5 Kasım 2026 Perşembe
EKMEK KAPISINDA EKMEK KAVGASI
30 Temmuz 2026 Perşembe
ELE AVUCA SIĞMAZ SENDİKACI RIZA KUAS
Rıza Kuas kimdir diye sorsalar...
Hiç düşünmeden vereceğim cevap şöyle olur. ''Ele avuca sığmaz gerçek bir sendikacı'' diye bitiririm cümlemi.

24 Temmuz 2026 Cuma
İŞÇİ AİLELERİ YAS TUTMAYA DEVAM EDECEK Mİ
CAN YAKAN DURUMLAR
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), geçtiğimiz günlerde "Haziran 2026 İş Cinayeti Raporu"nu yayımladı. Yayınlanan rapordaki gözlemlere göre, Türkiye'de güvencesiz çalışma koşulları ve yetersiz denetimler can almaya devam ediyor.
Durum öyle gösteriyor ki güvenli çalışma ortamı her nedense ötelendi. Aksi durumda işçi sağlığı ve işgüvenliği konuları tam olarak uygulansa, denetimler zamanında ve tam (şekil) olarak değil, esastan yapılmış bu konularda gerek işçi gerekse yetkililerdeki ihmaller yapılmamış olsa bu kadar ölüm ve yaralanmalar elbette olmaz.
Raporda, Haziran ayında 228 işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiği belirtiliyor. Açıklanan acı bilançoda işçilerin 218'inin erkek, 10'unun ise kadın olduğu belirtilmiş.
Tablodaki en çarpıcı verilerden biri de çocuk ve göçmen işçi ölümleri oluşu. Rapora göre, Haziran ayında 6 çocuk işçi ve 14 mülteci ve göçmen işçi çalışırken ölmüş durumda.
Ölümler incelendiğinde İş kollarına göre, güvencesizliğin en yoğun olduğu iki sektör yine hep üstlerde yer alıyor.
Raporda öne çıkan veriler şu şekilde sıralanmış:
Tarım ve Orman: 54 ölüm (Yüzde 24)
İnşaat ve Yol: 54 ölüm (Yüzde 24)
Taşımacılık: 24 ölüm (Yüzde 11)
Metal: 19 ölüm (Yüzde 8)
Belediyeler ve Genel İşler: 14 ölüm (Yüzde 6)
İş cinayetlerinin temel sebepleri arasında ise ihmaller zinciri dikkat çekiyor. İşçilerin yüzde 24'ü "ezilme", yüzde 15'i "yüksekten düşme", yüzde 15'i ise "Trafik ve servis olayları" nedeniyle yaşamını yitirdi.
ÖLÜMLER HANGİ İLLERDE YAŞANDI.
İstanbul'da 26 işçi hayatını kaybederken, 11 ölüm de Bursa' oldu. Kütahya ve Şanlıurfa'da 9, Antalya ve Samsun'da ise 7 işçi hayatını kaybetti.
13 Temmuz 2026 Pazartesi
YENİ BİR YAZI DEĞİL; DARBIMESEL
İRANLI SOSYOLOG ve ATATÜRK
ÜLGEN TÖLGE isimli İran'lı bir sosyoloğun 26 Eylül 2021 tarihli Milliyet Gazetesinde yayınlanan ''ATATÜRK'' kimdir? Hakkındaki tespitlerini içeren bir yazı.
ATATÜRK kimdir...?! 1-ATATÜRK üst insandı. Onu başka İnsanlarla karşılaştırmak doğru olmaz. ATATÜRK'ün vatan sevgisine inanmıyorum. Üst insanlarda vatan sevgisinden daha yüce bir duygu olduğuna inanıyorum. "Vatan kuruculuğu." Farklı düşünüyorum bu konuda. Çünkü o zaman sevilecek vatan diye bir olgu yoktu'ki Osmanlının yok ettiği ümmetçi karanlık geçmişin harabeleri vardı. Vatan sadece toprak yiğınından oluşmuyor.
28 Haziran 2026 Pazar
EMEKLE YAZILAN TARİHTEN YAPRAKLAR
Eğitim, emek, emekçi, işçi, sendika konularındaki yazı ve haberleriyle başarılı çalışmalara imza atan, değerli gazeteci Şükran Soner, benimle yaptığı söyleşiyi 15 Şubat 2020 Tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yayımlamış.
Cumhuriyet Söyleşileri 3 kuşaktan tanıklar adıyla kaleme alınan söyleşi: ''Emekle kazılan tarihten yapraklar'' başlığı ile yayımlanmıştı.
Bilindiği gibi Şükran Soner, gazeteciliğin yanısıra, uzun yıllar Türkiye Gazeteciler Sendikasında (TGS) yöneticilik ve bir dönem de Genel Başkanlık yapmıştır.
Şükran Soner'in, Türkiye işçi sınıfının sendikal hareketler ve kazanımlarına büyük emekler verdiğini biliyoruz.
Cumhuriyet Gazetesinde devam eden köşe yazılarının yanı sıra işçi, sendika ve eğitim sayfaları hazırlayan Şükran Soner'in yaptığı söyleşiyi, kaleme aldığı yazının bir bölümünü burada paylaşmak istedim...,
Şükran Soner Yazıyor
''Hüseyin Ekinci, DİSK, Maden-İş, Kemal Türkler'in... işçi, sendikal haklar kazanımlarında efsane oldukları yıllarda, emek tarihimize kazılı eylemlerle, direniş, grevlerle hak kazanımlarının odağındaki işyerleri, merkezlerde, Maden-İş, DİSK'in, koşullar gereği her işten sorumlu yöneticisi, başkan yardımcısı...Hani birileri ülkemiz emekçilerinin en çok da sendikal haklarını kullanabilen işçilerin, dünya emek tarihinde bir örneği olmayan onlu yıllara sıkıştırılmış bir süreçte, dünya örneklerinde yüzlerce yıla yayılmış emek tarihindeki gelişmeleri, birikimleri yakalamayı başarmışlarının.
