10 Nisan 2021 Cumartesi

ANKARA SENDİKACILIĞI

Ankara sendikacılığı deyimi bana, "Ankara'da hükûmet varsa, bir de TÜRK-İŞ var" diyen ve bazı sendikal çevrelere göre "efsane başkan" olarak nitelendirilen Seyfi Demirsoy'u hatırlatmaktadır. Bu söz dizimi, oldukça iddialı bir deyim olarak sendikal hayatta yerini aldı. TÜRK-İŞ ve Başkanı Demirsoy bu söylemlerinin arkasında durdu mu, hakkını verdi mi? Bunun cevabı her zaman koskocaman bir hayır gibi gelişir oluyordu...  

Gerek Seyfi Demirsoy gerekse ondan sonra Başkan olan Halil Tunç ve diğer yöneticiler, söylemlerinin aksine iktidarlarla, her zaman uzlaşan bir politika izlediler... 

 TÜRK-İŞ Konfederasyonunun "Partiler üstü politika" diye sık, sık dillendirdikleri bir ilkeleri daha vardı. Bu düşüncelerini de övünç kaynağı olarak belirtmelerine rağmen, aldıkları karar ve çalışmalarını genellikle iktidardan yana uygulayarak, söylemleriyle sürekli çelişki yaşıyorlardı. 

Kemal Türkler'in başkanlığını yaptığı T.MADEN-İŞ ve Rıza Kuas'ın başkanlığını yaptığı LASTİK-İŞ Sendikaları 1952 yılında kurulan TÜRK-İŞ'in üyesiydiler. Her iki sendikanın yöneticileri de anlayış ve yetersiz çalışmalar bakımından konfederasyon üst yönetimiyle sürekli anlaşmazlık yaşıyorlardı.

TÜRK-İŞ'in ABD Yardım Teşkilatından (AID) para yardımı almaları anlaşmazlığın önemli sebeplerinden birisiydi. İki liderin TÜRK-İŞ üst yönetimi ile, sendikal ve siyasal anlayış farklılıkları uzun yıllar devam etti. 

Rıza KUAS ve Kemal Türkler 1961 Yılında bir kısım sendikacılarla birlikte Türkiye İşçi Partisinin (TİP), kurucuları arasında yer aldılar. Parti 1965 Genel seçimleri sonucu, 15 Milletvekili çıkararak  Türkiye Büyük Millet Meclisine girmişti. 

Sol bir partinin 15 Milletvekili ile Parlamentoda yer alması, kamuoyunun bazı kesimlerinde hoşnutluk, sendikal tabanda ise elbette kıpırdanmalar yaratıyor, adeta devrimci sendikal bir işçi kuruluşun zemini oluşuyordu. 

1963 Yılında Kavel işçilerinin Anayasal direnişi ve 1964 yılında yapılan MADEN-İŞ'e bağlı Sungurlar, Arçelik, Türk Demirdöküm fabrika grevleri ve son olarak 1966 Paşabahçe KRİSTAL-İŞ Sendikası grevinde, TÜRK-İŞ üst yönetiminin olumsuz tavırları ve işçilerin yanında yer almamış olmaları adeta bardağı taşıran son damla oluyordu.

1967 yılında ise çeşitli tartışmalar ve uygulanan uzlaşmacı ve işçi sınıfına yakışmayan kararlar nedeniyle, MADEN -İŞ ve LASTİK-İŞ Sendikası, Türk-İş'ten istifa ederek devrimci bir konfederasyonun (DİSK) en önde gelen  kurucuları oldu. 

DİSK ve MADEN-İŞ Genel Başkanı Kemal Türkler ve Yürütme Kurulunun aldıkları karar gereği  görevlendirmeleriyle, 1974 Yılının soğuk bir Şubat günü, eşim ve beş yaşındaki oğlumla Ankara'ya taşınmış, DİSK üyesi T. MADEN-İŞ Sendikasının II. Bölge Temsilcisi olarak işe başlamıştım. 

Aldığım görevin omuzlarıma yüklediği ağırlığın farkındaydım. 
Çok iyi tanımadığım, bir bölgede görev üstlenmem, üstelik ailemi de taşımış olmam, sorumluluğumun iki katına çıkmış olduğunun bilincindeydim. 
Benden bekleneni vermem, başarılı olmam gerekiyordu.  

Bölge Temsilciğine bağlı işyerleri ve buralarda çalışan üye sayıları hakkında bilgilenmek üzere çalışmalarımı ilerletmek istedim. Kayıtların varlığı, düşündüğüm gibi değildi. 
Bu konulara ilişkin çalışmaları tasarladığım sırada, siması (yüzü) yabancı gelmeyen ama tam olarak hatırlayamadığım biri gülerek, "Ankara'ya hoş geldin ben Adem, Adem Yavuz" demişti. 

