28 Haziran 2026 Pazar

EMEKLE YAZILAN TARİHTEN YAPRAKLAR


Eğitim, emek, emekçi, işçi, sendika konularındaki yazı ve haberleriyle başarılı çalışmalara imza atan, değerli gazeteci Şükran Soner, benimle yaptığı söyleşiyi 15 Şubat 2020 Tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yayımlamış.

Cumhuriyet Söyleşileri 3 kuşaktan tanıklar adıyla kaleme alınan söyleşi: ''Emekle kazılan tarihten yapraklar'' başlığı ile yayımlanmıştı.

Bilindiği gibi Şükran Soner, gazeteciliğin yanısıra, uzun yıllar Türkiye Gazeteciler Sendikasında (TGS) yöneticilik ve bir dönem de Genel Başkanlık yapmıştır.

Şükran Soner'in, Türkiye işçi sınıfının sendikal hareketler ve kazanımlarına büyük emekler verdiğini biliyoruz.

Cumhuriyet Gazetesinde devam eden köşe yazılarının yanı sıra işçi, sendika ve eğitim sayfaları hazırlayan Şükran Soner'in yaptığı söyleşiyi, kaleme aldığı yazının bir bölümünü burada paylaşmak istedim...,

Şükran Soner Yazıyor

Emekle Kazılan Tarihten Yapraklar     
 
''Hüseyin Ekinci, DİSK, Maden-İş, Kemal Türkler'in... işçi, sendikal haklar kazanımlarında efsane oldukları yıllarda, emek tarihimize kazılı eylemlerle, direniş, grevlerle hak kazanımlarının odağındaki işyerleri, merkezlerde, Maden-İş, DİSK'in, koşullar gereği her işten sorumlu yöneticisi, başkan yardımcısı...

Hani birileri ülkemiz emekçilerinin en çok da sendikal haklarını kullanabilen işçilerin, dünya emek tarihinde bir örneği olmayan onlu yıllara sıkıştırılmış bir süreçte, dünya örneklerinde yüzlerce yıla yayılmış emek tarihindeki gelişmeleri, birikimleri yakalamayı başarmışlarının. 
Sil baştan kazanımlarını geriye püskürtme adına, 12 Mart yetmez 12 Eylül darbe süreçlerini dayatmışlardı ya...

İşçilerin, yetmez, tüm emeği ile geçinenlerin, üreticilerin, örgütlenmiş çatılarda, sol kulvarda 1961-1980 sürecine kadar kazanımlarını geri alma operasyonlarında, öncülük yapmış tüm sol sendikal, siyasal, meslek örgütlenmelerini silindir gibi ezmek adına yola çıkmışlardı ya... DİSK'in lokomotif olma işlevini üstlendiği yıllarda verilmiş savaşımlarla, elde edilebilmiş kazanımlara... İstemeden de olsa günümüz dünya emekçileri için de yol gösterici, dersler çıkarılacak bir saygınlık kazandırmışlar..

“İyi ki, DİSK’in genel kurul çağrısı programı ile uyandım. İyi ki, TGS’nin kooperatifinde komşumuz olmuş. Yıllardır çalışa çalışa bitiremediği, kıyıp da nokta koyamadığı anılarından haberdardım. Bir geceliğine uykusuz bırakıp, üç kuşak söyleşisinde birkaç özelini paylaşabilirim..” dedim.

Hüseyin Ekinci Erzincan Refahiye’den, sonradan işçi olan çiftçi bir babanın oğlu.1962’de İstanbul Kağıthane’deki Rabak Bakır Fabrikası’na işçi olarak girer, bir yıl sonra da T. Maden-İş’in işyeri temsilciliğine seçilir. Rabak’ta işçi olarak çalışırken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarih bölümünü okur. 1965 yılında Maden-İş Silahtarağa Merkez Şubesi’ne, sonrasında başkanlığına seçilir. Metal işkolunun örgütlenmeleri, toplu sözleşmelerini yürütür.

1965 yılında TİP üyesi olur. 1967 Şişli ilçe yönetim kurulu üyesi, il ve merkez kongreleri delegeliğine seçilir. 13 Şubat 1967, DİSK Genel Kurulu’na, Maden-İş’in Silahtarağa Merkez Şubesi adına delege seçildiği yıl da olur. Tüzük değişikliği ile merkez şubeler kaldırılarak bölge temsilcilikleri getirilir.

Hüseyin Ekinci artık Silahtarağa-Şişli Merkez şubelerinin oluşturduğu 6. Bölge temsilcisidir. Emek tarihimizi bilenler için, işçi sınıfımızın kazanımlarında patlama yaşanılan eylemler, direnişler, işyerleri kazanımları, grevlerin odağında, sorumluluğunda tanıklıklar anlamına da gelmektedir.

Askerlik dönüşü 2. Bölge (Ankara, Konya, İç Anadolu) temsilciliği görevini yürütmüş, 1974 yılı genel kurulunda genel başkan vekili seçilmiş. Toplusözleşme, araştırma, ücret ve ekonomi politika daireleri başkanlığı görevlerini yürütmüş. 1978 yılından, 12 Eylül 1980 darbesine kadar DİSK genel sekreter yardımcısı olarak görevde bulunmuş..

“Hüseyin Ekinci olarak, sendikal demokrasiye inanmış ve bu ilkelerin hayata geçirilmesine, sendikal demokrasinin gelişmesi, yerleşmesi ve uygulaması çabalarına, çırak, kalfa ve usta olarak katkıda bulunduğum için çok mutlu ve gururluyum” diyerek özgeçmişine nokta koyuyor. Elbette söyleşimiz, “sendikalhareketler.com” başlığı altında özel sitesinden de paylaştığı kimi yazışmalara da göz atarak, yıllardır üzerinde çalışıp durduğu, nokta koymakta zorlandığı anılarından yerimiz elverdiği ölçekte paylaşımlardan, kimi fotoğraflarla da desteklenmiş, tadımlık özetin özetleri olabilecek..

21 Haziran 2026 Pazar

"KAVEL İŞÇİLERİ FABRİKAYI 1968 DE YENİDEN İŞGAL ETTİ

 


"İkinci KAVEL İŞÇİ DİRENİŞİ 1968

               

1963 Sonrası Sendikal Yasalar ve Yeni Dönem

24 TEMMUZ 1963 tarihinde, uzun zamandır beklenen sendika ve grev kanunları, ardı ardına 274 ve 275 sayılarla, resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Türkiye'de çalışanların artık bir sendika kanunları oldu!

Sendikalara üye oldukları için, işverenlerden artık çekinmeye, korkmaya gerek kalmayacaktı!..
Bu güne kadar çalıştıkları bazı fabrikalarda, sendikalara girdikleri, sendika üyesi oldukları için, onlara çok acılar çektirilmişti...

Yüzlercesi, işlerini kaybetmiş, binlercesi, işverenin sözüne ve gücüne, baskılarına karşı koyamadıkları için, istemeyerek de olsa sendikalarından istifa ediyorlardı. Çok sayıda işçi ise, patronlarının belirlediği "sarı" sendikalara üye olmak zorunda kalıyorlardı.

El kapısında çalışmak elbette zor.
İşten çıkarılmak kolay, ama yeni iş bulmak da zor.
Hele, sendikal sebeplerle işten çıkarılınca, yeniden iş bulmak daha da zor.

İşverenin baskılarına ve isteklerine karşı koymak, direnmek ise, bambaşka bir durum oluşturuyor. Nezarete atılmak (gözaltı), mahkemelere verilmek, hapis yatmak, anarşist, goşist, komünistlikle damgalanmak sanki kaderleri oluyordu bunların. 
Kavel Direnişi ve işçi eylemleri siyah beyaz arşiv fotoğrafı, İstinye Kavel Kablo Fabrikası önü.Bazen de bir iki cop darbesiyle kurtulmak amorti sayılırdı.

274 ve 275 Sayılı Yasaların Eksikleri

Süleyman Demirel'le yapılan, İsmet İnönü koalisyon hükumeti sırasında, 274 ve 275 sayılı yasalara ait tasarılar, Adalet Partili kodamanların engellemesi ile mecliste görüşülemedi. Ancak 2. İnönü Koalisyonu sırasında (CHP-YTP-CKMP birlikteliğinde çıkarılabilen bu kanunlar, 1961 Anayasasında ön görülen, 46 ve 47. madde ruhunun, elbette uzağında kaldı. Lokavtın adı Anayasa'da bahsedilmemesine rağmen, 275 sayılı yasa ile, işverenlere hak olarak sunulmuş oldu.

Buna rağmen, Sendikalar Kanunu ile Toplu-İş Sözleşmesi  Grev ve Lokavt Kanunlarının uygulanmaya konulması, işçiler ve sendikalar tarafından memnunlukla karşılandı. Çalışma Bakanı, Bülent Ecevit işçi babası ilan edildi.

SENDİKAL YASALAR YÜRÜRLÜKTE

Sendikalar ve Toplu sözleşme yasasının yürürlüğe girmesiyle birlikte, işçi sendikaları ve işveren kesiminde önemli hareketlenmeler oldu. Gerçek sendikalar toplu sözleşme yetkisi alarak işverenleri toplu sözleşme müzakerelerine çağırmaya başladılar. Bir çok işveren ise dişlerine göre buldukları sendikalarla alelacele işçilere haber vermeden üçer yıl süreli toplu sözleşme bağıtladılar.

Metal iş kolunun önemli fabrikalarında örgütlü ve yetkili olan T. Maden-İş Sendikasının toplu sözleşme müzakereleri, çok çetin geçiyordu. Arçelik, Türk Demirdöküm, Elektrometal, Uzel, Emayetaş, Sungurlar gibi büyük fabrikalarda ve daha onlarca fabrikada, grev kararı alındı ve uygulamaya başlanmak zorunda kalındı.

İşverenler, bu sırada boş durmadı. Yerden biter gibi kurdurulan sarı sendikaları desteklemeye başladılar. Bazı büyük fabrikalarda ise işverenler, kendi adamlarının kontrolünde işyeri sendikaları kurdurarak üç yıl süreli toplu sözleşmeler imzalamaya başladılar. Böylece işçileri üç yıllığına bağlamış oluyor, gerçek sendikaların çalışmalarını o iş yerlerinde kendilerince engelliyorlardı.

