11 Haziran 2026 Perşembe

15-16 HAZİRAN'IN 56. YILI ve BİR DİRENİŞİN EVRİMİ

KÖYDEN GELDİM ŞEHİRE: BİR DİRENİŞİN EVRİMİ 15-16 HAZİRAN 

Anadolu ekonomisinin kalbi olan köylerde, eli silah tutan tüm genç ve yetişkin erkeklerin cephelere; Arabistan ve Yemen çöllerine gönderilip heba edimesi, tarlalarda çalışacak insan bırakmamıştı.. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı’nın yenik sayılması, Anadolu halkı için sadece askeri bir kayıp değil, aynı zamanda derin bir toplumsal ve ekonomik yıkımdı. 

"Çöllerde heba edilen nesil", Türkiye'in dinamik yapısında onlarca yıl kapanmayacak yaralar açmış; köylerde yoksulluk, hastalık ve perişanlık had safhaya ulaşmıştı.

Göçün ve Sanayileşmenin Ayak Sesleri

Atatürk dönemi sonrası 1950’li yıllar, Türkiye’nin sanayileşme sürecinin hız kazandığı bir dönem oldu. Büyük şehirlerde kurulan fabrikalar iş gücüne ihtiyaç duyarken, kırsal alanda tarımda makineleşmenin başlaması köylüyü de biraz işsiz bırakır gbiydi. 

Bu durum, şehirdeki iş imkânlarını daha cazip hale getirerek köyden kente büyük göç dalgasını başlattı. 1960 yılına gelindiğinde Menderes dönemi sona ermiş; ancak İkinci Dünya Savaşı yıllarında halkın büyük fedakârlıklarıyla doldurulan devlet hazinesinin de boşaldığı görülmüştü. 

1970’li yıllarda da devam eden bu göç hareketi, çarpık yapılaşma ve altyapı sorunlarını beraberinde getirse de Türkiye'nin toplumsal çehresini kökten değiştirdi.

Fabrika Işıkları ve Sınıf Bilinci

1961 Anayasası, işçiler için adeta yeni bir nefes oldu. Sendikalar Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte işçiler, işverenler karşısında dik durabilecekleri yasal bir zemine kavuştu. Bu ışık, beraberinde efsanevi direnişleri getirdi:

  • 1963 ve 1968 Kavel Kablo direnişleri,

  • 1968 Derbi ve Singer fabrika işgalleri,

Türk Demirdöküm Fabrikası(Silahtarağa)
  • 1969 Türk Demirdöküm fabrika işgali,

  • 1970 Sungurlar Kazan ve 1971 Gislaved Fabrika eylemleri...

Bu eylemler, emek mücadelesinin ancak birlik olmaktan geçtiğini kanıtladı. Kemal Türkler önderliğindeki Türkiye MADEN-İŞ ve DİSK Konfederasyonu, "işbirlikçi" sendikal anlayışa karşı çıkarak sınıf sendikacılığını savundu. DİSK’in çalışma koşullarını iyileştirme ve ücret artışı konusundaki başarıları her geçen gün güçlenmesine yol açtı.

15-16 Haziran: Kadim Direniş Şehirde

DİSK’in bu yükselişi dönemin Demirel iktidarını rahatsız etti. Hükumetin, DİSK’in fiilen 
kapanmasına yol açacak bir yasa hazırlığına girişince, işçiler 14 Haziran 1970'te direnme kararı aldı. 15 ve 16 Haziran tarihlerinde yüzlerce fabrikada çarklar durdu; işçiler marşlar söyleyerek sokaklara döküldü. Sıkıyönetim ilan edilip yöneticiler tutuklansa da geri adım atılmadı. Anayasaya aykırı olan bu yasa tasarısı sonunda geri çekildi ve işçiler demokratik mücadelelerini kazandılar.

Yoksulluktan Onurlu Bir Geleceğe

Köyden kente göçen o yoksul köylü gençler, artık sanayi işçiliğinin vasıflarını öğrenmişlerdi. Orhan Veli’nin o meşhur dizelerindeki delikler;

Cep delik, cepken delik,  

Kol delik, mintan delik,

Yen delik, kaftan delik,

Kevgir misin be kardeşlik!

artık sadece bir yoksulluk tasviri değil, sistemin gediklerini de temsil ediyordu. Ancak köylerden şehre taşınan çok değerli bir şey daha vardı: Anadolu köylüsünün kadim ve sabırlı direnme gücü.

Cebi, Cepkeni Deliklilerden Başı Diklere 

Yıllarca eşkiyalara, işgalci Fransız’a, İngiliz’e ve Yunan’a direnen o ruh, şimdi fabrikaların isli dumanı ve makine gürültüsüyle harmanlanıyordu. İşçiler artık sadece üstlerindeki yırtıkları yamayan mahcup köylüler değil; aileleriyle birlikte Kavel’in grev nöbetinde, döküm fabrikasındaki potanın başında, Elektrometal Fabrikası uzun grevinde Genel Müdür Özal'ın yakasına yapışan ve 15-16 Haziran barikatlarında "Hak verilmez, alınır" diyen, kendi kaderlerinin mimarı olmuş, sınıfının birer neferiydi..


28 Mayıs 2026 Perşembe

27 MAYIS CUNTASI VE MENDERES DÖNEMİ SENDİKACILIĞI

Bugün 27 Mayıs: Kimilerine göre bir devrim. 
Kimilerine göre ise ''askeri cunta'' tarafından yapılan bir darbe,

 27 Mayıs 1960Menderes döneminin son bulduğu tarih. 1950 yılında yapılan seçimlerde büyük bir parıltı ve gösterİşlerle iktidar olan Menderes, 1960 yılında yapılan askeri hareketler ile iktidardan düşürüldü. 

Konumuz elbette bu değil.

