Türk-İş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk-İş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2026 Perşembe

27 MAYIS CUNTASI VE MENDERES DÖNEMİ SENDİKACILIĞI


27 Mayıs: Kimilerine göre bir devrim. Kimilerine göre ise ''askeri cunta'' tarafından yapılan bir darbe.

 Ne denirse densin 27 Mayıs Adnan Menderes döneminin son bulduğu tarihtir. 1950 seçimlerinde büyük bir parıltı ve iddiayla iktidara gelen Demokrat Parti (DP), takvimler 1960'ı gösterdiğinde askeri müdahaleyle yönetimden uzaklaştırıldı. Siyasi tartışmalar bir yana, bu dönemin işçi sınıfı ve sendikal haklar açısından geride bıraktığı miras oldukça çarpıcıdır. 

1950 seçimler öncesi hemen her konuda büyük  vaatlerde bulunan Menderes, sendikacılık konularında da en başta işçilere grev hakkı verme sözünü vermişti. Özellikle bu vaadin rüzgârıyla işçi sınıfının desteğini arkasına alan DP, iktidara geldikten sonra ise bu sözü adeta rafa kaldırdı. Verdiği sözü tutmadı.

SENDİKACILIKTA GEL GİT DÖNEMİ

Verdiği sözü tutmaması bir yana, 10 yıllık sürede sendikal hareketleri tamamıyle devlet kontrolüne aldı. Bu dönemde Türk sendikacılığı çokça gel gitler yaşadı. Dolayısı ile Menderes, işçi sınıfına iktidarı döneminde sendikal açıdan tam bir kıskaç dönemi yaşattı. 

Yani 1950-1960 dönemi ''sendikal haklar ve demokratik özgürlükler'' açısından  oldukça çalkantılıydı. Vaatler, kısıtlama ve yasakların içiçe geçtiği bu yıllarda sendikalar emekleme dönemini yaşar gibiydi. Bu dönemdeki sendikacılığımız,  baskıcı vesayetin gölgesinde büyük bedeller ödedi. 

TÜRK İŞ KURULUYOR

Vadedilen ''grev hakkı''rafa kaldırıldı. İşçi sınıfı ve onun sendikalarının siyaset ve partilerle organik bağ kurmaları yasağını taviz vermeden devam ettirdi. Bu yılların en önemli gelişmesi 1952 tarihinde Türk- İş Konfederasyonunun kurulmasıydı. DP iktidarı Türk-İş Konfederasyonunun kurulmasına destek oldu. Fakat sözde ''partiler üstü'' politika izlenmesi yönünde baskı yaparak devlet kontrolünde kalmasını sağlıyordu. Elbette bu durum işçi üzerinde umut ve hayal kırıklığı yaratmaya devam ediyordu.

ANTİDEMOKRATİK UYGULAMALAR

Menderes hükumeti 1954 seçimlerinden sonra tam olarak otoriterleşme durumuna geçti. Bizden olanlar ve olmayanları ayrıştırmak için ''vatan cephesi'' adlı bir kuruluş yarattı. Bu yapıya sendikaların da dahil edilmesi için sürekli baskı yapıldı. İşçilerin masumca sokağa çıkarak hak aramaları, "kamu düzenini bozma" gerekçesiyle sert önlemlerle ve polis müdahalesiyle karşılanıyordu.

SENDİKAL VESAYET

Sendika yönetimlerinin koltuklarını korumaya yönelik çabalarının arttığı, siyasi iktidarın ise sendikaları tam olarak kontrol etme ve uygulama dönemi yaşanıyordu. Tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesi saman altına itilmiş görünmez olmuştu.

Sendikalar bu dönemde de özgür olamadı, haktan ve halktan yana seçilmiş kişi ve yönetimlerin değil, sanki bu durum, egemen güç, işveren ve siyasi yapıların kontrolüne girmesi gibi bir vesayet dönemiydi!!


10 Nisan 2021 Cumartesi

1974 ANKARA'SI ADEM YAVUZ VE ANKARA SENDİKACILIĞI

Ankara sendikacılığı deyimi bana, "Ankara'da hükûmet varsa, bir de TÜRK-İŞ var" diyen ve bazı sendikal çevrelere göre "efsane başkan" olarak nitelendirilen Seyfi Demirsoy'u hatırlatmaktadır. Bu söz dizimi, oldukça iddialı bir deyim olarak sendikal hayatta yerini aldı. TÜRK-İŞ ve Başkanı Demirsoy bu söylemlerinin arkasında durdu mu, hakkını verdi mi? Bunun cevabı her zaman koskocaman bir hayır gibi gelişiyor.  

Gerek Seyfi Demirsoy gerekse ondan sonra başkan olan Halil Tunç ve diğer yöneticiler, söylemlerinin aksine iktidarlarla, her zaman uzlaşan bir politika izlediler... 

TÜRK-İŞ Konfederasyonunun "Partiler üstü politika" diye sık, sık dillendirdikleri bir ilkeleri daha vardı. Bu düşüncelerini de övünç kaynağı olarak belirtmelerine rağmen, aldıkları karar ve çalışmalarını genellikle iktidardan yana uygulayarak, söylemleriyle sürekli çelişki yaşıyorlardı.

Kemal Türkler'in Genel Başkanlığını yaptığı T.MADEN-İŞ ve Rıza Kuas'ın başkanlığını yaptığı LASTİK-İŞ Sendikaları 1952 yılında kurulan TÜRK-İŞ'in üyesiydiler. Her iki sendikanın yöneticileri de anlayış ve yetersiz çalışmalar bakımından konfederasyon üst yönetimiyle sürekli anlaşmazlık yaşıyorlardı.

TÜRK-İŞ'in ABD Yardım Teşkilatından (AID) para yardımı alması anlaşmazlığın önemli sebeplerinden birisiydi. İki liderin TÜRK-İŞ üst yönetimi ile, sendikal ve siyasal anlayış farklılıkları uzun yıllar devam etti. 

Rıza KUAS ve Kemal Türkler 1961 Yılında bir kısım sendikacılarla birlikte Türkiye İşçi Partisinin (TİP), kurucuları arasında yer aldılar. Parti 1965 Genel seçimleri sonucu, 15 Milletvekili çıkararak  Türkiye Büyük Millet Meclisine girmişti. Rıza Kuas bu seçimde İstanbul Milletvekili oldu.

Sol bir partinin 15 Milletvekili ile Parlamentoda yer alması, kamuoyunun bazı kesimlerinde hoşnutluk, sendikal tabanda ise elbette kıpırdanmalar yaratıyor, adeta devrimci sendikal bir işçi kuruluşun zemini oluşuyordu. 

1963 Yılında Kavel işçilerinin Anayasal direnişi ve 1964 yılında yapılan MADEN-İŞ'e bağlı Sungurlar, Arçelik, Türk Demirdöküm, 1965 Kocaelindeki Mannesmann fabrika grevleri ve son olarak da 1966 Paşabahçe KRİSTAL-İŞ Sendikası grevinde, TÜRK-İŞ üst yönetiminin olumsuz tavırları ve işçilerin yanında yer almamış olmaları adeta bardağı taşıran son damla oldu.

1967 yılında ise çeşitli tartışmalar ve uygulanan uzlaşmacı ve işçi sınıfına yakışmayan kararlar nedeniyle, MADEN-İŞ ve LASTİK-İŞ Sendikası, Türk-İş'ten istifa ederek devrimci bir konfederasyonun (DİSK) en önde gelen  kurucuları oldu. 

DİSK ve MADEN-İŞ Genel Başkanı Kemal Türkler ve Yürütme Kurulunun aldıkları karar gereği  görevlendirmeleriyle, 1974 Yılının soğuk bir Şubat günü, eşim ve beş yaşındaki oğlumla Ankara'ya taşınmış, DİSK üyesi T. MADEN-İŞ Sendikasının II. Bölge Temsilcisi olarak işe başlamıştım. 