Sarı Sendika Baskısı ve Kavel Genel Müdürü

İstinye'de kurulu Kavel işvereni genel müdür (İbrahim Üzümcü) de bu durumdan hemen vazife çıkarmaya koyuldu. 28 Ocak 1963 Yılında şanlı 1. Kavel direnişi sonrası yapılıp ve taraflarca imzalanan protokole uymadı.

İşçiler üzerindeki baskıları giderek artırdı. İşten çıkarma tehditlerini, sürekli gündeminde tuttu. İşveren yetkilileri olarak işçilerden habersiz, emekli polis başkanlığındaki sarı Çelik - İş Sendikası ile üç yıl süreli toplu sözleşme yaparak onu işyerinde yetkili sendika koumuna getirdi!.. Bu durumu bir dönem daha uyguladı. Kısacası Genel Müdür ve işveren altı yıl işçilerin özgür olması gereken sendika seçme iradelerini gasp ettiler.

YENİDEN DİRENİŞ

Kavel emekçileri  yılmadı, asla yılgınlık göstermediler. Sarı sendika ve gasp edilen haklarının alınacağı mücadele gününü beklediler.

Herkes sigortalı işte çalışabilir. Herkes bordro ile maaş alabilir, ama her sigortalıya ve her bordrodan maaş alana işçi denebilir mi? Her çalışan, işçilik vasıflarına tam olarak sahip mi? İşçilik vasıflarının en önemli belirtisi sınıfsal proleter ruha sahip olmak değil mi?..
 
T. Maden-İş'in Yeniden Örgütlenme Süreci

1967 Yılında T.MADEN-İŞ Yürütme Kurulu, Silahtarağa Merkez Şubesi ile Şişli Merkez Şubesini 6. Bölge Temsilciği adı altında birleştirmişti. Böge Temsiciliği Genel kurulunda  Silahtarağa Şube Baskanı ben ve Şişli Şube Başkanı İlyas Kabil aday olduk. Yapılan  Bölge Konseyinde (Bölge Genel Kurulu) merkezi Levent'te bulunan 6. Böle Temsilciliğine açık farkla ben seçilmiştim. 

Bölgede, sendikal konularda yaptığım incelemede, Kavel Fabrikasının sendikal örgütlenmesini ilk hedef olarak belirlemiştim. Kavel işçilerinin 1963 Yılında kahramanca verdikleri sendikal özgürlük mücadelesine rağmen hala sarı sendika kıskacında olmaları açıkçası zoruma gidiyordu.  

1963 Yılındaki Kavel Direnişinde, Rabak Fabrikası işçileri adına dayanışma ziyaretinde bulunanlardan birisi olarak, ekonomik haklarını elde etmek için direnen, Kavel işçilerinin özgürlük mücadelesinden çok faza etkilenmiştim.

İstinye Kahvelerinde Gizli Örgütlenme

Kavel Fabrikası İstinye'de kuruluydu. İşçilerin büyük çoğunluğu yine bu bölgelerde oturuyordu.
Fabrika ve çevresinde bulunan mahallelerde araştırma yapmaya başladım. İşçilerle, kahvelerden başka bir yerde görüşmek ve konuşmak imkanı yoktu. Günlerce akşam mesai sonrası, İstinye kahvelerinde, ben de pişpirik, tavla gibi oyunlarla onlara iştirak ettim. Bilgi topladım, bilgilendim...

SENDİKAL ÖRGÜTLENME 

Kavel Fabrikası işçilerinde işçilik ruhunun hiç eksilmediğini, sınıfsal emek ve ekmek mücadele ruhunun harekete hazır olduğunu görüyordum.
İyi çalışıyorlar, çok üretiyorlardı. Ürettikleri, iyi paralara satılıyor, işveren iyi kazanıyordu.
İşçiler üretim programını eksiksiz uyguluyordu. Bu durumdan Kavel işvereni oldukça memnun.

Çalışma koşulları, işçi sağlığı iş güvenliği, ücretler, sosyal hakların uygulanması gibi konular sarı sendika ve işveren baskıları nedeni ile kahvelerde bile konuşulamaz hale gelmişti. Bu şartların büyük bir kısmı T.Maden-İş örgütlenmesinin lehine olmalıydı.
İşçinin sendikal özgürlüğü var mı, geçinebilecek ücret alabiliyor mu, temsilcilerini kendileri mi seçiyor? Bu durumlardan Kavel işçisinin memnun olmadığı hem de çok mutsuz olduğu açıkça görülüyordu..

ÇOĞUNLUK SAĞLANDI

Fabrika İçindeki Kilit İsimlerle Görüşmeler

Küçük, küçük toplantılar yaptık. İkişer üçer kişilik guruplarla semt pazarlarında dolaştık. daha başka şekildeki çalışmalarla, üye giriş formları imzalı olarak dolduruldu. Sarı sendikadan topluca istifalar edildi.
Zor da olsa örgütlenme başarıldı. Yasal üye çoğunluğu, T.Maden-İş Sendikasında sağlandı.

Yaptığımız araştırma sonucu elektrik mühendisi ve fabrika idare amirinin işçiler tarafından çok sevildiğini tespit ettim. Her ikisi ile önce ayrı ayrı, sonra da birlikte toplantılar yaptım. Daha sonra ise fabrika ustabaşısı ile görüştüm. Bu üç kişinin de yaşanan durumlardan memnun olmadıklarını anladım. Ustabaşı, fabrikanın kuruluşundan itibaren çalışan, tüm makine montajlarını uygulamış, bakım onarım bilgilerinin tamamına vakıf  Tacettin Ustaydı. 
Kavel Genel Müdürünün, gerçek sendikal mücadeleye karşı kendisini çok yetkin gördüğünü, fabrikaya başka bir sendikanın asla giremeyeceği anlayışında olduğunu tespit ettim.

ÜYE VE TEMSİLCİ BİLDİRİMİ. 

Çok zor ve yorucu çalışmalar sonucu, Kavel işçileri sendikal birlikteliklerini sağlamış, başarıya yaklaşmıştı. Sendikal örgütlenme gerekleri yasal üye çoğunluğu sağlandıktan sonra üye ve temsilci isim listesini, yasa gereği işverene bildirdik.

İşveren vekili Genel müdür İbrahim Üzümcü, hemen harekete geçti. 1963 yılında yasa karşıtı uygulamalarına vakit geçirmeden tekrar baş vurdu.
Yasa uyarınca belirlenen iki sendika temsilcisini ve yirmi altı sendika üyesini işten çıkardı.

Genel Müdürün vermek istediği gözdağı, bu defa da işe yaramayacaktı.
Sabah işe gelen işçi işbaşı yapmadı.
Çalışan makineler de susturuldu.

Üretim yok...
Fabrika sessiz...
Sinek uçsa kanatlarının sesi duyulacak...
On saniye, iki , üç, beş dakika geçti, işçiler ayakta kımıldamadan duruyorlar, sessizlik, devam ediyor...
Aniden ortalığı çınlatan toplu bir ses...

 "Müdürü İstemiyoruz''

"Çıkarılan işçi ve temsilciler  tekrar işe alınacak, müdürü istemiyoruz."
Tekrar hep bir ağızdan "müdürü istemiyoruz."
Ardı ardına üç defa tekrarlanan bu sözler, adeta slogan halini almıştı. Her söylenişte sesler bir öncekinden daha gür ve daha güçlü çıkıyordu, "müdürü istemiyoruz."

9 Eylül 1968: Kavel Fabrikası İşgal Edildi

9 EYLÜL 1968 Günü işçiler Kavel Fabrikasını işgal ettiler. İş güvenliklerinin olmadığını, Genel müdürün, kendilerini tekrar sarı sendikaya girmeye zorladığını belirterek saat 08:00 de fabrika işgalini başlattılar. Demir parmaklıklar ve kapıların kaynak makineleri ile kaynatıldığı görüldü.

Toplum Polisi ve diğer emniyet mensupları fabrika önünde gerekli güvenlik tedbirlerini aldı.
"Haklarımızın korunmasını istiyoruz" diye konuşan işçiler bir bildiri yayınladılar. İsteklerinin ilk maddesi, işten çıkarılan iki temsilci ve 26 arkadaşlarının tekrar işe alınmasıydı.

Basının bir hayli ilgi gösterdiği işçi eyleminde, işçiler hep bir ağızdan "istediğimiz sendikada kalacağız, çıkarılanlar geri dönecek" diye haykırıyorlardı.

Kavel işçileri 1963 teki  heyecanlarından arınmış, son derece sakin bir duruş gösteriyorlardı.
Ne istediklerini bilen ve istediklerini elde edecekleri belli olan bir kararlılık sergiliyorlardı.
Daha önceden kararlaştırdıkları mutfak komitesi görev üslendi, kilerdeki hazır erzak kullanılarak dışarıda yemek pişirildi.

İşçilerin sakin tavırları ve nahoş olayların olmaması üzerine, polis fabrika önünden biraz uzağa çekildi.

Kavel Grevi
 Kavel direnişi 1963

İş yerinde "oylama yapılsın çoğunluğu sağlayan sendika tanınsın" diyen işçiler fabrikada kendileriyle ilgilenecek bir teknik müdür olmasını istiyorlardı. Bize baskı yapan, bizden "doğum kontrolü" isteyen genel müdürü, istemiyoruz diye haykırıyorlardı.

Öğleden sonra fabrika sahibinin oğlu şirket ortağı Özmen Aktar, hukuk müşaviri Av. Mahiru Akdağ ile birlikte fabrikaya geldi uzun süre işçilerle görüştü ve onları dinledi. İşçiler, işten çıkarılanların işe alınmasını ve sendikal haklarına sonuna kadar sahip çıkacaklarını belirttiler.

Direnişin Sonucu: İşçilerin Kazandığı Haklar

İşçiler sık, sık  vali ile görüşmek, sorunlarını ona da anlatmak istediklerini söylediler.
Vali onlarla görüşmedi ama, ertesi günü vilayette bir toplantı yaptı. Sendika adına bu toplantıya Genel Başkan Kemal Türkler ve 6. Bölge Temsilcisi Hüseyin Ekinci olarak ben katıldım. İşveren Özmen Aktar ve  avukatları Mahiru Akdağ'ın katıldığı toplantıda anlaşma sağlandı.

Çıkarılan işçiler işe geri alındı,  
Direnişteki işçilerin, babalarına destek olan çocukları.