1950 seçimler öncesi hemen her konuda büyük  vaatlerde bulunan Menderes, sendikacılık konularında da en başta işçilere grev hakkı verme sözünü vermişti. İşte bu vaatlerle özellikle de ''Grev hakkı'' vaadiyle iktidara gelen Demokrat Parti ve onun lideri Menderes verdiği sözü tutmadı.

SENDİKACILIKTA GEL GİT DÖNEMİ

Verdiği sözü tutmaması bir yana, 10 yıllık sürede sendikal hareketleri tamamıyle devlet kontrolüne aldı. Bu dönemde Türk sendikacılığı çokça gel gitler yaşadı. Dolayısı ile Menderes, işçi sınıfına iktidarı döneminde sendikal açıdan tam bir kıskaç yaşattı. 

Yani 1950-1960 dönemi ''sendikal haklar ve demokratik özgürlükler'' açısından  oldukça çalkantılıydı. Vaatler, kısıtlama ve yasakların içiçe geçtiği bu yıllarda sendikalar emekleme dönemini yaşar gibiydi. Emekleme dönemindeki sendikacılığımız, bu baskıcı vesayetin gölgesinde büyük bedeller ödedi. 

TÜRK İŞ KURULUYOR

Vadedilen ''grev hakkı''rafa kaldırıldı. İşçi sınıfı ve onun sendikalarının siyaset ve partilerle organik bağ kurmaları yasağını taviz vermeden devam ettirdi. Bu yılların en önemli gelişmesi 1952 tarihinde Türk- İş Konfederasyonunun kurulmasıydı. Devlet, Konfederayonunun kurulmasına adeta destek oldu. Fakat iktidar tarafından ''partiler üstü'' politika izlenmesi yönünde baskı yaparak devlet kontrölünde kalmasını sağlıyordu. Elbette bu durum işçi üzerinde umut ve hayal kırıklığı yaratmaya devam ediyordu.

ANTİDEMOKRATİK UYGULAMALAR

Menderes hükumeti 1954 seçimlerinden sonra tam olarak otoriterleşme durumuna geçti. Bizden olanlar ve olmayanları ayrıştırmak için ''vatan cephesi'' adlı bir kuruluş yarattı. Bu yapıya sendikaların da dahil edilmesi için sürekli baskı yapıldı. İşçilerin masumca sokağa çıkarak hak aramaları, "kamu düzenini bozma" gerekçesiyle sert önlemlerle ve polis müdahalesiyle karşılanıyordu.

SENDİKAL VESAYET

Sendika yönetimlerinin koltuklarını korumaya yönelik çabalarının arttığı, siyasi iktidarın ise sendikaları tam olarak kontrol etme ve uygulama dönemi yaşanıyordu. Tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesi saman altına itilmiş gibi, görünmez olmuştu.

Sendikalar bu dönemde de özgür olamadı, haktan ve halktan yana seçilmiş kişi ve yönetimlerin değil, sanki durum, egemen güç, işveren ve siyasi yapıların kontrolüne girmesi gibi bir vesayet dönemiydi!!


16 Mayıs 2026 Cumartesi

Yalnız Yürüyen İşçi Yorulur, Birlikte Yürüyenler Dönüştürür

 İşçi Kimdir ve Her Çalışan İşçi midir?

İşçi kendi üretim araçlarına sahip olmayan ve geçimini sağlamak için emek gücünü bir başkasına satan çalışandır. Daha doğrusu bir işverene bağlı, onun verdiği emir ve talimatları altında, belirli bir ücret karşılığı çalışan kişidir. Daha da kısaltırsak değer üretendir. Kendi dükkânında çalışan esnaf, ya da serbest çalışan bir akademisyen veya bir uzman da değer üretebilir ama gerçek anlamda işçi sayılmaz.

Ücret Emeğin Tam Karşılığı mıdır?

İşçi çeşitli kurallara, ya da yasalara göre konulan şartlarda, gün boyu çalışıp bir değer üretir. Bu değerin bir kısmı yaşamını sürdürmek, evini geçindirebilmek için ücret olarak işçiye geri verilir. Üretilen değerlerin geri kalan büyük kısmı ise işyerinin sahibi tarafından kâr ''artı değer'' olarak alınır.. 

Peki ya "ücreti kim, neye göre belirliyor?" Bu konuda düşünce oluşturduğumuz zaman, görülecektir ki cevap güç dengesinde ''gizlidir.'' Tek bir işçi, devasa bir sermaye karşısında pazarlık gücüne sahip değildir; o, sistem için, sadece maliyet kalemlerinden biridir.
İşte, gerçek işçi sendikaları, bu eşit olmayan, güç ilişkisini dengeleyebilecek tek yapıdır.

Maliyetten İnsana Dönüş

Maden-İş sendikası pankartı arkasında kol kola yürüyen Türk Demirdöküm fabrikası işçilerinin tarihi grev ve direniş yürüyüşü fotoğrafı.
Gerçek sendika, işçiyi patronun gözünde "sayısal bir veri" olmaktan çıkarıp, masada pazarlık yapan bir "taraf" haline getirir. Maliyet unsurlarından biri olarak görünen işçi, artık maliyetten insanlığa dönüş olarak sayılacaktır. Mülk sahibinin daha doğrusu çalıştıranın tek taraflı ücret belirlemesine engel olabilecek güç sendikal mücadele gücüdür. Bu güç iyi örgütlenirse patronu müzakere masasına çeker, toplu iş sözleşmeleri müzakeresini başlatır.

