28 Haziran 2026 Pazar

EMEKLE YAZILAN TARİHTEN YAPRAKLAR

Eğitim, emek, emekçi, işçi, sendika konularındaki yazı ve haberleriyle başarılı çalışmalara imza atan, değerli gazeteci Şükran Soner, benimle yaptığı söyleşiyi 15 Şubat 2020 Tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yayımlamış.

Cumhuriyet Söyleşileri 3 kuşaktan tanıklar adıyla kaleme alınan söyleşi: ''Emekle kazılan tarihten yapraklar'' başlığı ile yayımlanmıştı.

Bilindiği gibi Şükran Soner, gazeteciliğin yanısıra, uzun yıllar Türkiye Gazeteciler Sendikasında (TGS) yöneticilik ve bir dönem de Genel Başkanlık yapmıştır.

Şükran Soner'in, Türkiye işçi sınıfının sendikal hareketler ve kazanımlarına büyük emekler verdiğini biliyoruz.

Cumhuriyet Gazetesinde devam eden köşe yazılarının yanı sıra işçi, sendika ve eğitim sayfaları hazırlayan Şükran Soner'in yaptığı söyleşiyi, kaleme aldığı yazının bir bölümünü burada paylaşmak istedim...,

Şükran Soner Yazıyor

Emekle Kazılan Tarihten Yapraklar     
 
''Hüseyin Ekinci, DİSK, Maden-İş, Kemal Türkler'in... işçi, sendikal haklar kazanımlarında efsane oldukları yıllarda, emek tarihimize kazılı eylemlerle, direniş, grevlerle hak kazanımlarının odağındaki işyerleri, merkezlerde, Maden-İş, DİSK'in, koşullar gereği her işten sorumlu yöneticisi, başkan yardımcısı...

Hani birileri ülkemiz emekçilerinin en çok da sendikal haklarını kullanabilen işçilerin, dünya emek tarihinde bir örneği olmayan onlu yıllara sıkıştırılmış bir süreçte, dünya örneklerinde yüzlerce yıla yayılmış emek tarihindeki gelişmeleri, birikimleri yakalamayı başarmışlarının. Sil baştan kazanımlarını geriye püskürtme adına, 12 Mart yetmez 12 Eylül darbe süreçlerini dayatmışlardı ya...

23 Haziran 2026 Salı

Sinemanın Çirkin Kralı ve Silahtarağa’da Umut

"Çirkin Kral", büyük adam, Yılmaz Güney aramızdan ayrılalı yıllar oldu... 9 Eylül 1984 yılında yurt dışındayken; vatanına hasret, sevdiklerinden ayrı, sevenlerinden uzak, ellerin memleketinde gözlerini hayata kapattı.

Yönetmen Yılmaz Güney, ülkemiz sinemacılarının birçoğunun sinema anlayışını derinden etkiledi. Sinema yönetmeni, aktör, senarist ve yazar olan Yılmaz Güney, aynı zamanda bir düşün adamıydı. Yazar olarak kaleme aldığı öyküleri dikkatle okundu; aktör olarak ise yaptığı her işin hakkını tam anlamıyla verdi.

Ülkemiz, belli dönemlerde büyük siyasal çalkantılar yaşadı, askeri darbeler gördü. Bu darbelerden elbette yararlananlar da oldu ancak çok sayıda insan maddi ve manevi olarak büyük zararlara uğradı. Yıllarca hapislerde yatırıldılar, dünyaları karartılmak istendi. Aileleri, çocukları açlık, soğuk ve yokluklarla karşı karşıya bırakıldı.

Yılmaz Güney de pek çok aydın ve emekçi gibi birçok soruşturmadan geçti, hapishanelerde yattı... Sinema mesleğini hapisteyken bile çok başarılı bir şekilde sürdürdüğünü biliyoruz. Yılmaz Güney'in sinema anlayışı ve çalışmaları hakkındaki detaylı görüşleri, elbette bu konuda söz sahibi olan sinema otoritelerine bırakmamız gerekiyor.

Silahtarağa'da Sendikal Örgütlenmenin Yükselişi

1970 yılında İstanbul’da, Türkiye MADEN-İŞ 6. Bölge Temsilcisi olarak sendikal çalışmaları yürütüyor; özellikle sendikal örgütlenmeye ve eğitime büyük önem veriyordum. Bu nedenle sayısal birikimi elde etme ve eğitim çalışmalarımızı büyük bir inatla, yoğun biçimde devam ettiriyordum.

Özellikle metal iş kolunda çalışan işçiler, bu bölgede karargâh kurmuş olan sarı sendikalardan ayrılabilmek ve kendi istedikleri sendikalara üye olabilmek için direniş ve fabrika işgalleri gibi eylemlere başvuruyorlardı. Bu yıllar, sarı sendika ve işverenlerin baskılarından kurtulmak isteyen farklı sektörlerdeki işçilerin, yığınlar halinde DİSK üyesi sendikalara katıldıkları dönemlerdi.

Demirdöküm İşçileri ve Fabrika İşgalleri

Gece gündüz, sabah akşam, yağmur çamur, kar kış demeden yaptığımız çalışmalarla; sarı sendika bünyesinde bulunan Türk Demirdöküm, Sungurlar Kazan, Çelik Endüstrisi, Elektrometal ve Bahariye Demir Çekme fabrikalarında çalışan işçilerin o sarı sendika zincirlerini kırmalarını sağladık ve onları sendikamız bünyesinde örgütledik.

Yaklaşık 4500 metal işçisi, bu zorlu sendikal özgürlük mücadelesinin sonunda T. MADEN-İŞ çatısı altındaki onurlu yerlerini aldılar. Ayrıca henüz sendikasız olan birçok fabrikada da örgütlenme çalışmalarımızı aralıksız sürdürüyorduk.

Silahtarağa'da Sendikal Eğitim Seferberliği

Türkiye Maden-İş Sendikasının 6. Bölge Temsilcisi olarak bölgede yoğun bir eğitim seferberliği başlattım. Yeni üye eğitimlerimiz; bölge irtibat ofisinde ve bölgedeki düğün salonlarında devam ediyor; anayasa, iş kanunu, sendika ve toplu sözleşme kanunları ile genel işçi hakları konusunda seminerler düzenliyorduk. İrili ufaklı yaptığımız birçok toplantı sonucunda, yeni üyelerimiz kısa sürede hakları konusunda bilinçlenmeye başlanmıştı.

Sendikal eğitimlerin yanı sıra; cumartesi, pazar ve tatil günlerinde işçiler ve aileleri için emekçi dostu sanatçıların katıldığı konserler organize ediyordum. Ruhi Su, Aşık İhsani ve Aşık Nesimi Çimen kendilerine özgü, devrimci deyiş ve türküleriyle katılanlara duygulu, coşkulu ve hoş anlar yaşatıyorlardı...

Yılmaz Güney ile Buluşma ve Umut Filmi

Bölgemizdeki yeni ve eski üyelerimizin bir araya gelmelerini, birbirlerini daha iyi tanıyıp kaynaşmalarını sağlamak amacıyla bir sinema gösterimi düzenlemeye karar verdim. Program için Yılmaz Güney'in efsanevi UMUT filmini seçmiştim ancak filmi çeşitli bürokratik ya da teknik nedenlerden ötürü bir türlü temin edemedim.

Bunun üzerine değerli sanatçı, emek ve işçi dostu sevgili Yılmaz Güney'i telefonla arayarak konu hakkında görüşmek istediğimi belirttim. Sözümü ikiletmedi, bir an bile düşünmeden, "Buyurun gelin abem" dedi.


Levent’teki Evinde Randevu

Bana Levent'teki evinde randevu vermişti. Önünde iki iri cins köpeğin bulunduğu kapıdan geçerek içeri girdim. Güzel insan, değerli eşi Fatoş Hanım ve Yılmaz Güney'in annesi de oradaydı.

Konuşmalarımızın önemli bir bölümü, Demirdöküm Fabrikası işçilerinin başarıyla sonuçlandırdıkları sendikal mücadele ve fabrika işgali üzerine geçti. Anlattıklarımdan o kadar etkilenmişti ki, sözümü heyecanla keserek, "Ben bu olayı filme çekmeliyim!" dedi.

Bir süre sonra geniş bir zamanda bu konuyu enine boyuna tekrar konuşmamız gerekeceğini, işgal sırasında fabrika içinde olan işçilerle de bizzat görüşmek isteyeceğini belirtti ve bu konuda yardımcı olmamı rica etti. Ben de "Senaryo aşamasında size seve seve yardımcı olabilirim" demiştim. Konuşmamızın o anında, "Ben senaryoyu, çekim yaparken yazarım abem" dediğini hiç ama hiç unutamıyorum...

Eşinin getirdiği kalem ve kağıdı aldı, hemen oracıkta kısa bir not yazdı ve zarfa koyarak kapattı. Zarfı bana uzatırken, "Beyoğlu'nda Akün Film var. Oraya gidin, selamımı söyleyin, filmi size verecekler" dedi. Teşekkür ederek yanından ayrıldım.

Zarfı götürdüğümde filmi hemen teslim ettiler. Böylece "Umut", Silahtarağa Mehtap Sinemasında günler boyunca gösterimde kaldı. Bölgedeki işçiler; eşleri ve çocuklarıyla birlikte kendi "umutlarını" tazeleyerek büyük bir gururla filmi seyrettiler...

