11 Haziran 2026 Perşembe

15-16 HAZİRAN'IN 56. YILI ve BİR DİRENİŞİN EVRİMİ

KÖYDEN GELDİM ŞEHİRE: BİR DİRENİŞİN EVRİMİ 15-16 HAZİRAN 

Anadolu ekonomisinin kalbi olan köylerde, eli silah tutan tüm genç ve yetişkin erkeklerin cephelere; Arabistan ve Yemen çöllerine gönderilip heba edilmesi, tarlalarda çalışacak insan bırakmamıştı. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı’nın yenik sayılması, Anadolu halkı için sadece askeri bir kayıp değil, aynı zamanda derin bir toplumsal ve ekonomik yıkımdı. 

"Çöllerde heba edilen nesil", Türkiye'nin dinamik yapısında onlarca yıl kapanmayacak yaralar açmış; köylerde yoksulluk, hastalık ve perişanlık had safhaya ulaşmıştı.

Göçün ve Sanayileşmenin Ayak Sesleri

Atatürk dönemi sonrası 1950’li yıllar, Türkiye’nin sanayileşme sürecinin hız kazandığı bir dönem oldu. Büyük şehirlerde kurulan fabrikalar iş gücüne ihtiyaç duyarken, kırsal alanda tarımda makineleşmenin başlaması köylüyü de biraz işsiz bırakır gbiydi. 

Bu durum, şehirdeki iş imkânlarını daha cazip hale getirerek köyden kente büyük göç dalgasını başlattı. 1960 yılına gelindiğinde Menderes dönemi sona ermiş; ancak İkinci Dünya Savaşı yıllarında halkın büyük fedakârlıklarıyla doldurulan devlet hazinesinin de boşaldığı görülmüştü. 

1970’li yıllarda da kısmen devam eden bu göç hareketi, çarpık yapılaşma ve altyapı sorunlarını beraberinde getirse de Türkiye'nin toplumsal çehresini kökten değiştirdi.

Fabrika Işıkları ve Sınıf Bilinci

1961 Anayasası, işçiler için adeta yeni bir nefes oldu. Sendikalar Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte işçiler, işverenler karşısında dik durabilecekleri yasal bir zemine kavuştu. Bu ışık, beraberinde efsanevi direnişleri getirdi:

  • 1963 ve 1968 Kavel Kablo direnişleri,

  • 1968 Derbi ve Singer fabrika işgalleri,

  • 1969 Türk Demirdöküm fabrika işgali,

  • 1970 Sungurlar Kazan ve 1971 Gislaved Fabrika eylemleri...

Bu eylemler, emek mücadelesinin ancak birlik olmaktan geçtiğini kanıtladı. Kemal Türkler önderliğindeki Türkiye MADEN-İŞ ve DİSK Konfederasyonu, "işbirlikçi" sendikal anlayışa karşı çıkarak sınıf sendikacılığını savundu. DİSK’in çalışma koşullarını iyileştirme ve ücret artışı konusundaki başarıları her geçen gün güçlenmesine yol açtı.

15-16 Haziran: Kadim Direniş Şehirde

DİSK’in bu yükselişi, dönemin Demirel iktidarını rahatsız etti. Hükumetin, DİSK’in fiilen kapanmasına yol açacak bir yasa hazırlığına girişince, işçiler 14 Haziran 1970'te direnme kararı aldı. 15 ve 16 Haziran tarihlerinde yüzlerce fabrikada çarklar durdu; İşçiler marşlar söyleyerek sokaklara döküldü. Sıkıyönetim ilan edilip yöneticiler tutuklansa da geri adım atılmadı. Anayasaya aykırı olan bu yasa sonunda geri çekildi ve işçiler demokratik mücadelelerini kazandılar.

Yoksulluktan Onurlu Bir Geleceğe

Köyden kente göçen o yoksul köylü gençler, artık sanayi işçiliğinin vasıflarını öğrenmişlerdi. Orhan Veli’nin o meşhur dizelerindeki delikler;

Cep delik, cepken delik,  

Kol delik, mintan delik,

Yen delik, kaftan delik,

Kevgir misin be kardeşlik!

artık sadece bir yoksulluk tasviri değil, sistemin gediklerini de temsil ediyordu. Ancak köylerden şehre taşınan çok değerli bir şey daha vardı: Anadolu köylüsünün geçmişinde olan kadim ve sabırlı direnme gücü.