Çalışılmayan iki günün ücretleri ödendi. 
İşçilere sendikal konuda baskı yapılmayacağı garanti altına alındı.
Kimsenin işten çıkarılmayacağı kabul edild. 
Bu anlaşmayla, Kavel işçileri sınıfları adına elde ettikleri bu zaferi, tarihe kocaman bir kilometre taşı olarak diktiler.

Kısa bir müddet sonra da işçilerin istemedikleri genel müdür, fabrikadaki işinden ayrılmak zorunda kaldı.





19 Haziran 2026 Cuma

16 HAZİRAN İŞÇİ EYLEM GÜNÜ

 15-16 Haziran 1970 Büyük işçi direnişinin üzerinden yıllar geçiyor. Başka bir deyişle Onbeş, Onaltı Haziran 1970 şanlı direnişinin yeni bir yılını daha hatırlıyacağız, konuşacağız belki de kutlayacağız. Bu tarihi günler asla unutulmayacak. 

İşçi sınıfı, işi için, aşı için, emeğini, ekmeğini, sendikal özgürlüğünü ve dolayısı ile ailesini yaşatmak ve korumak için demokratik bir eylem başlatıyordu.

İşte bu haklı demokratik eylemde, kendi aleyhlerine çıkarılan kanunu protesto etmek için yüzbinlerce işçi iş bıraktı. Çarklar dönmez bacalardan dumanlar tütmez oldu. Gece çalışanlar fabrika, makine ve tezgah güvenliklerini aldılar. İş paydosundan sonra evlerine gitmediler. 

Sabah işe gelenler işbaşı yapmadı. 14 Haziran toplantısında kararlaştırdıkları gibi kendilerine en yakın fabrika işçileriyle buluştular. Birlikte çoğalarak yürüdüler. Türkiye işçi sınıfı tarihine 15-16 Haziran adında anlamlı kocaman bir anıt diktiler. 

Bu konular çok konuşuldu. Şiirler yazıldı, kitaplar basıldı, yayınlar yapıldı. Belki de o günleri ve o günlerdeki sendikacılığı günümüz sendikacılığı ile kıyaslamak gerekiyor!..

O günlerin yaşandığı sendikal anlayışla, günümüz sendikacılığının benzerlikleri ya da ayrıştıkları hususlar hakkında elbette söylenecek fazlaca söz var. 

BU GÜN 15 HAZİRAN 1970

14 Haziran 1970, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunun (DİSK) İstanbul Merter Bölgesinde, çok önemli bir toplantısı yapıldı. Bu toplantıya DİSK ve üye sendikaların tüm yöneticileri ile İstanbul ve Kocaeli'deki işyeri sendika temsilcileri katıldı. 

Süleyman Demirel iktidarı, uzun zamandır 1967 Yılında kurulan, emek dünyası içinde gelişerek büyüyen ve gerçek sendikacılığın temsilcisi haline gelmeyi başaran DİSK'i zayıflatmayı hatta kapatmayı amaçlayan çalışmalar yapıyordu. Amacına ulaşmak için Sendikalar Kanununda alelacele bir değişikliğe giderek Anayasaya aykırı yeni bir kanun çıkardı.

Sendikal özgürlüğü ortadan kaldırmayı amaçlayan, Anayasaya da aykırı olan bu kanuna karşı işçiler her ilde bu duruma karşı ses verdiler. Kendilerine yakışan şekilde demokratik protesto haklarını kullandılar. 

İstanbul ve Kocaeli'de 15 Haziran sabahı işbaşı yapmadılar. Üretim durdu. İktidarın bu uygulamasını protesto etmek için en yakın fabrikadaki işçilerle buluşarak ve birleşerek yürüdüler. 15 ve 16 Haziran'da DİSK'e bağlı işçilerin yaptıkları bu büyük protesto eylemi, devrimci gençlik, sol kuruluşlar ve bazı siyasi parti mensupları tarafından da desteklendi. 

Planlı ve kararlı biçimde yapılan bu eylem şahane bir haykırış, yüzbinlerin katıldığı ve beyaz sayfalara yazılan bir unutulmaz oldu.15 ve 16 Haziran sendikal özgürlük direnişi "16 Haziran İşçi Eylem Günüdür" sloganı ile emek tarihi içindeki yerini aldı.

İşçi sınıfının devrimci sendikal kanadının öncülüğünde yapılan 15- 16 Haziran Direnişi ile işçiler, kararlaştırdılar, yürüdüler buluşarak, birleştiler.

Birleşerek anlaştılar,
binler,
onbinler,
yüzbinler olarak yürüdüler, 
kazandılar...
15-16 Haziran büyük direnişle işçler, bir kere daha sınıfsal varlıklarını ispatladılar.

KAVEL: YASAKLARI AŞAN BİR İRADE

 İstinye Çukuru ve Kavel  ruhu

 28 Ocak 1963  tarihinde Türkiye işçi sınıfı tarihinin tozlu raflarında değil, her sabah fabrikalara giren milyonların bilincinde atan bir yürektir Kavel. Takvimler 28 Ocak 1963’ü gösterdiğinde, İstinye'de yükselen o kararlı ses, sadece bir kablo fabrikasının duvarlarını değil, Türkiye’nin demokrasi ve hak arama tarihini kökten değiştirecek bir sarsıntı yaratıyordu. Kavel Direnişi’nin her yıl dönümünde, o gün yakılan çoban ateşinin sıcaklığı hala derinden hissediliyor.

Yasakları Aşan Bir İrade

1961 Anayasası kağıt üzerinde grev hakkını tanımıştı ancak egemenler, bu hakkın kullanılmasını sağlayacak yasaları bir türlü "lütfedip" çıkarmıyordu. İşçi sınıfı, anayasal bir hakkın yasal bir boşluğa hapsedilerek boğulmak istendiği bir kördüğümün içindeydi. İşte bu düğümü kesen kılıç, Kavel işçisinin nasırlı elleri oldu. 

İşverenin sendika temsilcilerini işten atması ve ikramiyeleri gasp etme girişimi, bardağı taşıran son damlaydı. 28 Ocak sabahı işçiler şalteri indirdiğinde, sadece üretimi değil, boyun eğmeyi de durdurdular.

Kavel, Türkiye’nin "fiili ve meşru" mücadele çizgisinin en saf örneğidir. Yasalar henüz hazır değilken, hakkını sokakta ve fabrikada arayan işçiler, hukukun arkasından gelmesini sağladılar. Onlar, "yasak" denilenin aslında bir "hak" olduğunu tüm Türkiye’ye kanıtladılar. 36 gün süren o destansı direniş boyunca polis copuna, soğuğa ve açlığa karşı kurulan barikatlar; bugün sahip olduğumuz 274 ve 275 sayılı yasaların (Sendikalar ile Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu) harcı olmuştur.

Direnişin Sosyolojisi: Hasibe Nine’den Sakallı İşçilere

Kavel’i sadece bir iş bırakma eylemi olarak görmek eksik kalır. Kavel, toplumsal bir dayanışmanın zirvesidir. Polis, fabrikanın etrafını kuşattığında ve içeriye yiyecek girmesini engellediğinde, barikatın önünde duranlar sadece işçiler değildi. Mahalleli kadınlar, eşler ve çocuklar o barikatın en ön safındaydı. İşçi eş ve çocuklarının o günlerde polisin karşısında dimdik durmaları o sarsılmaz iradenin simgesi haline geldi.

Çevre fabrikalardaki binlerce işçinin, Kavel’deki kardeşlerine destek vermek için sakal bırakması, o dönem için sivil bir itaatsizliğin en yaratıcı biçimlerinden biriydi. Kavel, işçinin yalnız olmadığını, bir sınıfın ancak yan yana geldiğinde "sınıf" olduğunu tüm dünyaya haykırıyordu. O ateş başında beklenen geceler, Türkiye’de sendikacılığın sadece bir "masa başı pazarlığı" olmadığını, aynı zamanda bir haysiyet ve onur mücadelesi olduğunu tescilledi.

Yıllar Sonra Kavel Ne Söylüyor?

Bugün, çalışma hayatına baktığımızda, tablonun hala büyük mücadeleler gerektirdiğini görüyoruz. Grevlerin "milli güvenlik" veya "genel sağlık" gerekçeleriyle bir gecede yasaklandığı, sendikalaşmanın önüne binbir türlü barajın ve bürokratik engelin çıkarıldığı bir dönemden geçiyoruz. Esnek çalışma modelleri, güvencesizlik ve taşeronlaşma, işçi sınıfının kazanımlarını törpülemeye devam ediyor.

Ancak Kavel’in mirası tam da burada devreye giriyor. Kavel'in öğretilerinden birisi, belkide en önemlisi şudur: Eğer haklıysanız ve birleşmişseniz, yasa sizin arkanızdan gelmek zorundadır. Bugün de sendikal mücadelenin çıkış yolu, salon toplantılarında söylenen tumturaklı sözlerden ziyade fabrikanın tozunda, şantiyenin çamurunda ve ofislerin dayanışma ruhundadır. Kavel işçisi, "anayasa hakkımı verdi ama yasa yok" diyerek eve gitmemiş; "hakkımı anayasadan alıyorum, diyerek direnişe geçmiştir.

Kavel’e Selam, Mücadeleye Devam

Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dizelerinde ölümsüzleşen o direniş, bugün sadece bir anı değildir. Kavel, asgari ücret mahkumiyetine, sendikasızlaştırmaya ve emeğin değersizleştirilmesine karşı gösterilen bir pusuladır. 

Kavel’de yanan o çoban ateşi hiç sönmedi. O ateş, bugün işten atılan bir işçinin öfkesinde, toplu sözleşme masasında yumruğunu sıkan kararlı yöneticinin cesaretinde ve "insanca yaşayacak bir ücret" isteyen milyonların sesinde yanmaya devam ediyor.



18 Haziran 2026 Perşembe

Sınıf Mücadelesinde Parlayan Bir Yıldız: DİSK Neden Kuruldu?

 

DİSK Neden Kuruldu?

DİSK neden mi kuruldu? O halde kısaca açıklayalım: Ülke sendikacılığının, karanlığı yırtacak parlak bir yıldıza ihtiyacı vardı... 13 Şubat 1967 tarihinde bu yıldız doğdu ve o günden sonra işçi hareketlerinin sönmeyen ışığı oldu.

Yıldız ve parlayan ışık benzetmesi asla bir abartı değil. DİSK’in kuruluşunu daha çarpıcı kılmak için uydurulmuş süslü sözcükler de değil; bilerek, inanarak ve tüm kalbimle yazdığım gerçeklerdir. 

Bundan sonra da yazacağım her yazıda, anlatacağım her öyküde, ilgili ilgisiz her konuşmamda DİSK söz konusu olduğunda bu benzetmeyi daha parıltılı, daha içten yazacak; daha vurgulu söyleyeceğim.

DİSK; Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler’den görevi devralan Abdullah Baştürk’e, kurucularına omuz veren adsız kahramanlardan üye tabanına kadar devrimci bir çınardır. Bu yapıya destek olan devrimci gençliğiyle, entelektüelleriyle, ilerici yazar ve çizer dostlarıyla DİSK, bu övgüyü çoktan hak etti. 

Ortaya koyduğu demokratik eylemleri, işçi sınıfının yaşamını iyileştirme mücadelesi ve devrimci kazanımlarıyla bunu fazlasıyla hak ediyor. İlkeli ve istikrarlı duruşuyla, yarınlarda da eski gücüne kavuşarak yoluna devam edeceğine inancım tam.

Aileden Önce Gelen Bir Kutsal Davanın Adı

Kurulduğu günden itibaren pek çok üyenin yaşantısındaki ana amaç, DİSK'in güçlenmesine yönelik çalışmalardı. Bu uğurda yapılan fedakarlıklar çoğu kez ailelerin bile önüne geçiyor, alınan görevlere büyük bir erdemlilik ilkesiyle sahip çıkılıyordu.

Bu sarsılmaz anlayışa sahip üyelerin omuzlarında yükselen sendikaların başında Türkiye Maden-İş Sendikası (T. MADEN-İŞ) geliyordu. Maden-İş üyeleri, işçi sınıfının sendikal birliğini sağlamak için tarihi hizmetler verdi. Bu uğurda hastalandılar, yaralandılar, işten çıkarılıp uzun süre işsiz kaldılar ama asla yılmadılar.

Maden-İş, 26 Ocak 1966 yılında yaptığı Genel Yönetim Kurulu Toplantısı'nda aldığı o tarihi ve gizli kararla, yeni bir konfederasyonun (DİSK) kurulmasının önünü açtı.

Tarihi Karar: 26 Ocak 1966

Maden-İş yönetiminin Türk-İş ile yollarını ayırma noktasına geldiğini gösteren ve o dönem "mahrem" tutulan oy birliğiyle alınmış karar aynen şöyleydi:

"TÜRK-İŞ statüsü, kuruluşu ve teşkilatlanması bakımından bozuk ve aksaktır. Yöneticileri, işçilerin sosyal iktisadi ve siyasi haklarını koruma çabasını vermemektedir. Memleket gerçekleri ile yakından ilgilenmesi gerekirken, tamamen tersi bir faaliyet göstermekte ve Amerikan (ABD) yardımı alarak, Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkenin işçilerini sömüren hükûmetlerin uydusu bir politika izlemektedir.

Bu sebeple, T. Maden-İş Sendikası ve onun gibi hakiki sendikacılık prensipleri ile çalışan bir kısım sendikaları parçalamak, yok etmek ve umumiyetle küçük sendikalar halinde idame-i hayat eylemek (yaşamını sürdürmesini sağlamak) anlayışı içinde bulunmaktadır.

Gerekirse kongreden sonra hakiki işçi konfederasyonunun kuruluşunda T.MADEN-İŞ olarak öncülük yapılmasına... Birikmiş olan TÜRK-İŞ aidatlarının ödenmemesine, bu maddedeki kararın Genel Yürütme Kurulu'nun talimatı olmadan hiçbir suretle açıklanmamasına ve mahrem tutulmasına oy birliği ile karar verildi."

Alınan bu tarihi kararın ardından, dönemin Genel Başkanı Kemal Türkler, yürütme kurulunun diğer üyeleri,bölge temsilci ve şube başkanları ile işçi yönetim kurulu üyeleri de dahil, T.Maden-İş Sendikası Genel Yönetim Kurulu üyelerinin tamamı yan yana gelerek o meşhur yemini ettiler.

İşte işçi sınıfının kaderini değiştiren Büyük Ant:

"Türkiye Maden-İş Sendikası'nın, Türk işçi ve emekçilerinin hak ve menfaatlerini her türlü kişisel çıkarlarından üstün tutacaklarına...

Anayasada yer alan ekonomik ve siyasal ilkeleri ortak amacımız sayarak, bunların gerçekleşmesi için verilecek kararlara uygun hareket edeceğime,

Bu kutsal davanın karşısına çıkanların hiçbir tahrikine ve aldatıcı oyunlarına kapılmayacağıma ve bir tek kalp gibi düşüneceğime,

İşçi hak ve hürriyetlerinin Anayasa çerçevesi içinde mutlaka elde edilmesi için elimden gelen her hizmeti ve her işi çekinmeden yapacağıma,

Bize cephe alanlara, bu davaya karşı çıkanlara derhal bütün gücümle mücadele edeceğimi namusum ve haysiyetim üzerine ant içerim."

Bu kutsal yemini imzalayarak DİSK'in harcını karan o yiğit sendikacılar 

Bu Büyük Anda İmza Atan Tarihi Kadro:

  • Genel Başkan: Kemal Türkler

  • Genel Sekreter: Ruhi Yümlü

  • Genel Başkan Vekilleri: Şinasi Kaya, Cavit Şarman, Hilmi Güner

  • Şube Başkanları ve Kurul Üyeleri: Karaca Eroğulları (Mudanya), Ergun Erdem (Topkapı), İlyas Kabil (Şişli), Hüseyin Ekinci (Silahtarağa), Nurettin Çavdargil (Pendik), Cafer Ulusoy (İzmit), Mustafa Atik (Eskişehir), İsmet Demiruluç (İzmir), Bahtiyar Erkul (Basmane), Fikri Yıldız (Ereğli), İsmet Ercan (Ankara), Enver Konuk (Adapazarı), İbrahim Ege (Adana), Recep Koç (Antalya), Nuri Kara (Karabük), Şevki Altındağ (Kırıkkale), Ramazan Yıldız (Kayseri), Halil Ceylan, Adil Öztümer, S. Ziya Polat.

11 Haziran 2026 Perşembe

15-16 HAZİRAN'IN 56. YILI ve BİR DİRENİŞİN EVRİMİ

KÖYDEN GELDİM ŞEHİRE: BİR DİRENİŞİN EVRİMİ 15-16 HAZİRAN 

Anadolu ekonomisinin kalbi olan köylerde, eli silah tutan tüm genç ve yetişkin erkeklerin cephelere; Arabistan ve Yemen çöllerine gönderilip heba edilmesi, tarlalarda çalışacak insan bırakmamıştı. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı’nın yenik sayılması, Anadolu halkı için sadece askeri bir kayıp değil, aynı zamanda derin bir toplumsal ve ekonomik yıkımdı. 

"Çöllerde heba edilen nesil", Türkiye'nin dinamik yapısında onlarca yıl kapanmayacak yaralar açmış; köylerde yoksulluk, hastalık ve perişanlık had safhaya ulaşmıştı.

Göçün ve Sanayileşmenin Ayak Sesleri

Atatürk dönemi sonrası 1950’li yıllar, Türkiye’nin sanayileşme sürecinin hız kazandığı bir dönem oldu. Büyük şehirlerde kurulan fabrikalar iş gücüne ihtiyaç duyarken, kırsal alanda tarımda makineleşmenin başlaması köylüyü de biraz işsiz bırakır gbiydi. 

Bu durum, şehirdeki iş imkânlarını daha cazip hale getirerek köyden kente büyük göç dalgasını başlattı. 1960 yılına gelindiğinde Menderes dönemi sona ermiş; ancak İkinci Dünya Savaşı yıllarında halkın büyük fedakârlıklarıyla doldurulan devlet hazinesinin de boşaldığı görülmüştü. 

1970’li yıllarda da kısmen devam eden bu göç hareketi, çarpık yapılaşma ve altyapı sorunlarını beraberinde getirse de Türkiye'nin toplumsal çehresini kökten değiştirdi.

Fabrika Işıkları ve Sınıf Bilinci

1961 Anayasası, işçiler için adeta yeni bir nefes oldu. Sendikalar Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte işçiler, işverenler karşısında dik durabilecekleri yasal bir zemine kavuştu. Bu ışık, beraberinde efsanevi direnişleri getirdi:

  • 1963 ve 1968 Kavel Kablo direnişleri,

  • 1968 Derbi ve Singer fabrika işgalleri,

  • 1969 Türk Demirdöküm fabrika işgali,

  • 1970 Sungurlar Kazan ve 1971 Gislaved Fabrika eylemleri...

Bu eylemler, emek mücadelesinin ancak birlik olmaktan geçtiğini kanıtladı. Kemal Türkler önderliğindeki Türkiye MADEN-İŞ ve DİSK Konfederasyonu, "işbirlikçi" sendikal anlayışa karşı çıkarak sınıf sendikacılığını savundu. DİSK’in çalışma koşullarını iyileştirme ve ücret artışı konusundaki başarıları her geçen gün güçlenmesine yol açtı.

15-16 Haziran: Kadim Direniş Şehirde

DİSK’in bu yükselişi, dönemin Demirel iktidarını rahatsız etti. Hükumetin, DİSK’in fiilen kapanmasına yol açacak bir yasa hazırlığına girişince, işçiler 14 Haziran 1970'te direnme kararı aldı. 15 ve 16 Haziran tarihlerinde yüzlerce fabrikada çarklar durdu; İşçiler marşlar söyleyerek sokaklara döküldü. Sıkıyönetim ilan edilip yöneticiler tutuklansa da geri adım atılmadı. Anayasaya aykırı olan bu yasa sonunda geri çekildi ve işçiler demokratik mücadelelerini kazandılar.

Yoksulluktan Onurlu Bir Geleceğe

Köyden kente göçen o yoksul köylü gençler, artık sanayi işçiliğinin vasıflarını öğrenmişlerdi. Orhan Veli’nin o meşhur dizelerindeki delikler;

Cep delik, cepken delik,  

Kol delik, mintan delik,

Yen delik, kaftan delik,

Kevgir misin be kardeşlik!

artık sadece bir yoksulluk tasviri değil, sistemin gediklerini de temsil ediyordu. Ancak köylerden şehre taşınan çok değerli bir şey daha vardı: Anadolu köylüsünün geçmişinde olan kadim ve sabırlı direnme gücü.

