Bana Rıza Kuas kimdir diye sorsalar.

Bana Rıza Kuas kimdir diye sorsalar.

CAN YAKAN DURUMLAR
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), geçtiğimiz günlerde "Haziran 2026 İş Cinayeti Raporu"nu yayımladı. Yayınlanan rapordaki gözlemlere göre, Türkiye'de güvencesiz çalışma koşulları ve yetersiz denetimler can almaya devam ediyor.
Durum öyle gösteriyor ki güvenli çalışma ortamı her nedense ötelendi. Aksi durumda işçi sağlığı ve işgüvenliği konuları tam olarak uygulansa, denetimler zamanında ve tam (şekil) olarak değil, esastan yapılmış bu konularda gerek işçi gerekse yetkililerdeki ihmaller yapılmamış olsa bu kadar ölüm ve yaralanmalar elbette olmaz.
Raporda, Haziran ayında 228 işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiği belirtiliyor. Açıklanan acı bilançoda işçilerin 218'inin erkek, 10'unun ise kadın olduğu belirtilmiş.
Tablodaki en çarpıcı verilerden biri de çocuk ve göçmen işçi ölümleri oluşu. Rapora göre, Haziran ayında 6 çocuk işçi ve 14 mülteci ve göçmen işçi çalışırken ölmüş durumda.
Ölümler incelendiğinde İş kollarına göre, güvencesizliğin en yoğun olduğu iki sektör yine hep üstlerde yer alıyor.
Raporda öne çıkan veriler şu şekilde sıralanmış:
Tarım ve Orman: 54 ölüm (Yüzde 24)
İnşaat ve Yol: 54 ölüm (Yüzde 24)
Taşımacılık: 24 ölüm (Yüzde 11)
Metal: 19 ölüm (Yüzde 8)
Belediyeler ve Genel İşler: 14 ölüm (Yüzde 6)
İş cinayetlerinin temel sebepleri arasında ise ihmaller zinciri dikkat çekiyor. İşçilerin yüzde 24'ü "ezilme", yüzde 15'i "yüksekten düşme", yüzde 15'i ise "Trafik ve servis olayları" nedeniyle yaşamını yitirdi.
İstanbul'da 26 işçi hayatını kaybederken, 11 ölüm de Bursa' oldu. Kütahya ve Şanlıurfa'da 9, Antalya ve Samsun'da ise 7 işçi hayatını kaybetti.
ı kaybetti.
İRANLI SOSYOLOG ve ATATÜRK
ÜLGEN TÖLGE isimli İran'lı bir sosyoloğun 26 Eylül 2021 tarihli Milliyet Gazetesinde yayınlanan ''ATATÜRK'' kimdir? Hakkındaki tespitlerini içeren bir yazı.
ATATÜRK kimdir...?! 1-ATATÜRK üst insandı. Onu başka İnsanlarla karşılaştırmak doğru olmaz. ATATÜRK'ün vatan sevgisine inanmıyorum. Üst insanlarda vatan sevgisinden daha yüce bir duygu olduğuna inanıyorum. "Vatan kuruculuğu." Farklı düşünüyorum bu konuda. Çünkü o zaman sevilecek vatan diye bir olgu yoktu'ki Osmanlının yok ettiği ümmetçi karanlık geçmişin harabeleri vardı. Vatan sadece toprak yiğınından oluşmuyor.
Eğitim, emek, emekçi, işçi, sendika konularındaki yazı ve haberleriyle başarılı çalışmalara imza atan, değerli gazeteci Şükran Soner, benimle yaptığı söyleşiyi 15 Şubat 2020 Tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yayımlamış.
Cumhuriyet Söyleşileri 3 kuşaktan tanıklar adıyla kaleme alınan söyleşi: ''Emekle kazılan tarihten yapraklar'' başlığı ile yayımlanmıştı.
Bilindiği gibi Şükran Soner, gazeteciliğin yanısıra, uzun yıllar Türkiye Gazeteciler Sendikasında (TGS) yöneticilik ve bir dönem de Genel Başkanlık yapmıştır.
Şükran Soner'in, Türkiye işçi sınıfının sendikal hareketler ve kazanımlarına büyük emekler verdiğini biliyoruz.
Cumhuriyet Gazetesinde devam eden köşe yazılarının yanı sıra işçi, sendika ve eğitim sayfaları hazırlayan Şükran Soner'in yaptığı söyleşiyi, kaleme aldığı yazının bir bölümünü burada paylaşmak istedim...,
Şükran Soner Yazıyor
''Hüseyin Ekinci, DİSK, Maden-İş, Kemal Türkler'in... işçi, sendikal haklar kazanımlarında efsane oldukları yıllarda, emek tarihimize kazılı eylemlerle, direniş, grevlerle hak kazanımlarının odağındaki işyerleri, merkezlerde, Maden-İş, DİSK'in, koşullar gereği her işten sorumlu yöneticisi, başkan yardımcısı...
Bazen de bir iki cop darbesiyle kurtulmak amorti sayılırdı.![]() |
| Kavel direnişi 1963 |
| Direnişteki işçilerin, babalarına destek olan çocukları. |
16 HAZİRAN İŞÇİ EYLEM GÜNÜ
Bu iki dönemi karşılaştırdığımızda hem mücadele yöntemleri hem de örgütlenme felsefesi açısından belirgin farklar ve dersler göze çarpıyor:
İstinye Çukuru ve Kavel ruhu
28 Ocak 1963 tarihinde Türkiye işçi sınıfı tarihinin tozlu raflarında değil, her sabah fabrikalara giren milyonların bilincinde atan bir yürektir Kavel. Takvimler 28 Ocak 1963’ü gösterdiğinde, İstinye'de yükselen o kararlı ses, sadece bir kablo fabrikasının duvarlarını değil, Türkiye’nin demokrasi ve hak arama tarihini kökten değiştirecek bir sarsıntı yaratıyordu. Kavel Direnişi’nin her yıl dönümünde, o gün yakılan çoban ateşinin sıcaklığı hala derinden hissediliyor.
1961 Anayasası kağıt üzerinde grev hakkını tanımıştı ancak egemenler, bu hakkın kullanılmasını sağlayacak yasaları bir türlü "lütfedip" çıkarmıyordu. İşçi sınıfı, anayasal bir hakkın yasal bir boşluğa hapsedilerek boğulmak istendiği bir kördüğümün içindeydi. İşte bu düğümü kesen kılıç, Kavel işçisinin nasırlı elleri oldu.
İşverenin sendika temsilcilerini işten atması ve ikramiyeleri gasp etme girişimi, bardağı taşıran son damlaydı. 28 Ocak sabahı işçiler şalteri indirdiğinde, sadece üretimi değil, boyun eğmeyi de durdurdular.
Kavel, Türkiye’nin "fiili ve meşru" mücadele çizgisinin en saf örneğidir. Yasalar henüz hazır değilken, hakkını sokakta ve fabrikada arayan işçiler, hukukun arkasından gelmesini sağladılar. Onlar, "yasak" denilenin aslında bir "hak" olduğunu tüm Türkiye’ye kanıtladılar. 36 gün süren o destansı direniş boyunca polis copuna, soğuğa ve açlığa karşı kurulan barikatlar; bugün sahip olduğumuz 274 ve 275 sayılı yasaların (Sendikalar ile Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu) harcı olmuştur.
Kavel’i sadece bir iş bırakma eylemi olarak görmek eksik kalır. Kavel, toplumsal bir dayanışmanın zirvesidir. Polis, fabrikanın etrafını kuşattığında ve içeriye yiyecek girmesini engellediğinde, barikatın önünde duranlar sadece işçiler değildi. Mahalleli kadınlar, eşler ve çocuklar o barikatın en ön safındaydı. İşçi eş ve çocuklarının o günlerde polisin karşısında dimdik durmaları o sarsılmaz iradenin simgesi haline geldi.