“İyi ki, DİSK’in genel kurul çağrısı programı ile uyandım. İyi ki, TGS’nin kooperatifinde komşumuz olmuş. Yıllardır çalışa çalışa bitiremediği, kıyıp da nokta koyamadığı anılarından haberdardım. Bir geceliğine uykusuz bırakıp, üç kuşak söyleşisinde birkaç özelini paylaşabilirim..” dedim.
Hüseyin Ekinci Erzincan Refahiye’den, sonradan işçi olan çiftçi bir babanın oğlu.1962’de İstanbul Kağıthane’deki Rabak Bakır Fabrikası’na işçi olarak girer, bir yıl sonra da T. Maden-İş’in işyeri temsilciliğine seçilir. Rabak’ta işçi olarak çalışırken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarih bölümünü okur. 1965 yılında Maden-İş Silahtarağa Merkez Şubesi’ne, sonrasında başkanlığına seçilir. Metal işkolunun örgütlenmeleri, toplu sözleşmelerini yürütür.
1965 yılında TİP üyesi olur. 1967 Şişli ilçe yönetim kurulu üyesi, il ve merkez kongreleri delegeliğine seçilir. 13 Şubat 1967, DİSK Genel Kurulu’na, Maden-İş’in Silahtarağa Merkez Şubesi adına delege seçildiği yıl da olur. Tüzük değişikliği ile merkez şubeler kaldırılarak bölge temsilcilikleri getirilir.
Hüseyin Ekinci artık Silahtarağa-Şişli Merkez şubelerinin oluşturduğu 6. Bölge temsilcisidir. Emek tarihimizi bilenler için, işçi sınıfımızın kazanımlarında patlama yaşanılan eylemler, direnişler, işyerleri kazanımları, grevlerin odağında, sorumluluğunda tanıklıklar anlamına da gelmektedir.
Askerlik dönüşü 2. Bölge (Ankara, Konya, İç Anadolu) temsilciliği görevini yürütmüş, 1974 yılı genel kurulunda genel başkan vekili seçilmiş. Toplusözleşme, araştırma, ücret ve ekonomi politika daireleri başkanlığı görevlerini yürütmüş. 1978 yılından, 12 Eylül 1980 darbesine kadar DİSK genel sekreter yardımcısı olarak görevde bulunmuş..
“Hüseyin Ekinci olarak, sendikal demokrasiye inanmış ve bu ilkelerin hayata geçirilmesine, sendikal demokrasinin gelişmesi, yerleşmesi ve uygulaması çabalarına, çırak, kalfa ve usta olarak katkıda bulunduğum için çok mutlu ve gururluyum” diyerek özgeçmişine nokta koyuyor. Elbette söyleşimiz, “sendikalhareketler.com” başlığı altında özel sitesinden de paylaştığı kimi yazışmalara da göz atarak, yıllardır üzerinde çalışıp durduğu, nokta koymakta zorlandığı anılarından yerimiz elverdiği ölçekte paylaşımlardan, kimi fotoğraflarla da desteklenmiş, tadımlık özetin özetleri olabilecek..
21 Haziran 2026 Pazar
"KAVEL İŞÇİLERİ FABRİKAYI 1968 DE YENİDEN İŞGAL ETTİ NEDEN Mİ?
1963 Sonrası Sendikal Yasalar ve Yeni Dönem
Sendikalara üye oldukları için, işverenlerden artık çekinmeye, korkmaya gerek kalmayacaktı!..
Bu güne kadar çalıştıkları bazı fabrikalarda, sendikalara girdikleri, sendika üyesi oldukları için, onlara çok acılar çektirilmişti...
Yüzlercesi, işlerini kaybetmiş, binlercesi, işverenin sözüne ve gücüne, baskılarına karşı koyamadıkları için, istemeyerek de olsa sendikalarından istifa ediyorlardı. Çok sayıda işçi ise, patronlarının belirlediği "sarı" sendikalara üye olmak zorunda kalıyorlardı.
El kapısında çalışmak elbette zor.
İşten çıkarılmak kolay, ama yeni iş bulmak da zor.
İşverenin baskılarına ve isteklerine karşı koymak, direnmek ise, bambaşka bir durum oluşturuyor. Nezarete atılmak (gözaltı), mahkemelere verilmek, hapis yatmak, anarşist, goşist, komünistlikle damgalanmak sanki kaderleri oluyordu bunların.
Bazen de bir iki cop darbesiyle kurtulmak amorti sayılırdı.274 ve 275 Sayılı Yasaların Eksikleri
Süleyman Demirel'le yapılan, İsmet İnönü koalisyon hükumeti sırasında, 274 ve 275 sayılı yasalara ait tasarılar, Adalet Partili kodamanların engellemesi ile mecliste görüşülemedi. Ancak 2. İnönü Koalisyonu sırasında (CHP-YTP-CKMP birlikteliğinde çıkarılabilen bu kanunlar, 1961 Anayasasında ön görülen, 46 ve 47. madde ruhunun, elbette uzağında kaldı. Lokavtın adı Anayasa'da bahsedilmemesine rağmen, 275 sayılı yasa ile, işverenlere hak olarak sunulmuş oldu.Buna rağmen, Sendikalar Kanunu ile Toplu-İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunlarının uygulanmaya konulması, işçiler ve sendikalar tarafından memnunlukla karşılandı. Çalışma Bakanı, Bülent Ecevit işçi babası ilan edildi.
SENDİKAL YASALAR YÜRÜRLÜKTE
Sendikalar ve Toplu sözleşme yasasının yürürlüğe girmesiyle birlikte, işçi sendikaları ve işveren kesiminde önemli hareketlenmeler oldu. Gerçek sendikalar toplu sözleşme yetkisi alarak işverenleri toplu sözleşme müzakerelerine çağırmaya başladılar. Bir çok işveren ise dişlerine göre buldukları sendikalarla alelacele işçilere haber vermeden üçer yıl süreli toplu sözleşme bağıtladılar.
Metal iş kolunun önemli fabrikalarında örgütlü ve yetkili olan T. Maden-İş Sendikasının toplu sözleşme müzakereleri, çok çetin geçiyordu. Arçelik, Türk Demirdöküm, Elektrometal, Uzel, Emayetaş, Sungurlar gibi büyük fabrikalarda ve daha onlarca fabrikada, grev kararı alındı ve uygulamaya başlanmak zorunda kalındı.
İşverenler, bu sırada boş durmadı. Yerden biter gibi kurdurulan sarı sendikaları desteklemeye başladılar. Bazı büyük fabrikalarda ise işverenler, kendi adamlarının kontrolünde işyeri sendikaları kurdurarak üç yıl süreli toplu sözleşmeler imzalamaya başladılar. Böylece işçileri üç yıllığına bağlamış oluyor, gerçek sendikaların çalışmalarını o iş yerlerinde kendilerince engelliyorlardı.
Sarı Sendika Baskısı ve Kavel Genel Müdürü
İstinye'de kurulu Kavel işvereni genel müdür (İbrahim Üzümcü) de bu durumdan hemen vazife çıkarmaya koyuldu. 28 Ocak 1963 Yılında şanlı 1. Kavel direnişi sonrası yapılıp ve taraflarca imzalanan protokole uymadı.İşçiler üzerindeki baskıları giderek artırdı. İşten çıkarma tehditlerini, sürekli gündeminde tuttu. İşveren yetkilileri olarak işçilerden habersiz, emekli polis başkanlığındaki sarı Çelik - İş Sendikası ile üç yıl süreli toplu sözleşme yaparak onu işyerinde yetkili sendika koumuna getirdi!.. Bu durumu bir dönem daha uyguladı. Kısacası Genel Müdür ve işveren altı yıl işçilerin özgür olması gereken sendika seçme iradelerini gasp ettiler.
YENİDEN DİRENİŞ
Kavel emekçileri yılmadı, asla yılgınlık göstermediler. Sarı sendika ve gasp edilen haklarının alınacağı mücadele gününü beklediler.
Herkes sigortalı işte çalışabilir. Herkes bordro ile maaş alabilir, ama her sigortalıya ve her bordrodan maaş alana işçi denebilir mi? Her çalışan, işçilik vasıflarına tam olarak sahip mi? İşçilik vasıflarının en önemli belirtisi sınıfsal proleter ruha sahip olmak değil mi?..
1967 Yılında T.MADEN-İŞ Yürütme Kurulu, Silahtarağa Merkez Şubesi ile Şişli Merkez Şubesini 6. Bölge Temsilciği adı altında birleştirmişti. Böge Temsiciliği Genel kurulunda Silahtarağa Şube Baskanı ben ve Şişli Şube Başkanı İlyas Kabil aday olduk. Yapılan Bölge Konseyinde (Bölge Genel Kurulu) merkezi Levent'te bulunan 6. Böle Temsilciliğine açık farkla ben seçilmiştim.
Bölgede, sendikal konularda yaptığım incelemede, Kavel Fabrikasının sendikal örgütlenmesini ilk hedef olarak belirlemiştim. Kavel işçilerinin 1963 Yılında kahramanca verdikleri sendikal özgürlük mücadelesine rağmen hala sarı sendika kıskacında olmaları açıkçası zoruma gidiyordu.
1963 Yılındaki Kavel Direnişinde, Rabak Fabrikası işçileri adına dayanışma ziyaretinde bulunanlardan birisi olarak, ekonomik haklarını elde etmek için direnen, Kavel işçilerinin özgürlük mücadelesinden çok faza etkilenmiştim.
İstinye Kahvelerinde Gizli Örgütlenme
Kavel Fabrikası İstinye'de kuruluydu. İşçilerin büyük çoğunluğu yine bu bölgelerde oturuyordu.Fabrika ve çevresinde bulunan mahallelerde araştırma yapmaya başladım. İşçilerle, kahvelerden başka bir yerde görüşmek ve konuşmak imkanı yoktu. Günlerce akşam mesai sonrası, İstinye kahvelerinde, ben de pişpirik, tavla gibi oyunlarla onlara iştirak ettim. Bilgi topladım, bilgilendim...
SENDİKAL ÖRGÜTLENME
Kavel Fabrikası işçilerinde işçilik ruhunun hiç eksilmediğini, sınıfsal emek ve ekmek mücadele ruhunun harekete hazır olduğunu görüyordum.
İyi çalışıyorlar, çok üretiyorlardı. Ürettikleri, iyi paralara satılıyor, işveren iyi kazanıyordu.
İşçiler üretim programını eksiksiz uyguluyordu. Bu durumdan Kavel işvereni oldukça memnun.
ÇOĞUNLUK SAĞLANDI
Fabrika İçindeki Kilit İsimlerle Görüşmeler
Küçük, küçük toplantılar yaptık. İkişer üçer kişilik guruplarla semt pazarlarında dolaştık. daha başka şekildeki çalışmalarla, üye giriş formları imzalı olarak dolduruldu. Sarı sendikadan topluca istifalar edildi.Zor da olsa örgütlenme başarıldı. Yasal üye çoğunluğu, T.Maden-İş Sendikasında sağlandı.
Yaptığımız araştırma sonucu elektrik mühendisi ve fabrika idare amirinin işçiler tarafından çok sevildiğini tespit ettim. Her ikisi ile önce ayrı ayrı, sonra da birlikte toplantılar yaptım. Daha sonra ise fabrika ustabaşısı ile görüştüm. Bu üç kişinin de yaşanan durumlardan memnun olmadıklarını anladım. Ustabaşı, fabrikanın kuruluşundan itibaren çalışan, tüm makine montajlarını uygulamış, bakım onarım bilgilerinin tamamına vakıf Tacettin Ustaydı.
ÜYE VE TEMSİLCİ BİLDİRİMİ.
Çok zor ve yorucu çalışmalar sonucu, Kavel işçileri sendikal birlikteliklerini sağlamış, başarıya yaklaşmıştı. Sendikal örgütlenme gerekleri yasal üye çoğunluğu sağlandıktan sonra üye ve temsilci isim listesini, yasa gereği işverene bildirdik.