Aldığım görevin omuzlarıma yüklediği ağırlığın farkındaydım. 
Çok iyi tanımadığım, bir bölgede görev üstlenmem, üstelik ailemi de taşımış olmam, sorumluluğumun iki katına çıkmış olduğunun bilincindeydim. 
Benden bekleneni vermem, başarılı olmam gerekiyordu.  

Bölge Temsilciğine bağlı işyerleri ve buralarda çalışan üye sayıları hakkında bilgilenmek üzere çalışmalarımı ilerletmek istedim. Kayıtların varlığı, düşündüğüm gibi değildi. 
Yenimahalle Siteler'de iki işyerinde toplam 160 kadar üyemiz vardı. Bu fabrikaların birisi Nace Makina diğeri de Selnikel işyerleriydi.

Örgütlenme konularına ilişkin çalışmaları tasarladığım sırada, siması yabancı gelmeyen ama tam olarak hatırlayamadığım biri gülerek, "Ankara'ya hoş geldin ben  Adem Yavuz" demişti. 

Birlikte aynı lisede okuduğumuz yılların üzerinden 12 yıl geçmişti. Adem'le kucaklaşarak, koyu bir sohbete giriştik. İstanbul'da Atatürk Erkek Lisesi'de Adem, 1-B, ben 1-E sınıfında okurken tanışmıştık. Birinci sınıfın ikinci yarısında ikimiz de lisemizin edebiyat koluna seçilmiştik. Okul tanışıklığımızın dışında birlikte çok fazla bir arkadaşlığımız olmamıştı. Nedeni herhalde ayrı sınıflarda oluşumuzdu. Birbirimizi okul içinde, özellikle edebiyat kolu çalışmalarında kıskanır gibiydik. 

Edebiyat dersinde çok şanslı olduğumuzu, Vasfi Mahir Kocatürk, Bakiye Ramazanoğlu ve Rauf Mutluay gibi çok değerli öğretmenler tarafından okutulmuş olmamın farkına, elbette daha sonraları varacaktım.  
Onlar her zaman sevgi ve saygıyla anılmayı çokça hak eden öğretmenlerimizdi.
 
İNGİLİZ KEMAL  VE YENİ MELEK SİNEMASI

Bir gün Beyoğlu Yeni Melek Sinemasına bilet alırken karşılaşmıştık Adem'le. 
"Gel seni İngiliz Kemal'le tanıştırayım" demişti.
Doğrusu ben o güne kadar bu ismi hiç duymamıştım. İngiliz Kemal Atatürk'ün casusuymuş demişti. Yeni Melek Sinemasına yakın bir yerdeki Melek Kıraathanesi önünde bir iskemle üzerinde oturan ufak tefek birini göstererek "işte orada" dedi. Yarım saat kadar Atatürk'ten aldığı talimatları nasıl uygulamaya çalıştığını anlatmıştı. Kısa boylu mavi gözlü bu insanın anlattıklarını büyük bir dikkat ve hayretle dinlemiştik. Daha doğrusu büyük bir heyecanla bize dinletmişti... 

Adem sayesinde Ankara'yı ve sanayi bölgelerini çok kısa zamanda öğrendim ve bu arada sendikal çevrem oldukça genişledi. Adem o yıllarda ANKA Ajansında çalışıyordu. Ajansın sahibi Örsan ve Altan Öymen kardeşlerdi. Bir hafta sonra ANKA ajansında Örsan Öymen'le tanıştım. Sanırım Almanya'nın Sesi Radyosuna haber programları hazırlıyorlardı. Hatırladığım kadarıyla o yıllarda Erdal Çetin, Yazgülü Aldoğan da ajansta Adem'le birlikte gazetecilik yapıyorlardı. 
 
ŞEHİT GAZETECİ ADEM YAVUZ

Doğrusu ben bir taraftan Ankara'yı tanımaya çalışırken diğer yandan Adem'i de tanımaya devam ediyordum. 
Türkiye sevdalısı bu genç gazeteci arkadaşım, Günaydın Gazetesi adına haber çalışması için 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında gazetecilik yaparken Rumlar tarafından kalleşçe kurşunlandı. Bilindiği gibi savaş muhabiri gazetecilere kurşun sıkmak evrensel planda olmaması, yapılmaması gereken hususların başında gelmektedir.
Adem tüm çabalara rağmen kurtarılamadı. Adem Yavuz'u çok genç yaşta kaybettik. 

Ankara'da kısa zamanda Esenboğa hava alanı yolunda kurulu Emek Elektrik Fabrikasında çalışan 300 civarındaki işçiler ile, Kaya Döküm ve Sincan Bölgesinde (o yıllarda ilçe değildi) iki fabrika işçilerini daha sendikamız çatısı altında örgütledim. 

Bu fabrikaların toplu sözleşme yetkilerinin alımı sırasında, de her zaman çoğu yerde olduğu gibi diğer sendikaların, Bölge Çalışma Müdürlüklerine verdikleri sahte üye (kayıt) fişleri yüzünden sürekli zaman kayıpları oluşuyordu. Toplu sözleşme yetkisi alımı konusunda Bölge Çalışma Müdürlüğüne gidip, gelmeyi su yolu etmiştim. Bu sıralarda *Çalışma Bakanlığı ve Bölge Çalışma Müdürlüğünde değerli insanlar ve değerli iş müfettişleri tanıdım.

YENİDEN İSTANBUL

Ankara'da uzun süre kalamadım.
Doğrusunu söylemek gerekirse Ankara'yı sevdim, ama Ankara sendikacılığını sevemedim. Sendikal alt yapı son derece durağan, heyecansız ve sığdı.  
Sendikal hareketlerin derinliğini oluşturan örgütlenme, eğitim, grevlerden uzak bir görüntü oluşmuştu Ankara'da. 

Daha çok bürokratik uğraşılardan öteye geçmeyen çalışmalar gibiydi sendikal hayat. 
Sendikal yapıya bakıldığında Ankara'da, sendikal hareketler bakımından sadece genel merkez sendikacılığı ana ilke gibi sergilenmişti. 
Taban sendikacılığından arınılmış, sendika üyesinin doğrudan genel merkezle temasları sanki bilinçli bir şekilde etkisizleştirilmiş bir görünümdeydi... 

Ankara sendikacılığım altı ay sürdü. 
1974 yılında İstanbul'da yapılan Sendika Genel Kurulunda Kemal Türkler tekrar Genel Başkanlığa, ben ise Genel Başkan Vekili olarak seçildim. Genel Merkezimiz İatanbul'da olduğundan tekrar İatanbul yolu görünmüştü. Elbette tası tarağı topladık, ver elini İstanbul.
   



4 Şubat 2020 Salı

Sınıf Mücadelesinde Parlayan Bir Yıldız: DİSK Neden Kuruldu?

DİSK Neden Kuruldu?

DİSK neden mi kuruldu? O halde kısaca açıklayalım: Ülke sendikacılığının, karanlığı yırtacak parlak bir yıldıza ihtiyacı vardı... 13 Şubat 1967 tarihinde bu yıldız doğdu ve o günden sonra işçi hareketlerinin sönmeyen ışığı oldu.

Yıldız ve parlayan ışık benzetmesi asla bir abartı değil. DİSK’in kuruluşunu daha çarpıcı kılmak için uydurulmuş süslü sözcükler de değil; bilerek, inanarak ve tüm kalbimle yazdığım gerçeklerdir. 

Bundan sonra da yazacağım her yazıda, anlatacağım her öyküde, ilgili ilgisiz her konuşmamda DİSK söz konusu olduğunda bu benzetmeyi daha parıltılı, daha içten yazacak; daha vurgulu söyleyeceğim.

DİSK; Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler’den görevi devralan Abdullah Baştürk’e, kurucularına omuz veren adsız kahramanlardan üye tabanına kadar devrimci bir çınardır. Bu yapıya destek olan devrimci gençliğiyle, entelektüelleriyle, ilerici yazar ve çizer dostlarıyla DİSK, bu övgüyü çoktan hak etti. 