Yıllarca eşkiyalara, işgalci Fransız'a, İngiliz'e ve Yunan'a direnen o ruh, şimdi fabrikaların isli dumanı ve makine gürültüsüyle harmanlanıyordu...

İşçiler artık sadece üstlerindeki yırtıkları yamayan mahcup köylüler değil, aileleriyle birlikte Kavel'in grev nöbetinde, döküm fabrikasındaki potanın başında, ''Elektrometal Fabrikası uzun grevinde'' Genel müdür Turgut Özal'ın yakasına yapışan ve 15 - 16 Haziran barikatlarında ''Hak verilmez, alınır'' diyen, kendi kaderinin mimarı olmuş, kendi sınıfının birer neferiydi...


28 Mayıs 2026 Perşembe

27 MAYIS CUNTASI VE MENDERES DÖNEMİ SENDİKACILIĞI


27 Mayıs: Kimilerine göre bir devrim. Kimilerine göre ise ''askeri cunta'' tarafından yapılan bir darbe.

 Ne denirse densin 27 Mayıs Adnan Menderes döneminin son bulduğu tarihtir. 1950 seçimlerinde büyük bir parıltı ve iddiayla iktidara gelen Demokrat Parti (DP), takvimler 1960'ı gösterdiğinde askeri müdahaleyle yönetimden uzaklaştırıldı. Siyasi tartışmalar bir yana, bu dönemin işçi sınıfı ve sendikal haklar açısından geride bıraktığı miras oldukça çarpıcıdır. 

1950 seçimler öncesi hemen her konuda büyük  vaatlerde bulunan Menderes, sendikacılık konularında da en başta işçilere grev hakkı verme sözünü vermişti. Özellikle bu vaadin rüzgârıyla işçi sınıfının desteğini arkasına alan DP, iktidara geldikten sonra ise bu sözü adeta rafa kaldırdı. Verdiği sözü tutmadı.

SENDİKACILIKTA GEL GİT DÖNEMİ

Verdiği sözü tutmaması bir yana, 10 yıllık sürede sendikal hareketleri tamamıyle devlet kontrolüne aldı. Bu dönemde Türk sendikacılığı çokça gel gitler yaşadı. Dolayısı ile Menderes, işçi sınıfına iktidarı döneminde sendikal açıdan tam bir kıskaç dönemi yaşattı. 

Yani 1950-1960 dönemi ''sendikal haklar ve demokratik özgürlükler'' açısından  oldukça çalkantılıydı. Vaatler, kısıtlama ve yasakların içiçe geçtiği bu yıllarda sendikalar emekleme dönemini yaşar gibiydi. Bu dönemdeki sendikacılığımız,  baskıcı vesayetin gölgesinde büyük bedeller ödedi. 

TÜRK İŞ KURULUYOR

Vadedilen ''grev hakkı''rafa kaldırıldı. İşçi sınıfı ve onun sendikalarının siyaset ve partilerle organik bağ kurmaları yasağını taviz vermeden devam ettirdi. Bu yılların en önemli gelişmesi 1952 tarihinde Türk- İş Konfederasyonunun kurulmasıydı. DP iktidarı Türk-İş Konfederasyonunun kurulmasına destek oldu. Fakat sözde ''partiler üstü'' politika izlenmesi yönünde baskı yaparak devlet kontrolünde kalmasını sağlıyordu. Elbette bu durum işçi üzerinde umut ve hayal kırıklığı yaratmaya devam ediyordu.

ANTİDEMOKRATİK UYGULAMALAR

Menderes hükumeti 1954 seçimlerinden sonra tam olarak otoriterleşme durumuna geçti. Bizden olanlar ve olmayanları ayrıştırmak için ''vatan cephesi'' adlı bir kuruluş yarattı. Bu yapıya sendikaların da dahil edilmesi için sürekli baskı yapıldı. İşçilerin masumca sokağa çıkarak hak aramaları, "kamu düzenini bozma" gerekçesiyle sert önlemlerle ve polis müdahalesiyle karşılanıyordu.