İşveren vekili Genel müdür İbrahim Üzümcü, hemen harekete geçti. 1963 yılında yasa karşıtı uygulamalarına vakit geçirmeden tekrar baş vurdu.
Yasa uyarınca belirlenen iki sendika temsilcisini ve yirmi altı sendika üyesini işten çıkardı.
Genel Müdürün vermek istediği gözdağı, bu defa da işe yaramayacaktı.
Sabah işe gelen işçi işbaşı yapmadı.
Çalışan makineler de susturuldu.
Üretim yok...
Fabrika sessiz...
Sinek uçsa kanatlarının sesi duyulacak...
On saniye, iki , üç, beş dakika geçti, işçiler ayakta kımıldamadan duruyorlar, sessizlik, devam ediyor...
Aniden ortalığı çınlatan toplu bir ses...
"Müdürü İstemiyoruz''
"Çıkarılan işçi ve temsilciler tekrar işe alınacak, müdürü istemiyoruz."Tekrar hep bir ağızdan "müdürü istemiyoruz."
Ardı ardına üç defa tekrarlanan bu sözler, adeta slogan halini almıştı. Her söylenişte sesler bir öncekinden daha gür ve daha güçlü çıkıyordu, "müdürü istemiyoruz."
9 Eylül 1968: Kavel Fabrikası İşgal Edildi
9 EYLÜL 1968 Günü işçiler Kavel Fabrikasını işgal ettiler. İş güvenliklerinin olmadığını, Genel müdürün, kendilerini tekrar sarı sendikaya girmeye zorladığını belirterek saat 08:00 de fabrika işgalini başlattılar. Demir parmaklıklar ve kapıların kaynak makineleri ile kaynatıldığı görüldü.Toplum Polisi ve diğer emniyet mensupları fabrika önünde gerekli güvenlik tedbirlerini aldı.
"Haklarımızın korunmasını istiyoruz" diye konuşan işçiler bir bildiri yayınladılar. İsteklerinin ilk maddesi, işten çıkarılan iki temsilci ve 26 arkadaşlarının tekrar işe alınmasıydı.
Basının bir hayli ilgi gösterdiği işçi eyleminde, işçiler hep bir ağızdan "istediğimiz sendikada kalacağız, çıkarılanlar geri dönecek" diye haykırıyorlardı.
Kavel işçileri 1963 teki heyecanlarından arınmış, son derece sakin bir duruş gösteriyorlardı.
Ne istediklerini bilen ve istediklerini elde edecekleri belli olan bir kararlılık sergiliyorlardı.
Daha önceden kararlaştırdıkları mutfak komitesi görev üslendi, kilerdeki hazır erzak kullanılarak dışarıda yemek pişirildi.
İşçilerin sakin tavırları ve nahoş olayların olmaması üzerine, polis fabrika önünden biraz uzağa çekildi.
![]() |
| Kavel direnişi 1963 |
Öğleden sonra fabrika sahibinin oğlu şirket ortağı Özmen Aktar, hukuk müşaviri Av. Mahiru Akdağ ile birlikte fabrikaya geldi uzun süre işçilerle görüştü ve onları dinledi. İşçiler, işten çıkarılanların işe alınmasını ve sendikal haklarına sonuna kadar sahip çıkacaklarını belirttiler.
Direnişin Sonucu: İşçilerin Kazandığı Haklar
İşçiler sık, sık vali ile görüşmek, sorunlarını ona da anlatmak istediklerini söylediler.Vali onlarla görüşmedi ama, ertesi günü vilayette bir toplantı yaptı. Sendika adına bu toplantıya Genel Başkan Kemal Türkler ve 6. Bölge Temsilcisi Hüseyin Ekinci olarak ben katıldım. İşveren Özmen Aktar ve avukatları Mahiru Akdağ'ın katıldığı toplantıda anlaşma sağlandı.
Çıkarılan işçiler işe geri alındı,
| Direnişteki işçilerin, babalarına destek olan çocukları. |
Kısa bir müddet sonra da işçilerin istemedikleri genel müdür, fabrikadaki işinden ayrılmak zorunda kaldı.
19 Haziran 2026 Cuma
15-16 HAZİRAN ANLAYIŞI VE GÜNÜMÜZ SENDİKACILIĞI
16 HAZİRAN İŞÇİ EYLEM GÜNÜ
Bu iki dönemi karşılaştırdığımızda hem mücadele yöntemleri hem de örgütlenme felsefesi açısından belirgin farklar ve dersler göze çarpıyor:
Tabanın İradesi ve Temsilci Ağı
15-16 Haziran Büyük Direnişin fitilini ateşleyen, bürokratik kararlar değil, Merter toplantısında olduğu gibi işyeri temsilcileri ve fabrikaların öz gücüydü. İşçiler üretimi durdurma ve sokağa çıkma kararını tezgah başlarında birleşerek aldı.
Günümüz sendikacılığı, büyük oranda yukarılardan başlayan, genel merkez düzeyinde yürütülen hukuki ve idari bir süreç haline geldi gibi. Temsilcilik mekanizması çoğu yerde tabanın dinamik sesinden ziyade idari bir aracı konumuna getirilmiş durumda.
Sınıf Dayanışması ve Örgütlü Güç
15-16 Haziran direnişinde işçiler, sadece kendi çalıştıkları fabrikanın değil, henüz örgütlenmemiş ya da başka sendikalardaki işçilerin de geleceği için yürüdü. Siyasi ve toplumsal kesimlerle (gençlik, aydınlar, sol yapılar) güçlü organize bir bağ kurdular.
Günümüzde Sendikal Hareket
Güvencesiz çalışma (taşeron, sözleşmeli, platform çalışanları) ve sendikal bölünmeler nedeniyle işçi sınıfı, parçalı bir yapıya büründü. Sendikalar genellikle kendi yetki alanları veya işyerleriyle sınırlı bir "hak arayışı" yürütüyor, genel bir sınıf dayanışması kurmakta zorlanıyor.