Ücretin Düşüklüğü ve Sosyal Sonuçlar

Düşük ücret almaya devam eden işçi, yaşama araçlarına gerektiği kadar sahip olamaz. Başta yeterli beslenme yapamaz.  Bu durum da, çoğu zaman işçide psikolojik sorunlar oluşturabilir. Moral değerler aşağılara doğru geriler. Çoğu zaman bu durum üretime de yansır. İşçinin kendisi, ailesi ve yakın çevresinde tehlikeli durumlar oluşabilir. 
Büyük acılara sebep olabilecek iş kazalarına yol açabilir.
İşçi için düşük ücret yetersiz beslenmeye de sebep olur. Moral bozukluğu ve odaklanma kaybı yaratır. 

Ücret aynı zamanda işçiler için rakam olmaktan çıkar. Ev kirası, fatura, çocuğun okul masrafı olur. Bu kaynak kısıtlandığında, işçinin sadece fiziksel değil, zihinsel varlığı da erozyona uğrar.

 Birlikte Üretmek, Birlikte Hak Almak

İşçi varlığını sürdürmek için çalışmak zorundadır, evet; ancak kölece çalışmak zorunda değildir. Sermayedarın "maliyetleri düşürme" hırsı ile işçinin "insanca yaşama" gayesi arasındaki o ince çizgide, sendikaların devreye girmesi gerekir..

Son tahlilde, işçinin emeğiniğinin karşılığı sadece bir ücret değil, hayatın ta kendisidir. Bu hayatı korumanın yolu, bireysel feryatlar değil, sendikal çatısı altında birleşmektir. Üretimden gelen güç, örgütlü bir sesle birleştiğinde; ücret bir "maliyet" unsuru olmaktan çıkar, emeğin onuruna yakışan adil bir paya dönüşür. 

Üretimden gelen gücün etkili olabilmesi. birlik olmayla doğru orantılıdır. Unutulmaz sözdür; Bir elin nesi var iki elin sesi var. 

Yalnız yürüyen işçi yorulur, birlikte yürüyen işçiler ise hayatı dönüştürür.

7 Mayıs 2026 Perşembe

HAYDİ BRE BAŞKAN: DÖKÜMÜN DUMANI, KOLTUĞUN ATEŞİ

 HAYDİ BRE BAŞKAN KÜRSÜ SENİN

Seçimler yapılalı üç gün olmuştu. Artık, seçilmiş başkan olarak şube merkezine geliyor, makam koltuğuna oturuyor, sigarasını yakıp, dumanını büyük bir keyifle daireler çizdirerek üflüyordu.
Gözlerini kapatıp hayallere dalıyor, ne yapması gerektiğini düşünmeye çalışıyordu.
Aday olmak, seçilmek güzel şeylerdi.
Fakat sonrası…

Evet, işte sonrasındaki bu kararsızlığın sızısı, tüm hareketlerine yansıyor, kendisini çok derinden etkiliyordu.
Sigarasını, yine hayallere dalarak çeşitli duygular içinde içip bitirmişti.
İkinci sigarasını da, içtiği sigaranın ateşiyle yaktı, arka arkaya hiç durmaksızın onu da içip bitirdi.

Aslında sigarayı içiyor gibi gözüküyor ama, ısırıyor, dudakları arasında çeviriyor kavga ediyor gibiydi onunla! 

Arkadaşlarının deyişiyle, büyük adam olmuştu.(!)
Bundan böyle fabrikalara gidecek, toplantılarda konuşacak, gazetelere haber olacaktı!
Belki fotoğrafları da yayımlanacaktı.
İşte bu düşünceler, yüzünde görülmeye değer bir tebessüm oluşturuyordu.
Belli ki bu durum bir süre çok hoşuna gitmişti..

Gerçekte başkan olmak neydi acaba?
Gerçi bir defa, önceki başkanı bu makam koltuğunda otururken görmüştü. Dökümhanede çalışan eski sendika temsilcilerinden Ferit Ustayla gelmişlerdi sendika şubesine.
Ama şimdi kendisi için bu koltukta oturmak sanki başka şeydi.

Ustanın bir sorunu vardı, onu başkana anlatmış ve çözümünü sormuştu. Binadan ayrıldıktan hemen sonra, Usta ''başkana anlattım ama herhalde hallederler ”demişti. Çoğu zaman tamam hallederiz, bakarız o patronun ümüğünü sıkarız derler ama sonuç değişmez'' demişti.  Bu anlatılanlar o gün hoşuna gitmemişti!... 
Siyah beyaz fotoğrafta, genç ve takım elbiseli bir adam olan Hüseyin Ekinci, bir çalışma masasında otururken görülüyor. Önündeki evrakları veya gazeteyi dikkatle inceleyen Ekinci'nin masasında dönemin ruhunu yansıtan şık bir kalemlik seti bulunuyor. Arka planda ise ofis perdeleri yer alıyor.
Ferit Usta uzun zamandır fabrikada çalışıyordu ve sendikanın çok eski, yani kıdemli üyesiydi. Bir ara sendikanın, işyeri temsilciliğini yaptığını da anlatmıştı.

Sendika Aidatları ve Eski Günler


''Benim temsilciliğim zamanında daha sendikalar kanunu ve toplu iş sözleşmesi kanunları çıkmamıştı. 


Sendika üyelik aidatlarını bile makbuz karşılığında tek, tek üyelerden alır ve sendikaya götürürdük. İşyerinde toplu sözleşme  yapılmadığından sendikalar şimdiki gibi güçlü de değildi'' diye anlatırdı.
Bilinçli bir kişiydi, sendikacılık konusunda çok şey biliyordu, halbuki kendisi bu konulardaki birçok şeyi daha yeni, işitiyordu.

Kendini sorumlu hissetmeye başlamıştı.
Ara sıra gözleri kapanıyor, düşünceleri, çok uzaklara gidiyordu. Gözlerini açtığı zaman ise sanki boşluğa bakar gibi oluyordu
Karışık duygular içinde kıvranıyordu adeta. Oturduğu koltuk sanki alev almış gibiydi ve kendisini yakan koltuk durumuna gelmişti. 