Yıllarca eşkiyalara, işgalci Fransız'a, İngiliz'e ve Yunan'a direnen o ruh, şimdi fabrikaların isli dumanı ve makine gürültüsüyle harmanlanıyordu...

İşçiler artık sadece üstlerindeki yırtıkları yamayan mahcup köylüler değil, aileleriyle birlikte Kavel'in grev nöbetinde, döküm fabrikasındaki potanın başında, ''Elektrometal Fabrikası uzun grevinde'' Genel müdür Turgut Özal'ın yakasına yapışan ve 15 - 16 Haziran barikatlarında ''Hak verilmez, alınır'' diyen, kendi kaderinin mimarı olmuş, kendi sınıfının birer neferiydi...


28 Mayıs 2026 Perşembe

27 MAYIS CUNTASI VE MENDERES DÖNEMİ SENDİKACILIĞI


27 Mayıs: Kimilerine göre bir devrim. Kimilerine göre ise ''askeri cunta'' tarafından yapılan bir darbe.

 Ne denirse densin 27 Mayıs Adnan Menderes döneminin son bulduğu tarihtir. 1950 seçimlerinde büyük bir parıltı ve iddiayla iktidara gelen Demokrat Parti (DP), takvimler 1960'ı gösterdiğinde askeri müdahaleyle yönetimden uzaklaştırıldı. Siyasi tartışmalar bir yana, bu dönemin işçi sınıfı ve sendikal haklar açısından geride bıraktığı miras oldukça çarpıcıdır. 

1950 seçimler öncesi hemen her konuda büyük  vaatlerde bulunan Menderes, sendikacılık konularında da en başta işçilere grev hakkı verme sözünü vermişti. Özellikle bu vaadin rüzgârıyla işçi sınıfının desteğini arkasına alan DP, iktidara geldikten sonra ise bu sözü adeta rafa kaldırdı. Verdiği sözü tutmadı.

SENDİKACILIKTA GEL GİT DÖNEMİ

Verdiği sözü tutmaması bir yana, 10 yıllık sürede sendikal hareketleri tamamıyle devlet kontrolüne aldı. Bu dönemde Türk sendikacılığı çokça gel gitler yaşadı. Dolayısı ile Menderes, işçi sınıfına iktidarı döneminde sendikal açıdan tam bir kıskaç dönemi yaşattı. 

Yani 1950-1960 dönemi ''sendikal haklar ve demokratik özgürlükler'' açısından  oldukça çalkantılıydı. Vaatler, kısıtlama ve yasakların içiçe geçtiği bu yıllarda sendikalar emekleme dönemini yaşar gibiydi. Bu dönemdeki sendikacılığımız,  baskıcı vesayetin gölgesinde büyük bedeller ödedi. 

TÜRK İŞ KURULUYOR

Vadedilen ''grev hakkı''rafa kaldırıldı. İşçi sınıfı ve onun sendikalarının siyaset ve partilerle organik bağ kurmaları yasağını taviz vermeden devam ettirdi. Bu yılların en önemli gelişmesi 1952 tarihinde Türk- İş Konfederasyonunun kurulmasıydı. DP iktidarı Türk-İş Konfederasyonunun kurulmasına destek oldu. Fakat sözde ''partiler üstü'' politika izlenmesi yönünde baskı yaparak devlet kontrolünde kalmasını sağlıyordu. Elbette bu durum işçi üzerinde umut ve hayal kırıklığı yaratmaya devam ediyordu.

ANTİDEMOKRATİK UYGULAMALAR

Menderes hükumeti 1954 seçimlerinden sonra tam olarak otoriterleşme durumuna geçti. Bizden olanlar ve olmayanları ayrıştırmak için ''vatan cephesi'' adlı bir kuruluş yarattı. Bu yapıya sendikaların da dahil edilmesi için sürekli baskı yapıldı. İşçilerin masumca sokağa çıkarak hak aramaları, "kamu düzenini bozma" gerekçesiyle sert önlemlerle ve polis müdahalesiyle karşılanıyordu.

SENDİKAL VESAYET

Sendika yönetimlerinin koltuklarını korumaya yönelik çabalarının arttığı, siyasi iktidarın ise sendikaları tam olarak kontrol etme ve uygulama dönemi yaşanıyordu. Tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesi saman altına itilmiş görünmez olmuştu.

Sendikalar bu dönemde de özgür olamadı, haktan ve halktan yana seçilmiş kişi ve yönetimlerin değil, sanki bu durum, egemen güç, işveren ve siyasi yapıların kontrolüne girmesi gibi bir vesayet dönemiydi!!


16 Mayıs 2026 Cumartesi

Yalnız Yürüyen İşçi Yorulur, Birlikte Yürüyenler Dönüştürür

 İşçi Kimdir ve Her Çalışan İşçi midir?

İşçi, kendi üretim araçlarına sahip olmayan ve geçimini sağlamak için emek gücünü bir başkasına satan çalışandır. Daha doğrusu bir işverene bağlı, onun verdiği emir ve talimatları altında, belirli bir ücret karşılığı çalışan kişidir. Daha da kısaltırsak değer üretendir. Kendi dükkânında çalışan esnaf, ya da serbest çalışan bir akademisyen veya bir uzman da değer üretebilir ama gerçek anlamda işçi sayılmaz.

Ücret Emeğin Tam Karşılığı mıdır?

İşçi çeşitli kurallara, ya da yasalara göre konulan şartlarda, gün boyu çalışıp bir değer üretir. Bu değerin bir kısmı yaşamını sürdürmek, evini geçindirebilmek için ücret olarak işçiye geri verilir. Üretilen değerlerin geri kalan büyük kısmı ise işyerinin sahibi tarafından kâr ''artı değer'' olarak alınır.. 

Peki ya "ücreti kim, neye göre belirliyor?" Bu konuda düşünce oluşturduğumuz zaman, görülecektir ki cevap güç dengesinde ''gizlidir.'' Tek bir işçi, devasa bir sermaye karşısında pazarlık gücüne sahip değildir; o, sistem için, sadece maliyet kalemlerinden biridir.
İşte, gerçek işçi sendikaları, bu eşit olmayan, güç ilişkisini dengeleyebilecek tek yapıdır.

Maliyetten İnsana Dönüş

Maden-İş sendikası pankartı arkasında kol kola yürüyen Türk Demirdöküm fabrikası işçilerinin tarihi grev ve direniş yürüyüşü fotoğrafı.
Gerçek sendika, işçiyi patronun gözünde "sayısal bir veri" olmaktan çıkarıp, masada pazarlık yapan bir "taraf" haline getirir. Maliyet unsurlarından biri olarak görünen işçi, artık maliyetten insanlığa dönüş olarak sayılacaktır. Mülk sahibinin daha doğrusu çalıştıranın tek taraflı ücret belirlemesine engel olabilecek güç sendikal mücadele gücüdür. Bu güç iyi örgütlenirse patronu müzakere masasına çeker, toplu iş sözleşmeleri müzakeresini başlatır.

Ücretin Düşüklüğü ve Sosyal Sonuçlar

Düşük ücret almaya devam eden işçi, yaşama araçlarına gerektiği kadar sahip olamaz. Başta yeterli beslenme yapamaz.  Bu durum da, çoğu zaman işçide psikolojik sorunlar oluşturabilir. Moral değerler aşağılara doğru geriler. Çoğu zaman bu durum üretime de yansır. İşçinin kendisi, ailesi ve yakın çevresinde tehlikeli durumlar oluşabilir. 
Büyük acılara sebep olabilecek iş kazalarına yol açabilir.
İşçi için düşük ücret yetersiz beslenmeye de sebep olur. Moral bozukluğu ve odaklanma kaybı yaratır. 

Ücret aynı zamanda işçiler için rakam olmaktan çıkar. Ev kirası, fatura, çocuğun okul masrafı olur. Bu kaynak kısıtlandığında, işçinin sadece fiziksel değil, zihinsel varlığı da erozyona uğrar.

 Birlikte Üretmek, Birlikte Hak Almak

İşçi varlığını sürdürmek için çalışmak zorundadır, evet; ancak kölece çalışmak zorunda değildir. Sermayedarın "maliyetleri düşürme" hırsı ile işçinin "insanca yaşama" gayesi arasındaki o ince çizgide, sendikaların devreye girmesi gerekir..

Son tahlilde, işçinin emeğiniğinin karşılığı sadece bir ücret değil, hayatın ta kendisidir. Bu hayatı korumanın yolu, bireysel feryatlar değil, sendikal çatısı altında birleşmektir. Üretimden gelen güç, örgütlü bir sesle birleştiğinde; ücret bir "maliyet" unsuru olmaktan çıkar, emeğin onuruna yakışan adil bir paya dönüşür. 

Üretimden gelen gücün etkili olabilmesi. birlik olmayla doğru orantılıdır. Unutulmaz sözdür; Bir elin nesi var iki elin sesi var. 

Yalnız yürüyen işçi yorulur, birlikte yürüyen işçiler ise hayatı dönüştürür.

7 Mayıs 2026 Perşembe

HAYDİ BRE BAŞKAN: DÖKÜMÜN DUMANI, KOLTUĞUN ATEŞİ

 HAYDİ BRE BAŞKAN KÜRSÜ SENİN

Seçimler yapılalı üç gün olmuştu. Artık, seçilmiş başkan olarak şube merkezine geliyor, makam koltuğuna oturuyor, sigarasını yakıp, dumanını büyük bir keyifle daireler çizdirerek üflüyordu.
Gözlerini kapatıp hayallere dalıyor, ne yapması gerektiğini düşünmeye çalışıyordu.
Aday olmak, seçilmek güzel şeylerdi.
Fakat sonrası…

Evet, işte sonrasındaki bu kararsızlığın sızısı, tüm hareketlerine yansıyor, kendisini çok derinden etkiliyordu.
Sigarasını, yine hayallere dalarak çeşitli duygular içinde içip bitirmişti.
İkinci sigarasını da, içtiği sigaranın ateşiyle yaktı, arka arkaya hiç durmaksızın onu da içip bitirdi.