Yasallık ve Meşruluk Dengesi
15-16 Haziran'da işçiler, kendilerine dayatılan yasayı "Anayasaya ve varlıklarına aykırı" gördükleri an, sanki yasallık sınırlarını meşru hak arama temelinde aştılar. Yasaların arkasına sığınmak yerine kendi toplumsal gücüyle anayasal hakkını fiilen kullandı.
Günümüzdeki sendikal mücadele, ağır bir bürokrasi, barajlar ve grev yasakları baskısı altında. Mücadelenin dozu genellikle "mevzuatın izin verdiği" dar alanlara sıkışmış durumda.
Özetle belirtmek gerekirse
15-16 Haziran, işçilerin sadece bir yasal düzenlemeyi geri çektirmesi değildir. "Biz bu ülkenin harcıyız, çarkları döndüreniz, bizi yok sayamazsınız" deklarasyonudur.
Günümüz sendikacılığının ihtiyaç duyduğu en büyük ilham da o günkü gibi tabana dayanan, birleştiren ve fiili mücadeleyi esas alan o sınıf bilinci değil midir?
15-16 Haziran, tarihsel hafızayı daima diri tutuyor, o ruhu ve o günkü tezgah başı dayanışmasını bugüne taşıyor.
KAVEL: YASAKLARI AŞAN BİR İRADE
İstinye Çukuru ve Kavel ruhu
28 Ocak 1963 tarihinde Türkiye işçi sınıfı tarihinin tozlu raflarında değil, her sabah fabrikalara giren milyonların bilincinde atan bir yürektir Kavel. Takvimler 28 Ocak 1963’ü gösterdiğinde, İstinye'de yükselen o kararlı ses, sadece bir kablo fabrikasının duvarlarını değil, Türkiye’nin demokrasi ve hak arama tarihini kökten değiştirecek bir sarsıntı yaratıyordu. Kavel Direnişi’nin her yıl dönümünde, o gün yakılan çoban ateşinin sıcaklığı hala derinden hissediliyor.
Yasakları Aşan Bir İrade
1961 Anayasası kağıt üzerinde grev hakkını tanımıştı ancak egemenler, bu hakkın kullanılmasını sağlayacak yasaları bir türlü "lütfedip" çıkarmıyordu. İşçi sınıfı, anayasal bir hakkın yasal bir boşluğa hapsedilerek boğulmak istendiği bir kördüğümün içindeydi. İşte bu düğümü kesen kılıç, Kavel işçisinin nasırlı elleri oldu.
İşverenin sendika temsilcilerini işten atması ve ikramiyeleri gasp etme girişimi, bardağı taşıran son damlaydı. 28 Ocak sabahı işçiler şalteri indirdiğinde, sadece üretimi değil, boyun eğmeyi de durdurdular.
Kavel, Türkiye’nin "fiili ve meşru" mücadele çizgisinin en saf örneğidir. Yasalar henüz hazır değilken, hakkını sokakta ve fabrikada arayan işçiler, hukukun arkasından gelmesini sağladılar. Onlar, "yasak" denilenin aslında bir "hak" olduğunu tüm Türkiye’ye kanıtladılar. 36 gün süren o destansı direniş boyunca polis copuna, soğuğa ve açlığa karşı kurulan barikatlar; bugün sahip olduğumuz 274 ve 275 sayılı yasaların (Sendikalar ile Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu) harcı olmuştur.
Direnişin Sosyolojisi: Hasibe Nine’den Sakallı İşçilere
Kavel’i sadece bir iş bırakma eylemi olarak görmek eksik kalır. Kavel, toplumsal bir dayanışmanın zirvesidir. Polis, fabrikanın etrafını kuşattığında ve içeriye yiyecek girmesini engellediğinde, barikatın önünde duranlar sadece işçiler değildi. Mahalleli kadınlar, eşler ve çocuklar o barikatın en ön safındaydı. İşçi eş ve çocuklarının o günlerde polisin karşısında dimdik durmaları o sarsılmaz iradenin simgesi haline geldi.
Çevre fabrikalardaki binlerce işçinin, Kavel’deki kardeşlerine destek vermek için sakal bırakması, o dönem için sivil bir itaatsizliğin en yaratıcı biçimlerinden biriydi. Kavel, işçinin yalnız olmadığını, bir sınıfın ancak yan yana geldiğinde "sınıf" olduğunu tüm dünyaya haykırıyordu. O ateş başında beklenen geceler, Türkiye’de sendikacılığın sadece bir "masa başı pazarlığı" olmadığını, aynı zamanda bir haysiyet ve onur mücadelesi olduğunu tescilledi.
Yıllar Sonra Kavel Ne Söylüyor?
Bugün, çalışma hayatına baktığımızda, tablonun hala büyük mücadeleler gerektirdiğini görüyoruz. Grevlerin "milli güvenlik" veya "genel sağlık" gerekçeleriyle bir gecede yasaklandığı, sendikalaşmanın önüne binbir türlü barajın ve bürokratik engelin çıkarıldığı bir dönemden geçiyoruz. Esnek çalışma modelleri, güvencesizlik ve taşeronlaşma, işçi sınıfının kazanımlarını törpülemeye devam ediyor.
Ancak Kavel’in mirası tam da burada devreye giriyor. Kavel'in öğretilerinden birisi, belkide en önemlisi şudur: Eğer haklıysanız ve birleşmişseniz, yasa sizin arkanızdan gelmek zorundadır. Bugün de sendikal mücadelenin çıkış yolu, salon toplantılarında söylenen tumturaklı sözlerden ziyade fabrikanın tozunda, şantiyenin çamurunda ve ofislerin dayanışma ruhundadır. Kavel işçisi, "anayasa hakkımı verdi ama yasa yok" diyerek eve gitmemiş; "hakkımı anayasadan alıyorum, diyerek direnişe geçmiştir.