SENDİKAL VESAYET

Sendika yönetimlerinin koltuklarını korumaya yönelik çabalarının arttığı, siyasi iktidarın ise sendikaları tam olarak kontrol etme ve uygulama dönemi yaşanıyordu. Tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesi saman altına itilmiş görünmez olmuştu.

Sendikalar bu dönemde de özgür olamadı, haktan ve halktan yana seçilmiş kişi ve yönetimlerin değil, sanki bu durum, egemen güç, işveren ve siyasi yapıların kontrolüne girmesi gibi bir vesayet dönemiydi!!


16 Mayıs 2026 Cumartesi

Yalnız Yürüyen İşçi Yorulur, Birlikte Yürüyenler Dönüştürür

 İşçi Kimdir ve Her Çalışan İşçi midir?

İşçi, kendi üretim araçlarına sahip olmayan ve geçimini sağlamak için emek gücünü bir başkasına satan çalışandır. Daha doğrusu bir işverene bağlı, onun verdiği emir ve talimatları altında, belirli bir ücret karşılığı çalışan kişidir. Daha da kısaltırsak değer üretendir. Kendi dükkânında çalışan esnaf, ya da serbest çalışan bir akademisyen veya bir uzman da değer üretebilir ama gerçek anlamda işçi sayılmaz.

Ücret Emeğin Tam Karşılığı mıdır?

İşçi çeşitli kurallara, ya da yasalara göre konulan şartlarda, gün boyu çalışıp bir değer üretir. Bu değerin bir kısmı yaşamını sürdürmek, evini geçindirebilmek için ücret olarak işçiye geri verilir. Üretilen değerlerin geri kalan büyük kısmı ise işyerinin sahibi tarafından kâr ''artı değer'' olarak alınır.. 

Peki ya "ücreti kim, neye göre belirliyor?" Bu konuda düşünce oluşturduğumuz zaman, görülecektir ki cevap güç dengesinde ''gizlidir.'' Tek bir işçi, devasa bir sermaye karşısında pazarlık gücüne sahip değildir; o, sistem için, sadece maliyet kalemlerinden biridir.
İşte, gerçek işçi sendikaları, bu eşit olmayan, güç ilişkisini dengeleyebilecek tek yapıdır.

Maliyetten İnsana Dönüş

Maden-İş sendikası pankartı arkasında kol kola yürüyen Türk Demirdöküm fabrikası işçilerinin tarihi grev ve direniş yürüyüşü fotoğrafı.
Gerçek sendika, işçiyi patronun gözünde "sayısal bir veri" olmaktan çıkarıp, masada pazarlık yapan bir "taraf" haline getirir. Maliyet unsurlarından biri olarak görünen işçi, artık maliyetten insanlığa dönüş olarak sayılacaktır. Mülk sahibinin daha doğrusu çalıştıranın tek taraflı ücret belirlemesine engel olabilecek güç sendikal mücadele gücüdür. Bu güç iyi örgütlenirse patronu müzakere masasına çeker, toplu iş sözleşmeleri müzakeresini başlatır.

Ücretin Düşüklüğü ve Sosyal Sonuçlar

Düşük ücret almaya devam eden işçi, yaşama araçlarına gerektiği kadar sahip olamaz. Başta yeterli beslenme yapamaz.  Bu durum da, çoğu zaman işçide psikolojik sorunlar oluşturabilir. Moral değerler aşağılara doğru geriler. Çoğu zaman bu durum üretime de yansır. İşçinin kendisi, ailesi ve yakın çevresinde tehlikeli durumlar oluşabilir. 
Büyük acılara sebep olabilecek iş kazalarına yol açabilir.
İşçi için düşük ücret yetersiz beslenmeye de sebep olur. Moral bozukluğu ve odaklanma kaybı yaratır. 

Ücret aynı zamanda işçiler için rakam olmaktan çıkar. Ev kirası, fatura, çocuğun okul masrafı olur. Bu kaynak kısıtlandığında, işçinin sadece fiziksel değil, zihinsel varlığı da erozyona uğrar.