Sendika ana tüzüğüne göre yedi gün içinde, yeni seçilen yönetim kurulu üyelerini toplayıp görev bölümü yaptırmalıydı. Yönetim Kurulu üyeleri kendi aralarından, ikinci başkanı, şube genel sekreteri ve muhasip üyeyi seçeceklerdi.

Yeni seçilen yönetim kurulu üyeleri toplantıya nasıl çağırılır, toplantı nasıl yapılır, toplantıda neler konuşulur? Bu konularda herhangi bir fikrinin olmadığını da anlamıştı. Bütün bu olanlara kızmaya başlamıştı.
Seçildiğine de pişman olmuş gibiydi. 
Nereden gitmişti seçildiği o toplantıya? ''Gitmez olaydım keşke'' dedi içinden...

Bir İyi Bir Kötü: Başkanın İkilemi

Düşünceleri sürekli ikilem halinde gelişiyordu. Bir neşeli bir karamsar, bir iyi bir kötümser…
Şimdi ne yapacaktı? 
Bu işin içinden nasıl sıyrılacaktı?
En sonunda Şube Başkanlığını yapamayacağına karar verdi.
İşin içinde başarısızlık da vardı rezil olmak da…

Kararını verdi. En iyisi istifa etmekti. T. Maden-İş Sendikası antetli kâğıdı sümenin altından çıkardı müsvedde olarak karalamaya başladı. 
İstifasını genel merkeze bildirir, ondan sonra da eski işyerine ve eski işine dönerim diye düşünmüştü.!

“Evet, evet en iyi çare bu” diye fısıltılı biçimde dudakları kıpırdadı.
Önünde duran kâğıda istifa metnini yazmaya başladı.
“Seçilmiş bulunduğum Şube Başkanlığından, bu görevi ''îfa'' edemeyeceğim için” diye yazmaya başladı. Cümleyi bitirmeden yıldırım çarpmış gibi sarsıldı...

İstifa edemezdi, etse bile eski işyerine dönemeyeceğini hatırladı.
Seçim sonrası Genel başkanlık, kendisinin şube başkanlığına seçildiğini ve artık profesyonel olarak burada görev yapacağını, eski işyerine yazılı olarak bildirmişti. 
Bir an çaresizliğini hissetti.

İstifa mı: O da ne?

Oysa seçildiği gün herkes tarafından uzun süre, alkışlanmıştı. Çok gururlanmış, kendisini seçen delegelere sesi titreyerek teşekkür etmişti. Toplantıda divan başkanının yaptığı konuşma aklına gelmişti.

Sevgili delegeler! Biliyorum ki başkan olarak seçtiğiniz bu genç adam, işçi sınıfına çok önemli hizmetlerde bulunacak. Başarılı görevler yapacak.  Fabrikadan, fabrika tezgahlarından, yani proletaryanın içinden geliyor.
Emeğin değerini çok iyi biliyor. Genç, dinamik ve de tahsilli. Böyle birini seçtiğiniz için sizleri kutluyorum. Hayırlı olsun”.

Bu konuşmadan sonra süren alkışlar onda hem sevinç hem az da olsa bir heyecan ve korku yaratmıştı.
Kendisinin bu kadar yetenekli olmadığını biliyordu. Ama yine de içten içe gururlanmış ve hoş bir mutluluk duymuştu. 600'den fazla delegenin  doldurduğu kongre salonunda, alkışlanmak son derece güzel bir durumdu elbet.

Artık bir makamı ve bir de unvanı vardı...  
İşte şimdi bulunduğu yer ve seçildiği makam işçi ve emekçilere faydalı olmayı gerektiriyordu. Kısaca emekçilerin ve emeği ile geçinenlerin koruyucusu, hak arayıcısı olacaktı.
Ama şimdi seçildiğine pişman olmuş gibiydi. 

Fabrikanın Tozundan İşçi Önderliğine

Birden kapının vurulduğunu duydu. “Girin” diye seslendi. Şube sekreteriydi gelen.
“Başkan bir işçi sizinle görüşmek istiyor” dedi sekreter. Zaten işçi de odaya girmişti bile. 
“Ben Demirdöküm fabrikasında çalışıyordum işten attılar suçsuz yere” dedi işçi. “Başkan yok mu? Ben asıl onunla görüşeceğim, on bir yıllık emeğim var bu fabrikada, nâhak yere işten atıldım” diyerek sandalyeye oturdu, daha doğrusu düşer gibi çöktü.

“Bir bu eksikti” dedi içinden. Hızlı bir şekilde düşünmeye çalıştı. Cevap aradı, aklına hiç bir şey gelmiyordu…

Ne yapabilirdi, acaba ne söylemeliydi? Zaten gelen işçi kendisini başkana da benzetememişti.
Hani haksız da sayılmazdı.
Başkan dediğin şişman, kalın enseli, biraz da göbekli olurdu. O ise gerçekten başkanların yanında çocuk gibi kalan birisiydi.

“Her şeyin bir çözümü vardır, dur bakalım bir çaresini buluruz” dedi.    
Demedi aslında…
Kelimeler, dudaklarından kendiliğinden döküldü sanki.
Kendisi de şaşırdı ağzından çıkan cümlelere.
Güven gelmişti birdenbire.
''Sabah gel konuşalım, nedenini öğrenir halletmeye çalışırız.''dedi.
Elbette amacı zaman kazanmaktı! 
O sırada şube telefonu çaldı.

''Başkan merhaba ben Şakir Zümre Fabrikasından Cabir Usta, ben arkadaşlarla konuştum yarın sabah şubeye geleceğiz. Yönetim Kurulu görev bölümünü yapalım artık. dedi. 