Kavel’e Selam, Mücadeleye Devam
Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dizelerinde ölümsüzleşen o direniş, bugün sadece bir anı değildir. Kavel, asgari ücret mahkumiyetine, sendikasızlaştırmaya ve emeğin değersizleştirilmesine karşı gösterilen bir pusuladır.
Kavel’de yanan o çoban ateşi hiç sönmedi. O ateş, bugün işten atılan bir işçinin öfkesinde, toplu sözleşme masasında yumruğunu sıkan kararlı yöneticinin cesaretinde ve "insanca yaşayacak bir ücret" isteyen milyonların sesinde yanmaya devam ediyor.
18 Haziran 2026 Perşembe
SENDİKAL MÜCADELEDE PARLAYAN YILDIZ
DİSK Neden Kuruldu?
DİSK neden mi kuruldu? O halde kısaca açıklayalım: Ülke sendikacılığının, karanlığı yırtacak parlak bir yıldıza ihtiyacı vardı... 13 Şubat 1967 tarihinde bu yıldız doğdu ve o günden sonra işçi hareketlerinin sönmeyen ışığı oldu.
Yıldız ve parlayan ışık benzetmesi asla bir abartı değil. DİSK’in kuruluşunu daha çarpıcı kılmak için uydurulmuş süslü sözcükler de değil; bilerek, inanarak ve tüm kalbimle yazdığım gerçeklerdir.
Bundan sonra da yazacağım her yazıda, anlatacağım her öyküde, ilgili ilgisiz her konuşmamda DİSK söz konusu olduğunda bu benzetmeyi daha parıltılı, daha içten yazacak; daha vurgulu söyleyeceğim.
DİSK; Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler’den görevi devralan Abdullah Baştürk’e, kurucularına omuz veren adsız kahramanlardan üye tabanına kadar devrimci bir çınardır. Bu yapıya destek olan devrimci gençliğiyle, entelektüelleriyle, ilerici yazar ve çizer dostlarıyla DİSK, bu övgüyü çoktan hak etti.
Ortaya koyduğu demokratik eylemleri, işçi sınıfının yaşamını iyileştirme mücadelesi ve devrimci kazanımlarıyla bunu fazlasıyla hak ediyor. İlkeli ve istikrarlı duruşuyla, yarınlarda da eski gücüne kavuşarak yoluna devam edeceğine inancım tam.
Aileden Önce Gelen Bir Kutsal Davanın Adı
Kurulduğu günden itibaren pek çok üyenin yaşantısındaki ana amaç, DİSK'in güçlenmesine yönelik çalışmalardı. Bu uğurda yapılan fedakârlıklar çoğu kez ailelerin bile önüne geçiyor, alınan görevlere büyük bir erdemlilik ilkesiyle sahip çıkılıyordu.
Bu sarsılmaz anlayışa sahip üyelerin omuzlarında yükselen sendikaların başında Türkiye Maden-İş Sendikası (T. MADEN-İŞ) geliyordu. Maden-İş üyeleri, işçi sınıfının sendikal birliğini sağlamak için tarihi hizmetler verdi. Bu uğurda hastalandılar, yaralandılar, işten çıkarılıp uzun süre işsiz kaldılar ama asla yılmadılar.
Maden-İş, 26 Ocak 1966 yılında yaptığı Genel Yönetim Kurulu Toplantısı'nda aldığı o tarihi ve gizli kararla, yeni bir konfederasyonun (DİSK) kurulmasının önünü açtı.
Tarihi Karar: 26 Ocak 1966
Maden-İş yönetiminin Türk-İş ile yollarını ayırma noktasına geldiğini gösteren ve o dönem "mahrem" tutulan oy birliğiyle alınmış karar aynen şöyleydi:
"TÜRK-İŞ statüsü, kuruluşu ve teşkilatlanması bakımından bozuk ve aksaktır. Yöneticileri, işçilerin sosyal iktisadi ve siyasi haklarını koruma çabasını vermemektedir. Memleket gerçekleri ile yakından ilgilenmesi gerekirken, tamamen tersi bir faaliyet göstermekte ve Amerikan (ABD) yardımı alarak, Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkenin işçilerini sömüren hükûmetlerin uydusu bir politika izlemektedir.
Bu sebeple, T. Maden-İş Sendikası ve onun gibi hakiki sendikacılık prensipleri ile çalışan bir kısım sendikaları parçalamak, yok etmek ve umumiyetle küçük sendikalar halinde idame-i hayat eylemek (yaşamını sürdürmesini sağlamak) anlayışı içinde bulunmaktadır.
Gerekirse kongreden sonra hakiki işçi konfederasyonunun kuruluşunda T.MADEN-İŞ olarak öncülük yapılmasına... Birikmiş olan TÜRK-İŞ aidatlarının ödenmemesine, bu maddedeki kararın Genel Yürütme Kurulu'nun talimatı olmadan hiçbir suretle açıklanmamasına ve mahrem tutulmasına oy birliği ile karar verildi."
Alınan bu tarihi kararın ardından, dönemin Genel Başkanı Kemal Türkler, yürütme kurulunun diğer üyeleri,bölge temsilci ve şube başkanları ile işçi yönetim kurulu üyeleri de dahil, T.Maden-İş Sendikası Genel Yönetim Kurulu üyelerinin tamamı yan yana gelerek o meşhur yemini ettiler.
İşte işçi sınıfının kaderini değiştiren Büyük Ant:
"Türkiye Maden-İş Sendikası'nın, Türk işçi ve emekçilerinin hak ve menfaatlerini her türlü kişisel çıkarlarından üstün tutacaklarına...
Anayasada yer alan ekonomik ve siyasal ilkeleri ortak amacımız sayarak, bunların gerçekleşmesi için verilecek kararlara uygun hareket edeceğime,
Bu kutsal davanın karşısına çıkanların hiçbir tahrikine ve aldatıcı oyunlarına kapılmayacağıma ve bir tek kalp gibi düşüneceğime,
İşçi hak ve hürriyetlerinin Anayasa çerçevesi içinde mutlaka elde edilmesi için elimden gelen her hizmeti ve her işi çekinmeden yapacağıma,
Bize cephe alanlara, bu davaya karşı çıkanlara derhal bütün gücümle mücadele edeceğimi namusum ve haysiyetim üzerine ant içerim."