Ortaya koyduğu demokratik eylemleri, işçi sınıfının yaşamını iyileştirme mücadelesi ve devrimci kazanımlarıyla bunu fazlasıyla hak ediyor. İlkeli ve istikrarlı duruşuyla, yarınlarda da eski gücüne kavuşarak yoluna devam edeceğine inancım tam.

Aileden Önce Gelen Bir Kutsal Davanın Adı

Kurulduğu günden itibaren pek çok üyenin yaşantısındaki ana amaç, DİSK'in güçlenmesine yönelik çalışmalardı. Bu uğurda yapılan fedakarlıklar çoğu kez ailelerin bile önüne geçiyor, alınan görevlere büyük bir erdemlilik ilkesiyle sahip çıkılıyordu.

Bu sarsılmaz anlayışa sahip üyelerin omuzlarında yükselen sendikaların başında Türkiye Maden-İş Sendikası (T. MADEN-İŞ) geliyordu. Maden-İş üyeleri, işçi sınıfının sendikal birliğini sağlamak için tarihi hizmetler verdi. Bu uğurda hastalandılar, yaralandılar, işten çıkarılıp uzun süre işsiz kaldılar ama asla yılmadılar.

Maden-İş, 26 Ocak 1966 yılında yaptığı Genel Yönetim Kurulu Toplantısı'nda aldığı o tarihi ve gizli kararla, yeni bir konfederasyonun (DİSK) kurulmasının önünü açtı.

Tarihi Karar: 26 Ocak 1966

Maden-İş yönetiminin Türk-İş ile yollarını ayırma noktasına geldiğini gösteren ve o dönem "mahrem" tutulan oy birliğiyle alınmış karar aynen şöyleydi:

"TÜRK-İŞ statüsü, kuruluşu ve teşkilatlanması bakımından bozuk ve aksaktır. Yöneticileri, işçilerin sosyal iktisadi ve siyasi haklarını koruma çabasını vermemektedir. Memleket gerçekleri ile yakından ilgilenmesi gerekirken, tamamen tersi bir faaliyet göstermekte ve Amerikan (ABD) yardımı alarak, Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkenin işçilerini sömüren hükûmetlerin uydusu bir politika izlemektedir.

Bu sebeple, T. Maden-İş Sendikası ve onun gibi hakiki sendikacılık prensipleri ile çalışan bir kısım sendikaları parçalamak, yok etmek ve umumiyetle küçük sendikalar halinde idame-i hayat eylemek (yaşamını sürdürmesini sağlamak) anlayışı içinde bulunmaktadır.

Gerekirse kongreden sonra hakiki işçi konfederasyonunun kuruluşunda T.MADEN-İŞ olarak öncülük yapılmasına... Birikmiş olan TÜRK-İŞ aidatlarının ödenmemesine, bu maddedeki kararın Genel Yürütme Kurulu'nun talimatı olmadan hiçbir suretle açıklanmamasına ve mahrem tutulmasına oy birliği ile karar verildi."

Alınan bu tarihi kararın ardından, dönemin Genel Başkanı Kemal Türkler, yürütme kurulunun diğer üyeleri,bölge temsilci ve şube başkanları ile işçi yönetim kurulu üyeleri de dahil, T.Maden-İş Sendikası Genel Yönetim Kurulu üyelerinin tamamı yan yana gelerek o meşhur yemini ettiler.

İşte işçi sınıfının kaderini değiştiren Büyük Ant:

"Türkiye Maden-İş Sendikası'nın, Türk işçi ve emekçilerinin hak ve menfaatlerini her türlü kişisel çıkarlarından üstün tutacaklarına...

Anayasada yer alan ekonomik ve siyasal ilkeleri ortak amacımız sayarak, bunların gerçekleşmesi için verilecek kararlara uygun hareket edeceğime,

Bu kutsal davanın karşısına çıkanların hiçbir tahrikine ve aldatıcı oyunlarına kapılmayacağıma ve bir tek kalp gibi düşüneceğime,

İşçi hak ve hürriyetlerinin Anayasa çerçevesi içinde mutlaka elde edilmesi için elimden gelen her hizmeti ve her işi çekinmeden yapacağıma,

Bize cephe alanlara, bu davaya karşı çıkanlara derhal bütün gücümle mücadele edeceğimi namusum ve haysiyetim üzerine ant içerim."

Bu kutsal yemini imzalayarak DİSK'in harcını karan o yiğit sendikacılar 

Bu Büyük Anda İmza Atan Tarihi Kadro:

  • Genel Başkan: Kemal Türkler

  • Genel Sekreter: Ruhi Yümlü

  • Genel Başkan Vekilleri: Şinasi Kaya, Cavit Şarman, Hilmi Güner

  • Şube Başkanları ve Kurul Üyeleri: Karaca Eroğulları (Mudanya), Ergun Erdem (Topkapı), İlyas Kabil (Şişli), Hüseyin Ekinci (Silahtarağa), Nurettin Çavdargil (Pendik), Cafer Ulusoy (İzmit), Mustafa Atik (Eskişehir), İsmet Demiruluç (İzmir), Bahtiyar Erkul (Basmane), Fikri Yıldız (Ereğli), İsmet Ercan (Ankara), Enver Konuk (Adapazarı), İbrahim Ege (Adana), Recep Koç (Antalya), Nuri Kara (Karabük), Şevki Altındağ (Kırıkkale), Ramazan Yıldız (Kayseri), Halil Ceylan, Adil Öztümer, S. Ziya Polat.

19 Mayıs 2018 Cumartesi

ÇALIŞANLARIN SENDİKASIZLIĞI

SENDİKASIZLIK YALNIZLIKTIR

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 31 Ocak 2018 Tarihinde, işçi sendikalarının üye sayılarıyla ilgili bir istatistik yayınladı. Bu duruma göre sendikalı işçi sayısı 1.714.397 dir.
Bilindiği gibi Türkiye'de; 
Ülkemizde, şu anda etkili üç işçi sendikaları konfederasyonu vardır.

Bu istatistiğe göre, TÜRK-İŞ Konfederasyonunun 34 üye sendikası vardır. Bunların toplam üye sayıları ise 925.039 dur.  Konfederasyon 1952 yılında kurulmuştur.
Kuruluş yılları çok çalkantılı geçmiştir. Seyfi DEMİRSOY başkanlığı döneminde  (1960) örgütlenmesini tamamlayabilmiştir. "PARTİLER ÜSTÜ POLİTİKA" ve "ANKARA'DA TÜRK-İŞ" var sözcükleri, Seyfi DEMİRSOY ve daha sonra gelen başkanların çok sık kullandıkları sloganları olmuştur. Genellikle iktidar olan parti ve hükûmetlerle iyi ilişkiler oluşturmaya dikkat eder bir politika izlemektedir.

Bu günkü iktidar tarafından uzun zamandır desteklenen, HAK-İŞ Konfederasyonunun ise 22 üye sendikası bulunmaktadır. Toplam üye sayısı 615.301 olarak belirtilmektedir. HAK-İŞ konfederasyonu 22 EKİM 1976
Yılında Ankara'da kurulmuştur. 

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK ise, üye sayısı bakımından üçüncü sırada yer almaktadır. DİSK 13 ŞUBAT 1967 Yılında İstanbul'da kurulmuştur. DİSK'in 22 üye sendikası vardır. Bu sendikaların üye sayıları toplamı 149.187 dir. Türkiye'de ilk defa bir sendikal örgüt, adının başına "DEVRİMCİ" unvanı yazılarak kurulmuştur. 

Genel Başkanlığını uzun süre Kemal TÜRKLER yürütmüştür.
Örgütlenmesini kısa zamanda tamamlayan DİSK, sendikal hayata önemli ilkler yaşatmıştır. Demokratik kitle ve sınıf sendikacılığının olmazsa olmazlarını denemiş, uygulamış, işçiler lehine bir çok kazanımlar sağlamıştır. Bu nedenlerle işçilerin takdirlerini kazanarak üye sayısını kısa zamanda BEŞYÜZBİNLERE taşımıştır.
1 MAYIS, (işçi bayramı) ilk defa 1976 Yılında DİSK öncülüğünde TAKSİM'de kutlanmıştır.
TÜM-İŞ, BİRLİK-İŞ Konfederasyonları ile bağımsız sendikaların üye sayıları toplamı ise 24.870 dir.

BU TABLO TÜRKİYE SENDİKAL HAREKETİNE YAKIŞMIYOR

2018 Yılı itibari ile Türkiye'de zorunlu SSK (sosyal sigorta)lı çalışan sayısının yaklaşık 20 milyon  olduğu ifade edilmektedir. Bunların büyük bir bölümü sanayi sektöründe, kalan kesim ise hizmet sektöründe çalışır durumdadır.
Sözün getirilmek istendiği yer;  Bu gün sendikalı işçi sayısı %10 dan daha düşüktür. Yani çalışan on işçiden biri sendika üyesi durumundadır. 1980 öncesinde sendikalı işçi sayısının, % 50-60 olduğu ifade edilebilmekteydi.
Bu durum, 1980 darbesinin, işçi sınıfının sendikal hareketlerini, işçi aleyhine nasıl etkilediğinin çok açık bir göstergesidir..

Şurası bir gerçektir ki 1980 Yılından itibaren işçi sendikaları devamlı kan kaybetmektedir. Bu durum ise sonuç olarak işçi sınıfının ekonomik ve demokratik sendikal haklarının geriletilmesine, zayıflatılmasına neden olmuştur.

12 EYLÜL DARBESİ, gerçek sendikal çalışmaların ortadan kaldırılmasını planlamıştır. Sendikal hareketlerin zayıflatılmasının, geriletilmesinin asıl ve önemli sebeplerinden birisidir. Düzenle uzlaşmış görünümündeki, TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ yöneticileri ise, sürekli geriletilen sendikal hareketlere ses çıkarmaz olmuşlardır.

BEN ZENGİNİ SEVERİM

12 EYLÜL Yöneticileri, başta Turgut Özal olmak üzere sendikal çalışmalarla elde edilen bir çok işçi haklarını, özellikle de toplu sözleşmelerle elde edilen sosyal yardım, ikramiye gibi ekonomik hakları sürekli törpülemiştir. Bazı hakları ise tamamen ortadan kaldırmıştır.

Darbeci Evren, "garson benimle aynı maaşı alıyor" diyerek işçi ücretlerinin yüksekliğinden olan rahatsızlığını dile getirmiş, darbecinin başbakanı Özal ise "ben zengini severim" demiş ve her ikisi de işçi hakları karşıtlığını açıkça belirtmişlerdir.
Ne yazık ki düzenden yana, işçi emeğinin değerini bilmeyen, gerçek ve devrimci bir ruh taşımayan, sendikacılar birçok şeyin farkında değiller..

Gerçek sendikacılığın gereğini hâla yapmayanlar, âla yaşantılarına devam ederek işçi emeğine ihanet ediyorlar.
Sendikacının ilk görevi, işçileri sendikalı yapmaktır. Sendikaları sayısal bakımdan çoğaltmak ve güçlendirmektir.
İşçinin ilk görevi ise sendikalı olmaktır...


SENDİKASIZLIK YALNIZLIKTIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN ŞEMSİYESİDİR...
SENDİKA, İŞÇİNİN AVUKATIDIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN EVİNDEN SONRAKİ YUVASIDIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN VE GELECEĞİNİN YAŞAM GÜVENCESİDİR...


10 Temmuz 2016 Pazar

İŞÇİ VE SENDİKA

İşçi Kimdir ve Her Çalışan İşçi midir?

İşçi kendi üretim araçlarına sahip olmayan ve geçimini sağlamak için emek gücünü bir başkasına satan çalışandır. 

Daha doğrusu bir işverene bağlı, onun verdiği emir ve talimatları altında, belirli bir ücret karşılığı çalışan kişidir. Daha da kısaltırsak değer üretendir. Kendi dükkânında çalışan esnaf, ya da serbest çalışan bir akademisyen veya bir uzman da değer üretebilir ama gerçek anlamda işçi sayılmaz.

Ücret Emeğin Tam Karşılığı mıdır?

İşçi çeşitli kurallara, ya da yasalara göre konulmuş şartlarda, gün boyu çalışıp bir değer üretir. Bu değerin bir kısmı yaşamını sürdürmek, evini geçindirebilmek için ücret olarak işçiye geri verilir. Üretilen değerlerin geri kalan büyük kısmı ise işyerinin sahibi tarafından kâr ''artı değer'' olarak alınır.. 

Peki ya "ücreti kim, neye göre belirliyor?" diye sormak veya bu konuda düşünce oluşturduğumuz zaman, görülecektir ki cevap güç dengesinde ''gizlidir.'' Tek bir işçi, devasa bir sermaye karşısında pazarlık gücüne sahip değildir; O, sistem için sadece maliyet kalemlerinden biridir.

İşte, gerçek işçi sendikaları, bu eşit olmayan, güç ilişkisini dengeleyebilecek tek yapıdır.

Maliyetten İnsana Dönüş

Gerçek sendika, işçiyi patronun gözünde "sayısal bir veri" olmaktan çıkarıp, masada pazarlık yapan bir "taraf" haline getirir. Maliyet unsurlarından biri olarak görünen işçi, artık maliyetten insanlığa dönüş olarak sayılacaktır. Mülk sahibinin daha doğrusu çalıştıranın tek taraflı ücret belirlemesine engel olabilecek güç sendikal mücadele gücüdür. Bu güç iyi örgütlenirse patronu müzakere masasına çeker, toplu iş sözleşmeleri müzakeresini başlatır.

Ücretin Düşüklüğü ve Sosyal Sonuçlar

Düşük ücret almaya devam eden işçi, yaşama araçlarına gerektiği kadar sahip olamaz. Başta yeterli beslenme yapamaz. Bu durum da, çoğu zaman işçide psikolojik sorunlar oluşturabilir. Moral değerler aşağılara doğru geriler. Çoğu zaman durum üretime de yansır. İşçinin kendisi, ailesi ve yakın çevresinde tehlikeli durumlar oluşabilir. 

Büyük acılara sebep olabilecek iş kazalarına yol açabilir. İşçi için düşük ücret yetersiz beslenmeye de sebep olur. Moral bozukluğu ve odaklanma kaybı yaratır. 

Ücret aynı zamanda işçiler için rakam olmaktan çıkar. Ev kirası, fatura, çocuğun okul masrafı olur. Bu kaynak kısıtlandığında, işçinin sadece fiziksel değil, zihinsel varlığı da erozyona uğrar.

Birlikte Üretmek, Birlikte Hak Almak

İşçi varlığını sürdürmek için çalışmak zorundadır, evet; ancak kölece çalışmak zorunda değildir. Sermayedarın "maliyetleri düşürme" hırsı ile işçinin "insanca yaşama" gayesi arasındaki o ince çizgide, sendikaların devreye girmesi gerekir..

Son tahlilde, işçinin emeğiniğinin karşılığı sadece bir ücret değil, hayatın ta kendisidir. Bu hayatı korumanın yolu, bireysel feryatlar değil, sendikal çatısı altında birleşmektir. Üretimden gelen güç, örgütlü bir sesle birleştiğinde; ücret bir "maliyet" unsuru olmaktan çıkar, emeğin onuruna yakışan adil bir paya dönüşebilir. 

Üretimden gelen gücün etkili olabilmesi, birlik olmakla doğru orantılıdır. Unutulmaz sözdür; Bir elin nesi var iki elin sesi var. Çünkü yalnız yürüyen işçi sadece yorulur, Birlikte yürüyen işçi ise hayatı olumlu yönde dönüştürürebilir...