Çevre fabrikalardaki binlerce işçinin, Kavel’deki kardeşlerine destek vermek için sakal bırakması, o dönem için sivil bir itaatsizliğin en yaratıcı biçimlerinden biriydi. Kavel, işçinin yalnız olmadığını, bir sınıfın ancak yan yana geldiğinde "sınıf" olduğunu tüm dünyaya haykırıyordu. O ateş başında beklenen geceler, Türkiye’de sendikacılığın sadece bir "masa başı pazarlığı" olmadığını, aynı zamanda bir haysiyet ve onur mücadelesi olduğunu tescilledi.
Bugün, çalışma hayatına baktığımızda, tablonun hala büyük mücadeleler gerektirdiğini görüyoruz. Grevlerin "milli güvenlik" veya "genel sağlık" gerekçeleriyle bir gecede yasaklandığı, sendikalaşmanın önüne binbir türlü barajın ve bürokratik engelin çıkarıldığı bir dönemden geçiyoruz. Esnek çalışma modelleri, güvencesizlik ve taşeronlaşma, işçi sınıfının kazanımlarını törpülemeye devam ediyor.
Ancak Kavel’in mirası tam da burada devreye giriyor. Kavel'in öğretilerinden birisi, belkide en önemlisi şudur: Eğer haklıysanız ve birleşmişseniz, yasa sizin arkanızdan gelmek zorundadır. Bugün de sendikal mücadelenin çıkış yolu, salon toplantılarında söylenen tumturaklı sözlerden ziyade fabrikanın tozunda, şantiyenin çamurunda ve ofislerin dayanışma ruhundadır. Kavel işçisi, "anayasa hakkımı verdi ama yasa yok" diyerek eve gitmemiş; "hakkımı anayasadan alıyorum, diyerek direnişe geçmiştir.
Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dizelerinde ölümsüzleşen o direniş, bugün sadece bir anı değildir. Kavel, asgari ücret mahkumiyetine, sendikasızlaştırmaya ve emeğin değersizleştirilmesine karşı gösterilen bir pusuladır.
Kavel’de yanan o çoban ateşi hiç sönmedi. O ateş, bugün işten atılan bir işçinin öfkesinde, toplu sözleşme masasında yumruğunu sıkan kararlı yöneticinin cesaretinde ve "insanca yaşayacak bir ücret" isteyen milyonların sesinde yanmaya devam ediyor.
DİSK neden mi kuruldu? O halde kısaca açıklayalım: Ülke sendikacılığının, karanlığı yırtacak parlak bir yıldıza ihtiyacı vardı... 13 Şubat 1967 tarihinde bu yıldız doğdu ve o günden sonra işçi hareketlerinin sönmeyen ışığı oldu.
Yıldız ve parlayan ışık benzetmesi asla bir abartı değil. DİSK’in kuruluşunu daha çarpıcı kılmak için uydurulmuş süslü sözcükler de değil; bilerek, inanarak ve tüm kalbimle yazdığım gerçeklerdir.
Bundan sonra da yazacağım her yazıda, anlatacağım her öyküde, ilgili ilgisiz her konuşmamda DİSK söz konusu olduğunda bu benzetmeyi daha parıltılı, daha içten yazacak; daha vurgulu söyleyeceğim.
DİSK; Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler’den görevi devralan Abdullah Baştürk’e, kurucularına omuz veren adsız kahramanlardan üye tabanına kadar devrimci bir çınardır. Bu yapıya destek olan devrimci gençliğiyle, entelektüelleriyle, ilerici yazar ve çizer dostlarıyla DİSK, bu övgüyü çoktan hak etti.
Ortaya koyduğu demokratik eylemleri, işçi sınıfının yaşamını iyileştirme mücadelesi ve devrimci kazanımlarıyla bunu fazlasıyla hak ediyor. İlkeli ve istikrarlı duruşuyla, yarınlarda da eski gücüne kavuşarak yoluna devam edeceğine inancım tam.
Kurulduğu günden itibaren pek çok üyenin yaşantısındaki ana amaç, DİSK'in güçlenmesine yönelik çalışmalardı. Bu uğurda yapılan fedakarlıklar çoğu kez ailelerin bile önüne geçiyor, alınan görevlere büyük bir erdemlilik ilkesiyle sahip çıkılıyordu.
