleşmeler hem sarı kuruluşların hemde patronların işine yarıyordu.
Toplu sözleşmenin bitimine doğru  işçilerin büyük çoğunluğu sendikamız T.Maden-İş Sendikasına üye oldular. Noter kanalı ile işçiler İstanbul Metal-İş Sendikasından istifa ederek ayrıldılar. 

O tarihteki sendika yasası gereği istifa eden işçilerin ve sendikamız üyelerinin isimleri süresi içinde işverene bildirildi. Kısa bir süre sonra işyeri temsilcimiz patronun aidat kesmeye ve Metal iş sendikasına yatıracağına devam edeceğini belirtti. Üyelerle yaptığımız toplantıda sendikaya bizzat giderek istifa dilekçelerini elden verip, ikinci suretine de alındı kaydının koydurulması kararlaştırıldı. Kırk kadar üyemiz bir cumartesi günü Sendikanın Cağaloğlunda bulunan genel merkezine giderek istifa dilekçelerini bir de elden vermek istediler. Metal - İş başkanı polis çağırarak sendikamı bastılar diyerek şikayette bulunmuş. İşçiler Alemdar karakolu'na götürülmüşler. 

Bana haber geldiğinde acele ile karakola gitmek istedim. Karakolun bahçesine adım atmıştım ki, iki polis memuru koşarak yanıma geldi ayaklarım havada karakola götürüldüm. Başkomiser hemen sorguya başladı. ''Bu işçilere sendikayı bastırmışsın, seni çok fena yaparım'' dedi ve anlatmak istemediğim hakaretlerde bulunduktan sonra ''atın bunu dışarı'' diyerek polis memurlarına işaret etti. 

Ben bunların sendika başkanıyım onların hakkını savunmak için geldim diyecektim ki '' ben'' dedikten sonra kendimi karakolun bahçesinde buldum!. Karakolun içinde kırka yakın işçi ve sendika personeli ile sendika başkanı İrfan Karabıyık vardı. 

Sendika başkanı Karabıyık istifalarını verererek ayrılmak isteyen üyeleri sendikayı bastılar diye polis çağırıp şikayetçi olduklarında, tembihli olan işçiler de sendikada kimler varsa hepsinden şikayetçi olmuşlar. Bu nedenle karakolun içi hıncahınç insanlarla doluydu. Günlerden Cumartesi ve akşam olmak üzere. Çaresizlik içindeyim. 

Dışarıda dolanıyorum.. 

Birden bana ismimle seslenen bir ses duydum. Dönüp baktğımda Basın İş Sendikasının avukatı sevgili Necati Ertürk'ü gördüm. Durumu anlattım. Ben gidip bakarım dedi. Bir saat sonra işçiler de İrfan Karabıyık ve sendika personeli de şikayetlerinden vaz geçtikleri nedeni ve istifa dilekçelerinin bir suretlerinin alınmasından sonra dışarı çıktılar. Üyelerle kendi aramızda kısaca bir değerlendirme yaptık. Başkomiserin hakaretleri ile ilgili tutanagı tuttuktan sonra dağıldık.

Sendikamızın avukatlarından Alp Selek vasıtası ile hakaretler mahkemeye intikal ettirildi dava açıldı ve kazanıldı. Toplu sözleşme yetkisini sendikamız aldı. Toplu sözleşme yapıldı ve fabrikada törenle imzalandı.

Daha sonraları çeşitli sendikal olaylar nedeniyle, Maltepe Askeri Hapishanesi, Harbiye Askeri hapishanesi, Selimiye tutuklu koğuşları ile Sirkeci Birinci Şube zindanlarını, Gayrettepe İkinci şube karanlık hücrelerini görmüş ve nasibini almış biri olarak, ilk karakol maceram böyle olmuştu.

25 Ocak 2026 Pazar

KAVEL DİRENİŞİ: 63 YILLIK SÖNMEYEN MÜCADELE ATEŞİ

1961 Anayasası ve Grev Hakkındaki Yasal Boşluk

1961 Anayasası ülkemiz sendikacılığında çok önemli bir çığır açarak, çalışma hayatımızın bir bölümüne, özellikle emek kesimine yol göstericilik yapmıştır. Anayasa; işçi sınıfımızı sendikal hayatta grev hakkına kavuşturmuştur. Henüz işçilerin bu haklarını nasıl kullanacakları belli değildir. Bunun uygulanmasını sağlayacak yasalar daha çıkarılmamıştır. 