Cabir Usta’nın sesi telefonda yankılanırken, başkan masanın üzerindeki istifa mektubuna gözü takıldı. Yarım kalmış, korkakça yazılmış o kağıt parçası duruyordu halâ. Karşısında oturan on bir yıllık işçinin nasırlı ellerine baktı. 

O eller, az önce telefonda konuşan Cabir Usta'nın sesi ve toplantı başkanının salonu inleten "proletaryanın içinden geliyor" sözleriyle zihninde birleşti.

"Tamam Cabir Usta," dedi sesi bu kez titremeden. "Sabah dokuzda bekliyorum. Kaybedecek vaktimiz yok, yapılacak çok iş var."

Çözüm Yoksa Bile Yaratacaksın

Telefonu kapattı. Önündeki istifa taslağını yavaşça buruşturup kül tablasının içine bıraktı. Henüz sönmemiş son sigarasının ateşiyle kağıdı tutuşturdu. Kağıdın yanışını, kelimelerin küle dönüşünü izlerken içindeki o çocuksu korkunun da yerini soğukkanlı bir kararlılığa bıraktığını hissetti.

Karşısındaki işçiye döndü. "Adın neydi arkadaşım?" dedi. İşçi şaşkınlıkla, "Hikmet" diye mırıldandı. Başkan, masanın altındaki çekmeceden sendika tüzüğünü ve boş bir not defteri çıkardı. "Bak Hikmet kardeş, ben de Rabak Fabrikasından bakır dökümünden geliyorum. Oturduğum bu koltuğun tozunu daha 4 gün oldu yutalı, ama fabrikanın tozunu yıllarca yuttum. Şimdi anlat bakalım, o patron seni hangi bahaneyle kapının önüne koydu? Önce konuyu bilmemiz öğrenmemiz gerekir. Öyle değil mi?

O an odadaki hava değişti. Artık o koltukta oturan "seçilmiş bir çocuk" değil, sanki kavganın içine dalmaya hazırlanan bir işçi önderi vardı. Akşam şube binasından çıkarken, "T. Maden-İş Şube Başkanlığı" yazısı artık gözüne sadece bir unvan gibi değil, taşınması gereken onurlu bir yük gibi göründü. Haydi Bre Başkan, makam da kürsü de  senindir artık...

28 Nisan 2026 Salı

1 Mayıs 1976'nın 50. Yılı: "Herkesin 1 Mayıs'ı" ve Taksim'in Hafızası

1 MAYIS: 50 YILLIK BİRİKİM VE TAKSİM'İN HAFIZASI 

1 Mayıs, Türkiye'de yığınsal olarak ilk kez İstanbul Taksim Meydanı’nda kutlandı. 50 yıl önce görkemli bir coşkuyla gerçekleştirilen o gün, birçok bakımdan "herkesin 1 Mayıs'ıydı." Bugün özümsediğimiz bu 50. yıl dönümü, toplumsal hafızamızda her zaman özel bir yere sahip olmaya devam edecektir.

Geride bıraktığımız dönemde, DİSK öncülüğünde yapılan Taksim kutlamaları, büyük bir birikimin sonucuydu. Bu nedenle, o meydanda sergilenen iradeyi coşkuyla selamlamak boynumuzun borcudur. Ayrıca kitlesel olarak yapılan bu kutlamalar, geleceğe dair yeni sözler söyleyebilmek adına çok önemli bir eşiktir.

Yarım Asırlık Dönüşüm


1 Mayıs 1976’nın üzerinden geçen bu 50 yıllık süreç; çalışma hayatının, endüstriyel dönüşümün ve örgütlenme pratiklerinin geçirdiği evrimi anlamak adına oldukça değerlidir. 1976 kutlaması, 1927 yılından sonra Taksim’de yığınsal olarak yapılan ilk yasal 1 Mayıs olması bakımından bir devrim niteliği taşır.

Taksim Meydanı’ndaki 1 Mayıs 1976 ve 1977 kutlamalarını hem bir birey hem de bir yönetici olarak bizzat yaşayan biri olarak söyleyebilirim ki; bu iki buluşma Türkiye’nin siyasi ve sendikal tarihinde iki uç noktayı temsil etmektedir. Kim ne düşünürse düşünsün, bu kutlamalar hafızalarımızda derin izler bırakmıştır. Üst üste gelen bu iki yıl, işçi sınıfının ve sendikal hareketin zirveye tırmanışını derin bir coşkuyla simgelemektedir.

Aradan Geçen 50 Yıl

Bu kutlamayı sadece bir takvim günüyle sınırlı tutmak doğru olmaz. Geçmişi dijital dünyada mümkün olduğunca anlatabilmek, hatta yeniden canlandırmak, bugünün kuşaklarına o köklü geleneği hatırlatmak açısından büyük önem taşımaktadır. Çünkü ''geçmiş geleceğin aynasdır.''

Geçen bu 50 yıl ve öncesi sadece bir sayıdan ibaret değildir; içinde binlerce hikâye, grev, kazanım, deneyim ve trajediler barındırır. 

Şimdi ve gelecek kuşaklara geçmişin zorluklarını, kazanımlarını ve sendikal mücadelenin ruhunu tam olarak aktarabilmeliyiz. Günümüzde dijital medya çok güçlü bir araç haline geldi. Bu uğurda verilen emekler, akıtılan terler, zor şartlar altındaki yürüyüşler ve grev çadırlarında yanan mücadele ışıklarıı, abartıya kaçmadan ancak tüm gerçekliğiyle yeni kuşaklara anlatılmalıdır.

Taksim Meydanı Çok Mahzun

1 Mayıs 1976; on yıllarca süren yasakların ardından yüz binlerce kişinin Taksim’e çıkması, sendikal hareketin ulaştığı kitlesel gücü dünyaya ilan etmesi değil miydi? Yılların sessizliğini bozan büyük bir haykırış değil miydi?