Bu sarsılmaz anlayışa sahip üyelerin omuzlarında yükselen sendikaların başında Türkiye Maden-İş Sendikası (T. MADEN-İŞ) geliyordu. Maden-İş üyeleri, işçi sınıfının sendikal birliğini sağlamak için tarihi hizmetler verdi. Bu uğurda hastalandılar, yaralandılar, işten çıkarılıp uzun süre işsiz kaldılar ama asla yılmadılar.
Maden-İş, 26 Ocak 1966 yılında yaptığı Genel Yönetim Kurulu Toplantısı'nda aldığı o tarihi ve gizli kararla, yeni bir konfederasyonun (DİSK) kurulmasının önünü açtı.
Maden-İş yönetiminin Türk-İş ile yollarını ayırma noktasına geldiğini gösteren ve o dönem "mahrem" tutulan oy birliğiyle alınmış karar aynen şöyleydi:
"TÜRK-İŞ statüsü, kuruluşu ve teşkilatlanması bakımından bozuk ve aksaktır. Yöneticileri, işçilerin sosyal iktisadi ve siyasi haklarını koruma çabasını vermemektedir. Memleket gerçekleri ile yakından ilgilenmesi gerekirken, tamamen tersi bir faaliyet göstermekte ve Amerikan (ABD) yardımı alarak, Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkenin işçilerini sömüren hükûmetlerin uydusu bir politika izlemektedir.
Bu sebeple, T. Maden-İş Sendikası ve onun gibi hakiki sendikacılık prensipleri ile çalışan bir kısım sendikaları parçalamak, yok etmek ve umumiyetle küçük sendikalar halinde idame-i hayat eylemek (yaşamını sürdürmesini sağlamak) anlayışı içinde bulunmaktadır.
Gerekirse kongreden sonra hakiki işçi konfederasyonunun kuruluşunda T.MADEN-İŞ olarak öncülük yapılmasına... Birikmiş olan TÜRK-İŞ aidatlarının ödenmemesine, bu maddedeki kararın Genel Yürütme Kurulu'nun talimatı olmadan hiçbir suretle açıklanmamasına ve mahrem tutulmasına oy birliği ile karar verildi."
Alınan bu tarihi kararın ardından, dönemin Genel Başkanı Kemal Türkler, yürütme kurulunun diğer üyeleri,bölge temsilci ve şube başkanları ile işçi yönetim kurulu üyeleri de dahil, T.Maden-İş Sendikası Genel Yönetim Kurulu üyelerinin tamamı yan yana gelerek o meşhur yemini ettiler.
İşte işçi sınıfının kaderini değiştiren Büyük Ant:
"Türkiye Maden-İş Sendikası'nın, Türk işçi ve emekçilerinin hak ve menfaatlerini her türlü kişisel çıkarlarından üstün tutacaklarına...
Anayasada yer alan ekonomik ve siyasal ilkeleri ortak amacımız sayarak, bunların gerçekleşmesi için verilecek kararlara uygun hareket edeceğime,
Bu kutsal davanın karşısına çıkanların hiçbir tahrikine ve aldatıcı oyunlarına kapılmayacağıma ve bir tek kalp gibi düşüneceğime,
İşçi hak ve hürriyetlerinin Anayasa çerçevesi içinde mutlaka elde edilmesi için elimden gelen her hizmeti ve her işi çekinmeden yapacağıma,
Bize cephe alanlara, bu davaya karşı çıkanlara derhal bütün gücümle mücadele edeceğimi namusum ve haysiyetim üzerine ant içerim."
Bu kutsal yemini imzalayarak DİSK'in harcını karan o yiğit sendikacılar
Genel Başkan: Kemal Türkler
Genel Sekreter: Ruhi Yümlü
Genel Başkan Vekilleri: Şinasi Kaya, Cavit Şarman, Hilmi Güner
Şube Başkanları ve Kurul Üyeleri: Karaca Eroğulları (Mudanya), Ergun Erdem (Topkapı), İlyas Kabil (Şişli), Hüseyin Ekinci (Silahtarağa), Nurettin Çavdargil (Pendik), Cafer Ulusoy (İzmit), Mustafa Atik (Eskişehir), İsmet Demiruluç (İzmir), Bahtiyar Erkul (Basmane), Fikri Yıldız (Ereğli), İsmet Ercan (Ankara), Enver Konuk (Adapazarı), İbrahim Ege (Adana), Recep Koç (Antalya), Nuri Kara (Karabük), Şevki Altındağ (Kırıkkale), Ramazan Yıldız (Kayseri), Halil Ceylan, Adil Öztümer, S. Ziya Polat.
KÖYDEN GELDİM ŞEHİRE: BİR DİRENİŞİN EVRİMİ 15-16 HAZİRAN
Anadolu ekonomisinin kalbi olan köylerde, eli silah tutan tüm genç ve yetişkin erkeklerin cephelere; Arabistan ve Yemen çöllerine gönderilip heba edilmesi, tarlalarda çalışacak insan bırakmamıştı. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı’nın yenik sayılması, Anadolu halkı için sadece askeri bir kayıp değil, aynı zamanda derin bir toplumsal ve ekonomik yıkımdı.
"Çöllerde heba edilen nesil", Türkiye'nin dinamik yapısında onlarca yıl kapanmayacak yaralar açmış; köylerde yoksulluk, hastalık ve perişanlık had safhaya ulaşmıştı.
Atatürk dönemi sonrası 1950’li yıllar, Türkiye’nin sanayileşme sürecinin hız kazandığı bir dönem oldu. Büyük şehirlerde kurulan fabrikalar iş gücüne ihtiyaç duyarken, kırsal alanda tarımda makineleşmenin başlaması köylüyü de biraz işsiz bırakır gbiydi.
Bu durum, şehirdeki iş imkânlarını daha cazip hale getirerek köyden kente büyük göç dalgasını başlattı. 1960 yılına gelindiğinde Menderes dönemi sona ermiş; ancak İkinci Dünya Savaşı yıllarında halkın büyük fedakârlıklarıyla doldurulan devlet hazinesinin de boşaldığı görülmüştü.
1970’li yıllarda da kısmen devam eden bu göç hareketi, çarpık yapılaşma ve altyapı sorunlarını beraberinde getirse de Türkiye'nin toplumsal çehresini kökten değiştirdi.
1961 Anayasası, işçiler için adeta yeni bir nefes oldu. Sendikalar Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte işçiler, işverenler karşısında dik durabilecekleri yasal bir zemine kavuştu. Bu ışık, beraberinde efsanevi direnişleri getirdi:
1963 ve 1968 Kavel Kablo direnişleri,
1968 Derbi ve Singer fabrika işgalleri,

1969 Türk Demirdöküm fabrika işgali,
1970 Sungurlar Kazan ve 1971 Gislaved Fabrika eylemleri...
Bu eylemler, emek mücadelesinin ancak birlik olmaktan geçtiğini kanıtladı. Kemal Türkler önderliğindeki Türkiye MADEN-İŞ ve DİSK Konfederasyonu, "işbirlikçi" sendikal anlayışa karşı çıkarak sınıf sendikacılığını savundu. DİSK’in çalışma koşullarını iyileştirme ve ücret artışı konusundaki başarıları her geçen gün güçlenmesine yol açtı.
Köyden kente göçen o yoksul köylü gençler, artık sanayi işçiliğinin vasıflarını öğrenmişlerdi. Orhan Veli’nin o meşhur dizelerindeki delikler;
Cep delik, cepken delik,
Kol delik, mintan delik,
Yen delik, kaftan delik,
Kevgir misin be kardeşlik!
artık sadece bir yoksulluk tasviri değil, sistemin gediklerini de temsil ediyordu. Ancak köylerden şehre taşınan çok değerli bir şey daha vardı: Anadolu köylüsünün geçmişinde olan kadim ve sabırlı direnme gücü.
Yıllarca eşkiyalara, işgalci Fransız'a, İngiliz'e ve Yunan'a direnen o ruh, şimdi fabrikaların isli dumanı ve makine gürültüsüyle harmanlanıyordu...