Kağıt Üzerinde Kalan Haklar

Çıkarılması da egemen çevreler tarafından savsaklanmaktadır. İşçi sınıfının böyle önemli bir hakkı, sadece kâğıt üzerinde bırakılmış gibidir. 
Yani Anayasa hükmü yasal bir boşluğa düşmüş durumdadır!.
 
İşçi sınıfı Anayasal bu hakkının kullanılmaması nedeni ile sanki düşülen bu boşlukta boğulmak istenmektedir. 
1963 Kavel Direnişi İstinye fabrika önünde bekleyen işçiler

İstinye Kavel Fabrikası: Direnişin Kıvılcımı

Baskıcı Yönetim ve Fazla Mesai Sorunu

İstanbul İstinye'de kaliteli kablo üreten bir fabrika var. İşçiler Kemal Türklerin Genel  Başkanlığını yaptığı T. Maden - İş Sendikasının üyeleridir. Fabrika Genel Müdürü Amerika'dan yeni gelmiş, despotik kurallarla çalıştırdığı işçilerin yaptığı üretimden memnun değil. Çok,

21 Ocak 2026 Çarşamba

SENDİKACILIK VE ASGARİ ÜCRET DEVRİMİ (AÇ GARİ ÜCRET)

1974 yılının Eylül ayı, Türkiye Maden-İş Sendikası için tarihi bir dönüm noktasıydı. Genel Kurul sonucunda efsanevi liderimiz Kemal Türkler tekrar Genel Başkanlığa, ben ise Genel Başkanvekilliğine seçilerek dinamik bir kadroyla göreve başladık.

Görev dağılımımızda; toplu sözleşme, araştırma, ekonomi-politika ve işçi sağlığı/iş güvenliği dairelerinin sorumluluğunu üstlendim. DİSK’e bağlı T. Maden-İş Sendikasının kurumsal gücünü artırmak amacıyla bu alanlarda hayata geçirdiğimiz yeni çalışma modeli, kısa sürede meyvelerini vermeye başladı. 

Araştırma ve ekonomi-politika dairelerimizin ürettiği bilimsel veriler, toplu sözleşme masasında elimizi güçlendiren kozlarımızdan birisi haline geldi.

Asgari Ücret Prangası  

O dönemde öncelikli hedefim, üyelerimizin ekonomik refahını artıracak, alın terinin karşılığını alabilecek ve bunun  mücadelesini verecek adımlar atabilmekti. Bunların başında, yasal asgari ücretin belirlenme şekline ve işyerlerinde uygulanma biçimine karşı yeni bir yöntem uygulamak, en azından bunun mücadelesi için çalışmak geliyordu.

"Yasal" Aldatmaca mı

Asgari ücret, tanımı gereği, bir işçiye verilebilecek en alt sınırı temsil eder. Ancak o günlerde (ve aslında her dönemde) iktidarlar, oy kaygısı ve siyasi dengeler nedeniyle inisiyatif almaktan kaçınırlar. Asgari ücret kararını ve bu konudaki çalışmaları bilimsel temelden uzak, göstermelik bir komisyon aracılığıyla yönetirler. "Yasal asgari ücret" adı altında belirlenen bu rakam, ne yazık ki özellikle sanayi işçisinin emeğinin gerçek karşılığı değildi.

Sermayenin "Ucuz İş Gücü" Çarkı

İşveren kesimi, düşük yasal asgari ücreti her zaman bir fırsat olarak kullanıyordu. Sendikasız veya "sarı sendikalı" iş yerlerinde işçiler yıllarca bu sefalet ücretine mahkûm ediliyordu.

Daha da vahimi, toplu sözleşmelerle ücretleri bir nebze yükselen vasıfsız işçiler, yüksek işsizlik oranlarının yüksek olduğu ülkemizde kolayca kapı önüne konulurdu. İşveren, sendikalı ve yüksek ücretli kıdemli işçiyi çıkarıp yerine "yasal asgari ücretle" yeni işçi alarak maliyeti düşürüyordu. Bu durum, işçinin üzerinde sürekli bir ''demoklesin kılıcı'' gibi sallanan işsizlik tehdidi gibiydi.

Stratejik Atak: "İş Yeri Asgari Ücreti"

Bazı fabrikalarda işverenlerin iki yüz, üç yüz gibi sayılarda ''mevsimlik işçi'' adı altında geçici işçi çalıştırıldıkları olurdu. Bunlar çıkarılmaya hazır halde beklerdi. Bu sirkülasyonu durdurmak ve emeği korumak için toplu sözleşme maddelerimize yeni bir hedef koyduk: İş yeri asgari ücretini, yasal asgari ücretin çok üzerinde belirlemek.

Bu stratejik düşünceyle iki önemli başarı hedeflemiştik: 

İşten Çıkarmaların Önlenmesi: İş yerindeki en düşük ücret yasal sınırın çok üzerinde olduğunda, işverenin işçiyi çıkartıp yerine acemi birini alma düşüncesi kısmen ortadan kalkacaktı.

Gerçek İş Güvencesi: Asgari ücretin toplu sözleşmeyle yüksek tutulması, sadece yeni giren işçiyi değil, aynı zamanda kıdemli işçilerin de yerini sağlamlaştırarak bir iş güvencesi oluşturacaktı.

İşçi Emeğinin onurunu korumak için yapılacak bu çalışmalar,  Maden-İş’in sınıf mücadelesindeki bilimsel ve kararlı duruşunun bir simgesi olacaktı. 

Nitekim, 1975, 1976 ve 1977 yıllarında yaptığımız toplu sözleşmelerde, hedeflediğimiz düzeyde çok olumlu sonuçlar almıştık.


Gelecek Yazı: YILLIK İKRAMİYELER

4 Ocak 2026 Pazar

RİYÂZİ VE NİZÂMÎ BEYLER

1965 Yılında profesyonel sendikacılığa, genel kurulda seçilerek ilk adımımı atmış ve çalışmalara başlamıştım. Bazı konularda oldukça ürkek davranıyordum. Bunun da sebeplerinden birinin sendikal konular hakkında bilgi eksikliğinden doğduğunu ve sendikal çalışmalarda işyeri temsilciliğinden daha fazla bilgimin olmadığı zannıydı. 

Henüz iki ayını yeni doldurmuş çiçeği burnunda bir başkan olarak, sendikamızın, Cağaloğlu'nda Alibabatürbe Sokakta bulunan genel merkezine gitmem gerekmişti. 

                                948 model, hurdalardan toplama Başkanlık aracı ve Başkan Hüseyin Ekinci

İşlerimi bitirip bir an önce Silahtarağa'da bulunan sendika şubesine dönmek için yola çıktım. Şişhane'ye kadar belediye otobüsü ile geldim ve Silahtarağa dolmuşlarından birisine  bindim.
Kasımpaşa, Halıcıoğlu istikameti ile Haliç'in sağ yanından giderken

30 Aralık 2025 Salı

Bir Elin Nesi Var? Sendikal Örgütlenmede Birlik ve Mücadele Ruhu

BİR ELİN NESİ VAR

Sendikaların ve sendikacıların ilk işi, üye tabanlarını oluşturmak ve sayısal olarak büyütmektir. Yönetici veya bu görevin gerektirdiği sorumluğu taşıyanlar her zaman bu durumu göz önünde bulundurmak zorundadırlar. Elbette bu sözler gerçek sendikaların omurgalı, özverili başkan veya yöneticiler için geçerlidir. Sendikal örgütlenme büyük ve önemli iştir. 

Arzulanan büyük işler her zaman istenildiği gibi yapılamıyabilir. O zaman başkası ya da başkalarıyla işbirliği yapmak zorunda kalınacaktır. Ama şunu unutmamak lâzım. Başka ya da başkaları dediğimiz insanlar genellikle örgütlenmek istediğin tabanın içinde mevcuttur.  Onlara ulaşabildiğin zaman işler kolaylaşabilir, engeller ancak o zaman daha kolay aşılır. 

Sendikal eylemler de örgütlenmeyi en iyi ifade eden ilk ve güzel cümle; "bir elin nesi var, iki elin sesi var" söylemidir. Bu söylemin bir yol gösterici olduğu unutulmamalıdır. 

İşveren sendikaları, bu işi oldukça kolay yaparlar. İki satırlık bir yazı ile hemen bir araya gelebilirler. Grevlere karşı koymak, işçi sendikalarının mücadele kararlılığını ve eylemlerini bastırmak için kullanacakları, lokavt fonlarını güçlendirerek kasalarını şişirirler. 

İşveren sendikaları hükûmetler nezdinde de genellikle saygındırlar. Medya ve yazılı basın, onların söylemlerine oldukça önem verir. Onlar da her zaman ve her yerde her şeyi konuşmazlar. Bu konuların nerede ne zaman konuşulacağını gayet iyi bilir uygular veya uygulatırlar.. 