Aslında sigarayı içiyor gibi gözüküyor ama, ısırıyor, dudakları arasında çeviriyor kavga ediyor gibiydi onunla! 

Arkadaşlarının deyişiyle, büyük adam olmuştu.(!)
Bundan böyle fabrikalara gidecek, toplantılarda konuşacak, gazetelere haber olacaktı!
Belki fotoğrafları da yayımlanacaktı.
İşte bu düşünceler, yüzünde görülmeye değer bir tebessüm oluşturuyordu.
Belli ki bu durum bir süre çok hoşuna gitmişti..

Gerçekte başkan olmak neydi acaba?
Gerçi bir defa, önceki başkanı bu makam koltuğunda otururken görmüştü. Dökümhanede çalışan eski sendika temsilcilerinden Ferit Ustayla gelmişlerdi sendika şubesine.
Ama şimdi kendisi için bu koltukta oturmak sanki başka şeydi.

Ustanın bir sorunu vardı, onu başkana anlatmış ve çözümünü sormuştu. Binadan ayrıldıktan hemen sonra, Usta ''başkana anlattım ama herhalde hallederler ”demişti. Çoğu zaman tamam hallederiz, bakarız o patronun ümüğünü sıkarız derler ama sonuç değişmez'' demişti.  Bu anlatılanlar o gün hoşuna gitmemişti!... 
Siyah beyaz fotoğrafta, genç ve takım elbiseli bir adam olan Hüseyin Ekinci, bir çalışma masasında otururken görülüyor. Önündeki evrakları veya gazeteyi dikkatle inceleyen Ekinci'nin masasında dönemin ruhunu yansıtan şık bir kalemlik seti bulunuyor. Arka planda ise ofis perdeleri yer alıyor.
Ferit Usta uzun zamandır fabrikada çalışıyordu ve sendikanın çok eski, yani kıdemli üyesiydi. Bir ara sendikanın, işyeri temsilciliğini yaptığını da anlatmıştı.

Sendika Aidatları ve Eski Günler

''Benim işyerine girdiğim yılda daha sendikalar kanunu ve toplu iş sözleşmesi kanunları çıkmamıştı. 


Sendika üyelik aidatlarını bile makbuz karşılığında tek, tek üyelerden alır ve sendikaya götürürdük. İşyerinde toplu sözleşme  yapılmadığından sendikalar şimdiki gibi güçlü de değildi'' diye anlatırdı.
Bilinçli bir kişiydi, sendikacılık konusunda çok şey biliyordu, halbuki kendisi bu konulardaki birçok şeyi daha yeni, işitiyordu.

Kendini sorumlu hissetmeye başlamıştı.
Ara sıra gözleri kapanıyor, düşünceleri, çok uzaklara gidiyordu. Gözlerini açtığı zaman ise sanki boşluğa bakar gibi oluyordu
Karışık duygular içinde kıvranıyordu adeta. Oturduğu koltuk sanki alev almış gibiydi ve kendisini yakan koltuk durumuna gelmişti. 

Sendika ana tüzüğüne göre yedi gün içinde, yeni seçilen yönetim kurulu üyelerini toplayıp görev bölümü yaptırmalıydı. Yönetim Kurulu üyeleri kendi aralarından, ikinci başkanı, şube genel sekreteri ve muhasip üyeyi seçeceklerdi.

Yeni seçilen yönetim kurulu üyeleri toplantıya nasıl çağırılır, toplantı nasıl yapılır, toplantıda neler konuşulur? Bu konularda herhangi bir fikrinin olmadığını da anlamıştı. Bütün bu olanlara kızmaya başlamıştı.
Seçildiğine de pişman olmuş gibiydi. 
Nereden gitmişti seçildiği o toplantıya? ''Gitmez olaydım keşke'' dedi içinden...

Bir İyi Bir Kötü: Başkanın İkilemi

Düşünceleri sürekli ikilem halinde gelişiyordu. Bir neşeli bir karamsar, bir iyi bir kötümser…
Şimdi ne yapacaktı? 
Bu işin içinden nasıl sıyrılacaktı?
En sonunda Şube Başkanlığını yapamayacağına karar verdi.
İşin içinde başarısızlık da vardı rezil olmak da…

Kararını verdi. En iyisi istifa etmekti. T. Maden-İş Sendikası antetli kâğıdı sümenin altından çıkardı müsvedde olarak karalamaya başladı. 
İstifasını genel merkeze bildirir, ondan sonra da eski işyerine ve eski işine dönerim diye düşünmüştü.!

“Evet, evet en iyi çare bu” diye fısıltılı biçimde dudakları kıpırdadı.
Önünde duran kâğıda istifa metnini yazmaya başladı.
“Seçilmiş bulunduğum Şube Başkanlığından, bu görevi ''îfa'' edemeyeceğim için” diye yazmaya başladı. Cümleyi bitirmeden yıldırım çarpmış gibi sarsıldı...

İstifa edemezdi, etse bile eski işyerine dönemeyeceğini hatırladı.
Seçim sonrası Genel başkanlık, kendisinin şube başkanlığına seçildiğini ve artık profesyonel olarak burada görev yapacağını, eski işyerine yazılı olarak bildirmişti. 
Bir an çaresizliğini hissetti.

İstifa mı: O da ne?

Oysa seçildiği gün herkes tarafından uzun süre, alkışlanmıştı. Çok gururlanmış, kendisini seçen delegelere sesi titreyerek teşekkür etmişti. Toplantıda divan başkanının yaptığı konuşma aklına gelmişti.

''Sevgili delegeler! Biliyorum ki başkan olarak seçtiğiniz bu genç adam, işçi sınıfına çok önemli hizmetlerde bulunacak. Başarılı görevler yapacak.  Fabrikadan, fabrika tezgahlarından, yani proletaryanın içinden geliyor.
Emeğin değerini çok iyi biliyor. Genç, dinamik ve de tahsilli. Böyle birini seçtiğiniz için sizleri kutluyorum. Hayırlı olsun''.

Bu konuşmadan sonra süren alkışlar onda hem sevinç hem az da olsa bir heyecan ve korku yaratmıştı.
Kendisinin bu kadar yetenekli olmadığını biliyordu. Ama yine de içten içe gururlanmış ve hoş bir mutluluk duymuştu. 600'den fazla delegenin  doldurduğu kongre salonunda, alkışlanmak son derece güzel bir durumdu elbet.

Artık bir makamı ve bir de unvanı vardı...  
İşte şimdi bulunduğu yer ve seçildiği makam işçi ve emekçilere faydalı olmayı gerektiriyordu. Kısaca emekçilerin ve emeği ile geçinenlerin koruyucusu, hak arayıcısı olacaktı.
Ama şimdi seçildiğine pişman olmuş gibiydi. 

Fabrikanın Tozundan İşçi Önderliğine

Birden kapının vurulduğunu duydu. “Girin” diye seslendi. Şube sekreteriydi gelen.
“Başkan bir işçi sizinle görüşmek istiyor” dedi sekreter. Zaten işçi de odaya girmişti bile. 
“Ben Demirdöküm fabrikasında çalışıyordum işten attılar suçsuz yere” dedi işçi. “Başkan yok mu? Ben asıl onunla görüşeceğim, on bir yıllık emeğim var bu fabrikada, nâhak yere işten atıldım” diyerek sandalyeye oturdu, daha doğrusu düşer gibi çöktü.

“Bir bu eksikti” dedi içinden. Hızlı bir şekilde düşünmeye çalıştı. Cevap aradı, aklına hiç bir şey gelmiyordu…

Ne yapabilirdi, acaba ne söylemeliydi? Zaten gelen işçi kendisini başkana da benzetememişti.
Hani haksız da sayılmazdı.
Başkan dediğin şişman, kalın enseli, biraz da göbekli olurdu. O ise gerçekten başkanların yanında çocuk gibi kalan birisiydi.

“Her şeyin bir çözümü vardır, dur bakalım bir çaresini buluruz” dedi.    
Demedi aslında…
Kelimeler, dudaklarından kendiliğinden döküldü sanki.
Kendisi de şaşırdı ağzından çıkan cümlelere.
Güven gelmişti birdenbire.
''Sabah gel konuşalım, nedenini öğrenir halletmeye çalışırız.''dedi.
Elbette amacı zaman kazanmaktı! 
O sırada şube telefonu çaldı.

''Başkan merhaba ben Şakir Zümre Fabrikasından Cabir Usta, ben arkadaşlarla konuştum yarın sabah şubeye geleceğiz. Yönetim Kurulu görev bölümünü yapalım artık. dedi. 

Cabir Usta’nın sesi telefonda yankılanırken, başkan masanın üzerindeki istifa mektubuna gözü takıldı. Yarım kalmış, korkakça yazılmış o kağıt parçası duruyordu halâ. Karşısında oturan on bir yıllık işçinin nasırlı ellerine baktı. 

O eller, az önce telefonda konuşan Cabir Usta'nın sesi ve toplantı başkanının salonu inleten "proletaryanın içinden geliyor" sözleriyle zihninde birleşti.

"Tamam Cabir Usta," dedi sesi bu kez titremeden. "Sabah dokuzda bekliyorum. Kaybedecek vaktimiz yok, yapılacak çok iş var."

Çözüm Yoksa Bile Yaratacaksın

Telefonu kapattı. Önündeki istifa taslağını yavaşça buruşturup kül tablasının içine bıraktı. Henüz sönmemiş son sigarasının ateşiyle kağıdı tutuşturdu. Kağıdın yanışını, kelimelerin küle dönüşünü izlerken içindeki o çocuksu korkunun da yerini soğukkanlı bir kararlılığa bıraktığını hissetti.

Karşısındaki işçiye döndü. "Adın neydi arkadaşım?" dedi. İşçi şaşkınlıkla, "Hikmet" diye mırıldandı. Başkan, masanın altındaki çekmeceden sendika tüzüğünü ve boş bir not defteri çıkardı. "Bak Hikmet kardeş, ben de Rabak Fabrikasından bakır dökümünden geliyorum. Oturduğum bu koltuğun tozunu daha 4 gün oldu yutalı, ama fabrikanın tozunu yıllarca yuttum. Şimdi anlat bakalım, o patron seni hangi bahaneyle kapının önüne koydu? Önce konuyu bilmemiz öğrenmemiz gerekir. Öyle değil mi?