İşçiler artık sadece üstlerindeki yırtıkları yamayan mahcup köylüler değil, aileleriyle birlikte Kavel'in grev nöbetinde, döküm fabrikasındaki potanın başında, ''Elektrometal Fabrikası uzun grevinde'' Genel müdür Turgut Özal'ın yakasına yapışan ve 15 - 16 Haziran barikatlarında ''Hak verilmez, alınır'' diyen, kendi kaderinin mimarı olmuş, kendi sınıfının birer neferiydi...
27 Mayıs: Kimilerine göre bir devrim. Kimilerine göre ise ''askeri cunta'' tarafından yapılan bir darbe.
Ne denirse densin 27 Mayıs Adnan Menderes döneminin son bulduğu tarihtir. 1950 seçimlerinde büyük bir parıltı ve iddiayla iktidara gelen Demokrat Parti (DP), takvimler 1960'ı gösterdiğinde askeri müdahaleyle yönetimden uzaklaştırıldı. Siyasi tartışmalar bir yana, bu dönemin işçi sınıfı ve sendikal haklar açısından geride bıraktığı miras oldukça çarpıcıdır.
1950 seçimler öncesi hemen her konuda büyük vaatlerde bulunan Menderes, sendikacılık konularında da en başta işçilere grev hakkı verme sözünü vermişti. Özellikle bu vaadin rüzgârıyla işçi sınıfının desteğini arkasına alan DP, iktidara geldikten sonra ise bu sözü adeta rafa kaldırdı. Verdiği sözü tutmadı.
SENDİKACILIKTA GEL GİT DÖNEMİ
Verdiği sözü tutmaması bir yana, 10 yıllık sürede sendikal hareketleri tamamıyle devlet kontrolüne aldı. Bu dönemde Türk sendikacılığı çokça gel gitler yaşadı. Dolayısı ile Menderes, işçi sınıfına iktidarı döneminde sendikal açıdan tam bir kıskaç dönemi yaşattı.
Yani 1950-1960 dönemi ''sendikal haklar ve demokratik özgürlükler'' açısından oldukça çalkantılıydı. Vaatler, kısıtlama ve yasakların içiçe geçtiği bu yıllarda sendikalar emekleme dönemini yaşar gibiydi. Bu dönemdeki sendikacılığımız, baskıcı vesayetin gölgesinde büyük bedeller ödedi.
TÜRK İŞ KURULUYOR
Vadedilen ''grev hakkı''rafa kaldırıldı. İşçi sınıfı ve onun sendikalarının siyaset ve partilerle organik bağ kurmaları yasağını taviz vermeden devam ettirdi. Bu yılların en önemli gelişmesi 1952 tarihinde Türk- İş Konfederasyonunun kurulmasıydı. DP iktidarı Türk-İş Konfederasyonunun kurulmasına destek oldu. Fakat sözde ''partiler üstü'' politika izlenmesi yönünde baskı yaparak devlet kontrolünde kalmasını sağlıyordu. Elbette bu durum işçi üzerinde umut ve hayal kırıklığı yaratmaya devam ediyordu.
Menderes hükumeti 1954 seçimlerinden sonra tam olarak otoriterleşme durumuna geçti. Bizden olanlar ve olmayanları ayrıştırmak için ''vatan cephesi'' adlı bir kuruluş yarattı. Bu yapıya sendikaların da dahil edilmesi için sürekli baskı yapıldı. İşçilerin masumca sokağa çıkarak hak aramaları, "kamu düzenini bozma" gerekçesiyle sert önlemlerle ve polis müdahalesiyle karşılanıyordu.
SENDİKAL VESAYET
Sendika yönetimlerinin koltuklarını korumaya yönelik çabalarının arttığı, siyasi iktidarın ise sendikaları tam olarak kontrol etme ve uygulama dönemi yaşanıyordu. Tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesi saman altına itilmiş görünmez olmuştu.