Hukukçuları, ekonomistleri, her konuya özgü uzmanları ve her zaman bol paraları vardır. Geçtiğimiz yıllarda işverenlere ait sivil toplum (PATRON) örgütleri ile işbirliği yapmaları durumunda hükumetleri bile düşürdükleri görülmüştür! Halit Narin başkanlığındaki Türkiye İşverenleri Konfderasyonu ve ona bağlı işveren sendikalarının 1977 Ecevit Hükûmetinin düşürülmesindeki payı azımsanamaz

İşçi sendikaları ise iki türlü örgütlenir.
Birincisinin işi kolaydır. 
İşçilerin üye olmalarına işyeri yetkililerince göz yumulur. Hatta işverene yakın bir kısım adamlar devreye sokulur, işçilerin üye yazılmalarına yardımcı olunur. Genellikle bu sendikaların kurulmasına işverenlerce her türlü destek de verilir. 

Prosedür çarçabuk tamamlattırılır. Toplu sözleşme yetkisi aldırılır. Çoğu zaman işçilerin bile sonradan duyacakları iki ya da üç yıl süreli toplu sözleşmeler imzalarlar. İşte bu gibi sendikalara “ SARI SENDİKA”, yöneticilerine de “SARI SENDİKACI” deniyor. 
Bu sarı sendikalar altmışlı, yetmişli yıllarda çok sayıda vardı. Günümüzdeki sendikal hareket içinde de var oldukları elbette görülüyor, biliniyor!.
Bazı kamu sektöründe ise görünüş itibari ile gerçek gibi görünen, konuştukları zaman ''mangalda kül bırakmayan'' öyle sendikal bir kesim vardır ki sarılara rahmet okuturlar!..

GERÇEK İŞÇİ SENDİKALARIN işleri ise, oldukça zordur. Karşılarında her zaman patronlar vardır. Sarı sendikalar ve sarı sendikalardan nemalanan(yararlanan) az sayıda da olsa bu işleri bilen ve işverene çalışan bir kesim vardır. 

Sendikalar, sivil toplum örgütü olmanın ötesinde, aslında mücadele örgütleridirler. İşi için, aşı için, ailesinin daha iyi yaşamını sağlamak için mücadele ederler.

Gerçek sendikalar farkında olmasalar bile aynı zamanda devrimci örgütlerdir. Devrimci örgütler her zaman ana işlerini birinci planda tutarlar. Sendikaların birinci plandaki ana görevleri biraz önce belirtildiği gibi üye sayısını çoğaltarak örgütlenmektir. 

Sendika üye tabanlarının sayısal olarak güçlü olması, maddi güçlülüğü de yaratır. 
Gerçek sendikaların gücü, üye tabanının sayısal olarak çokluğunu, bu çokluğun da parasal olarak sendikanın mali yapısının gücünü oluşturur. Bir sendikanın üye sayısının durumu ve kasa varlığı, o sendikanın gücü ile doğru orantılıdır.
  
Güçlü ve gerçek sendikaların varlığı, doğal olarak işverenlerin menfaatlerine aykırıdır. Patronlar işçi sendikasının güçlü olmasını istemezler. 
  
Yıllarca gerçek sendikacı olarak tanıdığımız yöneticilerin varlığını biliyoruz. Sendikalarını geliştiremeyen, üye tabanını sayısal olarak güçlendiremeyen yöneticilerin, gerçek de olsa, solcu da olsa, devrimci de olsa varlıkları çok şey ifade etmez.

Sendikalar sınıf ve kitle örgütleridir. Demokratik kitle örgütü olmak, bu vasıflarıyla faaliyet göstermek durumundadırlar. Üyeleri aynı siyasi düşüncede ve aynı ideolojide olmayabilir. İnançları ayrı, milliyetleri, cinsiyetleri farklı olabilir. 

Onların bir olmaları, birlik olmaları ortak menfaatleri ile ilgilidir. Çalışma şart ve koşulları, işçi sağlığı, iş güvenliği, ücret durumları ve kısaca yaşam kalitelerinin yükseltilmesi gibi konular, ortak menfaatlerini oluşturan unsurlardır. Birlik olmak, birlikte mücadele etmek, mücadelede başarılı olmanın önemli şartlarından biridir.

Elbette sendikacıların da siyasi görüşleri vardır ve olacaktır.
Olmalıdır da.

Ancak sendikacılar, sendikal çalışma ve eylemlerini sadece kendi siyasi görüşlerine göre yapamazlar. 
Yapmamalılar!..

Geçmişte bazı sendika ve sendikacıların siyasi görüşlerini doğrudan yansıttıkları, sendikal çalışmalarda başarılı olamadıkları, hatta işçi sınıfının birliğine zarar verdikleri açıkça görülmüştür.


Çalışmalarını siyasi iktidarlara yaslamak onların tarafında olmak, çoğu zaman iktidarların ekonomi politikalarına uygun davranmak da, gerçek sendikal anlayış ve uygulamasıyla da asla bağdaşmaz.