1976 kutlamaları; son derece disiplinli, coşkulu ve olaysız geçmesiyle hatırlanıyor. Bu tablo, işçi sınıfının meydanları barışçıl bir şekilde doldurabileceğinin en büyük kanıtıydı. İşte bu yüzden "1976, herkesin 1 Mayıs'ıydı.

1976 ve 1977 yılları, Taksim Meydanı’nın adeta bir 1 Mayıs Alanı' olarak tescillenmesini sağlamıştır. Bugün meydan mahzun olsa da o günlerin ruhu hâlâ tazedir. Bu ruh, Taksim kutlamalar yasağının kalkmasını beklemiyor mu?


4 Nisan 2026 Cumartesi

Arçelik 1975: 3 Maaş İkramiye Zaferi ve Bir Dönemin Hikayesi

SANAYİDE TÜRKİYE İLKLERİ

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'un fethi sırasında döktürdüğü toplar hariç; bildiğim kadarıyla Osmanlı döneminde sanayi ürün imalatı, III. Selim zamanında kısmen seri üretimle başlamış ve ilk olarak tüfek üretilmiştir. Ancak imparatorluğa kapitülasyonların tanınması, küçük sanayi çalışmalarını olumsuz etkilemiş ve var olan sanayi hamlelerini sürekli geriletmiştir.

CUMHURİYET VE AĞIR SANAYİ HAMLELERİ

Cumhuriyetle birlikte, özellikle Atatürk döneminde sanayideki ilkler, 1923-1938 yıllarında planlı bir ekonomi ile hayata geçirilmiştir. Ülke kalkınmasının bel kemiği olan ağır sanayi hamleleri bu dönemde başarıyla kendini göstermiş; devletçilik ilkesinin uygulanmasıyla tesislerin üretime katkısı en üst seviyeye çıkmıştır.

  • Şeker Fabrikaları: İlk büyük girişim şeker üretimi dalında olmuş, 1926 yılında Uşak ve Alpullu şeker fabrikaları kurulmuştur.

  • Sanayi Tesisleri: Yine bu dönemde bez, kâğıt ve savunma sanayi tesisleri gibi 50 civarında ağır sanayi tesisi açılmıştır.

ÖZEL SEKTÖR İLKLERİ VE TARIMDA DÖNÜŞÜM

Özel sektörün de bu süreçte çok önemli katkıları olmuştur:

  • Savunma Sanayi: Şakir Zümre (1925) ve Nuri Killigil (1930) özel sektörün ilk silah üreticileridir.

  • Modern Tarım: Tarımda saban yerine ilk modern pulluk yapımı 1930'larda gerçekleşmiştir.

  • Yerli Traktör: Türkiye'nin ilk yerli traktörü ise 1963 yılında HSG markasıyla üretilmiştir. Tamamen yerli imkânlarla geliştirilen bu traktör, ne yazık ki seri üretime geçememiştir.

KOÇ HOLDİNG: BİR SANAYİ DEVİNİN DOĞUŞU

Türkiye'nin ilk holdingi Koç Holding'dir. 1938 yılında temelleri atılan Koç topluluğu, 1963 yılında holding yapısına kavuşmuş ve tüm yönetim tek elde toplanmıştır. Koç Holding, ülke ekonomisine birçok "ilk" kazandırmıştır:

  • 1955: Arçelik Fabrikas kuruldu.

  • 1959: İlk yerli çamaşır makinesi üretildi.

  • 1960: İlk yerli buzdolabı üretildi.

  • 1964: Ankara'da ilk traktör montaj fabrikası faaliyete geçirildi.

Vehbi Koç, "göz bebeğim" dediği Türk Demirdöküm fabrikasını 1954 yılında İstanbul Silahtarağa'da kurdu. Hemen ardından, 1955 yılında Haliç'in kıyısında, Sütlüce Mahallesi'nde Arçelik Fabrikasını işletmeye açtı.

Yazınızın bu bölümü, sanayileşmenin sadece makinelerden ibaret olmadığını, aynı zamanda bir hak ve sınıf mücadelesi olduğunu vurgulayan çok kritik bir geçiş noktası. Bu kısmı da önceki bölümlerle uyumlu, akıcı ve profesyonel bir yapıya kavuşturalım:

SANAYİ VE SENDİKAL MÜCADELENİN DOĞUŞU

Disk'e-bagli-madenis-sendikasi-baskan-vekili-1975-yilinda-arcelik-iscilerine-konusma-yaparkenBu her iki önemli fabrika; çalıştırdığı işçi sayısı, devasa üretimi, yüksek kârlılığı ve beraberinde getirdiği sendikal hareketlilikle sürekli gündemdeydi. "Grev, direniş, işgal" kavramları, bu tesisler aracılığıyla halkın ve basının dilinden düşmüyordu. Vehbi Koç, bu dinamik süreci yönetmek adına her iki fabrikaya da kendine göre "önemli" (!) genel müdürler tayin etti.

Bu becerikli (!!) genel müdürler, metal sanayicilerinden 9 kişiyi daha yanlarına alarak işçilere ve sendikalara karşı birleşme kararı aldılar. Toplam 11 patron, 1959 yılında ilk kez MESS (Metal İşverenleri Sendikası) ismiyle bir araya geldi. Metal işkolu içerisindeki bu devasa mücadeleyi; MESS ve T. MADEN-İŞ sendikası arasındaki çekişmeleri ileride çok daha teferruatlı bir şekilde kaleme almaya çalışalacağım.