Emekçi ve işçi dostu, büyük sanatçı Yılmaz Güney’i saygı, sevgi ve özlemle anıyorum. Anısı, Silahtarağa işçilerinin mücadelesinde ve sinemamızın dik duruşunda yaşamaya devam edecek.


21 Haziran 2026 Pazar

"KAVEL İŞÇİLERİ FABRİKAYI YENİDEN İŞGAL ETTİ

 


"İkinci KAVEL İŞÇİ DİRENİŞİ 1968

               

1963 Sonrası Sendikal Yasalar ve Yeni Dönem

24 TEMMUZ 1963 tarihinde, uzun zamandır beklenen sendika ve grev kanunları, ardı ardına 274 ve 275 sayılarla, resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Türkiye'de çalışanların artık bir sendika kanunları oldu. !

Sendikalara üye oldukları için, işverenlerden artık çekinmeye, korkmaya gerek kalmayacaktı!..
Bu güne kadar çalıştıkları bazı fabrikalarda, sendikalara girdikleri, sendika üyesi oldukları için, onlara çok acılar çektirilmişti...

Yüzlercesi, işlerini kaybetmiş, binlercesi, işverenin sözüne ve gücüne, baskılarına karşı koyamadıkları için, istemeyerek de olsa sendikalarından istifa ediyorlardı. Çok sayıda işçi ise, patronlarının belirlediği "sarı" sendikalara üye olmak zorunda kalıyorlardı.

El kapısında çalışmak elbette zor.
İşten çıkarılmak kolay, ama yeni iş bulmak da zor.
Hele, sendikal sebeplerle işten çıkarılınca, yeniden iş bulmak daha da zor.

İşverenin baskılarına ve isteklerine karşı koymak, direnmek ise, bambaşka bir durum oluşturuyor. Nezarete atılmak (gözaltı), mahkemelere verilmek, hapis yatmak, anarşist, goşist, komünistlikle damgalanmak sanki kaderleri oluyordu bunların. 
Kavel Direnişi ve işçi eylemleri siyah beyaz arşiv fotoğrafı, İstinye Kavel Kablo Fabrikası önü.Bazen de bir iki cop darbesiyle kurtulmak amorti sayılırdı.

274 ve 275 Sayılı Yasaların Eksikleri

Süleyman Demirel'le yapılan, İsmet İnönü koalisyon hükumeti sırasında, 274 ve 275 sayılı yasalara ait tasarılar, Adalet Partili kodamanların engellemesi ile mecliste görüşülemedi. Ancak 2. İnönü Koalisyonu sırasında (CHP-YTP-CKMP birlikteliğinde çıkarılabilen bu kanunlar, 1961 Anayasasında ön görülen, 46 ve 47. madde ruhunun, elbette uzağında kaldı. Lokavtın adı Anayasa'da bahsedilmemesine rağmen, 275 sayılı yasa ile, işverenlere hak olarak sunulmuş oldu.

Buna rağmen, Sendikalar Kanunu ile Toplu-İş Sözleşmesi  Grev ve Lokavt Kanunlarının uygulanmaya konulması, işçiler ve sendikalar tarafından memnunlukla karşılandı. Çalışma Bakanı, Bülent Ecevit işçi babası ilan edildi.

SENDİKAL YASALAR YÜRÜRLÜKTE

Sendikalar ve Toplu sözleşme yasasının yürürlüğe girmesiyle birlikte, işçi sendikaları ve işveren kesiminde önemli hareketlenmeler oldu. Gerçek sendikalar toplu sözleşme yetkisi alarak işverenleri toplu sözleşme müzakerelerine çağırmaya başladılar. Bir çok işveren ise dişlerine göre buldukları sendikalarla alelacele işçilere haber vermeden üçer yıl süreli toplu sözleşme bağıtladılar.

Metal iş kolunun önemli fabrikalarında örgütlü ve yetkili olan T. Maden-İş Sendikasının toplu sözleşme müzakereleri, çok çetin geçiyordu. Arçelik, Türk Demirdöküm, Elektrometal, Uzel, Emayetaş, Sungurlar gibi büyük fabrikalarda ve daha onlarca fabrikada, grev kararı alındı ve uygulamaya başlanmak zorunda kalındı.

İşverenler, bu sırada boş durmadı. Yerden biter gibi kurdurulan sarı sendikaları desteklemeye başladılar. Bazı büyük fabrikalarda ise işverenler, kendi adamlarının kontrolünde işyeri sendikaları kurdurarak üç yıl süreli toplu sözleşmeler imzalamaya başladılar. Böylece işçileri üç yıllığına bağlamış oluyor, gerçek sendikaların çalışmalarını o iş yerlerinde kendilerince engelliyorlardı.

Sarı Sendika Baskısı ve Kavel Genel Müdürü

İstinye'de kurulu Kavel işvereni genel müdür (İbrahim Üzümcü) de bu durumdan hemen vazife çıkarmaya koyuldu. 28 Ocak 1963 Yılında şanlı 1. Kavel direnişi sonrası yapılıp ve taraflarca imzalanan protokole uymadı.

İşçiler üzerindeki baskıları giderek artırdı. İşten çıkarma tehditlerini, sürekli gündeminde tuttu. İşveren yetkilileri olarak işçilerden habersiz, emekli polis başkanlığındaki sarı Çelik - İş Sendikası ile üç yıl süreli toplu sözleşme yaparak onu işyerinde yetkili sendika koumuna getirdi!.. Bu durumu bir dönem daha uyguladı. Kısacası Genel Müdür ve işveren altı yıl işçilerin özgür olması gereken sendika seçme iradelerini gasp ettiler.

YENİDEN DİRENİŞ

Kavel emekçileri  yılmadı, asla yılgınlık göstermediler. Sarı sendika ve gasp edilen haklarının alınacağı mücadele gününü beklediler.

Herkes sigortalı işte çalışabilir. Herkes bordro ile maaş alabilir, ama her sigortalıya ve her bordrodan maaş alana işçi denebilir mi? Her çalışan, işçilik vasıflarına tam olarak sahip mi? İşçilik vasıflarının en önemli belirtisi sınıfsal proleter ruha sahip olmak değil mi?..
 
T. Maden-İş'in Yeniden Örgütlenme Süreci

1967 Yılında T.MADEN-İŞ Yürütme Kurulu, Silahtarağa Merkez Şubesi ile Şişli Merkez Şubesini 6. Bölge Temsilciği adı altında birleştirmişti. Böge Temsiciliği Genel kurulunda  Silahtarağa Şube Baskanı ben ve Şişli Şube Başkanı İlyas Kabil aday olduk. Yapılan  Bölge Konseyinde (Bölge Genel Kurulu) merkezi Levent'te bulunan 6. Böle Temsilciliğine açık farkla ben seçilmiştim. 

Bölgede, sendikal konularda yaptığım incelemede, Kavel Fabrikasının sendikal örgütlenmesini ilk hedef olarak belirlemiştim. Kavel işçilerinin 1963 Yılında kahramanca verdikleri sendikal özgürlük mücadelesine rağmen hala sarı sendika kıskacında olmaları açıkçası zoruma gidiyordu.  

1963 Yılındaki Kavel Direnişinde, Rabak Fabrikası işçileri adına dayanışma ziyaretinde bulunanlardan birisi olarak, ekonomik haklarını elde etmek için direnen, Kavel işçilerinin özgürlük mücadelesinden çok faza etkilenmiştim.

İstinye Kahvelerinde Gizli Örgütlenme

Kavel Fabrikası İstinye'de kuruluydu. İşçilerin büyük çoğunluğu yine bu bölgelerde oturuyordu.
Fabrika ve çevresinde bulunan mahallelerde araştırma yapmaya başladım. İşçilerle, kahvelerden başka bir yerde görüşmek ve konuşmak imkanı yoktu. Günlerce akşam mesai sonrası, İstinye kahvelerinde, ben de pişpirik, tavla gibi oyunlarla onlara iştirak ettim. Bilgi topladım, bilgilendim...

SENDİKAL ÖRGÜTLENME 

Kavel Fabrikası işçilerinde işçilik ruhunun hiç eksilmediğini, sınıfsal emek ve ekmek mücadele ruhunun harekete hazır olduğunu görüyordum.
İyi çalışıyorlar, çok üretiyorlardı. Ürettikleri, iyi paralara satılıyor, işveren iyi kazanıyordu.
İşçiler üretim programını eksiksiz uyguluyordu. Bu durumdan Kavel işvereni oldukça memnun.

Çalışma koşulları, işçi sağlığı iş güvenliği, ücretler, sosyal hakların uygulanması gibi konular sarı sendika ve işveren baskıları nedeni ile kahvelerde bile konuşulamaz hale gelmişti. Bu şartların büyük bir kısmı T.Maden-İş örgütlenmesinin lehine olmalıydı.
İşçinin sendikal özgürlüğü var mı, geçinebilecek ücret alabiliyor mu, temsilcilerini kendileri mi seçiyor? Bu durumlardan Kavel işçisinin memnun olmadığı hem de çok mutsuz olduğu açıkça görülüyordu..

ÇOĞUNLUK SAĞLANDI

Fabrika İçindeki Kilit İsimlerle Görüşmeler

Küçük, küçük toplantılar yaptık. İkişer üçer kişilik guruplarla semt pazarlarında dolaştık. daha başka şekildeki çalışmalarla, üye giriş formları imzalı olarak dolduruldu. Sarı sendikadan topluca istifalar edildi.
Zor da olsa örgütlenme başarıldı. Yasal üye çoğunluğu, T.Maden-İş Sendikasında sağlandı.

Yaptığımız araştırma sonucu elektrik mühendisi ve fabrika idare amirinin işçiler tarafından çok sevildiğini tespit ettim. Her ikisi ile önce ayrı ayrı, sonra da birlikte toplantılar yaptım. Daha sonra ise fabrika ustabaşısı ile görüştüm. Bu üç kişinin de yaşanan durumlardan memnun olmadıklarını anladım. Ustabaşı, fabrikanın kuruluşundan itibaren çalışan, tüm makine montajlarını uygulamış, bakım onarım bilgilerinin tamamına vakıf  Tacettin Ustaydı. 
Kavel Genel Müdürünün, gerçek sendikal mücadeleye karşı kendisini çok yetkin gördüğünü, fabrikaya başka bir sendikanın asla giremeyeceği anlayışında olduğunu tespit ettim.

ÜYE VE TEMSİLCİ BİLDİRİMİ. 

Çok zor ve yorucu çalışmalar sonucu, Kavel işçileri sendikal birlikteliklerini sağlamış, başarıya yaklaşmıştı. Sendikal örgütlenme gerekleri yasal üye çoğunluğu sağlandıktan sonra üye ve temsilci isim listesini, yasa gereği işverene bildirdik.

İşveren vekili Genel müdür İbrahim Üzümcü, hemen harekete geçti. 1963 yılında yasa karşıtı uygulamalarına vakit geçirmeden tekrar baş vurdu.
Yasa uyarınca belirlenen iki sendika temsilcisini ve yirmi altı sendika üyesini işten çıkardı.

Genel Müdürün vermek istediği gözdağı, bu defa da işe yaramayacaktı.
Sabah işe gelen işçi işbaşı yapmadı.
Çalışan makineler de susturuldu.

Üretim yok...
Fabrika sessiz...
Sinek uçsa kanatlarının sesi duyulacak...
On saniye, iki , üç, beş dakika geçti, işçiler ayakta kımıldamadan duruyorlar, sessizlik, devam ediyor...
Aniden ortalığı çınlatan toplu bir ses...

 "Müdürü İstemiyoruz''

"Çıkarılan işçi ve temsilciler  tekrar işe alınacak, müdürü istemiyoruz."
Tekrar hep bir ağızdan "müdürü istemiyoruz."
Ardı ardına üç defa tekrarlanan bu sözler, adeta slogan halini almıştı. Her söylenişte sesler bir öncekinden daha gür ve daha güçlü çıkıyordu, "müdürü istemiyoruz."

9 Eylül 1968: Kavel Fabrikası İşgal Edildi

9 EYLÜL 1968 Günü işçiler Kavel Fabrikasını işgal ettiler. İş güvenliklerinin olmadığını, Genel müdürün, kendilerini tekrar sarı sendikaya girmeye zorladığını belirterek saat 08:00 de fabrika işgalini başlattılar. Demir parmaklıklar ve kapıların kaynak makineleri ile kaynatıldığı görüldü.

Toplum Polisi ve diğer emniyet mensupları fabrika önünde gerekli güvenlik tedbirlerini aldı.
"Haklarımızın korunmasını istiyoruz" diye konuşan işçiler bir bildiri yayınladılar. İsteklerinin ilk maddesi, işten çıkarılan iki temsilci ve 26 arkadaşlarının tekrar işe alınmasıydı.

Basının bir hayli ilgi gösterdiği işçi eyleminde, işçiler hep bir ağızdan "istediğimiz sendikada kalacağız, çıkarılanlar geri dönecek" diye haykırıyorlardı.

Kavel işçileri 1963 teki  heyecanlarından arınmış, son derece sakin bir duruş gösteriyorlardı.
Ne istediklerini bilen ve istediklerini elde edecekleri belli olan bir kararlılık sergiliyorlardı.
Daha önceden kararlaştırdıkları mutfak komitesi görev üslendi, kilerdeki hazır erzak kullanılarak dışarıda yemek pişirildi.

İşçilerin sakin tavırları ve nahoş olayların olmaması üzerine, polis fabrika önünden biraz uzağa çekildi.

Kavel Grevi
 Kavel direnişi 1963

İş yerinde "oylama yapılsın çoğunluğu sağlayan sendika tanınsın" diyen işçiler fabrikada kendileriyle ilgilenecek bir teknik müdür olmasını istiyorlardı. Bize baskı yapan, bizden "doğum kontrolü" isteyen genel müdürü, istemiyoruz diye haykırıyorlardı.

Öğleden sonra fabrika sahibinin oğlu şirket ortağı Özmen Aktar, hukuk müşaviri Av. Mahiru Akdağ ile birlikte fabrikaya geldi uzun süre işçilerle görüştü ve onları dinledi. İşçiler, işten çıkarılanların işe alınmasını ve sendikal haklarına sonuna kadar sahip çıkacaklarını belirttiler.

Direnişin Sonucu: İşçilerin Kazandığı Haklar

İşçiler sık, sık  vali ile görüşmek, sorunlarını ona da anlatmak istediklerini söylediler.
Vali onlarla görüşmedi ama, ertesi günü vilayette bir toplantı yaptı. Sendika adına bu toplantıya Genel Başkan Kemal Türkler ve 6. Bölge Temsilcisi Hüseyin Ekinci olarak ben katıldım. İşveren Özmen Aktar ve  avukatları Mahiru Akdağ'ın katıldığı toplantıda anlaşma sağlandı.

Çıkarılan işçiler işe geri alındı,  
Direnişteki işçilerin, babalarına destek olan çocukları.










Çalışılmayan iki günün ücretleri ödendi. 
İşçilere sendikal konuda baskı yapılmayacağı garanti altına alındı.
Kimsenin işten çıkarılmayacağı kabul edild. 
Bu anlaşmayla, Kavel işçileri sınıfları adına elde ettikleri bu zaferi, tarihe kocaman bir kilometre taşı olarak diktiler.

Kısa bir müddet sonra da işçilerin istemedikleri genel müdür, fabrikadaki işinden ayrılmak zorunda kaldı.





19 Haziran 2026 Cuma

16 HAZİRAN İŞÇİ EYLEM GÜNÜ

 15-16 Haziran 1970 Büyük işçi direnişinin üzerinden yıllar geçiyor. Başka bir deyişle Onbeş, Onaltı Haziran 1970 şanlı direnişinin yeni bir yılını daha hatırlıyacağız, konuşacağız belki de kutlayacağız. Bu tarihi günler asla unutulmayacak. 

İşçi sınıfı, işi için, aşı için, emeğini, ekmeğini, sendikal özgürlüğünü ve dolayısı ile ailesini yaşatmak ve korumak için demokratik bir eylem başlatıyordu.

İşte bu haklı demokratik eylemde, kendi aleyhlerine çıkarılan kanunu protesto etmek için yüzbinlerce işçi iş bıraktı. Çarklar dönmez bacalardan dumanlar tütmez oldu. Gece çalışanlar fabrika, makine ve tezgah güvenliklerini aldılar. İş paydosundan sonra evlerine gitmediler. 

Sabah işe gelenler işbaşı yapmadı. 14 Haziran toplantısında kararlaştırdıkları gibi kendilerine en yakın fabrika işçileriyle buluştular. Birlikte çoğalarak yürüdüler. Türkiye işçi sınıfı tarihine 15-16 Haziran adında anlamlı kocaman bir anıt diktiler. 

Bu konular çok konuşuldu. Şiirler yazıldı, kitaplar basıldı, yayınlar yapıldı. Belki de o günleri ve o günlerdeki sendikacılığı günümüz sendikacılığı ile kıyaslamak gerekiyor!..

O günlerin yaşandığı sendikal anlayışla, günümüz sendikacılığının benzerlikleri ya da ayrıştıkları hususlar hakkında elbette söylenecek fazlaca söz var. 

BU GÜN 15 HAZİRAN 1970

14 Haziran 1970, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunun (DİSK) İstanbul Merter Bölgesinde, çok önemli bir toplantısı yapıldı. Bu toplantıya DİSK ve üye sendikaların tüm yöneticileri ile İstanbul ve Kocaeli'deki işyeri sendika temsilcileri katıldı. 

Süleyman Demirel iktidarı, uzun zamandır 1967 Yılında kurulan, emek dünyası içinde gelişerek büyüyen ve gerçek sendikacılığın temsilcisi haline gelmeyi başaran DİSK'i zayıflatmayı hatta kapatmayı amaçlayan çalışmalar yapıyordu. Amacına ulaşmak için Sendikalar Kanununda alelacele bir değişikliğe giderek Anayasaya aykırı yeni bir kanun çıkardı.