 Birlikte Üretmek, Birlikte Hak Almak

İşçi varlığını sürdürmek için çalışmak zorundadır, evet; ancak kölece çalışmak zorunda değildir. Sermayedarın "maliyetleri düşürme" hırsı ile işçinin "insanca yaşama" gayesi arasındaki o ince çizgide, sendikaların devreye girmesi gerekir..

Son tahlilde, işçinin emeğiniğinin karşılığı sadece bir ücret değil, hayatın ta kendisidir. Bu hayatı korumanın yolu, bireysel feryatlar değil, sendikal çatısı altında birleşmektir. Üretimden gelen güç, örgütlü bir sesle birleştiğinde; ücret bir "maliyet" unsuru olmaktan çıkar, emeğin onuruna yakışan adil bir paya dönüşür. 

Üretimden gelen gücün etkili olabilmesi. birlik olmayla doğru orantılıdır. Unutulmaz sözdür; Bir elin nesi var iki elin sesi var. 

Yalnız yürüyen işçi yorulur, birlikte yürüyen işçiler ise hayatı dönüştürür.

7 Mayıs 2026 Perşembe

HAYDİ BRE BAŞKAN: DÖKÜMÜN DUMANI, KOLTUĞUN ATEŞİ

 HAYDİ BRE BAŞKAN KÜRSÜ SENİN

Seçimler yapılalı üç gün olmuştu. Artık, seçilmiş başkan olarak şube merkezine geliyor, makam koltuğuna oturuyor, sigarasını yakıp, dumanını büyük bir keyifle daireler çizdirerek üflüyordu.
Gözlerini kapatıp hayallere dalıyor, ne yapması gerektiğini düşünmeye çalışıyordu.
Aday olmak, seçilmek güzel şeylerdi.
Fakat sonrası…

Evet, işte sonrasındaki bu kararsızlığın sızısı, tüm hareketlerine yansıyor, kendisini çok derinden etkiliyordu.
Sigarasını, yine hayallere dalarak çeşitli duygular içinde içip bitirmişti.
İkinci sigarasını da, içtiği sigaranın ateşiyle yaktı, arka arkaya hiç durmaksızın onu da içip bitirdi.

Aslında sigarayı içiyor gibi gözüküyor ama, ısırıyor, dudakları arasında çeviriyor kavga ediyor gibiydi onunla! 

Arkadaşlarının deyişiyle, büyük adam olmuştu.(!)
Bundan böyle fabrikalara gidecek, toplantılarda konuşacak, gazetelere haber olacaktı!
Belki fotoğrafları da yayımlanacaktı.
İşte bu düşünceler, yüzünde görülmeye değer bir tebessüm oluşturuyordu.
Belli ki bu durum bir süre çok hoşuna gitmişti..

Gerçekte başkan olmak neydi acaba?
Gerçi bir defa, önceki başkanı bu makam koltuğunda otururken görmüştü. Dökümhanede çalışan eski sendika temsilcilerinden Ferit Ustayla gelmişlerdi sendika şubesine.
Ama şimdi kendisi için bu koltukta oturmak sanki başka şeydi.

Ustanın bir sorunu vardı, onu başkana anlatmış ve çözümünü sormuştu. Binadan ayrıldıktan hemen sonra, Usta ''başkana anlattım ama herhalde hallederler ”demişti. Çoğu zaman tamam hallederiz, bakarız o patronun ümüğünü sıkarız derler ama sonuç değişmez'' demişti.  Bu anlatılanlar o gün hoşuna gitmemişti!... 
Siyah beyaz fotoğrafta, genç ve takım elbiseli bir adam olan Hüseyin Ekinci, bir çalışma masasında otururken görülüyor. Önündeki evrakları veya gazeteyi dikkatle inceleyen Ekinci'nin masasında dönemin ruhunu yansıtan şık bir kalemlik seti bulunuyor. Arka planda ise ofis perdeleri yer alıyor.
Ferit Usta uzun zamandır fabrikada çalışıyordu ve sendikanın çok eski, yani kıdemli üyesiydi. Bir ara sendikanın, işyeri temsilciliğini yaptığını da anlatmıştı.

Sendika Aidatları ve Eski Günler

''Benim temsilciliğim zamanında daha sendikalar kanunu ve toplu iş sözleşmesi kanunları çıkmamıştı. 