TÜRKİYE'NİN "İLK"LERİ VE ARÇELİK

Türkiye sanayisi, bu dönemde pek çok alanda Koç topluluğunun ilkleriyle tanıştı:

  • İlk otomobil ve ilk kamyon

  • İlk ampul ve ilk şofben

  • İlk kompresör ve ilk LPG gazı

  • İlk cam yünü ve ilk motor bloku

  • İlk kaliteli kablo

Ve tüm bu beyaz eşya devriminin öncüsü: ARÇELİK.

ARÇELİK FABRİKASI TOPLU SÖZLEŞMESİ (1975)

1973 yılı Eylül ayında yapılan genel kurulda Genel Başkan Vekili olarak seçildim. Bu süreçte Toplu Sözleşme, Araştırma, Ekonomi-Politika, İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı daire başkanlıkları gibi kritik görevleri üstlendim.

SENDİKACILIKTA PİŞME DÖNEMİ: SİLAHTARAĞA VE RABAK

Sendikacılık yönetimindeki "çıraklık" dönemim, Kağıthane’de kurulu Rabak Fabrikası ile

Silahtarağa Şubesi arasında geçti. Şube Gençlik Kolu Başkanlığı dönemimde bu mücadelenin içinde pişerek olgunlaştım. Çok kısa bir süre sonra, 1965 yılında yapılan şube genel kurulunda başkan seçildim.

Bu yıllar, Maden-İş'in özellikle Silahtarağa bölgesinde adeta şahlandığı bir dönemdi. Onlarca toplu sözleşme müzakeresini bizzat yönettim. Başarıyla sonuçlanan her sözleşme, sendikal örgütlenmeyi hızlandırıyor; yeni üyelerin katılımı ise sendikamızı hem sayısal hem de maddi olarak güçlendiriyordu.

ARÇELİK’TE MÜZAKERE SÜRECİ VE TASLAK HAZIRLIĞI

Genel Başkan Vekili ve Toplu Sözleşme Dairesi Başkanı olarak, Arçelik işçileriyle farklı tarihlerde iki büyük salon toplantısı gerçekleştirdim. Hazırladığımız toplu sözleşme taslağını bu toplantılarda enine boyuna tartıştık. Üyelerimizin görüşlerini alarak olgunlaştırdığımız ve oy birliğiyle kabul edilen tasarıyı Arçelik işverenine sunduk.

GEBZE 1974: ANLAŞMAZLIK VE MESS DUVARI

2200 işçinin ter döktüğü Gebze Arçelik Fabrikası'nda, 4 Aralık 1974 tarihinde başlayan toplu sözleşme görüşmeleri maalesef çıkmaza girdi. İşverenin üyesi olduğu MESS, uzlaşmaz bir tutum sergileyerek görüşmelerin anlaşmazlıkla sonuçlanmasına neden oldu.

MESS'in o dönemdeki temel stratejisi, işçi sendikalarını olumsuzluğa sevk etmek ve işçiler arasında bir yılgınlık yaratmaktı. Aslında bu, 1964 yılında Maden-İş'e karşı verdikleri ve sendikamız için oldukça zorlu geçen mücadelenin bir devamı niteliğindeydi. Ancak bu kez durum farklıydı; işçi daha bilinçli, örgüt daha güçlüydü.

SANAYİ İLKLERİNE KARŞI: SOSYAL HAK İLKİ

27 Şubat 1975 tarihinde, yasalara uygun olarak alınan grev kararı Arçelik fabrikasının duvarına asıldı. Bu toplu sözleşme döneminde eğer tekliflerde bir anlaşma sağlanmazsa, Arçelik işçilerinin greve ne kadar kararlı oldukları her hallerinden belli oluyordu.

Grevin başlamasına artık sadece sayılı günler kalmıştı. Pankartlar hazırlanmış, grev önlükleri dikilmiş, nöbet çizelgeleri tamamlanmıştı. Hatta disiplini ve birliği korumak adına kullanılacak olan "grev şifresi" bile belirlenmiş durumdaydı. Her şey hazırdı.

HEDEF: METAL İŞKOLUNDA BİR DEVRİM

Bu dönemdeki asıl büyük hedefimiz, metal işkolunda bir devrim niteliği taşıyacak olan yıllık ikramiye artışıydı. Hedefimiz, ikramiyeyi yılda 3 maaş seviyesine çıkarmaktı. Bu, işçi cephesi için tarihi bir "ilk" olacaktı.

Gerek devletin, gerek özel sektörün ve Koç topluluğunun ürettiği bunca "ilkin" arkasındaki asıl güç işçiler ve onların emeği değil miydi? Arçelik bugüne kadar hep makineleriyle ilkleri başarmıştı; ancak bana göre artık işçinin de kendi "ilk"ini yaratma sırası gelmişti.

İŞÇİNİN KENDİ "İLK"İ

Arçelik işçilerinin sosyal refahını güçlendirecek olan bu uygulama —yani her dört ayda bir

1975-Arcelik-iscileri-3-maas-ikramiye-zaferinin-imzalarini-atan-isyeri-temsilcileri-ve-madenis-sendikasi-baskan-vekili-Huseyin-Ekinci

olmak üzere yılda toplam 3 tam maaş ikramiye— mutlaka kazanılmalı ve işçi maaşlarına yansıtılmalıydı. Sendikamızın gücü ve işçilerin sarsılmaz birliği bu kazanımı zorunlu kılıyordu.

Biz bu kararlı havayı, bizzat yönettiğim ve MESS yetkililerinin de hazır bulunduğu toplu sözleşme müzakerelerinde işveren tarafına her fırsatta hissettirmiştik. Masadaki bu gerilim, fabrikadaki üretim bantlarından çok daha canlıydı.