Sendikal özgürlüğü ortadan kaldırmayı amaçlayan, Anayasaya da aykırı olan bu kanuna karşı işçiler her ilde bu duruma karşı ses verdiler. Kendilerine yakışan şekilde demokratik protesto haklarını kullandılar. 

İstanbul ve Kocaeli'de 15 Haziran sabahı işbaşı yapmadılar. Üretim durdu. İktidarın bu uygulamasını protesto etmek için en yakın fabrikadaki işçilerle buluşarak ve birleşerek yürüdüler. 15 ve 16 Haziran'da DİSK'e bağlı işçilerin yaptıkları bu büyük protesto eylemi, devrimci gençlik, sol kuruluşlar ve bazı siyasi parti mensupları tarafından da desteklendi. 

Planlı ve kararlı biçimde yapılan bu eylem şahane bir haykırış, yüzbinlerin katıldığı ve beyaz sayfalara yazılan bir unutulmaz oldu.15 ve 16 Haziran sendikal özgürlük direnişi "16 Haziran İşçi Eylem Günüdür" sloganı ile emek tarihi içindeki yerini aldı.

İşçi sınıfının devrimci sendikal kanadının öncülüğünde yapılan 15- 16 Haziran Direnişi ile işçiler, kararlaştırdılar, yürüdüler buluşarak, birleştiler.

Birleşerek anlaştılar,
binler,
onbinler,
yüzbinler olarak yürüdüler, 
kazandılar...
15-16 Haziran büyük direnişle işçler, bir kere daha sınıfsal varlıklarını ispatladılar.

EYLEM Mİ SÖYLEM Mİ?

TÜRK-İŞ Genel Başkanı, yaklaşık 200.000 kamu işçisini ilgilendiren toplu iş sözleşmesi sürecinde anlaşmanın sağlandığını açıkladı. Zam oranının 2019 yılı için yüzde 8+4, 2020 yılı içinse yüzde 3+3 olarak belirlendiği belirtildi.

Televizyon, yazılı basın ve özellikle sosyal medyada TÜRK-İŞ Başkanı Atalay, bugüne kadar görülmemiş biçimde eleştiriye uğradı. Rivayet edilirki; Görüşmeler sırasında Çalışma Bakanına dönerek kısık bir sesle "Uzasa işi karıştıracağız. En azından kapattım böylece" dediği belirtilen sözleri çokça tepki aldı.

Bilindiği üzere TÜRK-İŞ masaya yüzde 15 zam teklifi ile oturmuştu. Görülüyor ki imzalanan sözleşme ile alınanlar, teklifin ancak yarısı gibidir. TÜRK-İŞ Başkanı Ergün Atalay, “Söyleyecek bir şeyim yok, imza atacağım” dedi.

DAĞ FARE DOĞURDU MU?

Son güne kadar "Grevden başka çaremiz kalmadı; Zonguldak maden işçileri ve Darphane işçileri greve çıkacaklar," diyen TÜRK-İŞ Başkanı, "Sendika başkanları ile beraber karar verdik, söyleyecek bir şeyim yok, imza atacağım,” diyerek hem kendi anlayışını hem de diğer yöneticilerin kararını belirtmiş oldu.

Demek oluyor ki akıllarında ve kararlılıklarında gerçekten bir eylem fikri bulunmayanların söylemleri, çoğu zaman bir şey ifade etmiyor.

Evet, grev sendikal bir eylemdir. Menfaat grevi, hak grevi gibi türleri de vardır. Bilindiği üzere 1982 Cunta Anayasası ile işçilerin bu en tabii hakları da tırpanlandı. İş hayatında eylem deyince çoğu insanın aklına, hemen her zaman grev gelir...

Göğsünüzü gere gere, içinize sinen, işçinin onay verdiği ve işçi kamuoyunun kabullendiği bir toplu iş sözleşmesi imzaladıysanız mesele yok. 

Acaba öyle mi oldu?

Bakın Yalçın Bayer, 14 Ağustos 2019 tarihli Hürriyet'teki yazısının bir bölümünde, "Türk-İş bugüne kadar mücadeleci değil, sürekli uzlaşan bir konfederasyon olmuştur ve gene yanıltmadı," diyerek TÜRK-İŞ'in ana vasfını ve uzlaşmacı tavrını tek cümleyle özetliyor.






KAVEL: YASAKLARI AŞAN BİR İRADE

 İstinye Çukuru ve Kavel  ruhu

 28 Ocak 1963  tarihinde Türkiye işçi sınıfı tarihinin tozlu raflarında değil, her sabah fabrikalara giren milyonların bilincinde atan bir yürektir Kavel. Takvimler 28 Ocak 1963’ü gösterdiğinde, İstinye'de yükselen o kararlı ses, sadece bir kablo fabrikasının duvarlarını değil, Türkiye’nin demokrasi ve hak arama tarihini kökten değiştirecek bir sarsıntı yaratıyordu. Kavel Direnişi’nin her yıl dönümünde, o gün yakılan çoban ateşinin sıcaklığı hala derinden hissediliyor.

Yasakları Aşan Bir İrade

1961 Anayasası kağıt üzerinde grev hakkını tanımıştı ancak egemenler, bu hakkın kullanılmasını sağlayacak yasaları bir türlü "lütfedip" çıkarmıyordu. İşçi sınıfı, anayasal bir hakkın yasal bir boşluğa hapsedilerek boğulmak istendiği bir kördüğümün içindeydi. İşte bu düğümü kesen kılıç, Kavel işçisinin nasırlı elleri oldu. 

İşverenin sendika temsilcilerini işten atması ve ikramiyeleri gasp etme girişimi, bardağı taşıran son damlaydı. 28 Ocak sabahı işçiler şalteri indirdiğinde, sadece üretimi değil, boyun eğmeyi de durdurdular.

Kavel, Türkiye’nin "fiili ve meşru" mücadele çizgisinin en saf örneğidir. Yasalar henüz hazır değilken, hakkını sokakta ve fabrikada arayan işçiler, hukukun arkasından gelmesini sağladılar. Onlar, "yasak" denilenin aslında bir "hak" olduğunu tüm Türkiye’ye kanıtladılar. 36 gün süren o destansı direniş boyunca polis copuna, soğuğa ve açlığa karşı kurulan barikatlar; bugün sahip olduğumuz 274 ve 275 sayılı yasaların (Sendikalar ile Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu) harcı olmuştur.

Direnişin Sosyolojisi: Hasibe Nine’den Sakallı İşçilere

Kavel’i sadece bir iş bırakma eylemi olarak görmek eksik kalır. Kavel, toplumsal bir dayanışmanın zirvesidir. Polis, fabrikanın etrafını kuşattığında ve içeriye yiyecek girmesini engellediğinde, barikatın önünde duranlar sadece işçiler değildi. Mahalleli kadınlar, eşler ve çocuklar o barikatın en ön safındaydı. İşçi eş ve çocuklarının o günlerde polisin karşısında dimdik durmaları o sarsılmaz iradenin simgesi haline geldi.

Çevre fabrikalardaki binlerce işçinin, Kavel’deki kardeşlerine destek vermek için sakal bırakması, o dönem için sivil bir itaatsizliğin en yaratıcı biçimlerinden biriydi. Kavel, işçinin yalnız olmadığını, bir sınıfın ancak yan yana geldiğinde "sınıf" olduğunu tüm dünyaya haykırıyordu. O ateş başında beklenen geceler, Türkiye’de sendikacılığın sadece bir "masa başı pazarlığı" olmadığını, aynı zamanda bir haysiyet ve onur mücadelesi olduğunu tescilledi.

Yıllar Sonra Kavel Ne Söylüyor?

Bugün, çalışma hayatına baktığımızda, tablonun hala büyük mücadeleler gerektirdiğini görüyoruz. Grevlerin "milli güvenlik" veya "genel sağlık" gerekçeleriyle bir gecede yasaklandığı, sendikalaşmanın önüne binbir türlü barajın ve bürokratik engelin çıkarıldığı bir dönemden geçiyoruz. Esnek çalışma modelleri, güvencesizlik ve taşeronlaşma, işçi sınıfının kazanımlarını törpülemeye devam ediyor.

Ancak Kavel’in mirası tam da burada devreye giriyor. Kavel'in öğretilerinden birisi, belkide en önemlisi şudur: Eğer haklıysanız ve birleşmişseniz, yasa sizin arkanızdan gelmek zorundadır. Bugün de sendikal mücadelenin çıkış yolu, salon toplantılarında söylenen tumturaklı sözlerden ziyade fabrikanın tozunda, şantiyenin çamurunda ve ofislerin dayanışma ruhundadır. Kavel işçisi, "anayasa hakkımı verdi ama yasa yok" diyerek eve gitmemiş; "hakkımı anayasadan alıyorum, diyerek direnişe geçmiştir.

Kavel’e Selam, Mücadeleye Devam

Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dizelerinde ölümsüzleşen o direniş, bugün sadece bir anı değildir. Kavel, asgari ücret mahkumiyetine, sendikasızlaştırmaya ve emeğin değersizleştirilmesine karşı gösterilen bir pusuladır. 

Kavel’de yanan o çoban ateşi hiç sönmedi. O ateş, bugün işten atılan bir işçinin öfkesinde, toplu sözleşme masasında yumruğunu sıkan kararlı yöneticinin cesaretinde ve "insanca yaşayacak bir ücret" isteyen milyonların sesinde yanmaya devam ediyor.



18 Haziran 2026 Perşembe

Sınıf Mücadelesinde Parlayan Bir Yıldız: DİSK Neden Kuruldu?

 

DİSK Neden Kuruldu?

DİSK neden mi kuruldu? O halde kısaca açıklayalım: Ülke sendikacılığının, karanlığı yırtacak parlak bir yıldıza ihtiyacı vardı... 13 Şubat 1967 tarihinde bu yıldız doğdu ve o günden sonra işçi hareketlerinin sönmeyen ışığı oldu.

Yıldız ve parlayan ışık benzetmesi asla bir abartı değil. DİSK’in kuruluşunu daha çarpıcı kılmak için uydurulmuş süslü sözcükler de değil; bilerek, inanarak ve tüm kalbimle yazdığım gerçeklerdir. 

Bundan sonra da yazacağım her yazıda, anlatacağım her öyküde, ilgili ilgisiz her konuşmamda DİSK söz konusu olduğunda bu benzetmeyi daha parıltılı, daha içten yazacak; daha vurgulu söyleyeceğim.

DİSK; Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler’den görevi devralan Abdullah Baştürk’e, kurucularına omuz veren adsız kahramanlardan üye tabanına kadar devrimci bir çınardır. Bu yapıya destek olan devrimci gençliğiyle, entelektüelleriyle, ilerici yazar ve çizer dostlarıyla DİSK, bu övgüyü çoktan hak etti. 

Ortaya koyduğu demokratik eylemleri, işçi sınıfının yaşamını iyileştirme mücadelesi ve devrimci kazanımlarıyla bunu fazlasıyla hak ediyor. İlkeli ve istikrarlı duruşuyla, yarınlarda da eski gücüne kavuşarak yoluna devam edeceğine inancım tam.

Aileden Önce Gelen Bir Kutsal Davanın Adı

Kurulduğu günden itibaren pek çok üyenin yaşantısındaki ana amaç, DİSK'in güçlenmesine yönelik çalışmalardı. Bu uğurda yapılan fedakarlıklar çoğu kez ailelerin bile önüne geçiyor, alınan görevlere büyük bir erdemlilik ilkesiyle sahip çıkılıyordu.

Bu sarsılmaz anlayışa sahip üyelerin omuzlarında yükselen sendikaların başında Türkiye Maden-İş Sendikası (T. MADEN-İŞ) geliyordu. Maden-İş üyeleri, işçi sınıfının sendikal birliğini sağlamak için tarihi hizmetler verdi. Bu uğurda hastalandılar, yaralandılar, işten çıkarılıp uzun süre işsiz kaldılar ama asla yılmadılar.

Maden-İş, 26 Ocak 1966 yılında yaptığı Genel Yönetim Kurulu Toplantısı'nda aldığı o tarihi ve gizli kararla, yeni bir konfederasyonun (DİSK) kurulmasının önünü açtı.

Tarihi Karar: 26 Ocak 1966

Maden-İş yönetiminin Türk-İş ile yollarını ayırma noktasına geldiğini gösteren ve o dönem "mahrem" tutulan oy birliğiyle alınmış karar aynen şöyleydi:

"TÜRK-İŞ statüsü, kuruluşu ve teşkilatlanması bakımından bozuk ve aksaktır. Yöneticileri, işçilerin sosyal iktisadi ve siyasi haklarını koruma çabasını vermemektedir. Memleket gerçekleri ile yakından ilgilenmesi gerekirken, tamamen tersi bir faaliyet göstermekte ve Amerikan (ABD) yardımı alarak, Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkenin işçilerini sömüren hükûmetlerin uydusu bir politika izlemektedir.

Bu sebeple, T. Maden-İş Sendikası ve onun gibi hakiki sendikacılık prensipleri ile çalışan bir kısım sendikaları parçalamak, yok etmek ve umumiyetle küçük sendikalar halinde idame-i hayat eylemek (yaşamını sürdürmesini sağlamak) anlayışı içinde bulunmaktadır.

Gerekirse kongreden sonra hakiki işçi konfederasyonunun kuruluşunda T.MADEN-İŞ olarak öncülük yapılmasına... Birikmiş olan TÜRK-İŞ aidatlarının ödenmemesine, bu maddedeki kararın Genel Yürütme Kurulu'nun talimatı olmadan hiçbir suretle açıklanmamasına ve mahrem tutulmasına oy birliği ile karar verildi."

Alınan bu tarihi kararın ardından, dönemin Genel Başkanı Kemal Türkler, yürütme kurulunun diğer üyeleri,bölge temsilci ve şube başkanları ile işçi yönetim kurulu üyeleri de dahil, T.Maden-İş Sendikası Genel Yönetim Kurulu üyelerinin tamamı yan yana gelerek o meşhur yemini ettiler.

İşte işçi sınıfının kaderini değiştiren Büyük Ant:

"Türkiye Maden-İş Sendikası'nın, Türk işçi ve emekçilerinin hak ve menfaatlerini her türlü kişisel çıkarlarından üstün tutacaklarına...

Anayasada yer alan ekonomik ve siyasal ilkeleri ortak amacımız sayarak, bunların gerçekleşmesi için verilecek kararlara uygun hareket edeceğime,

Bu kutsal davanın karşısına çıkanların hiçbir tahrikine ve aldatıcı oyunlarına kapılmayacağıma ve bir tek kalp gibi düşüneceğime,

İşçi hak ve hürriyetlerinin Anayasa çerçevesi içinde mutlaka elde edilmesi için elimden gelen her hizmeti ve her işi çekinmeden yapacağıma,

Bize cephe alanlara, bu davaya karşı çıkanlara derhal bütün gücümle mücadele edeceğimi namusum ve haysiyetim üzerine ant içerim."

Bu kutsal yemini imzalayarak DİSK'in harcını karan o yiğit sendikacılar 

Bu Büyük Anda İmza Atan Tarihi Kadro:

  • Genel Başkan: Kemal Türkler

  • Genel Sekreter: Ruhi Yümlü

  • Genel Başkan Vekilleri: Şinasi Kaya, Cavit Şarman, Hilmi Güner

  • Şube Başkanları ve Kurul Üyeleri: Karaca Eroğulları (Mudanya), Ergun Erdem (Topkapı), İlyas Kabil (Şişli), Hüseyin Ekinci (Silahtarağa), Nurettin Çavdargil (Pendik), Cafer Ulusoy (İzmit), Mustafa Atik (Eskişehir), İsmet Demiruluç (İzmir), Bahtiyar Erkul (Basmane), Fikri Yıldız (Ereğli), İsmet Ercan (Ankara), Enver Konuk (Adapazarı), İbrahim Ege (Adana), Recep Koç (Antalya), Nuri Kara (Karabük), Şevki Altındağ (Kırıkkale), Ramazan Yıldız (Kayseri), Halil Ceylan, Adil Öztümer, S. Ziya Polat.

12 EYLÜL Darbesi ve Özalizm

12 Eylül Darbesinin Genel Etkileri

12 Eylül Faşist Darbesinin üzerinden çok yıllar geçti.

Bu cümle çok kolay yazıldı...
Kolayca da söyleniyor, 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden yıllar geçti.

Oysa gerçek başka.
Gerçeklerin anlatılması kolay değil...

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden evet çok  yıllargeçti, geçti ama, deldi de geçti!!

Gerçekleri, herkes kendine göre anlıyor...
Anlatılanları, yine herkes, anladığı kadar biliyor...
Anlatılsa bile anlatılanları, yaşamayanlar tam anlayabiliyor mu?..
Doğrusu gerçekleri, tam olarak o günleri, yaşayanlar biliyor...
      
Eylül, ülke insanının bir kesimine göre her zaman zor ay. Son baharın ilk ayı.
Sonraki mevsim, kış...
Kışın içinde bir de "zemheri" var ki...
Adına uygun bir soğuk yapınca, titretir insanı...

Odun, kömür...

Okul, çanta, defter, kalem...

Ayakkabı, önlük…

Zor mu? Zor, hem de çok zor…
12 Eylül ise zorların en zoru...
Ne anlarsan anla...

Birileri için, vatanın kurtuluşu.
Birileri için, ürkeklik,
Birileri için, kuşku,
Birileri için, işsizlik, açlık.
Birileri için muhbirlik,
Birileri için polis kapıda, bileklerde kelepçe,
Birileri için aylarca, yıllarca hapislik, işkence!!
Birileri için, darağacı.
Birileri için, "asmayalım da besleyelim mi"?

Kaybolan babalar...
Babasız duran çocuklar.

Ağlayan analar.
Dinmeyen gözyaşları.

Kısaca işte,12 Eylül'ün özeti!

Sendikaların Kapatılması ve Baskı Süreci

Devletin başına oturup, yönetime el koyan zorbalar, toplumun birçok kesimine suçlu gözüyle bakıyor.
İşçi sınıfının bir kesimini, DİSK ve üyelerini, zanlı gözüyle değil, karar verilmiş, hüküm giymiş "suçlu" anlayışı ile görüyorlar.
Ülke yönetimine el koyan generallerden biri ilk günlerinde “otel garsonu bile benim kadar maaş alıyor” demişti. Daha ilk demeçlerinin birinde, ülkedeki gerçek ve devrimci sendikaları “suçlu” ilan etmişti.

Darbeciler, ülke yönetimine el koyar koymaz, DİSK ve üye sendikaların faaliyetlerini durdurdu. Yönetimlerine, emek ve emekçi düşmanı "kayyum" tayin ettiler.
Yine bu sendikaları, yıllarca bu anlayıştaki darbe hayranı, darbecilerin gözü kulağı durumundaki "kayyumlarla" yönettiler.

Sendikacılara Yönelik Tutuklamalar ve Baskılar

DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk, Genel Sekreter Fehmi Işıklar ve yöneticilerin tamamını, temsilci ve üyelerin ileri gelenlerini tutuklattırıp, yıllarca hapis damlarında yatırdılar. Davutpaşa "Otağı Hümayun"da işkencelerden geçirdiler...
Metris ve Hasdal ceza evlerinde aylar ve yıllarca tecrit edildiler.

İnsanlık vasıflarını kaybetmiş darbeci ve uşakları, insanlığı unutturmak istediler.
Sendika merkez, şube ve ofislerinde defalarca arama yaptılar.
Suç belgeleri aradılar, didik didik ettiler her yeri.
Yok işte, delil yok, suç belgesi yok.
Suç yok, delil de yok...

Suçlu ilan ettikleri, DİSK yönetici ve üyeleri "suç yok, delil de yok" ama nedeni belli bir şekilde hapis damlarına kondu.

                                  
                    Disk 12 Eylül mahkeme duruşmalarında, Av. Ercüment Tahiroğlu ve diğer heyet mensubu avukatlar.

YARGILAMALAR

Yargılamalar, duruşmalar bilerek ve isteyerek uzatıldı, yıllarca sürdürüldü. DİSK'İN Avukatı Ercüment Tahiroğlu ve devrimci avukatlar, duruşmalar srasında çok önemli savunmalar yaptılar.
Yıllar sonra davalar, sıkıyönetim mahkemelerince beraatla sonuçlandı.

İşte bunu da söylemek kolay, iki kelime, sadece iki kelime, beraat ettiler...

İşkenceli günler, sevdiklerinden, sevenlerinden ayrılık, acılar ve ömürden kaybolan yıllar...

Bu uzun sürede, içeride ve dışarıda elbette hayat devam ediyordu...

Çocuklar okula başlayacak,
Okula götürecek, baba yok.
Soba yanacak, odun yok,
Odun alınacak, para yok.
Beş, altı yıl sonra,
Baba beraat ediyor, suç yok.
Baba iş arıyor, iş yok,
İş yok, aş da yok.

Darbeci general, garson benim kadar maaş alıyor diyerek çalışanların ücretlerinin yüksek olduğunu da işaret ediyordu. Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı ''ben zengini severim'' diyeni, kollarını sıvadı ve işçi ücretlerini darbeciyle birlikte törpüleyip tırpanladılar.

İşçileri zorla sarı sendikalara üye yaptırdılar...

Çalışanların, demokratik mücadele sonucunda, toplu sözleşmeler yolu ile elde ettikleri ikramiye, kıdem tazminatı, çalışma süreleri ve iş güvenliği gibi kazanılmış haklarını birer birer ortadan kaldırdılar.

Sendikalarda çalışan personelin tamamını işten çıkarttılar. Fabrikalardan, solcu diyerek bir çok işçiyi işten attırdılar. Yıllarca bu insanlar iş bulamadı.
İnanın anneler tencerelerde yemek yerine dert kaynattı.
Babalar, kurulan ev sofralarında aç oturup, bu gün iştahım yok diyerek aç kalktılar.

Soğuk günlerde birlikte titrediler...

Darbeciler ve yalaka siyasileri, bir kere olsun bu suçsuz anne, baba ve çocukları düşünmediler.
Buldozer oldular...
Buldozerin direksiyonuna sıra ile oturdular.
Önlerine geleni ezdiler, insanlığı da öldürdüler...

 12 EYLÜL'ÜN BİR GARİP TÜRK-İŞ KONFEDERASYONU

Garip olan şey, kendilerinin büyük olduklarını, her demeçlerinde övünerek söyleyen konfederasyonun, (TÜRK-İŞ) genel sekreterini,darbeci generallerin başında olduğu yönetime ayıplı bir bakan vermiş olmasıydı.
 
Sendikal örgütlenme, grev hak ve uygulamalarını zorlaştırıp, işçilerin gerçek mücadele, yön ve yöntemlerini ortadan kaldırırken, çok enteresandır, Sosyal Güvenlik Bakanlığı koltuğunda, bir sendikacı oturuyordu.(!)

Bu,Türk-İş Genel Sekreteri, Sadık Şide'den başkası değildi.

DİSK ve üye sendikaların, yöneticileri hapishanelere gönderilirken, Türk-İş yöneticileri sus pus olmuşlardı. Devrimci sendikaların yönetimlerine oturtulan, faşist zihniyetteki "kayyumlarla" işçilerin gerici ve sarı sendikalara transfer pazarlıklarını sürdürüyorlardı.

Umduklarını Kısa zamanda, bulamadılar.
Gerçek ve devrimci sendikacılık eğitimi alan DİSK üyeleri uzun süre direndi.

İşten Atmalar ve İşçi Sınıfının Tasfiyesi

Üyeler, sarı sendikalara gitmemek için direnç gösterdikçe, sıkıyönetim mahkemelerinde, davalar uzatıldıkça uzatılıyordu. Bu süreler içinde işverenlerin bir kısmı ise, bilinçli işçileri, işten çıkarmaya devam ediyordu...

Onları ve ailelerini işsizliğe, açlığa mahkum ediyorlardı.
İşten çıkardıkları işçilerin işe alınmamaları için, daha önceden tespit ettikleri isim listeleri, çoktan işverenlerin kendi aralarında paylaşılmıştı.

Sendikal Örgütlülüğün Dağıtılması

Darbeciler, bir kısım patron ve "sarılar" el birliği yaparak amaçlarını gerçekleştirdiler.
DİSK'in sınıf bilinçli tabanını dağıttılar.

Sendikal Hakların Gerilemesi ve Günümüze Etkileri

İşçi sınıfının, demokratik mücadele örgütü olan sendikal çalışma yolu ile elde ettikleri kazanılmış hakları, ellerinden alınırken bile, darbe kalıntısı siyasiler ''İleri Demokrasi" şirinliğini ağızlarından hiç eksik etmedi. "İleri Demokrasi" söylemlerini hep tekrarlayıp durdular....

Nasıl bir "ileri demokrasi" ise, hala çalışan büyük kesimin grevli toplu sözleşme hakkı yok.
Hakkı olduğu iddia edilen kesimin ise grev hakları oldukça sınırlı...

Sendikalara serbestçe üye olma özgürlüğünün önünde, sayısız engeller halâ duruyor.
Siyasiler ve "büyük"(!) işçi konfederasyonu, sessizliğini sürdürmeye devam ederken, bu konfederasyon üyesi çok sayıda sendika, sandukaya* sokulmuş görüntüsü veriyorlardı.


*Sanduka; Bazı mezarların üzerine konulan, tahta veya mermerden yapılmış sandık.

BANA DEĞMEYEN YILAN KİMLERE DEĞER

12 EYLÜL: BANA DEĞMEYEN YILAN BİN YIL YAŞASIN MI?

Kenan Evren liderliğindeki Askeri Cunta, Türkiye Cumhuriyeti Devlet yönetimine el koydu. 12 Eylül 1980 sabahı, uykusundan uyanan bir kısım insanın dünyaları başlarına yıkıldı!
Bir kısım insana ise bol güneşli, bol kazançlı pırıl, pırıl yeni bir gün doğuyordu!

1980 öncesi ülkemizin bir çok bölgesinde maalesef kötü ve olaylar oluyordu (olduruyorlardı). Uzun süredir ülkede yaratılan ve yaşanan ideolojik kamplaşmalar nedeniyle, cinayetlerin ardı arkası kesilmez olmuştu.

Belli ki bir plan vardı ve bu plan hızlandırılarak uygulamaya konulmuştu. 1979 Şubat ayında Milliyet Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, İstanbul'da evinin yakınında arabasının içinde öldürüldü. DİSK'in kurucusu ve on yıl DİSK Genel Başkanlığını yapan Türkiye Maden - İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler de, 1980 Yılında yine evinin önünde hunharca katledildi.

1977, 1978 ve 1979 yılları içinde özellikle, 12 Eylül 1980 tarihinin yakınlaşmasına doğru ülkemizin çeşitli köşelerinden gelen ölüm haberleri, her gün gazetelerde okunur, televizyon ve radyolarda dinlenirdi.

Birçok öğrenci, siyasetçi, öğretim üyesi, bilim adamı, eski millet vekili, eski bakan, eski başbakan ve sendikacı ardı ardına planlı biçimde öldürülür olmuştu...

Durmak bilmez ve durdurulmak istenmeyen bu cinayetler, 12 Eylül *evranlarının ülkemizi, adım adım 1980 faşist darbe günlerine yakınlaştırma planları gibi değil miydi? Zaten daha sonraları Kenan *Evran, "müdahaleden önce bir yıl düşündük, bir yıl önce planladık ama şartların olgunlaşmasını bekledik" dememiş miydi?