Sendika üyelik aidatlarını bile makbuz karşılığında tek, tek üyelerden alır ve sendikaya götürürdük. İşyerinde toplu sözleşme  yapılmadığından sendikalar şimdiki gibi güçlü de değildi'' diye anlatırdı.
Bilinçli bir kişiydi, sendikacılık konusunda çok şey biliyordu, halbuki kendisi bu konulardaki birçok şeyi daha yeni, işitiyordu.

Kendini sorumlu hissetmeye başlamıştı.
Ara sıra gözleri kapanıyor, düşünceleri, çok uzaklara gidiyordu. Gözlerini açtığı zaman ise sanki boşluğa bakar gibi oluyordu
Karışık duygular içinde kıvranıyordu adeta. Oturduğu koltuk sanki alev almış gibiydi ve kendisini yakan koltuk durumuna gelmişti. 

Sendika ana tüzüğüne göre yedi gün içinde, yeni seçilen yönetim kurulu üyelerini toplayıp görev bölümü yaptırmalıydı. Yönetim Kurulu üyeleri kendi aralarından, ikinci başkanı, şube genel sekreteri ve muhasip üyeyi seçeceklerdi.

Yeni seçilen yönetim kurulu üyeleri toplantıya nasıl çağırılır, toplantı nasıl yapılır, toplantıda neler konuşulur? Bu konularda herhangi bir fikrinin olmadığını da anlamıştı. Bütün bu olanlara kızmaya başlamıştı.
Seçildiğine de pişman olmuş gibiydi. 
Nereden gitmişti seçildiği o toplantıya? ''Gitmez olaydım keşke'' dedi içinden...

Bir İyi Bir Kötü: Başkanın İkilemi

Düşünceleri sürekli ikilem halinde gelişiyordu. Bir neşeli bir karamsar, bir iyi bir kötümser…
Şimdi ne yapacaktı? 
Bu işin içinden nasıl sıyrılacaktı?
En sonunda Şube Başkanlığını yapamayacağına karar verdi.
İşin içinde başarısızlık da vardı rezil olmak da…

Kararını verdi. En iyisi istifa etmekti. T. Maden-İş Sendikası antetli kâğıdı sümenin altından çıkardı müsvedde olarak karalamaya başladı. 
İstifasını genel merkeze bildirir, ondan sonra da eski işyerine ve eski işine dönerim diye düşünmüştü.!

“Evet, evet en iyi çare bu” diye fısıltılı biçimde dudakları kıpırdadı.
Önünde duran kâğıda istifa metnini yazmaya başladı.
“Seçilmiş bulunduğum Şube Başkanlığından, bu görevi ''îfa'' edemeyeceğim için” diye yazmaya başladı. Cümleyi bitirmeden yıldırım çarpmış gibi sarsıldı...

İstifa edemezdi, etse bile eski işyerine dönemeyeceğini hatırladı.
Seçim sonrası Genel başkanlık, kendisinin şube başkanlığına seçildiğini ve artık profesyonel olarak burada görev yapacağını, eski işyerine yazılı olarak bildirmişti. 
Bir an çaresizliğini hissetti.

İstifa mı: O da ne?

Oysa seçildiği gün herkes tarafından uzun süre, alkışlanmıştı. Çok gururlanmış, kendisini seçen delegelere sesi titreyerek teşekkür etmişti. Toplantıda divan başkanının yaptığı konuşma aklına gelmişti.

''Sevgili delegeler! Biliyorum ki başkan olarak seçtiğiniz bu genç adam, işçi sınıfına çok önemli hizmetlerde bulunacak. Başarılı görevler yapacak.  Fabrikadan, fabrika tezgahlarından, yani proletaryanın içinden geliyor.
Emeğin değerini çok iyi biliyor. Genç, dinamik ve de tahsilli. Böyle birini seçtiğiniz için sizleri kutluyorum. Hayırlı olsun''.

Bu konuşmadan sonra süren alkışlar onda hem sevinç hem az da olsa bir heyecan ve korku yaratmıştı.
Kendisinin bu kadar yetenekli olmadığını biliyordu. Ama yine de içten içe gururlanmış ve hoş bir mutluluk duymuştu. 600'den fazla delegenin  doldurduğu kongre salonunda, alkışlanmak son derece güzel bir durumdu elbet.