MÜZAKEREDEN EYLEME: "İLK"LERİN SAVAŞI

Arçelik işçilerinin yarattığı grev havası ve heyecanı artık doruk noktasına ulaşmıştı. Bu durum, arzu edilmese de üretim bantlarına yansıyor; ara dinlenmelerinde ve yemek paydoslarında yankılanan davul sesleri vaktin daraldığını haber veriyordu. Fabrikanın içinde bir devrim sessizce demleniyordu.

Grevin başlamasına sadece iki ya da üç gün kalmıştı. O kritik günlerde Genel Başkan Kemal Türkler, dahili telefondan beni aradı: "Beş on dakika içinde odamda olabilir misin? Bir misafirimiz gelecek, senin de yanımda olmanı istiyorum," dedi. Kim olduğunu sormadım, o da söylemedi.

BEŞİKTAŞ’TA BİR SÜRPRİZ: RAHMİ KOÇ SENDİKADA

Yaklaşık beş-altı dakika sonra, elinde bir çikolata kutusuyla Rahmi Koç içeri girdi. Başkan "Hoş geldiniz," diyerek karşıladı. Rahmi Bey çok beklemeden konuya girdi: "Kemal Bey, Arçelik durumunu konuşmak için geldim, ama müzakere için değil. Arçelik adına birini yetkili olarak görevlendirsem, konular bir kere daha konuşulsa olur mu?" dedi.

Başkan Türkler, "O durumu bizim Toplu Sözleşme Dairesi Başkanımıza soralım," diyerek beni tanıştırdı. Rahmi Bey, nedendir anlamadığım imalı bir ses tonuyla; "Öyle mi? Hüseyin Bey sizsiniz demek..." diyerek cevap verdi.

MASADAKİ DÜĞÜM: ÜCRET VE İKRAMİYE

Bu tarihi karşılaşmada nezaketimizi bozmadan görevimizin bilinciyle yanıt verdim: "Elbette görüşürüz, bizim asli görevimiz görüşmektir. Arzu ederseniz size konu hakkında özet bir anlatım yapayım," dedim.

Müzakere safhalarını kısaca özetledim. Genel ve sosyal haklar bölümlerinde anlaşma sağlandığını, ancak ücret zamları ve yıllık ikramiye konularında düğümlendiğimizi belirterek yanlarından ayrıldım. O an, o odadaki hava bıçak sırtıydı; bir yanda devasa bir sermaye grubu, diğer yanda 2200 işçinin sarsılmaz iradesi...

ARÇELİK 1975: MASADAKİ SATRANÇ VE ORMAN YÜRÜYÜŞÜ

Ege Cansen, masadaki kararlılığımızı gördüğünde aslında sadece bir sendikacıyla değil, fabrikadaki binlerce işçinin ortak sesiyle karşı karşıya olduğunu anlamıştı. O gün Beşiktaş’taki o odada sadece rakamlar değil, Türkiye’nin endüstriyel geleceği ve emeğin bu gelecekteki payı görüşülüyordu.

Ege Bey bir noktada, "Görüşmelere kısa bir ara verelim, biraz yalnız kalmak istiyorum," dediğinde nezaketen "Tamam, ben dışarı çıkıyorum," dedim. Ancak o, imalı ve nükteli bir cevap verdi: "Hayır, ben dışarı çıkacağım; biraz ormanda yürüme ihtiyacım var."

Yaklaşık kırk dakika sonra dönen Ege Bey'in yüzündeki ifadeyi hala hatırlıyorum. Bir ekonomist titizliğiyle maliyetleri hesaplıyor, bir taraftan da fabrikada asılı duran grev kararının ciddiyetini tartıyordu. Tazelenen çaylarımızı içerken nihayet söze başladı: "Tamam Hüseyin Bey, ücret zamlarını kabul edelim ama ikramiyeleri üçe çıkaramayız."

KİLİDİN ANAHTARI: 3 MAAŞ İKRAMİYE

Cevabım net ve kararlıydı: "Sayın Ege Bey, saatlerdir bir problemin kilidini çözmeye çalışıyoruz; bu problemin anahtarı ikramiyelerdir." Bu sözüm üzerine Ege Bey, "Tamam, 3 maaş ikramiye de tamam; artık anlaşma tutanağını tutalım," dedi. Ancak ben tutanağı o an imzalamadım. "Tutanağı sonra tutarız. Benim fabrikaya gidip işçilere durumu anlatmam lazım; çünkü onlara sözüm var, onlara sormadan imzalamayacağım," diyerek masadan kalktım.

FABRİKADA ALKIŞ TUFANI: BİR "İLK"İN ZAFERİ

Hemen fabrikadaki baştemsilciyi aradım: "Görüşme bitti, geliyorum; işçileri toplayın." Gebze'ye vardığımda beni davul, zurna ve halaylarla karşıladılar. Üyelerimizin bir kısmı grev başlatacağımı zannetmişti, heyecan doruktaydı.

1975 Arçelik toplu sözleşmesinde DİSK'e bağlı Türkiye Maden-İş Başkanı Kemal Türkler ve Başkan Vekili Hüseyin Ekinci İmzaları atarken...
Büyük yemekhanede toplanan binlerce işçiye hitaben; sözleşmenin bittiğini ancak onlara verdiğim söz gereği imzayı atmadan önce yanlarına geldiğimi belirttim. Tekliflerimizin tamamının kabul edildiğini; artık her dört ayda bir olmak üzere yılda toplam 3 tam maaş ikramiye alacaklarını tek tek anlattım.

Önce şaka yaptığımı zannettiler. Metal işkolunda ilk defa ikramiyenin üç maaşa çıkarıldığına onları inandırmak hayli güç oldu. Arçelik işçisi tarihi bir "ilk" yaşıyordu. "Eğer bu sözleşmeye evet diyorsanız, gidip imzayı atacağım," dediğimde yükselen o alkış tufanı, verilen emeğin ve birliğin en güzel ödülüydü.