O an odadaki hava değişti. Artık o koltukta oturan "seçilmiş bir çocuk" değil, sanki kavganın içine dalmaya hazırlanan bir işçi önderi vardı. Akşam şube binasından çıkarken, "T. Maden-İş Şube Başkanlığı" yazısı artık gözüne sadece bir unvan gibi değil, taşınması gereken onurlu bir yük gibi göründü. Haydi Bre Başkan, makam da kürsü de  senindir artık...

28 Nisan 2026 Salı

HERKESİN 1 MAYIS'I TAKSİM'İN Mahzun Hafızası




 TAKSİM'İN HAFIZASI

1 Mayıs, Türkiye'de yığınsal olarak ilk kez İstanbul Taksim Meydanı’nda kutlandı. 1976 yılında görkemli bir coşkuyla gerçekleştirilen o gün, birçok bakımdan "herkesin 1 Mayıs'ıydı." Bugün özümsediğimiz o yıl dönümleri, toplumsal hafızamızda her zaman özel bir yere sahip olmaya devam edecektir.

Geride bıraktığımız dönemde, DİSK öncülüğünde yapılan Taksim kutlamaları büyük bir birikimin sonucuydu. Bu nedenle, o meydanda sergilenen iradeyi coşkuyla selamlamak boynumuzun borcudur. Ayrıca kitlesel olarak yapılan bu kutlamalar, geleceğe dair yeni sözler söyleyebilmek adına çok önemli bir eşiktir.

Yarım Asırlık Dönüşüm

1 Mayıs 1976’nın üzerinden geçen bu 50 yıllık süreç; çalışma hayatının, endüstriyel dönüşümün ve örgütlenme pratiklerinin geçirdiği evrimi anlamak adına oldukça değerlidir. 1976 kutlaması, 1927 yılından sonra Taksim’de yığınsal olarak yapılan ilk yasal 1 Mayıs olması bakımından bir devrim niteliği taşır.

"Taksim Meydanı’ndaki 1 Mayıs 1976 ve 1977 kutlamalarını hem bir birey hem de kürsü yanında bulunan yönetici olarak bizzat yaşayan biri olarak söyleyebilirim ki; bu iki buluşma Türkiye’nin siyasi ve sendikal tarihinde iki uç noktayı temsil etmektedir."

Kim ne düşünürse düşünsün, bu kutlamalar hafızalarımızda derin izler bırakmıştır. Üst üste gelen bu iki yıl, işçi sınıfının ve sendikal hareketlerin zirveye tırmanışını derin bir coşkuyla simgelemektedir.

Aradan Geçen Yıllar ve Dijital Hafıza

Bu kutlamayı sadece takvimdeki bir günle sınırlı tutmak doğru olmaz. Geçmişi dijital dünyada mümkün olduğunca anlatabilmek, hatta yeniden canlandırmak, bugünün kuşaklarına o köklü geleneği hatırlatmak açısından büyük önem taşımaktadır.Ayrıca bu nokta görevimiz olmalıdır... Çünkü "geçmiş, geleceğin aynasıdır."

Geçen kutlama yılları ve öncesi sadece sayılardan ibaret değildir; içinde binlerce hikâye, grev, kazanım, deneyim ve trajedi barındırır.

Şimdiki ve gelecek kuşaklara geçmişin zorluklarını, kazanımlarını ve sendikal mücadelenin ruhunu tam olarak aktarabilmeliyiz. Günümüzde dijital medya çok güçlü bir araç haline geldi. Bu uğurda verilen emekler, akıtılan terler, zor şartlar altındaki yürüyüşler ve grev çadırlarında yanan mücadele ışığı; abartıya kaçmadan, tüm gerçekliğiyle yeni kuşaklara anlatılmalıdır.

Taksim Meydanı Çok Mahzun

1 Mayıs 1976; on yıllarca süren yasakların ardından yüz binlerce kişinin Taksim’e çıkması, sendikal hareketin ulaştığı kitlesel gücü dünyaya ilan etmesi değil miydi? Yılların sessizliğini bozan büyük bir haykırış değil miydi?

1976 kutlamaları; son derece disiplinli, coşkulu ve olaysız geçmesiyle hatırlanıyor. Bu tablo, işçi sınıfının meydanları barışçıl bir şekilde doldurabileceğinin en büyük kanıtıydı. İşte bu yüzden "1976, herkesin 1 Mayıs'ıydı."










4 Nisan 2026 Cumartesi

Arçelik 1975: 3 Maaş İkramiye Zaferi ve Bir Dönemin Hikayesi

SANAYİDE TÜRKİYE İLKLERİ

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'un fethi sırasında döktürdüğü toplar hariç; bildiğim kadarıyla Osmanlı döneminde sanayi ürün imalatı, III. Selim zamanında kısmen seri üretimle başlamış ve ilk olarak tüfek üretilmiştir. Ancak imparatorluğa kapitülasyonların tanınması, küçük sanayi çalışmalarını olumsuz etkilemiş ve var olan sanayi hamlelerini sürekli geriletmiştir.

CUMHURİYET VE AĞIR SANAYİ HAMLELERİ

Cumhuriyetle birlikte, özellikle Atatürk döneminde sanayideki ilkler, 1923-1938 yıllarında planlı bir ekonomi ile hayata geçirilmiştir. Ülke kalkınmasının bel kemiği olan ağır sanayi hamleleri bu dönemde başarıyla kendini göstermiş; devletçilik ilkesinin uygulanmasıyla tesislerin üretime katkısı en üst seviyeye çıkmıştır İlk büyük girişim şeker üretimi dalında olmuş, 1926 yılında Uşak ve Alpullu şeker fabrikaları kurulmuşturYine bu dönemde bez, kâğıt ve savunma sanayi tesisleri gibi 50 civarında ağır sanayi tesisi açılmıştır.

ÖZEL SEKTÖR İLKLERİ VE TARIMDA DÖNÜŞÜM

Özel sektörün de bu süreçte çok önemli katkıları olmuştur: Şakir Zümre (1925) ve Nuri Killigil (1930) özel sektörün ilk silah üreticileridir. Tarımda saban yerine ilk modern pulluk yapımı 1930'larda gerçekleşmiştir. 

Yerli Traktör: Türkiye'nin ilk yerli traktörü ise 1963 yılında HSG markasıyla üretilmiştir. Tamamen yerli imkânlarla geliştirilen bu traktör, ne yazık ki seri üretime geçememiştir!

KOÇ HOLDİNG: BİR SANAYİ DEVİNİN DOĞUŞU

Türkiye'nin ilk holdingi Koç Holding'dir. 1963 yılında holding yapısına kavuşmuş ve tüm yönetim tek elde toplanmıştır. Koç Holding, ülke ekonomisine birçok "ilk" kazandırmıştır.

Koç topluluğu 1955 yılında İstanbu Sütlüce'de Arçelik Fabrikasını kurdu. 1959 yılında ilk çamaşır makinasını, 1960 yılında ilk buzdolabını üretti, 1964 yılında ise Ankara'da ilk traktör montaj fabrikasını faaliyete geçirdi.

Vehbi Koç," göz bebeğim" dediği Türk Demirdöküm fabrikasını 1954 yılında İstanbul Silahtarağa'da kurdu. 

SANAYİ VE SENDİKAL MÜCADELENİN DOĞUŞU

Disk'e-bagli-madenis-sendikasi-baskan-vekili-1975-yilinda-arcelik-iscilerine-konusma-yaparkenBu her iki önemli fabrika; çalıştırdığı işçi sayısı, devasa üretimi, yüksek kârlılığı ve beraberinde getirdiği sendikal hareketlilikle sürekli gündemdeydi. "Grev, direniş, işgal" kavramları, bu tesisler aracılığıyla halkın ve basının dilinden düşmüyordu. 

Vehbi Koç, bu dinamik süreci yönetmek adına her iki fabrikaya da kendine göre "önemli" (!) genel müdürler tayin etti.

Bu becerikli (!!) genel müdürler, metal sanayicilerinden 9 kişiyi daha yanlarına alarak işçilere ve sendikalara karşı birleşme kararı aldılar. Toplam 11 patron, 1959 yılında ilk kez MESS (Metal İşverenleri Sendikası) ismiyle bir araya geldi. Kuruluşa ilk imzayı Demirdöküm genel müdürü attı ve MESS'in İlk başkanı oldu. 

TÜRKİYE'NİN "İLK"LERİ VE ARÇELİK

Türkiye sanayisi, bu dönemde pek çok alanda Koç topluluğunun ilkleriyle tanıştı:

  • İlk otomobil ve ilk kamyon

  • İlk ampul ve ilk şofben

  • İlk kompresör ve ilk LPG gazı

  • İlk cam yünü ve ilk motor bloku

  • İlk kaliteli kablo, ilk ampül 

Ve tüm bu beyaz eşya devriminin öncüsü: ARÇELİK Fabrikası

ARÇELİK FABRİKASI TOPLU SÖZLEŞMESİ (1975)

1973 yılı Eylül ayında yapılan genel kurulda Genel Başkan Vekili olarak seçildim. Bu süreçte Toplu Sözleşme, Araştırma, Ekonomi-Politika, İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı daire başkanlıkları gibi kritik görevleri üstlendim.

SENDİKACILIKTA PİŞME DÖNEMİ: SİLAHTARAĞA VE RABAK

Sendikacılık yönetimindeki "çıraklık" dönemim, Kağıthane’de kurulu Rabak Fabrikası ile Silahtarağa Şubesi arasında geçti. Şube Gençlik Kolu Başkanlığı, işyeri sendika temsilciliği dönemimde bu mücadelenin içinde pişerek olgunlaştım. Çok kısa bir süre sonra, 1965 yılında yapılan şube genel kurulunda başkan seçildim.

Başkanlık yıllarım, Maden-İş'in özellikle Silahtarağa bölgesinde adeta şahlandığı bir dönemdi. Onlarca toplu sözleşme müzakeresini bizzat yönettim. Başarıyla sonuçlanan her sözleşme, sendikal örgütlenmeyi hızlandırıyor; yeni üyelerin katılımı ise sendikamızı hem sayısal hem de maddi olarak güçlendirmeye devam ediyordu.