Bu kutsal yemini imzalayarak DİSK'in harcını karan o yiğit sendikacılar
Bu Büyük Anda İmza Atan Tarihi Kadro:
Genel Başkan: Kemal Türkler
Genel Sekreter: Ruhi Yümlü
Genel Başkan Vekilleri: Şinasi Kaya, Cavit Şarman, Hilmi Güner
Şube Başkanları ve Kurul Üyeleri: Karaca Eroğulları (Mudanya), Ergun Erdem (Topkapı), İlyas Kabil (Şişli), Hüseyin Ekinci (Silahtarağa), Nurettin Çavdargil (Pendik), Cafer Ulusoy (İzmit), Mustafa Atik (Eskişehir), İsmet Demiruluç (İzmir), Bahtiyar Erkul (Basmane), Fikri Yıldız (Ereğli), İsmet Ercan (Ankara), Enver Konuk (Adapazarı), İbrahim Ege (Adana), Recep Koç (Antalya), Nuri Kara (Karabük), Şevki Altındağ (Kırıkkale), Ramazan Yıldız (Kayseri), Halil Ceylan, Adil Öztümer, S. Ziya Polat.
11 Haziran 2026 Perşembe
15-16 HAZİRAN'IN 56. YILI ve BİR DİRENİŞİN EVRİMİ
KÖYDEN GELDİM ŞEHİRE: BİR DİRENİŞİN EVRİMİ 15-16 HAZİRAN
Anadolu ekonomisinin kalbi olan köylerde, eli silah tutan tüm genç ve yetişkin erkeklerin cephelere; Arabistan ve Yemen çöllerine gönderilip heba edilmesi, tarlalarda çalışacak insan bırakmamıştı. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı’nın yenik sayılması, Anadolu halkı için sadece askeri bir kayıp değil, aynı zamanda derin bir toplumsal ve ekonomik yıkımdı.
"Çöllerde heba edilen nesil", Türkiye'nin dinamik yapısında onlarca yıl kapanmayacak yaralar açmış; köylerde yoksulluk, hastalık ve perişanlık had safhaya ulaşmıştı.
Göçün ve Sanayileşmenin Ayak Sesleri
Atatürk dönemi sonrası 1950’li yıllar, Türkiye’nin sanayileşme sürecinin hız kazandığı bir dönem oldu. Büyük şehirlerde kurulan fabrikalar iş gücüne ihtiyaç duyarken, kırsal alanda tarımda makineleşmenin başlaması köylüyü de biraz işsiz bırakır gbiydi.
Bu durum, şehirdeki iş imkânlarını daha cazip hale getirerek köyden kente büyük göç dalgasını başlattı. 1960 yılına gelindiğinde Menderes dönemi sona ermiş; ancak İkinci Dünya Savaşı yıllarında halkın büyük fedakârlıklarıyla doldurulan devlet hazinesinin de boşaldığı görülmüştü.
1970’li yıllarda da kısmen devam eden bu göç hareketi, çarpık yapılaşma ve altyapı sorunlarını beraberinde getirse de Türkiye'nin toplumsal çehresini kökten değiştirdi.
Fabrika Işıkları ve Sınıf Bilinci
1961 Anayasası, işçiler için adeta yeni bir nefes oldu. Sendikalar Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte işçiler, işverenler karşısında dik durabilecekleri yasal bir zemine kavuştu. Bu ışık, beraberinde efsanevi direnişleri getirdi:
1963 ve 1968 Kavel Kablo direnişleri,
1968 Derbi ve Singer fabrika işgalleri,

1969 Türk Demirdöküm fabrika işgali,
1970 Sungurlar Kazan ve 1971 Gislaved Fabrika eylemleri...
Bu eylemler, emek mücadelesinin ancak birlik olmaktan geçtiğini kanıtladı. Kemal Türkler önderliğindeki Türkiye MADEN-İŞ ve DİSK Konfederasyonu, "işbirlikçi" sendikal anlayışa karşı çıkarak sınıf sendikacılığını savundu. DİSK’in çalışma koşullarını iyileştirme ve ücret artışı konusundaki başarıları her geçen gün güçlenmesine yol açtı.
15-16 Haziran: Kadim Direniş Şehirde
DİSK’in bu yükselişi, dönemin Demirel iktidarını rahatsız etti. Hükumetin, DİSK’in fiilen kapanmasına yol açacak bir yasa hazırlığına girişince, işçiler 14 Haziran 1970'te direnme kararı aldı. 15 ve 16 Haziran tarihlerinde yüzlerce fabrikada çarklar durdu; İşçiler marşlar söyleyerek sokaklara döküldü. Sıkıyönetim ilan edilip yöneticiler tutuklansa da geri adım atılmadı. Anayasaya aykırı olan bu yasa sonunda geri çekildi ve işçiler demokratik mücadelelerini kazandılar.Yoksulluktan Onurlu Bir Geleceğe
Köyden kente göçen o yoksul köylü gençler, artık sanayi işçiliğinin vasıflarını öğrenmişlerdi. Orhan Veli’nin o meşhur dizelerindeki delikler;
Cep delik, cepken delik,
Kol delik, mintan delik,
Yen delik, kaftan delik,
Kevgir misin be kardeşlik!
artık sadece bir yoksulluk tasviri değil, sistemin gediklerini de temsil ediyordu. Ancak köylerden şehre taşınan çok değerli bir şey daha vardı: Anadolu köylüsünün geçmişinde olan kadim ve sabırlı direnme gücü.
Yıllarca eşkiyalara, işgalci Fransız'a, İngiliz'e ve Yunan'a direnen o ruh, şimdi fabrikaların isli dumanı ve makine gürültüsüyle harmanlanıyordu...