12 Eylül 1980 öncesi, eğer Evren'in söylediği gibi bir plan var idiyse, bu planın farkında olmayan yurtsever; siyasetçiler, demokratlar, bürokratlar, aydınlar "bana ne" diyerek sorumluluktan mı kaçmışlardı? "Şartların olgunlaşmasına" bilerek, ya da bilmeyerek omuz veren iktidar mensupları ve diğer siyasiler, "bana değmeyen yılan bin yaşasın" düşüncesiyle mi uzlaşmaz davranışlar sergiliyorlardı?

Ülkenin hızla, planlı bir şekilde kaosa sürüklendiği görülmüyor muydu?

30 Nisan 1980 günü, 1 MAYIS kutlamalarının yasaklanması nedeniyle DİSK üyesi işçiler iş bırakma eylemi başlattı. Bu eylem nedeniyle başta DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk olmak üzere, Yürütme Kurulu üyelerinin bir kısmı ve DİSK üyesi bazı sendikaların yöneticileri de o zamanlar, adı 2. Şube Müdürlüğü olan yapının hücrelerine konuk olmuşlardı!

Bu hücrelerden birinden ben de nasibimi aldım!. Üç dört kişilik bu hücrelere onar, onbeşer kişi doldurulduk.

12 Eylül mutluluğunu birlikte yaşıyorlar besbelli!

İfadelerimiz gözlerimiz bağlı alındı. İşlemler tamamlandıktan sonra, sendika yöneticileri başta Abdullah Baştürk olmak üzere bir (GMC) askeri kamyona doldurularak Harbiye'de bulunan 1. Ordu Kışlasının içinde bir başka mekana nakledildik. Bu arada DİSK Genel Merkezinin "iğneden ipliğe kadar" arandığını ve yasa dışı hiçbir şeyin bulunmadığını öğrendik.

Anayasa ve yasalar uyarınca üyelerinin ekonomik ve demokratik haklarının koruyuculuğunu yapan, kurulduğundan beri hiçbir terör olayına karışmamış ve kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler'i faşist terörüne kurban veren, üye sayısı beşyüzbinleri aşan, DİSK Genel Başkanı BAŞTÜRK'ün ifadesinin, gözleri bağlı alınması nasıl yorumlanmalıydı?

12 EYLÜL'DE EMEK VE EMEKÇİLER

12 Eylül darbecileri arasında, özgür sendikacılığı bitirmeyi, gerçek devrimci sendikacıları susturmayı düşünen ne kadar da çok *evran varmış meğer?

Bu *evranlar, ''meydanlarda at oynatarak'' düşüncelerini uygulayabilmek için, sonsuz imkân ve yeterli zemini hemen buldular. Körün istediği bir göz Allah verdi iki göz misali derhal kollar sıvandı. Darbecilerin yeni bir bildirisi ile DİSK kapatıldı kayyımlara teslim edildi. DİSK üyesi sendikaların kapılarına birer, birer kilit vuruldu ya da kirli düşünce sahibi kayyumlara teslim edildi.

Yıllarca bitmeyen anarşi ve terörü ortadan kaldırmak için yapıldığı söylenen uygulamalar, darbecilerin gerçek yüzlerini ayna gibi ortaya çıkardı...

Özal-Evran ortaklığının belgesi değil mi?

TÜSİAD, TİSK, MESS, gibi kuruluşlar derhal 12 Eylül darbecilerinin baş destekçileri oldular. İşçilerin yıllar boyunca sendikaları vasıtası ile elde ettikleri ekonomik kazanımların birçoğu derhal ortadan kaldırıldı.

İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı, bu utanç darbesinden memnuniyetini, kahkahalar atarak "Şimdiye kadar onlar (işçiler) güldü, artık gülme sırası bizde" diyerek dile getiriyordu.

İşten çıkarmalar, tutuklamalar hapislere atılıp idamla yargılananların hesabı tutulamayacak kadar çoktu. Bazı kayıtlara göre 30 binden fazla işçi sakıncalı denilerek işlerinden çıkarıldı ve yeniden iş bulmaları çeşitli biçimlerle engellendi.

12 Eylül darbecilerinin kurduğu hükûmette, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev verilen Turgut Özal'ın darbecilerin destekçisi olduğu belgeleniyordu. "Ben zengini severim" diyen MESS başkanı Özal, darbecilerin kurduğu hükûmette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı yapıldı. TÜRK-İŞ Genel Sekreteri ise maalesef zihniyeti açıkça bilinen 12 Eylül Hükumetinde bakan olarak görev alıyordu!.

12 Eylül faşist darbecilerinin, DİSK ve üye sendika yöneticileri hakkındaki darbe bildirilerini yazan ve zalimce uygulamaları yapanlar arasında meğer ne kadar da çok evran varmış? 

Darbenin sadece anarşi için yapılmadığı içinde sınıfsal bir tercihin barındırıldığı ve aslında işçi sınıfının kazanımlarını hedef aldığı çok açık belli olmuyor mu? 






11 Haziran 2026 Perşembe

15-16 HAZİRAN'IN 56. YILI ve BİR DİRENİŞİN EVRİMİ

KÖYDEN GELDİM ŞEHİRE: BİR DİRENİŞİN EVRİMİ 15-16 HAZİRAN 

Anadolu ekonomisinin kalbi olan köylerde, eli silah tutan tüm genç ve yetişkin erkeklerin cephelere; Arabistan ve Yemen çöllerine gönderilip heba edilmesi, tarlalarda çalışacak insan bırakmamıştı. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı’nın yenik sayılması, Anadolu halkı için sadece askeri bir kayıp değil, aynı zamanda derin bir toplumsal ve ekonomik yıkımdı. 

"Çöllerde heba edilen nesil", Türkiye'nin dinamik yapısında onlarca yıl kapanmayacak yaralar açmış; köylerde yoksulluk, hastalık ve perişanlık had safhaya ulaşmıştı.

Göçün ve Sanayileşmenin Ayak Sesleri

Atatürk dönemi sonrası 1950’li yıllar, Türkiye’nin sanayileşme sürecinin hız kazandığı bir dönem oldu. Büyük şehirlerde kurulan fabrikalar iş gücüne ihtiyaç duyarken, kırsal alanda tarımda makineleşmenin başlaması köylüyü de biraz işsiz bırakır gbiydi. 

Bu durum, şehirdeki iş imkânlarını daha cazip hale getirerek köyden kente büyük göç dalgasını başlattı. 1960 yılına gelindiğinde Menderes dönemi sona ermiş; ancak İkinci Dünya Savaşı yıllarında halkın büyük fedakârlıklarıyla doldurulan devlet hazinesinin de boşaldığı görülmüştü. 

1970’li yıllarda da kısmen devam eden bu göç hareketi, çarpık yapılaşma ve altyapı sorunlarını beraberinde getirse de Türkiye'nin toplumsal çehresini kökten değiştirdi.

Fabrika Işıkları ve Sınıf Bilinci

1961 Anayasası, işçiler için adeta yeni bir nefes oldu. Sendikalar Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte işçiler, işverenler karşısında dik durabilecekleri yasal bir zemine kavuştu. Bu ışık, beraberinde efsanevi direnişleri getirdi:

  • 1963 ve 1968 Kavel Kablo direnişleri,

  • 1968 Derbi ve Singer fabrika işgalleri,

  • 1969 Türk Demirdöküm fabrika işgali,

  • 1970 Sungurlar Kazan ve 1971 Gislaved Fabrika eylemleri...

Bu eylemler, emek mücadelesinin ancak birlik olmaktan geçtiğini kanıtladı. Kemal Türkler önderliğindeki Türkiye MADEN-İŞ ve DİSK Konfederasyonu, "işbirlikçi" sendikal anlayışa karşı çıkarak sınıf sendikacılığını savundu. DİSK’in çalışma koşullarını iyileştirme ve ücret artışı konusundaki başarıları her geçen gün güçlenmesine yol açtı.

15-16 Haziran: Kadim Direniş Şehirde

DİSK’in bu yükselişi, dönemin Demirel iktidarını rahatsız etti. Hükumetin, DİSK’in fiilen kapanmasına yol açacak bir yasa hazırlığına girişince, işçiler 14 Haziran 1970'te direnme kararı aldı. 15 ve 16 Haziran tarihlerinde yüzlerce fabrikada çarklar durdu; İşçiler marşlar söyleyerek sokaklara döküldü. Sıkıyönetim ilan edilip yöneticiler tutuklansa da geri adım atılmadı. Anayasaya aykırı olan bu yasa sonunda geri çekildi ve işçiler demokratik mücadelelerini kazandılar.

Yoksulluktan Onurlu Bir Geleceğe

Köyden kente göçen o yoksul köylü gençler, artık sanayi işçiliğinin vasıflarını öğrenmişlerdi. Orhan Veli’nin o meşhur dizelerindeki delikler;

Cep delik, cepken delik,  

Kol delik, mintan delik,

Yen delik, kaftan delik,

Kevgir misin be kardeşlik!

artık sadece bir yoksulluk tasviri değil, sistemin gediklerini de temsil ediyordu. Ancak köylerden şehre taşınan çok değerli bir şey daha vardı: Anadolu köylüsünün geçmişinde olan kadim ve sabırlı direnme gücü.