ARÇELİK’TE MÜZAKERE SÜRECİ VE TASLAK HAZIRLIĞI

Genel Başkan Vekili ve Toplu Sözleşme Dairesi Başkanı olarak, Arçelik işçileriyle farklı tarihlerde iki büyük salon toplantısı gerçekleştirdim. Hazırladığımız toplu sözleşme taslağını bu toplantılarda enine boyuna tartıştık. Üyelerimizin görüşlerini alarak olgunlaştırdığımız ve oy birliğiyle kabul edilen tasarıyı Arçelik işverenine sunduk.

GEBZE 1974: ANLAŞMAZLIK VE MESS DUVARI

2200 işçinin ter döktüğü Gebze Arçelik Fabrikası'nın, 4 Aralık 1974 tarihinde başlayan toplu sözleşme görüşmeleri çıkmaza girdi. İşverenin üyesi olduğu MESS, uzlaşmaz bir tutum sergileyerek görüşmelerin anlaşmazlıkla sonuçlanmasına neden oldu.

MESS'in o dönemdeki temel stratejisi, işçi sendikalarını olumsuzluğa sevk etmek ve işçiler arasında bir yılgınlık yaratmaktı. Aslında bu, 1964 yılında Maden-İş'e karşı verdikleri ve sendikamız için oldukça zorlu geçen mücadelenin bir devamı niteliğindeydi. Ancak bu kez durum farklıydı; işçi daha bilinçli, sendika daha güçlüydü.

SANAYİ İLKLERİNE KARŞI: SOSYAL HAK İLKİ

27 Şubat 1975 tarihinde, yasalara uygun olarak alınan grev kararı Arçelik fabrikasının duvarına asıldı. Bu toplu sözleşme döneminde eğer tekliflerde bir anlaşma sağlanmazsa, Arçelik işçilerinin greve ne kadar kararlı oldukları her hallerinden belli oluyordu.

Grevin başlamasına artık sadece sayılı günler kalmıştı. Pankartlar hazırlanmış, grev önlükleri dikilmiş, nöbet çizelgeleri tamamlanmıştı. Hatta disiplini ve birliği korumak adına kullanılacak olan "grev şifresi" bile belirlenmiş durumdaydı. 

HEDEF: METAL İŞKOLUNDA BİR DEVRİM

Bu dönemdeki asıl büyük hedefimiz, metal işkolunda bir devrim niteliği taşıyacak olan yıllık ikramiye artışıydı. Hedefimiz, ikramiyeyi yılda 3 maaş seviyesine çıkarmaktı. Bu, işçi cephesi için tarihi bir "ilk" olacaktı.

Gerek devletin, gerek özel sektörün ve Koç topluluğunun ürettiği bunca "ilkin" arkasındaki asıl güç işçiler ve onların emeği değil miydi? Arçelik bugüne kadar hep makineleriyle ilkleri başarmıştı; ancak bana göre artık işçinin de kendi "ilk"ini yaratma sırası gelmişti.

İŞÇİNİN KENDİ "İLK"İ

Arçelik işçilerinin sosyal refahını güçlendirecek olan bu uygulama, yani her dört ayda bir olmak üzere yılda toplam 3 tam maaş ikramiye mutlak kazanılmalı ve işçi maaşlarına yanısıtılmalıydı. Sendikamızın gücü ve işçilerin sarsılmaz birliği bu kazanımı zorunlu kılıyordu.

1975-Arcelik-iscileri-3-maas-ikramiye-zaferinin-imzalarini-atan-isyeri-temsilcileri-ve-madenis-sendikasi-baskan-vekili-Huseyin-Ekinci

MÜZAKEREDEN EYLEME: "İLK"LERİN SAVAŞI

Arçelik işçilerinin yarattığı grev havası ve heyecanı artık doruk noktasına ulaşmıştı. Bu durum, arzu edilmese de üretim bantlarına yansıyor; ara dinlenmelerinde ve yemek paydoslarında yankılanan davul sesleri vaktin daraldığını haber veriyordu. Fabrikanın içinde bir devrim sessizce demleniyordu.

Grevin başlamasına sadece iki ya da üç gün kalmıştı. O kritik günlerde Genel Başkan Kemal Türkler, dahilî telefondan beni aradı: "Beş on dakika içinde odamda olabilir misin? Bir misafirimiz gelecek, senin de yanımda olmanı istiyorum," dedi. Kim olduğunu sormadım, o da söylemedi.

BEŞİKTAŞ’TA BİR SÜRPRİZ: RAHMİ KOÇ SENDİKADA

Yaklaşık beş-altı dakika sonra, elinde bir çikolata kutusuyla Rahmi Koç içeri girdi. Başkan "Hoş geldiniz," diyerek karşıladı. Rahmi Bey çok beklemeden konuya girdi: "Kemal Bey, Arçelik durumunu konuşmak için geldim, ama müzakere için değil. Arçelik adına birini yetkili olarak görevlendirsem, konular bir kere daha konuşulsa olur mu?" dedi.

Başkan Türkler, "O durumu bizim Toplu Sözleşme Dairesi Başkanımıza soralım," diyerek beni tanıştırdı. Rahmi Bey, nedendir anlamadığım imalı bir ses tonuyla; "Öyle mi? Hüseyin Bey sizsiniz demek..." diyerek cevap verdi.

MASADAKİ DÜĞÜM: ÜCRET VE İKRAMİYE

Bu tarihi karşılaşmada nezaketimizi bozmadan görevimizin bilinciyle yanıt verdim: "Elbette görüşürüz, bizim asli görevimiz görüşmektir. Arzu ederseniz size konu hakkında özet bir anlatım yapayım," dedim.

Müzakere safhalarını kısaca özetledim. Genel ve sosyal haklar bölümlerinde anlaşma sağlandığını, ancak ücret zamları ve yıllık ikramiye konularında anlaşmaya varılamadığını belirterek yanlarından ayrıldım. O an, o odadaki hava bıçak sırtıydı; bir yanda devasa bir sermaye grubu, diğer yanda 2200 işçinin sarsılmaz iradesi...

ARÇELİK 1975: MASADAKİ SATRANÇ VE ORMAN YÜRÜYÜŞÜ

Bir süre sonra Arçelik Genel Müdür Muavini Ege Cansen sendikamızdaydı. Ege Bey'le yarım saat kadar müzakerede bulunduk. Masadaki kararlılığımızı gören Ege Bey aslında sadece sendikacıyla değil, fabrikadaki binlerce işçinin ortak sesiyle karşı karşıya olduğunu anlamıştı. O gün Beşiktaş’taki o odada sadece rakamlar değil, Türkiye’nin endüstriyel geleceği ve emeğin bu gelecekteki payı görüşülüyordu.

Ege Bey bir noktada, "Görüşmelere kısa bir ara verelim, biraz yalnız kalmak istiyorum," dediğinde nezaketen "Tamam, ben dışarı çıkıyorum," dedim. Ancak o, imalı ve nükteli bir cevap verdi: "Hayır, ben dışarı çıkacağım; biraz ormanda yürümeye ihtiyacım var." dedi.

Yaklaşık kırk dakika sonra dönen Ege Bey'in yüzündeki ifadeyi hala hatırlıyorum. Bir ekonomist titizliğiyle maliyetleri hesaplıyor, bir taraftan da fabrikada asılı duran grev kararının ciddiyetini tartıyordu. Tazelenen çaylarımızı içerken nihayet söze başladı: "Tamam Hüseyin Bey, ücret zammı teklifinizi kabull ediyorum ama ikramiyeleri üç maaşa çıkaramayız."

KİLİDİN ANAHTARI: 3 MAAŞ İKRAMİYE

Cevabım net ve kararlıydı: "Sayın Ege Bey, saatlerdir bir problemin kilidini çözmeye çalışıyoruz; bu problemin anahtarı ikramiyelerdir." Bu sözüm üzerine Ege Bey, "Tamam, 3 maaş ikramiye de tamam; artık anlaşma tutanağını tutalım," dedi. Ancak ben tutanağı o an imzalamadım. "Tutanağı sonra tutarız. Benim fabrikaya gidip işçilere durumu anlatmam lazım; çünkü onlara sözüm var, onlara sormadan imzalamayacağım," diyerek masadan kalktım.

FABRİKADA ALKIŞ TUFANI: BİR "İLK"İN ZAFERİ

Hemen fabrikadaki baştemsilciyi aradım: "Görüşme bitti, geliyorum; işçileri toplayın." Gebze'ye vardığımda beni davul, zurna ve halaylarla karşıladılar. Üyelerimizin bir kısmı grev başlatacağımı zannetmişti, heyecan doruktaydı.

1975 Arçelik toplu sözleşmesinde DİSK'e bağlı Türkiye Maden-İş Başkanı Kemal Türkler ve Başkan Vekili Hüseyin Ekinci İmzaları atarken...
Büyük yemekhanede toplanan binlerce işçiye hitaben; sözleşmenin bittiğini ancak onlara verdiğim söz gereği imzayı atmadan önce yanlarına geldiğimi belirttim. Tekliflerimizin tamamının kabul edildiğini; artık her dört ayda bir olmak üzere yılda toplam 3 tam maaş ikramiye alacaklarını tek tek anlattım.

Önce şaka yaptığımı zannettiler. Metal işkolunda ilk defa ikramiyenin üç maaşa çıkarıldığına onları inandırmak hayli güç oldu. 

Toplu Sözleşme imza töreni, solbaşta Hüseyin Ekinci 

Kemal Türkler, işyeri temsilcileri, Arçelik Genel Müdür Asım

Kocabıyık, Disk Genel Sekreteri K. Sülker,Tuğrul 

Kutadgubilik ve misafir sendikacılar.

Arçelik işçisi tarihi bir "ilk" yaşıyordu. "Eğer bu sözleşmeye evet diyorsanız, gidip imzayı atacağım," dediğimde yükselen o alkış tufanı, benim için verilen emeğin ve birliğin en güzel ödülüydü...

"İmzalar atıldı, rakamlar kesinleşti ve metal işkolunda bir baraj daha yıkıldı. O gün Arçelik işçisi sadece yeni bir ikramiye daha kazanmamıştı; sanayi devlerinin gölgesinde, emeğin de en az sermaye kadar ''dev'' olduğunu tüm Türkiye’ye kanıtlamıştı. İlklerin fabrikasında artık yeni bir dönem başlıyordu: Üretenin, ürettiği değerden payını aldığı o onurlu dönem..."