İşçiler artık sadece üstlerindeki yırtıkları yamayan mahcup köylüler değil, aileleriyle birlikte Kavel'in grev nöbetinde, döküm fabrikasındaki potanın başında, ''Elektrometal Fabrikası uzun grevinde'' Genel müdür Turgut Özal'ın yakasına yapışan ve 15 - 16 Haziran barikatlarında ''Hak verilmez, alınır'' diyen, kendi kaderinin mimarı olmuş, kendi sınıfının birer neferiydi...
28 Mayıs 2026 Perşembe
27 MAYIS CUNTASI VE MENDERES DÖNEMİ SENDİKACILIĞI
27 Mayıs: Kimilerine göre bir devrim. Kimilerine göre ise ''askeri cunta'' tarafından yapılan bir darbe.
Ne denirse densin 27 Mayıs Adnan Menderes döneminin son bulduğu tarihtir. 1950 seçimlerinde büyük bir parıltı ve iddiayla iktidara gelen Demokrat Parti (DP), takvimler 1960'ı gösterdiğinde askeri müdahaleyle yönetimden uzaklaştırıldı. Siyasi tartışmalar bir yana, bu dönemin işçi sınıfı ve sendikal haklar açısından geride bıraktığı miras oldukça çarpıcıdır.
1950 seçimler öncesi hemen her konuda büyük vaatlerde bulunan Menderes, sendikacılık konularında da en başta işçilere grev hakkı verme sözünü vermişti. Özellikle bu vaadin rüzgârıyla işçi sınıfının desteğini arkasına alan DP, iktidara geldikten sonra ise bu sözü adeta rafa kaldırdı. Verdiği sözü tutmadı.
SENDİKACILIKTA GEL GİT DÖNEMİ
Verdiği sözü tutmaması bir yana, 10 yıllık sürede sendikal hareketleri tamamıyle devlet kontrolüne aldı. Bu dönemde Türk sendikacılığı çokça gel gitler yaşadı. Dolayısı ile Menderes, işçi sınıfına iktidarı döneminde sendikal açıdan tam bir kıskaç dönemi yaşattı.
Yani 1950-1960 dönemi ''sendikal haklar ve demokratik özgürlükler'' açısından oldukça çalkantılıydı. Vaatler, kısıtlama ve yasakların içiçe geçtiği bu yıllarda sendikalar emekleme dönemini yaşar gibiydi. Bu dönemdeki sendikacılığımız, baskıcı vesayetin gölgesinde büyük bedeller ödedi.
TÜRK İŞ KURULUYOR
Vadedilen ''grev hakkı''rafa kaldırıldı. İşçi sınıfı ve onun sendikalarının siyaset ve partilerle organik bağ kurmaları yasağını taviz vermeden devam ettirdi. Bu yılların en önemli gelişmesi 1952 tarihinde Türk- İş Konfederasyonunun kurulmasıydı. DP iktidarı Türk-İş Konfederasyonunun kurulmasına destek oldu. Fakat sözde ''partiler üstü'' politika izlenmesi yönünde baskı yaparak devlet kontrolünde kalmasını sağlıyordu. Elbette bu durum işçi üzerinde umut ve hayal kırıklığı yaratmaya devam ediyordu.
ANTİDEMOKRATİK UYGULAMALAR
Menderes hükumeti 1954 seçimlerinden sonra tam olarak otoriterleşme durumuna geçti. Bizden olanlar ve olmayanları ayrıştırmak için ''vatan cephesi'' adlı bir kuruluş yarattı. Bu yapıya sendikaların da dahil edilmesi için sürekli baskı yapıldı. İşçilerin masumca sokağa çıkarak hak aramaları, "kamu düzenini bozma" gerekçesiyle sert önlemlerle ve polis müdahalesiyle karşılanıyordu.
SENDİKAL VESAYET
Sendika yönetimlerinin koltuklarını korumaya yönelik çabalarının arttığı, siyasi iktidarın ise sendikaları tam olarak kontrol etme ve uygulama dönemi yaşanıyordu. Tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesi saman altına itilmiş görünmez olmuştu.
Sendikalar bu dönemde de özgür olamadı, haktan ve halktan yana seçilmiş kişi ve yönetimlerin değil, sanki bu durum, egemen güç, işveren ve siyasi yapıların kontrolüne girmesi gibi bir vesayet dönemiydi!!
16 Mayıs 2026 Cumartesi
Yalnız Yürüyen İşçi Yorulur, Birlikte Yürüyenler Dönüştürür
İşçi Kimdir ve Her Çalışan İşçi midir?
İşçi, kendi üretim araçlarına sahip olmayan ve geçimini sağlamak için emek gücünü bir başkasına satan çalışandır. Daha doğrusu bir işverene bağlı, onun verdiği emir ve talimatları altında, belirli bir ücret karşılığı çalışan kişidir. Daha da kısaltırsak değer üretendir. Kendi dükkânında çalışan esnaf, ya da serbest çalışan bir akademisyen veya bir uzman da değer üretebilir ama gerçek anlamda işçi sayılmaz.
Ücret Emeğin Tam Karşılığı mıdır?

İşçi varlığını sürdürmek için çalışmak zorundadır, evet; ancak kölece çalışmak zorunda değildir. Sermayedarın "maliyetleri düşürme" hırsı ile işçinin "insanca yaşama" gayesi arasındaki o ince çizgide, sendikaların devreye girmesi gerekir..
Son tahlilde, işçinin emeğiniğinin karşılığı sadece bir ücret değil, hayatın ta kendisidir. Bu hayatı korumanın yolu, bireysel feryatlar değil, sendikal çatısı altında birleşmektir. Üretimden gelen güç, örgütlü bir sesle birleştiğinde; ücret bir "maliyet" unsuru olmaktan çıkar, emeğin onuruna yakışan adil bir paya dönüşür.
Üretimden gelen gücün etkili olabilmesi. birlik olmayla doğru orantılıdır. Unutulmaz sözdür; Bir elin nesi var iki elin sesi var.
Yalnız yürüyen işçi yorulur, birlikte yürüyen işçiler ise hayatı dönüştürür.