Yıllarca eşkiyalara, işgalci Fransız'a, İngiliz'e ve Yunan'a direnen o ruh, şimdi fabrikaların isli dumanı ve makine gürültüsüyle harmanlanıyordu...

İşçiler artık sadece üstlerindeki yırtıkları yamayan mahcup köylüler değil, aileleriyle birlikte Kavel'in grev nöbetinde, döküm fabrikasındaki potanın başında, ''Elektrometal Fabrikası uzun grevinde'' Genel müdür Turgut Özal'ın yakasına yapışan ve 15 - 16 Haziran barikatlarında ''Hak verilmez, alınır'' diyen, kendi kaderinin mimarı olmuş, kendi sınıfının birer neferiydi...


28 Mayıs 2026 Perşembe

27 MAYIS CUNTASI VE MENDERES DÖNEMİ SENDİKACILIĞI


27 Mayıs: Kimilerine göre bir devrim. Kimilerine göre ise ''askeri cunta'' tarafından yapılan bir darbe.

 Ne denirse densin 27 Mayıs Adnan Menderes döneminin son bulduğu tarihtir. 1950 seçimlerinde büyük bir parıltı ve iddiayla iktidara gelen Demokrat Parti (DP), takvimler 1960'ı gösterdiğinde askeri müdahaleyle yönetimden uzaklaştırıldı. Siyasi tartışmalar bir yana, bu dönemin işçi sınıfı ve sendikal haklar açısından geride bıraktığı miras oldukça çarpıcıdır. 

1950 seçimler öncesi hemen her konuda büyük  vaatlerde bulunan Menderes, sendikacılık konularında da en başta işçilere grev hakkı verme sözünü vermişti. Özellikle bu vaadin rüzgârıyla işçi sınıfının desteğini arkasına alan DP, iktidara geldikten sonra ise bu sözü adeta rafa kaldırdı. Verdiği sözü tutmadı.

SENDİKACILIKTA GEL GİT DÖNEMİ

Verdiği sözü tutmaması bir yana, 10 yıllık sürede sendikal hareketleri tamamıyle devlet kontrolüne aldı. Bu dönemde Türk sendikacılığı çokça gel gitler yaşadı. Dolayısı ile Menderes, işçi sınıfına iktidarı döneminde sendikal açıdan tam bir kıskaç dönemi yaşattı. 

Yani 1950-1960 dönemi ''sendikal haklar ve demokratik özgürlükler'' açısından  oldukça çalkantılıydı. Vaatler, kısıtlama ve yasakların içiçe geçtiği bu yıllarda sendikalar emekleme dönemini yaşar gibiydi. Bu dönemdeki sendikacılığımız,  baskıcı vesayetin gölgesinde büyük bedeller ödedi. 

TÜRK İŞ KURULUYOR

Vadedilen ''grev hakkı''rafa kaldırıldı. İşçi sınıfı ve onun sendikalarının siyaset ve partilerle organik bağ kurmaları yasağını taviz vermeden devam ettirdi. Bu yılların en önemli gelişmesi 1952 tarihinde Türk- İş Konfederasyonunun kurulmasıydı. DP iktidarı Türk-İş Konfederasyonunun kurulmasına destek oldu. Fakat sözde ''partiler üstü'' politika izlenmesi yönünde baskı yaparak devlet kontrolünde kalmasını sağlıyordu. Elbette bu durum işçi üzerinde umut ve hayal kırıklığı yaratmaya devam ediyordu.

ANTİDEMOKRATİK UYGULAMALAR

Menderes hükumeti 1954 seçimlerinden sonra tam olarak otoriterleşme durumuna geçti. Bizden olanlar ve olmayanları ayrıştırmak için ''vatan cephesi'' adlı bir kuruluş yarattı. Bu yapıya sendikaların da dahil edilmesi için sürekli baskı yapıldı. İşçilerin masumca sokağa çıkarak hak aramaları, "kamu düzenini bozma" gerekçesiyle sert önlemlerle ve polis müdahalesiyle karşılanıyordu.

SENDİKAL VESAYET

Sendika yönetimlerinin koltuklarını korumaya yönelik çabalarının arttığı, siyasi iktidarın ise sendikaları tam olarak kontrol etme ve uygulama dönemi yaşanıyordu. Tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesi saman altına itilmiş görünmez olmuştu.

Sendikalar bu dönemde de özgür olamadı, haktan ve halktan yana seçilmiş kişi ve yönetimlerin değil, sanki bu durum, egemen güç, işveren ve siyasi yapıların kontrolüne girmesi gibi bir vesayet dönemiydi!!


16 Mayıs 2026 Cumartesi

Yalnız Yürüyen İşçi Yorulur, Birlikte Yürüyenler Dönüştürür

 İşçi Kimdir ve Her Çalışan İşçi midir?

İşçi, kendi üretim araçlarına sahip olmayan ve geçimini sağlamak için emek gücünü bir başkasına satan çalışandır. Daha doğrusu bir işverene bağlı, onun verdiği emir ve talimatları altında, belirli bir ücret karşılığı çalışan kişidir. Daha da kısaltırsak değer üretendir. Kendi dükkânında çalışan esnaf, ya da serbest çalışan bir akademisyen veya bir uzman da değer üretebilir ama gerçek anlamda işçi sayılmaz.

Ücret Emeğin Tam Karşılığı mıdır?

İşçi çeşitli kurallara, ya da yasalara göre konulan şartlarda, gün boyu çalışıp bir değer üretir. Bu değerin bir kısmı yaşamını sürdürmek, evini geçindirebilmek için ücret olarak işçiye geri verilir. Üretilen değerlerin geri kalan büyük kısmı ise işyerinin sahibi tarafından kâr ''artı değer'' olarak alınır.. 

Peki ya "ücreti kim, neye göre belirliyor?" Bu konuda düşünce oluşturduğumuz zaman, görülecektir ki cevap güç dengesinde ''gizlidir.'' Tek bir işçi, devasa bir sermaye karşısında pazarlık gücüne sahip değildir; o, sistem için, sadece maliyet kalemlerinden biridir.
İşte, gerçek işçi sendikaları, bu eşit olmayan, güç ilişkisini dengeleyebilecek tek yapıdır.

Maliyetten İnsana Dönüş

Maden-İş sendikası pankartı arkasında kol kola yürüyen Türk Demirdöküm fabrikası işçilerinin tarihi grev ve direniş yürüyüşü fotoğrafı.
Gerçek sendika, işçiyi patronun gözünde "sayısal bir veri" olmaktan çıkarıp, masada pazarlık yapan bir "taraf" haline getirir. Maliyet unsurlarından biri olarak görünen işçi, artık maliyetten insanlığa dönüş olarak sayılacaktır. Mülk sahibinin daha doğrusu çalıştıranın tek taraflı ücret belirlemesine engel olabilecek güç sendikal mücadele gücüdür. Bu güç iyi örgütlenirse patronu müzakere masasına çeker, toplu iş sözleşmeleri müzakeresini başlatır.

Ücretin Düşüklüğü ve Sosyal Sonuçlar

Düşük ücret almaya devam eden işçi, yaşama araçlarına gerektiği kadar sahip olamaz. Başta yeterli beslenme yapamaz.  Bu durum da, çoğu zaman işçide psikolojik sorunlar oluşturabilir. Moral değerler aşağılara doğru geriler. Çoğu zaman bu durum üretime de yansır. İşçinin kendisi, ailesi ve yakın çevresinde tehlikeli durumlar oluşabilir. 
Büyük acılara sebep olabilecek iş kazalarına yol açabilir.
İşçi için düşük ücret yetersiz beslenmeye de sebep olur. Moral bozukluğu ve odaklanma kaybı yaratır. 

Ücret aynı zamanda işçiler için rakam olmaktan çıkar. Ev kirası, fatura, çocuğun okul masrafı olur. Bu kaynak kısıtlandığında, işçinin sadece fiziksel değil, zihinsel varlığı da erozyona uğrar.

 Birlikte Üretmek, Birlikte Hak Almak

İşçi varlığını sürdürmek için çalışmak zorundadır, evet; ancak kölece çalışmak zorunda değildir. Sermayedarın "maliyetleri düşürme" hırsı ile işçinin "insanca yaşama" gayesi arasındaki o ince çizgide, sendikaların devreye girmesi gerekir..

Son tahlilde, işçinin emeğiniğinin karşılığı sadece bir ücret değil, hayatın ta kendisidir. Bu hayatı korumanın yolu, bireysel feryatlar değil, sendikal çatısı altında birleşmektir. Üretimden gelen güç, örgütlü bir sesle birleştiğinde; ücret bir "maliyet" unsuru olmaktan çıkar, emeğin onuruna yakışan adil bir paya dönüşür. 

Üretimden gelen gücün etkili olabilmesi. birlik olmayla doğru orantılıdır. Unutulmaz sözdür; Bir elin nesi var iki elin sesi var. 

Yalnız yürüyen işçi yorulur, birlikte yürüyen işçiler ise hayatı dönüştürür.