Rıza Kuas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rıza Kuas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2026 Perşembe

ELE AVUCA SIĞMAZ SENDİKACI RIZA KUAS

 Rıza Kuas kimdir diye sorsalar... 

Hiç düşünmeden vereceğim cevap şöyle olur. ''Ele avuca sığmaz gerçek bir sendikacı'' diye bitiririm cümlemi. 

Ele avuca sığmaz deyiminin açıklaması içinde, belki Kuas'la birebir uyuşmayan bazı sözcükler bulunsa da, sınıfsal düşüncesiyle ve bu düşüncelerinin hayata geçirilmesi konusundaki inadıyla bence bu deyim ona çok yakışıyor.
 
Rıza Kuas'ı yakından tanıdım. Bazı konuşmalarını çok dikkatlice dinledim. TİP Şişli İlçe Yöntim kurulu üyeliğim zamanında, konuşmalarının siyasi tarafının içinin doluluğunu sınıfsal açıdan bakarak dinleyip izledim. 

Millet vekilliği döneminde B.M.Meclisinde yaptığı konuşmalarının basına yansıyan kadarını elbette gururla okudum. Bu konuşmaların bir kısmını sendikal çalışmalarımda kullanarak yararlandım. 

O: İşyerlerinde işçilerin hırsız muamelesi görerek üzerlerinin (üstlerinin) aranmasına karşı "Üstünü Aratma!" kampanyasını başlatandı. ''İşçi hırsız değildir işçi, emeği çalınandır'' diyerek işçi onurunu savunan bu eylem uygulanmaya başlanmış, çalışma hayatında önemli bir zihniyet dönüşümüne de yol açmıştır.

Rıza Kuas'ın inatla, işçi onurunun korunmasına yönelik yaptığı çalışmaların hayata geçirilmesi, ülke sendikacılığında adeta bir devrim niteliğinde oluştu.


Rıza Kuas - Lastik-İş Genel Başkanı ve DİSK Kurucusu
Rıza Kuas Derby Grev çadırı önünde

Rıza Kuas, Türkiye işçi sınıfı tarihinin ve sınıf odaklı mücadeleci sendikacılığın simge isimlerinden birisiydi. Lastik-İş Sendikası’nın kurucu liderlerinden ve DİSK’in (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kurucularından olan Kuas, sendikal anlayışı ve eylemleri ile Türkiye’de çalışma hayatımıza olumlu damgalar vuran ''militan bir sendikacıydı''. 

Bu militanlığı, lastik işçilerinin sonuç itibari ile kazandıkları 1968 Derby Lastik Fabrikası İşgali ile görüldü, Türkiye işçi sınıfı ve sendikacılık tarihinin en önemli dönemeçlerinden biriydı bu olay. Derby işçi direnişi: Sadece bir hak arayışı değil, aynı zamanda Türkiye tarihinde oluşan ilk fabrika işgali olma özelliğini ve bu konularda yol göstericiliğini de taşıyor.

Rıza Kuas Derbi ve Gislaved lastik fabrikası grevinde işçilerle
Rıza Kuas'ın militan sendikacılığının yol göstrericiliği benim de, T.Maden-İş Sendikası Şube Başkanlığı ve daha sonra bölge tamsilciği yaptığım Silahtarağa Haliç kıyısında kurulu ve İsveç kaynaklı Gislaved Lastik Fabrikası'nda da görülüyordu.

Anadolunun kervan geçmez bir köyünde geçen çocukluğumda giydiğim, lastik ayakkabının (karalastik) yapıldığı ve 800 den faza işçinin çalıştığı bu fabrkiada 1974 yılında başlayan ve 88 gün devam eden, sonuç itibariyle kazanılan bu grev eyleminde de Rıza Kuas'ın militan sendikacılığının yol göstericiliğinin izleri devam ediyordu.

Rıza Kuas'ın Lastik-İş Sendikasının kuruluşunda attığı sağlam temel ilkeler, 12 Eylül Darbe'si sonrası hızlıca eski sayısal gücüne kavuşan (kavuşturan) güçlü bir sendikal örgüt yarattı.

15 Ekim 2023 Pazar

SENDİKACI MISIN ÖYLEYSE SÖYLE

Sendika ve sendikacılık nedir, ne değildir? Bu soruya, tek cümlelik tanımlamalar şeklinde onlarca uygun yanıtlar verilebilir. Uygun cevaplardan birisi de herhalde; İşçilerin birlik olmak birlikte toplu iş sözleşmesi, grev, direniş gibi demokratik eylemlerle yeni haklar elde etmelerini sağlayan yasal kuruluşlardır denilebilirdi. Elde edilen yeni hakların muhafaza edilmesi  için çalışan ve yasal yöntemlerle görev alan mücadeleci sınıf ve kitle örgüt yöneticilerinin yaptıkları kapsamlı iş ise, sendikacılıktır şeklinde olabilirdi. 

KALİTELİ YAŞAM

İşçiler mevcut haklarını koruyabilmek, ailesi ile birlikte kaliteli bir yaşam sağlayabilmek için etkili ve güçlü demokratik eylemler geliştirmeyi amaç edinmelidirler. Sendikalar, bir araya  getirdikleri üye birlikteliği ile yetinemezler. Güçlü olabilmek, üyelerini rahat bir yaşantı hedefine doğru götürebilmek, yeni haklar elde etmeyi gerçekleştirebilmek için düşünce birliğini de sağlamalıdırlar. 

Sendikalar  aynı zamanda elbette demokratik meslek kuruluşlarının önemlilerinden birisidir. Oysa, sendikacılık asla bir meslek değildir. Günümüzde sendikacılık yapmak kolay, sendikal örgütlenme hedefi ise gündemden çıkmış gibi bir görünüm sergileniyor. Ülkemizde çalışanların sendikalarda yüzde olarak kapladıkları alan dibe vurmuş gibi.1970'li yılların sonlarına doğru işçilerin sendikal örgütlülük oranı yüzde olarak çok yukarılarda hatta rekor düzeydeydi.

KAZANÇ KAPISI

Sendikacılık, yöneticilerin kazanç kapısı değildir ve olmamalıdır. 
Sendikacılığın ne olduğuna ilişkin ağırlıklı cevaplardan biri de örgütlenmedir. Örgütlenmeyen veya eldeki üyelerle yetinen sendikacının ideolojisi ne olursa olsun, sendikayı geçim kapısı yapan sarı sendikacıdan farkı kalmaz. 

1963 Yılında Bülent Ecevit'in Çalışma Bakanlığı sırasında çıkarılan Sendikalar Kanunu ile birlikte sarı sendika furyası başlamıştı. İşverenler veya onların yardımları ile kurulan (kurdurulan) bu sarı sendikaların ana işlevleri, işverenlerin değirmenlerine su taşımaktı. İşverenlerin uygun buldukları oranlarda sözleşmeler imzalıyor, böylece sermaye kesiminin yararına hizmette kusur etmemiş oluyorlardı!

Diğer taraftan işçi birliğini gerçek sendikalarda buluşturmak, gerçek sendikacılığın ileri boyutlarını öğrenmek ve bilmek için Kemal Türkler, Rıza Kuas, Abdullah Baştürk gibi liderleri anlamadan ve onları anmadan olmaz. 

SARI İT VE REŞAT ENİS

Sarı ve gerçek sendika söylemleri1960'lı yıllarda çokça dillendirilmeye başlanmıştı. Bu durum biraz da Reşat ENİS tarafından yazılan ilk işçi romanlarından biri olan SARI İT adlı roman nedeniyle oluşuyordu. Çok kolay okunan bir kitap olan roman, işçi ve ailelerini, onların yaşantılarını, işçi sınıfının toplumsal hayatta yer almaya ve ağırlığını hissettirmeye başladığını konu alıyordu. 

Gerçekten de işçiler yavaş, yavaş1961 Anayasasının yarattığı, yeterli olmasa bile sendikal özgürlük ortamında işçilik bilincine ulaşmaya başlıyorlardı. Bunlardan bazıları olan Kavel Kablo, Derbi Lastik, Singer, Türk Demirdöküm, Sungurlar Kazan, Elektrometal İzabe gibi fabrikaların işçileri, sarı sendikalara karşı yaptıkları başarılı demokratik direniş eylemleri olarak gösterilebilir.


1963 KAVEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞ ÇADIRI

Türkiye Maden-İş sendikası üyesi Kavel Kablo Fabrikası işçilerinin ilki 1963, ikincisi 1968 tarihinde ve Türk Demirdöküm Fabrikası işçilerinin 1969, Singer Fabrikası işçilerinin 1968, Lastik-İş Sendikasına bağlı Derbi Fabrikası işçilerinin 1968 yılında yaptıkları direniş eylemleri sendikal mücadele tarihi içerisinde gerçek sendikacılığın kilometre taşı durumuna gelmişti.   

.



10 Nisan 2021 Cumartesi

1974 ANKARA'SI ADEM YAVUZ VE ANKARA SENDİKACILIĞI

Ankara sendikacılığı deyimi bana, "Ankara'da hükûmet varsa, bir de TÜRK-İŞ var" diyen ve bazı sendikal çevrelere göre "efsane başkan" olarak nitelendirilen Seyfi Demirsoy'u hatırlatmaktadır. Bu söz dizimi, oldukça iddialı bir deyim olarak sendikal hayatta yerini aldı. TÜRK-İŞ ve Başkanı Demirsoy bu söylemlerinin arkasında durdu mu, hakkını verdi mi? Bunun cevabı her zaman koskocaman bir hayır gibi gelişiyor.  

Gerek Seyfi Demirsoy gerekse ondan sonra başkan olan Halil Tunç ve diğer yöneticiler, söylemlerinin aksine iktidarlarla, her zaman uzlaşan bir politika izlediler... 

TÜRK-İŞ Konfederasyonunun "Partiler üstü politika" diye sık, sık dillendirdikleri bir ilkeleri daha vardı. Bu düşüncelerini de övünç kaynağı olarak belirtmelerine rağmen, aldıkları karar ve çalışmalarını genellikle iktidardan yana uygulayarak, söylemleriyle sürekli çelişki yaşıyorlardı.

Kemal Türkler'in Genel Başkanlığını yaptığı T.MADEN-İŞ ve Rıza Kuas'ın başkanlığını yaptığı LASTİK-İŞ Sendikaları 1952 yılında kurulan TÜRK-İŞ'in üyesiydiler. Her iki sendikanın yöneticileri de anlayış ve yetersiz çalışmalar bakımından konfederasyon üst yönetimiyle sürekli anlaşmazlık yaşıyorlardı.

TÜRK-İŞ'in ABD Yardım Teşkilatından (AID) para yardımı alması anlaşmazlığın önemli sebeplerinden birisiydi. İki liderin TÜRK-İŞ üst yönetimi ile, sendikal ve siyasal anlayış farklılıkları uzun yıllar devam etti. 

Rıza KUAS ve Kemal Türkler 1961 Yılında bir kısım sendikacılarla birlikte Türkiye İşçi Partisinin (TİP), kurucuları arasında yer aldılar. Parti 1965 Genel seçimleri sonucu, 15 Milletvekili çıkararak  Türkiye Büyük Millet Meclisine girmişti. Rıza Kuas bu seçimde İstanbul Milletvekili oldu.

Sol bir partinin 15 Milletvekili ile Parlamentoda yer alması, kamuoyunun bazı kesimlerinde hoşnutluk, sendikal tabanda ise elbette kıpırdanmalar yaratıyor, adeta devrimci sendikal bir işçi kuruluşun zemini oluşuyordu. 

1963 Yılında Kavel işçilerinin Anayasal direnişi ve 1964 yılında yapılan MADEN-İŞ'e bağlı Sungurlar, Arçelik, Türk Demirdöküm, 1965 Kocaelindeki Mannesmann fabrika grevleri ve son olarak da 1966 Paşabahçe KRİSTAL-İŞ Sendikası grevinde, TÜRK-İŞ üst yönetiminin olumsuz tavırları ve işçilerin yanında yer almamış olmaları adeta bardağı taşıran son damla oldu.

1967 yılında ise çeşitli tartışmalar ve uygulanan uzlaşmacı ve işçi sınıfına yakışmayan kararlar nedeniyle, MADEN-İŞ ve LASTİK-İŞ Sendikası, Türk-İş'ten istifa ederek devrimci bir konfederasyonun (DİSK) en önde gelen  kurucuları oldu. 

DİSK ve MADEN-İŞ Genel Başkanı Kemal Türkler ve Yürütme Kurulunun aldıkları karar gereği  görevlendirmeleriyle, 1974 Yılının soğuk bir Şubat günü, eşim ve beş yaşındaki oğlumla Ankara'ya taşınmış, DİSK üyesi T. MADEN-İŞ Sendikasının II. Bölge Temsilcisi olarak işe başlamıştım. 

Aldığım görevin omuzlarıma yüklediği ağırlığın farkındaydım. 
Çok iyi tanımadığım, bir bölgede görev üstlenmem, üstelik ailemi de taşımış olmam, sorumluluğumun iki katına çıkmış olduğunun bilincindeydim. 
Benden bekleneni vermem, başarılı olmam gerekiyordu.  

Bölge Temsilciğine bağlı işyerleri ve buralarda çalışan üye sayıları hakkında bilgilenmek üzere çalışmalarımı ilerletmek istedim. Kayıtların varlığı, düşündüğüm gibi değildi. 
Yenimahalle Siteler'de iki işyerinde toplam 160 kadar üyemiz vardı. Bu fabrikaların birisi Nace Makina diğeri de Selnikel işyerleriydi.

Örgütlenme konularına ilişkin çalışmaları tasarladığım sırada, siması yabancı gelmeyen ama tam olarak hatırlayamadığım biri gülerek, "Ankara'ya hoş geldin ben  Adem Yavuz" demişti. 

Birlikte aynı lisede okuduğumuz yılların üzerinden 12 yıl geçmişti. Adem'le kucaklaşarak, koyu bir sohbete giriştik. İstanbul'da Atatürk Erkek Lisesi'de Adem, 1-B, ben 1-E sınıfında okurken tanışmıştık. Birinci sınıfın ikinci yarısında ikimiz de lisemizin edebiyat koluna seçilmiştik. Okul tanışıklığımızın dışında birlikte çok fazla bir arkadaşlığımız olmamıştı. Nedeni herhalde ayrı sınıflarda oluşumuzdu. Birbirimizi okul içinde, özellikle edebiyat kolu çalışmalarında kıskanır gibiydik. 

Edebiyat dersinde çok şanslı olduğumuzu, Vasfi Mahir Kocatürk, Bakiye Ramazanoğlu ve Rauf Mutluay gibi çok değerli öğretmenler tarafından okutulmuş olmamın farkına, elbette daha sonraları varacaktım.  
Onlar her zaman sevgi ve saygıyla anılmayı çokça hak eden öğretmenlerimizdi.
 
İNGİLİZ KEMAL  VE YENİ MELEK SİNEMASI

Bir gün Beyoğlu Yeni Melek Sinemasına bilet alırken karşılaşmıştık Adem'le. 
"Gel seni İngiliz Kemal'le tanıştırayım" demişti.
Doğrusu ben o güne kadar bu ismi hiç duymamıştım. İngiliz Kemal Atatürk'ün casusuymuş demişti. Yeni Melek Sinemasına yakın bir yerdeki Melek Kıraathanesi önünde bir iskemle üzerinde oturan ufak tefek birini göstererek "işte orada" dedi. Yarım saat kadar Atatürk'ten aldığı talimatları nasıl uygulamaya çalıştığını anlatmıştı. Kısa boylu mavi gözlü bu insanın anlattıklarını büyük bir dikkat ve hayretle dinlemiştik. Daha doğrusu büyük bir heyecanla bize dinletmişti... 

Adem sayesinde Ankara'yı ve sanayi bölgelerini çok kısa zamanda öğrendim ve bu arada sendikal çevrem oldukça genişledi. Adem o yıllarda ANKA Ajansında çalışıyordu. Ajansın sahibi Örsan ve Altan Öymen kardeşlerdi. Bir hafta sonra ANKA ajansında Örsan Öymen'le tanıştım. Sanırım Almanya'nın Sesi Radyosuna haber programları hazırlıyorlardı. Hatırladığım kadarıyla o yıllarda Erdal Çetin, Yazgülü Aldoğan da ajansta Adem'le birlikte gazetecilik yapıyorlardı. 
 
ŞEHİT GAZETECİ ADEM YAVUZ

Doğrusu ben bir taraftan Ankara'yı tanımaya çalışırken diğer yandan Adem'i de tanımaya devam ediyordum. 
Türkiye sevdalısı bu genç gazeteci arkadaşım, Günaydın Gazetesi adına haber çalışması için 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında gazetecilik yaparken Rumlar tarafından kalleşçe kurşunlandı. Bilindiği gibi savaş muhabiri gazetecilere kurşun sıkmak evrensel planda olmaması, yapılmaması gereken hususların başında gelmektedir.
Adem tüm çabalara rağmen kurtarılamadı. Adem Yavuz'u çok genç yaşta kaybettik. 

Ankara'da kısa zamanda Esenboğa hava alanı yolunda kurulu Emek Elektrik Fabrikasında çalışan 300 civarındaki işçiler ile, Kaya Döküm ve Sincan Bölgesinde (o yıllarda ilçe değildi) iki fabrika işçilerini daha sendikamız çatısı altında örgütledim. 

Bu fabrikaların toplu sözleşme yetkilerinin alımı sırasında, de her zaman çoğu yerde olduğu gibi diğer sendikaların, Bölge Çalışma Müdürlüklerine verdikleri sahte üye (kayıt) fişleri yüzünden sürekli zaman kayıpları oluşuyordu. Toplu sözleşme yetkisi alımı konusunda Bölge Çalışma Müdürlüğüne gidip, gelmeyi su yolu etmiştim. Bu sıralarda *Çalışma Bakanlığı ve Bölge Çalışma Müdürlüğünde değerli insanlar ve değerli iş müfettişleri tanıdım.

YENİDEN İSTANBUL

Ankara'da uzun süre kalamadım.
Doğrusunu söylemek gerekirse Ankara'yı sevdim, ama Ankara sendikacılığını sevemedim. Sendikal alt yapı son derece durağan, heyecansız ve sığdı.  
Sendikal hareketlerin derinliğini oluşturan örgütlenme, eğitim, grevlerden uzak bir görüntü oluşmuştu Ankara'da. 

Daha çok bürokratik uğraşılardan öteye geçmeyen çalışmalar gibiydi sendikal hayat. 
Sendikal yapıya bakıldığında Ankara'da, sendikal hareketler bakımından sadece genel merkez sendikacılığı ana ilke gibi sergilenmişti. 
Taban sendikacılığından arınılmış, sendika üyesinin doğrudan genel merkezle temasları sanki bilinçli bir şekilde etkisizleştirilmiş bir görünümdeydi... 

Ankara sendikacılığım altı ay sürdü. 
1974 yılında İstanbul'da yapılan Sendika Genel Kurulunda Kemal Türkler tekrar Genel Başkanlığa, ben ise Genel Başkan Vekili olarak seçildim. Genel Merkezimiz İatanbul'da olduğundan tekrar İatanbul yolu görünmüştü. Elbette tası tarağı topladık, ver elini İstanbul.
   



11 Şubat 2018 Pazar

GEÇMİŞTEN GELECEĞE SENDİKAL HAREKETLER VE DİSK

TÜRK-İŞ, 1952 Yılında kuruldu. İzmir'de yapılan ilk genel kurulda başkanlığa İsmail ARAS getirildi. 1960 Yılına kadar kendi içinde yönetsel çekişmeler nedeniyle, fazla bir varlık gösteremedi. Daha sonra Nuri BEŞER Genel başkan oldu. Nuri BEŞER kısa bir süre sonra adli bir karar gereğince Başkanlıktan düşürüldü. 

Seyfi DEMİRSOY Genel Başkan oldu. Genel Sekreterliğe ise Halil TUNÇ getirildi.
Seyfi DEMİRSOY başkanlığındaki TÜRK-İŞ, üye sendikalar arasında uyguladığı ayırımcı çalışma yöntemi nedeniyle sağlıklı bir gelir 
dengesi oluşturamadı. Birçok üye sendika üyelik aidatlarını ödemediler. TÜRK-İŞ, personel ücretlerini bile ödeyemez duruma geldi. 
Amerikan Yardım Teşkilatı'ndan (AID ve OICD) aldıkları yardımlarla mali yapılarını güçlendirdi. 

Gerek TÜRK-İŞ, gerekse üye sendikaların yöneticileri eğitim adı altında uzun sürelerle Amerika Birleşik Devletlerine seyahat yapar oldular. 

PARTİLER ÜSTÜ POLİTİKA

İşte bu tarihten sonra TÜRK-İŞ yönetimi, kendine bir yol haritası belirledi.(!) Adını da
"Partiler Üstü Politika" koydular, bu deyimi de ilkeleri olarak benimsediler. Bazı sendika yöneticileri sendikal mücadelede böyle bir politikanın yanlışlığını dile getirmeye başladı. İşçi sendikalarının politikası, mutlak işçiden ve işçi menfaatleri doğrultusunda olmalıydı. 

Ancak Türk İş Yönetimi, o zamanlar üyesi olan Türkiye Maden -İş Sendikasına bağlı KAVEL işçilerinin 1963 Yılında başlattığı Anayasal şanlı direnişlerine sahip çıkmadığı gibi, başka iş kollarında çalışan işçiler vasıtası ile bu direnişi kırmaya çalıştı. 1964 Yılında devam eden yasal grevleri (T.DEMİRDÖKÜM, ARÇELİK, SUNGURLAR) yetkisi olmadığı ve kanunda yeri de bulunmadığı halde, Kıbrıs olaylarını bahane ederek durdurma kararı aldılar. Bu durum grevdeki işçilere elbette çok zarar verdi...


CUMHURİYET GAZETESİ VE PENCERE

Huylu huyundan vazgeçmiyor. Türk-İş Yönetimi 1977 yılında da MC iktidarı ile birlikte, Mannesman Grevini kırmaya çabalıyordu. 



Büyük insan bilge gazeteci İlhan Selçuk, Cumhuriyet gazetesindeki Pencere isimli köşesinde "Mannesman Gerçekleri" başlığı ile bu konudaki olumsuzlukları yazmıştı.

Türk-İş, 1965 Yılında MADEN - İŞ tarafından başlatılan, İzmit'teki MANNESMAN Boru Fabrikası grevinin, başarılı olmaması için çeşitli çalışmalar(entrika) yürüttü. 

KRİSTAL -İŞ SENDİKASI VE PAŞABAHÇE GREVİ

Paşabahçe işçilerinin Kristal - İş Sendikası tarafından başlatılan yasal grevini de durdurma kararı aldı. Grevin başarılı olması için, Paşabahçe işçilerinin yardımına koşan, MADEN-İŞ ve LASTİK-İŞ sendikalarını geçici olarak üyelikten ihraç etti. T. MADEN-İŞ'İN başarılarını engellemek için sarı sendikalarla işbirliği içine giriyordu. İşte bunlar ve işçiden yana olmayan birçok uygulamaları nedeni ile konfederasyon içinde çalkantılar başladı.

Proleter ruha sahip metal işçileri, ve onun gerçek sendikacılık ilkelerine inanmış yöneticileri daha fazla beklemediler. 
Uzlaşmacı sendikal yapıya bir daha dönmeme kararı verdiler.

Umut....

Gelecek...

10 Şubat 2016 Çarşamba

EMEK HAYATINDA OLUŞAN TATLI HEYECAN: DİSK KURULUYOR


Türkiye Emek Tarihinde Bir Kilometre Taşı: DİSK'in Doğuşu ve Mücadelesi

Türkiye işçi sınıfı ve sendikal hareketi, 13 Şubat 1967 tarihinde çok önemli bir dönüm noktasına tanıklık etti. Sınıf uzlaşmacılığına ve iki yüzlü sendikal anlayışa karşı net bir duruş sergileyen Türkiye Maden-İş, Lastik-İş, Gıda-İş, Basın-İş ve Zonguldak Maden İşçileri Sendikası yöneticileri, emek dünyasının seyrini değiştirecek tarihi bir adım atarak DİSK’i (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kurdular.

Şafak Sineması’ndan Doğan Umut

DİSK’in kuruluş Genel Kurulu, İstanbul Şafak Sineması salonunda gerçekleştirildi. Salondaki coşku; genç, yaşlı tüm delegelerin gözlerinden okunan o inanç ve heyecan görülmeye değer bir tarihi andı. Türkiye'de ilk defa, isminin başında "devrimci" kelimesini taşıyan bir işçi kuruluşu hayata gözlerini açıyordu. Kemal Türkler, Rıza Kuas, Kemal Nebioğlu, İbrahim Güzelce ve Mehmet Alpdündar’ın sendikalarını temsilen gururla imzaladıkları DİSK ana tüzüğü, resmi makamlara teslim edilerek bu şanlı yürüyüş başlatıldı.

Sınıf ve Kitle Sendikacılığında Yeni Bir Dönem

DİSK, kurulduğu andan itibaren sınıf ve kitle sendikacılığının en başarılı örneklerini sergiledi. "Tabanın söz ve karar sahibi olması" ilkesini lafta bırakmayıp hayata geçirerek, kısa sürede 500 bini aşan devasa bir üye sayısına ulaştı. Türk sendikacılığının yüz akı olan DİSK, işçilerin yakasına bir kene gibi yapışan sarı ve uzlaşmacı sendikalara, onların çıkarcı yöneticilerine korkulu rüyalar yaşattı.

DİSK’in gelişiyle birlikte emek dünyasında çok şey değişti:

Gizli Pazarlıklar Son Buldu: Kapalı kapılar ardında, işçilerden habersiz imzalanan toplu iş sözleşmesi dönemleri tarihe karıştı.

Masada İşçinin Sesi Yükseldi: Toplu sözleşme müzakerelerinde işverenlerin karşısına, artık işçilerin demokratik yöntemlerle seçtiği işyeri sendika temsilcileri oturdu.

Hak Arama Bilinci Gelişti: Çalışma süreleri, iş koşulları, işçi sağlığı ve iş güvenliği gibi hayati konularda işçiler söz sahibi oldu; taleplerini özgürce dile getirmeye başladılar.

Baskılar, Darbeler ve Dinmeyen Mücadele

DİSK’in kuruluşu, sermaye güçlerinin ve onların siyasi uzantılarının rahatını kaçırdı. Emekçilerin gönlünde taht kuran bu hareket, gerçek devrimci sendikacılığın ne olduğunu herkese gösterdi. Ancak bu başarılar kolay kazanılmadı; Elbette büyük bedeller ödendi..

12 Eylül Faşist Darbesi, DİSK’i ve üye sendikalarını kapatarak bu yükselişi durdurmak istedi. Sendika yöneticileri, bilinçli işyeri temsilcileri ve üyeler tutuklandı. Yıllarca süren, uzatıldıkça uzatılan mahkemelerin ardından, bu onurlu insanlar dimdik ayakta kalarak sonunda beraat ettiler. DİSK’in ve mücadelesinin haklılığı tarih önünde bir kez daha tescillendi.

           Saygı ve minnetle anıyoruz: 







Dün Olduğu Gibi Bugün De...

Bugün işçi konfederasyonlarının durumuna baktığımızda; önündeki tüm yasal engellere ve baskılara rağmen örgütlenmesini hız kesmeden sürdüren, demokratik eylemleriyle çalışma hayatına yön vermeye çalışan kararlı bir DİSK görmeye devam ediyoruz.

Türkiye iş ve emek hayatına kocaman bir kilometre taşı olarak dikilen bu onurlu çınara selam olsun.

Başarılar DİSK... İyi ki varsın.



30 Temmuz 2014 Çarşamba

UYANIŞ MİTİNGİ 1967 VE ÇETİN ALTAN

1967 Uyanış Mitingi: İşçi Sınıfının Meydanlara İnmesi

1965 Yılında yapılan Milletvekili seçimlerinde, Türkiye İşçi Partisi, 14 milletvekili ile Türkiye Büyük Millet Meclisine girdi. Bunlardan birisi de gazeteci yazar *Çetin Altan'dı. Çetin Altan T.İ.P. Listesinden Milletvekili seçildi. Mehmet Ali Aybar, Rıza Kuas ve diğer T.İ.P. milletvekilleri yaptıkları başarılı çalışmalar ve konuşmalarla Adalet Partisi iktidarını zorlamaya başladılar. 

Madenis Sendikası Uyanış Mitingi 1967'den, Türk bayrakları taşıyan kalabalık bir grup insanın sokakta yürürken görüldüğü tarihi bir siyah-beyaz fotoğraf.
Çetin Altan'ın Milletvekili dokunulmazlığını kaldırmak için gerekli  prosedürü başlattılar. T.MADEN - İŞ Sendikası ve ilerici öğrenci teşkilatları, bu durumu protesto etmek için "UYANIŞ MİTİNGİ" adı altında bir miting ve yürüyüş düzenlediler. Türkiye İşçi Partisi İstanbul Milletvekili ve Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas kısa bir konuşma yaptı.



Konuşmasının sonunda "işçi sınıfı artık bilinçleniyor kısa zamanda, içlerinden daha bir çok Çetin Altanlar çıkacaktır" dedi. Beyazıt Meydanından yürüyüşe geçilerek Taksim'e gelindi. Taksim Meydanını dolduran bilinçli kalabalık, "halk Çetin'leşti, Çetin halklaştı" şeklinde, defalarca slogan attılar. Kırk bin civarında katılımcının doldurduğu alanda Çetin Altan kürsüdeki yerini aldı.
Gazeteci ve siyasetçi Çetin Altan'ın 1960'lı yıllardaki siyah beyaz portresi.
Çetin Altan'ın yaptığı konuşmayı 9 Temmuz 1967 tarihli Milliyet gazetesi şöyle duyuruyordu. "Biz halkı ihtilale teşvik etmedik. Meclise gir ağırlığını koy dedik. Ben onların verdiği dokunulmazlıkla doğmadım.Yalnız dokunulmazlığımı değil, bütün bedenimi kaldırsalar, sesim yine Türkiye'nin ufuklarında çın çın çınlayacaktır. Ben bunları söyleyeceğim. Komünist deseler de demeseler de söyleyeceğim. Ne olduğumu ben kendim biliyorum. Sapına kadar sosyalistim. Ya istiklal ya ölüm"  
  

*Bir zamanların Çetin Altan'ı işte böyleydi. Kendisi mi değişti, zaman mı değiştirdi? Yoksa yazdıkları ve konuştukları ütopik düşünceler miydi?