Artık bir makamı ve bir de unvanı vardı...  
İşte şimdi bulunduğu yer ve seçildiği makam işçi ve emekçilere faydalı olmayı gerektiriyordu. Kısaca emekçilerin ve emeği ile geçinenlerin koruyucusu, hak arayıcısı olacaktı.
Ama şimdi seçildiğine pişman olmuş gibiydi. 

Fabrikanın Tozundan İşçi Önderliğine

Birden kapının vurulduğunu duydu. “Girin” diye seslendi. Şube sekreteriydi gelen.
“Başkan bir işçi sizinle görüşmek istiyor” dedi sekreter. Zaten işçi de odaya girmişti bile. 
“Ben Demirdöküm fabrikasında çalışıyordum işten attılar suçsuz yere” dedi işçi. “Başkan yok mu? Ben asıl onunla görüşeceğim, on bir yıllık emeğim var bu fabrikada, nâhak yere işten atıldım” diyerek sandalyeye oturdu, daha doğrusu düşer gibi çöktü.

“Bir bu eksikti” dedi içinden. Hızlı bir şekilde düşünmeye çalıştı. Cevap aradı, aklına hiç bir şey gelmiyordu…

Ne yapabilirdi, acaba ne söylemeliydi? Zaten gelen işçi kendisini başkana da benzetememişti.
Hani haksız da sayılmazdı.
Başkan dediğin şişman, kalın enseli, biraz da göbekli olurdu. O ise gerçekten başkanların yanında çocuk gibi kalan birisiydi.

“Her şeyin bir çözümü vardır, dur bakalım bir çaresini buluruz” dedi.    
Demedi aslında…
Kelimeler, dudaklarından kendiliğinden döküldü sanki.
Kendisi de şaşırdı ağzından çıkan cümlelere.
Güven gelmişti birdenbire.
''Sabah gel konuşalım, nedenini öğrenir halletmeye çalışırız.''dedi.
Elbette amacı zaman kazanmaktı! 
O sırada şube telefonu çaldı.

''Başkan merhaba ben Şakir Zümre Fabrikasından Cabir Usta, ben arkadaşlarla konuştum yarın sabah şubeye geleceğiz. Yönetim Kurulu görev bölümünü yapalım artık. dedi. 

Cabir Usta’nın sesi telefonda yankılanırken, başkan masanın üzerindeki istifa mektubuna gözü takıldı. Yarım kalmış, korkakça yazılmış o kağıt parçası duruyordu halâ. Karşısında oturan on bir yıllık işçinin nasırlı ellerine baktı. 

O eller, az önce telefonda konuşan Cabir Usta'nın sesi ve toplantı başkanının salonu inleten "proletaryanın içinden geliyor" sözleriyle zihninde birleşti.

"Tamam Cabir Usta," dedi sesi bu kez titremeden. "Sabah dokuzda bekliyorum. Kaybedecek vaktimiz yok, yapılacak çok iş var."

Çözüm Yoksa Bile Yaratacaksın

Telefonu kapattı. Önündeki istifa taslağını yavaşça buruşturup kül tablasının içine bıraktı. Henüz sönmemiş son sigarasının ateşiyle kağıdı tutuşturdu. Kağıdın yanışını, kelimelerin küle dönüşünü izlerken içindeki o çocuksu korkunun da yerini soğukkanlı bir kararlılığa bıraktığını hissetti.

Karşısındaki işçiye döndü. "Adın neydi arkadaşım?" dedi. İşçi şaşkınlıkla, "Hikmet" diye mırıldandı. Başkan, masanın altındaki çekmeceden sendika tüzüğünü ve boş bir not defteri çıkardı. "Bak Hikmet kardeş, ben de Rabak Fabrikasından bakır dökümünden geliyorum. Oturduğum bu koltuğun tozunu daha 4 gün oldu yutalı, ama fabrikanın tozunu yıllarca yuttum. Şimdi anlat bakalım, o patron seni hangi bahaneyle kapının önüne koydu? Önce konuyu bilmemiz öğrenmemiz gerekir. Öyle değil mi?

O an odadaki hava değişti. Artık o koltukta oturan "seçilmiş bir çocuk" değil, sanki kavganın içine dalmaya hazırlanan bir işçi önderi vardı. Akşam şube binasından çıkarken, "T. Maden-İş Şube Başkanlığı" yazısı artık gözüne sadece bir unvan gibi değil, taşınması gereken onurlu bir yük gibi göründü. Haydi Bre Başkan, makam da kürsü de  senindir artık...

28 Nisan 2026 Salı

HERKESİN 1 MAYIS'I TAKSİM'İN Mahzun Hafızası




 TAKSİM'İN HAFIZASI

1 Mayıs, Türkiye'de yığınsal olarak ilk kez İstanbul Taksim Meydanı’nda kutlandı. 1976 yılında görkemli bir coşkuyla gerçekleştirilen o gün, birçok bakımdan "herkesin 1 Mayıs'ıydı." Bugün özümsediğimiz o yıl dönümleri, toplumsal hafızamızda her zaman özel bir yere sahip olmaya devam edecektir.

Geride bıraktığımız dönemde, DİSK öncülüğünde yapılan Taksim kutlamaları büyük bir birikimin sonucuydu. Bu nedenle, o meydanda sergilenen iradeyi coşkuyla selamlamak boynumuzun borcudur. Ayrıca kitlesel olarak yapılan bu kutlamalar, geleceğe dair yeni sözler söyleyebilmek adına çok önemli bir eşiktir.

Yarım Asırlık Dönüşüm

1 Mayıs 1976’nın üzerinden geçen bu 50 yıllık süreç; çalışma hayatının, endüstriyel dönüşümün ve örgütlenme pratiklerinin geçirdiği evrimi anlamak adına oldukça değerlidir. 1976 kutlaması, 1927 yılından sonra Taksim’de yığınsal olarak yapılan ilk yasal 1 Mayıs olması bakımından bir devrim niteliği taşır.

"Taksim Meydanı’ndaki 1 Mayıs 1976 ve 1977 kutlamalarını hem bir birey hem de kürsü yanında bulunan yönetici olarak bizzat yaşayan biri olarak söyleyebilirim ki; bu iki buluşma Türkiye’nin siyasi ve sendikal tarihinde iki uç noktayı temsil etmektedir."

Kim ne düşünürse düşünsün, bu kutlamalar hafızalarımızda derin izler bırakmıştır. Üst üste gelen bu iki yıl, işçi sınıfının ve sendikal hareketlerin zirveye tırmanışını derin bir coşkuyla simgelemektedir.

Aradan Geçen Yıllar ve Dijital Hafıza

Bu kutlamayı sadece takvimdeki bir günle sınırlı tutmak doğru olmaz. Geçmişi dijital dünyada mümkün olduğunca anlatabilmek, hatta yeniden canlandırmak, bugünün kuşaklarına o köklü geleneği hatırlatmak açısından büyük önem taşımaktadır.Ayrıca bu nokta görevimiz olmalıdır... Çünkü "geçmiş, geleceğin aynasıdır."

Geçen kutlama yılları ve öncesi sadece sayılardan ibaret değildir; içinde binlerce hikâye, grev, kazanım, deneyim ve trajedi barındırır.

Şimdiki ve gelecek kuşaklara geçmişin zorluklarını, kazanımlarını ve sendikal mücadelenin ruhunu tam olarak aktarabilmeliyiz. Günümüzde dijital medya çok güçlü bir araç haline geldi. Bu uğurda verilen emekler, akıtılan terler, zor şartlar altındaki yürüyüşler ve grev çadırlarında yanan mücadele ışığı; abartıya kaçmadan, tüm gerçekliğiyle yeni kuşaklara anlatılmalıdır.

Taksim Meydanı Çok Mahzun

1 Mayıs 1976; on yıllarca süren yasakların ardından yüz binlerce kişinin Taksim’e çıkması, sendikal hareketin ulaştığı kitlesel gücü dünyaya ilan etmesi değil miydi? Yılların sessizliğini bozan büyük bir haykırış değil miydi?

1976 kutlamaları; son derece disiplinli, coşkulu ve olaysız geçmesiyle hatırlanıyor. Bu tablo, işçi sınıfının meydanları barışçıl bir şekilde doldurabileceğinin en büyük kanıtıydı. İşte bu yüzden "1976, herkesin 1 Mayıs'ıydı."










14 Haziran 2025 Cumartesi

Unutulmayan ANIT: 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi

Unutulmayan ANIT: 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi

Türkiye işçi sınıfının şanlı 15-16 Haziran 1970 direnişinin üzerinden yıllar geçiyor. Bugün, bu onurlu direnişi bir kez daha hatırlıyor, konuşuyor ve hakkıyla anıyoruz. Bu tarihi günler emekçinin hafazasından asla silinmeyecek.

İşçi sınıfı; işi, aşı, emeği, sendikal özgürlüğü ve dolayısıyla ailesinin geleceğini korumak için demokratik bir eylem başlatıyordu. Bu haklı ve meşru direnişte, kendi aleyhlerine çıkarılan kanunu protesto etmek için yüz binlerce işçi iş bıraktı. Çarklar dönmez, bacalardan dumanlar tütmez oldu. Gece vardiyasında çalışanlar; fabrikaların, makinelerin ve tezgahların güvenliğini alarak iş paydosundan sonra evlerine gitmediler.

Sabah işe gelenler de işbaşı yapmadı. 14 Haziran toplantısında kararlaştırdıkları gibi, kendilerine en yakın fabrika işçileriyle buluştular. Birlikte çoğalarak, omuz omuza yürüdüler. Türkiye işçi sınıfı tarihine "15-16 Haziran" adıyla sökülüp atılamayacak kocaman bir anıt diktiler.

Bu büyük direniş üzerine çok konuşuldu; şiirler yazıldı, kitaplar basıldı. Ancak belki de bugün yapmamız gereken en önemli şey; o günlerin sendikal anlayışı ile günümüz sendikacılığını kıyaslamaktır. O günlerin militan, tabana dayanan sendikal duruşu ile günümüzün sanki bürokratikleşen sendikal anlayışı arasındaki derin farklar üzerine söylenecek elbette çok söz var.

Her Şey 14 Haziran'da Başladı

14 Haziran 1970’te, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) İstanbul Merter Bölgesi'nde tarihi bir toplantı yapıldı. Toplantıya DİSK ve üye sendikaların tüm yöneticileri ile İstanbul ve Kocaeli'deki işyeri sendika temsilcileri katıldı.

Süleyman Demirel iktidarı, 1967 yılında kurulan, kısa sürede emek dünyasında büyüyerek gerçek sendikacılığın adresi haline gelen DİSK'i zayıflatmayı, hatta kapatmayı amaçlıyordu. Bu doğrultuda, Sendikalar Kanunu'nda alelacele bir değişikliğe giderek Anayasa'ya açıkça aykırı bir yasa çıkardı.

Sendikal özgürlüğü ortadan kaldırmayı amaçlayan bu yasaya karşı işçiler, her ilde ayağa kalktı ve demokratik protesto haklarını kullandı. İstanbul ve Kocaeli'de 15 Haziran sabahı şalterler indi, üretim durdu. İşçiler, iktidarın bu baskıcı uygulamasını protesto etmek için en yakın fabrikadaki sınıf kardeşleriyle birleşerek yürüdü.

15 ve 16 Haziran'da dalga dalga büyüyen bu büyük protesto eylemi; devrimci gençlik, sol kuruluşlar ve aydınlar tarafından da desteklendi. Planlı, kararlı ve şahane bir haykırışa dönüşen bu eylem, yüz binlerin katılımıyla tarih sayfalarına silinmez bir not olarak düştü. 15-16 Haziran, "İşçi Eylem Günü" sloganıyla emek tarihindeki yerini aldı.

İşçi sınıfının devrimci öncülüğünde gerçekleşen bu direnişte işçiler kararlaştırdılar, buluştular ve birleştiler.

Birleşerek anlaştılar; Binler, On binler, Yüz binler olarak yürüdüler ve kazandılar...

15-16 Haziran büyük direnişiyle işçiler, bu topraklarda bir kez daha sınıfsal varlıklarını ve güçlerini ispat ettiler.