Sendikalar bu dönemde de özgür olamadı, haktan ve halktan yana seçilmiş kişi ve yönetimlerin değil, sanki bu durum, egemen güç, işveren ve siyasi yapıların kontrolüne girmesi gibi bir vesayet dönemiydi!!
İşçi Kimdir ve Her Çalışan İşçi midir?
İşçi, kendi üretim araçlarına sahip olmayan ve geçimini sağlamak için emek gücünü bir başkasına satan çalışandır. Daha doğrusu bir işverene bağlı, onun verdiği emir ve talimatları altında, belirli bir ücret karşılığı çalışan kişidir. Daha da kısaltırsak değer üretendir. Kendi dükkânında çalışan esnaf, ya da serbest çalışan bir akademisyen veya bir uzman da değer üretebilir ama gerçek anlamda işçi sayılmaz.

İşçi varlığını sürdürmek için çalışmak zorundadır, evet; ancak kölece çalışmak zorunda değildir. Sermayedarın "maliyetleri düşürme" hırsı ile işçinin "insanca yaşama" gayesi arasındaki o ince çizgide, sendikaların devreye girmesi gerekir..
Son tahlilde, işçinin emeğiniğinin karşılığı sadece bir ücret değil, hayatın ta kendisidir. Bu hayatı korumanın yolu, bireysel feryatlar değil, sendikal çatısı altında birleşmektir. Üretimden gelen güç, örgütlü bir sesle birleştiğinde; ücret bir "maliyet" unsuru olmaktan çıkar, emeğin onuruna yakışan adil bir paya dönüşür.
Üretimden gelen gücün etkili olabilmesi. birlik olmayla doğru orantılıdır. Unutulmaz sözdür; Bir elin nesi var iki elin sesi var.
Yalnız yürüyen işçi yorulur, birlikte yürüyen işçiler ise hayatı dönüştürür.
HAYDİ BRE BAŞKAN KÜRSÜ SENİN

Cabir Usta’nın sesi telefonda yankılanırken, başkan masanın üzerindeki istifa mektubuna gözü takıldı. Yarım kalmış, korkakça yazılmış o kağıt parçası duruyordu halâ. Karşısında oturan on bir yıllık işçinin nasırlı ellerine baktı.
O eller, az önce telefonda konuşan Cabir Usta'nın sesi ve toplantı başkanının salonu inleten "proletaryanın içinden geliyor" sözleriyle zihninde birleşti.
"Tamam Cabir Usta," dedi sesi bu kez titremeden. "Sabah dokuzda bekliyorum. Kaybedecek vaktimiz yok, yapılacak çok iş var."
Çözüm Yoksa Bile Yaratacaksın
Telefonu kapattı. Önündeki istifa taslağını yavaşça buruşturup kül tablasının içine bıraktı. Henüz sönmemiş son sigarasının ateşiyle kağıdı tutuşturdu. Kağıdın yanışını, kelimelerin küle dönüşünü izlerken içindeki o çocuksu korkunun da yerini soğukkanlı bir kararlılığa bıraktığını hissetti.
Karşısındaki işçiye döndü. "Adın neydi arkadaşım?" dedi. İşçi şaşkınlıkla, "Hikmet" diye mırıldandı. Başkan, masanın altındaki çekmeceden sendika tüzüğünü ve boş bir not defteri çıkardı. "Bak Hikmet kardeş, ben de Rabak Fabrikasından bakır dökümünden geliyorum. Oturduğum bu koltuğun tozunu daha 4 gün oldu yutalı, ama fabrikanın tozunu yıllarca yuttum. Şimdi anlat bakalım, o patron seni hangi bahaneyle kapının önüne koydu? Önce konuyu bilmemiz öğrenmemiz gerekir. Öyle değil mi?
O an odadaki hava değişti. Artık o koltukta oturan "seçilmiş bir çocuk" değil, sanki kavganın içine dalmaya hazırlanan bir işçi önderi vardı. Akşam şube binasından çıkarken, "T. Maden-İş Şube Başkanlığı" yazısı artık gözüne sadece bir unvan gibi değil, taşınması gereken onurlu bir yük gibi göründü. Haydi Bre Başkan, makam da kürsü de senindir artık...