Birlikte aynı lisede okuduğumuz yılların üzerinden 12 yıl geçmişti. Adem'le kucaklaşarak, koyu bir sohbete giriştik. İstanbul'da Atatürk Erkek Lisesi'de Adem, 1-B, ben 1-E sınıfında okurken tanışmıştık. Birinci sınıfın ikinci yarısında ikimiz de lisemizin edebiyat koluna seçilmiştik. Okul tanışıklığımızın dışında birlikte çok fazla bir arkadaşlığımız olmamıştı. Nedeni herhalde ayrı sınıflarda oluşumuzdu. Birbirimizi okul içinde, özellikle edebiyat kolu çalışmalarında kıskanır gibiydik. 

Edebiyat dersinde çok şanslı olduğumuzu, Vasfi Mahir Kocatürk, Bakiye Ramazanoğlu ve Rauf Mutluay gibi çok değerli öğretmenler tarafından okutulmuş olmamın farkına, elbette daha sonraları varacaktım.  
Onlar her zaman sevgi ve saygıyla anılmayı çokça hak edenlerdi...
 
İNGİLİZ KEMAL 

Bir gün Beyoğlu Yeni Melek Sinemasına bilet alırken karşılaşmıştık Ademle. "Gel seni İngiliz Kemal'le tanıştırayım" demişti.
Doğrusu ben o güne kadar bu ismi hiç duymamıştım. "İngiliz Kemal Atatürk'ün casusuymuş" demişti. Yeni Melek Sinemasına yakın bir yerdeki Melek Kıraathanesi önünde bir iskemle üzerinde oturan ufak tefek birini göstererek "işte orada" dedi. Yarım saat kadar Atatürk'ten aldığı talimatları nasıl uygulamaya çalıştığını anlatmıştı. Kısa boylu mavi gözlü bu insanın anlattıklarını büyük bir dikkat ve hayretle dinlemiştik. Daha doğrusu büyük bir heyecanla bize dinletmişti... 

Adem sayesinde Ankara'yı ve sanayi bölgelerini çok kısa zamanda öğrendim ve bu arada sendikal çevrem oldukça genişledi. Adem o yıllarda ANKA Ajansında çalışıyordu. Ajansın sahibi Örsan ve Altan Öymen kardeşlerdi. Bir hafta sonra ANKA ajansında Örsan Öymen'le tanıştım. Sanırım Almanya'nın Sesi Radyosuna haber programları hazırlıyorlardı. Bildiğim kadarıyla o yıllarda Erdal Çetin, Yazgülü Aldoğan da ajansta Adem'le birlikte gazetecilik yapıyorlardı. 
 
ŞEHİT GAZETECİ ADEM YAVUZ



Doğrusu ben bir taraftan Ankara'yı tanımaya çalışırken diğer yandan Adem'i de tanımaya devam ediyordum.  
Türkiye sevdalısı bu genç gazeteci arkadaşım, Günaydın Gazetesi adına haber çalışması için 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında gazetecilik yaparken Rumlar tarafından kalleşçe kurşunlandı.
Tüm çabalara rağmen kurtarılamadı, Adem Yavuz'u çok genç yaşta kaybettik. 

Ankara'da kısa zamanda Esenboğa hava alanı yolunda kurulu Emek Elektrik Fabrikasında çalışan 300 civarındaki işçiler ile, Sincan Bölgesinde (o yıllarda ilçe değildi) iki fabrika işçilerini daha sendikamız çatısı altında örgütledim. 
Bu fabrikaların toplu sözleşme yetkilerinin alımı sırasında de her zaman çoğu yerde olduğu gibi diğer sendikaların, Bölge Çalışma Müdürlüklerine verdikleri sahte üye (kayıt) fişleri yüzünden sürekli zaman kayıpları oluşuyordu. Toplu sözleşme yetkisi alımı konusunda Bölge Çalışma Müdürlüğüne gide, gele "su yolu" yapmıştım. Bu sıralarda *Çalışma Bakanlığı ve Bölge Çalışma Müdürlüğünde değerli insanlar ve değerli iş müfettişleri tanıdım.

YENİDEN İSTANBUL
 
Ankara'da uzun süre kalamadım.
Altı ay sonra sendikamızın 1974 yılında İstanbul'da yapılan Genel Kurul da Kemal Türkler tekrar Genel Başkanlığa, ben ise Genel Başkan Vekili olarak yürütme kuruluna seçildim.
Doğrusunu söylemek gerekirse Ankara'yı sevdim, ama Ankara sendikacılığını sevemedim. Sendikal alt yapı son derece durağan, heyecansız ve sığdı.  
Sendikal hareketlerin derinliğini oluşturan örgütlenme, eğitim, grev hareketlerinden uzak bir görüntü oluşmuştu. 
Daha çok bürokratik uğraşılardan öteye geçmeyen çalışmalar gibiydi sendikal hayat. 
Sendikal yapıya bakıldığında Ankara'da, sendikal hareketler bakımından sadece genel merkez sendikacılığı ana ilke gibi sergilenmişti. 
Taban sendikacılığından arınılmış, sendika üyesinin doğrudan genel merkezle temasları sanki bilinçli bir şekilde etkisizleştirilmiş bir görünümdeydi. 

*Çalışma Bakamlığı iş müfettişleri ile ilgili görüşlerimi, daha sonra yazacağım yazılarda anlatmaya çalışacağım. 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder