1974 yılının Eylül ayı, Türkiye Maden-İş Sendikası için tarihi bir dönüm noktasıydı. Genel Kurul sonucunda efsanevi liderimiz Kemal Türkler tekrar Genel Başkanlığa, ben ise Genel Başkanvekilliğine seçilerek dinamik bir kadroyla göreve başladık.
Görev dağılımımızda; toplu sözleşme, araştırma, ekonomi-politika ve işçi sağlığı/iş güvenliği dairelerinin sorumluluğunu üstlendim. DİSK’e bağlı T. Maden-İş Sendikasının kurumsal gücünü artırmak amacıyla bu alanlarda hayata geçirdiğimiz yeni çalışma modeli, kısa sürede meyvelerini vermeye başladı.
Araştırma ve ekonomi-politika dairelerimizin ürettiği bilimsel veriler, toplu sözleşme masasında elimizi güçlendiren kozlarımızdan birisi haline geldi.
Asgari Ücret Prangası
O dönemde öncelikli hedefim, üyelerimizin ekonomik refahını artıracak, alın terinin karşılığını alabilecek ve bunun mücadelesini verecek adımlar atabilmekti. Bunların başında, yasal asgari ücretin belirlenme şekline ve işyerlerinde uygulanma biçimine karşı yeni bir yöntem uygulamak, en azından bunun mücadelesi için çalışmak geliyordu.
"Yasal" Aldatmaca mı
Asgari ücret, tanımı gereği, bir işçiye verilebilecek en alt sınırı temsil eder. Ancak o günlerde (ve aslında her dönemde) iktidarlar, oy kaygısı ve siyasi dengeler nedeniyle inisiyatif almaktan kaçınırlar. Asgari ücret kararını ve bu konudaki çalışmaları bilimsel temelden uzak, göstermelik bir komisyon aracılığıyla yönetirler. "Yasal asgari ücret" adı altında belirlenen bu rakam, ne yazık ki özellikle sanayi işçisinin emeğinin gerçek karşılığı değildi.
Sermayenin "Ucuz İş Gücü" Çarkı
İşveren kesimi, düşük yasal asgari ücreti her zaman bir fırsat olarak kullanıyordu. Sendikasız veya "sarı sendikalı" iş yerlerinde işçiler yıllarca bu sefalet ücretine mahkûm ediliyordu.
Daha da vahimi, toplu sözleşmelerle ücretleri bir nebze yükselen vasıfsız işçiler, yüksek işsizlik oranlarının yüksek olduğu ülkemizde kolayca kapı önüne konulurdu. İşveren, sendikalı ve yüksek ücretli kıdemli işçiyi çıkarıp yerine "yasal asgari ücretle" yeni işçi alarak maliyeti düşürüyordu. Bu durum, işçinin üzerinde sürekli bir ''demoklesin kılıcı'' gibi sallanan işsizlik tehdidi gibiydi.
Stratejik Atak: "İş Yeri Asgari Ücreti"
Bazı fabrikalarda işverenlerin iki yüz, üç yüz gibi sayılarda ''mevsimlik işçi'' adı altında geçici işçi çalıştırıldıkları olurdu. Bunlar çıkarılmaya hazır halde beklerdi. Bu sirkülasyonu durdurmak ve emeği korumak için toplu sözleşme maddelerimize yeni bir hedef koyduk: İş yeri asgari ücretini, yasal asgari ücretin çok üzerinde belirlemek.
Bu stratejik düşünceyle iki önemli başarı hedeflemiştik:
İşten Çıkarmaların Önlenmesi: İş yerindeki en düşük ücret yasal sınırın çok üzerinde olduğunda, işverenin işçiyi çıkarıp yerine daha ucuza acemi birini alma düşüncesi kısmen ortadan kalkacaktı.
Gerçek İş Güvencesi: Asgari ücretin toplu sözleşmeyle yüksek tutulması, sadece yeni giren işçiyi değil, aynı zamanda kıdemli işçilerin de yerini sağlamlaştırarak bir iş güvencesi oluşturacaktı.
İşçi Emeğinin onurunu korumak için yapılacak bu çalışmalar, Maden-İş’in sınıf mücadelesindeki bilimsel ve kararlı duruşunun bir simgesi olacaktı.
Nitekim, 1975, 1976 ve 1977 yıllarında yaptığımız toplu sözleşmelerde, hedeflediğimiz düzeyde olumlu sonuçlar almıştık.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder