8 Kasım 2019 Cuma

12 EYLÜL EVRANLARI (II)

BANA DEĞMEYEN YILAN BİN YAŞASIN!
Kenan Evren liderliğindeki Askeri Cunta Türkiye Cumhuriyeti yönetimine el koydu. 12 Eylül 1980 sabahı, uykusundan uyanan bir kısım insanın dünyaları başlarına yıkıldı!
Bir kısım insana ise bol güneşli, bol kazançlı pırıl pırıl yeni bir gün doğdu.
1980 öncesi ülkemizin bir çok bölgesinde önemli kötü olaylar oluyordu. Uzun süredir ülkede oluşturulan ideolojik kamplaşmalar nedeniyle cinayetlerin arkası kesilmiyordu. Besbelli bir plan vardı ve hızlandırılarak uygulamaya konulmuştu! 1979 Şubat ayında Milliyet Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi bir suikast sonucu İstanbul'da evinin yakınında arabasının içinde öldürüldü.
1977, 1978 ve 1979 yılları içinde özellikle, 12 Eylül 1980 tarihinin yakınlaşmasına doğru ülkemizin çeşitli köşelerinden gelen ölüm haberleri, her gün gazetelerde okunur, televizyon ve radyolarda dinlenir oluyordu. Birçok öğrenci, siyasetçi, öğretim üyesi, bilim adamı, millet vekili, eski bakan, eski başbakan ve sendikacı ardı ardına planlı biçimde öldürülür olmuştu.

Zaten daha sonraları Kenan Evren, "Müdahaleden önce bir yıl düşündük, bir yıl önce planladık ama şartların olgunlaşmasını bekledik" dememiş miydi? 

12 Eylül 1980 öncesi, eğer Evren'in söylediği gibi bir plan var idiyse, bu planın farkında olmayan yurtsever; siyasetçiler, ilericiler, demokratlar, bürokratlar, aydınlar ve "bana ne" diyerek sorumluluktan mı kaçmışlardı?
"Şartların olgunlaşmasına "bilerek, ya da bilmeyerek omuz veren iktidar mensupları, ve diğer siyasiler, "bana değmeyen yılan bin yaşasın" düşüncesiyle mi uzlaşmaz davranışlar sergiliyorlardı? Ülkenin hızla, planlı bir şekilde kaosa sürüklendiği görülmüyor muydu?

30 Nisan 1980 günü, 1 MAYIS Kutlamalarının yasaklanması nedeniyle DİSK üyesi işçiler iş bırakma eylemi başlattı. Bu eylem nedeniyle başta DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk olmak üzere, Yürütme Kurulu üyelerinin bir kısmı ve DİSK üyesi bazı sendikaların yöneticileri de o zamanlar, adı 2. Şube Müdürlüğü olan yapının hücrelerine konuk olunmuştu.

Bir hücreye onar, onbeşer kişi doldurulduk. İfadelerimiz gözlerimiz bağlı alınmıştı. İşlemler tamamlandıktan sonra, sendika yöneticileri başta Abdullah Baştürk olmak üzere bir (GMC) askeri kamyona doldurularak Harbiye'de bulunan 1.Ordu Kışlasının içinde bir mekana nakledildik. Bu arada DİSK Genel Merkezinin "iğneden ipliğe" arandığını ve yasa dışı hiçbirşeyin bulunmadığını öğrendik.
Anayasa ve yasalar uyarınca üyelerinin ekonomik ve demokratik haklarının koruyuculuğunu yapan, kurulduğundan beri hiçbir terör olayına karışmamış ve kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler'i faşist terörine kurban veren, üye sayısı beşyüzbinleri aşan, DİSK genel başkanı BAŞTÜRK'ün ifadesinin gözleri bağlı alınması nasıl yorumlanmalıydı?

12 EYLÜL'DE EMEK VE EMEKÇİLER

12 Eylül'cülerinin arasında, özgür sendikacılığı bitirmeyi, devrimci ve ilerici sendikacıları susturmayı düşünen ne kadar da çok evran varmış meğer?

Bu evranlar, darbe sonrası diledikleri meydanlarda at oynatmak ve düşüncelerini uygulayabilmek için, sonsuz imkân ve yeterli zemini buldular. "Körün istediği bir göz Allah verdi iki göz" misali derhal kollar sıvandı, darbecilerin yeni bir bildirisi ile DİSK kapatıldı.


12 EYLÜL TAŞLARI  olarak devam edecek

  


3 Kasım 2019 Pazar

TOPLU SÖZLEŞME DEĞİL TOPLU SIZLAŞMA


Merkezi Silahtarağa'da bulunan Merkez Şubesiyle merkezi Levent'te olan Şişli Şubesi 1967 yılında birleştirildi.
Bölgelerin birleşmesinden sonra Beşiktaş'ta büyük bir salonda toplanan, ilk Bölge Konseyinde(genel kurul) Bölge Temsilciliğine (Başkan) seçilmiştim. Bölge konseyine işyerlerinde gizli oyla seçilen   delegeler katılırdı.
DİSK ve T. MADEN - İŞ Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler, Genel Başkan Vekili Hilmi Güner, Şinasi Kaya, ile Genel Sekreter Ruhi Yümlü de toplantıya katıldılar.
Gıda - İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Nebioğlu ve DİSK Genel Sekreteri Kemal Sülker, Genel Kurul toplantımızda bulundular, birer konuşma yaptılar.

Genel Başkan Türkler, DİSK'İN neden kurulduğunu, ana ilkelerinin neler olduğunu, sendikal örgütlenme ilkeleri ile, işçi sınıfına gerçek hizmetin nasıl verilebileceğini sık, sık alkışlarla kesilen konuşmasıyla anlattı.

Bundan böyle sendikal çalışmalarımız, Altıncı Bölge Temsilciliği adıyla devam etmeye başladı. Her iki bölgenin birleştirilmesi, hem fabrika, hem de üye sayısını ikiye katladı...
Bölge Temsilciliği Merkezi olarak Levent'teki ofisi kullanmaya başladık.
O yıllar İstanbul'da, özellikle de bölgemiz içinde, sendikasız işyeri sayısı bir hayli fazlaydı.
Ayrıca, metal iş kolunda işveren destekli sarı sendikaların varlığı, ürkütücü sayılara ulaşmıştı.

ANA HEDEF SENDİKAL ÖRGÜTLENME

Sendikaların ve sendika yöneticilerinin ilk görevleri; sendikasız ve sarı sendikaların faaliyet gösterdiği işyerlerinde çalışanları, kendi sendikalarıyla buluşturmaktır. Bu anlayışla yapılan çalışmalar elbette işçi birliğinin sağlanmasını ve giderek yeni sendikal hakların alınması ve var olan hakların ise geliştirilmesini sağlayacaktır.

Sendikasız işyeri ve sarı sendikaların bulunduğu fabrikalarda sendikal örgütlenme planları yaparken bir taraftan da mevcut toplu sözleşmeleri inceliyordum.
Bir işyerine ait toplu sözleşmenin zam maddesi oldukça dikkatimi çekmişti. Toplu iş sözleşmesinin zam maddesi aynen şöyleydi. "İşyerinde çalışan işçilere her yıl, kârın yarısı (yüzde ellisi) zam olarak verilir."
Enteresan!

Toplu sözleşmenin bu maddesini bir daha okudum...
Doğru okumuşum, sözleşme maddesi aynen böyle. "İşyerinde çalışan işçilere her yıl kârın yarısı (yüzde ellisi) zam olarak verilecektir."
Mükemmel (!)

İstanbul'un Esentepe Bölgesinde, iki adet (ikiz) kuleden oluşan ve 2018 yılında açılan Astorya AVM'nin yerinde eskiden, *TATKO otomobil servis istasyonu faaliyet gösteriyordu. 
Aynı zamanda Türkiye'de açılmış olan ilk oto servisini, Yalman Ailesi 1950 Yılında işletmeye açmıştı.  
Tatko otomobil servisinde özellikle Amerikan malı otomobillerin bakım ve tamirleri yapılıyordu. O yıllarda otomobillerin büyük çoğunluğu zaten ABD yapımıydı.
                                           
haydi ellialtı hoop
HAYDİ ELLİALTI HOOP

Taksiciler; Chevrolet, Ford, Pleymouth, Dodge ve Desoto marka otomobillerle İstanbullulara hizmet veriyordu. 1960 lı yıllarda taksi şoförlerinin tercih ettikleri markaların başında ise 1956 model Chevrolet geliyordu. Şoförler kendi aralarında birbirlerine "ellialtı hoop" diye sesleniyorlardı.

İstanbul yollarında, bakımlı tertemiz (damalı) taksiler dolaşıyor ve bunları, kravatlı, günlük traşlı ve yolcuların "şoför bey" diye hitap ettiği kibar ve güvenilir taksiciler kullanıyordu.  

Varlıklı aileler ise, plakalarının başında H (hususi) İstanbul yazan genellikle Buick, Craysler, Cadillak, Pleymouth marka lüks otolarla İstanbul yollarını arşınlıyorlardıl... 

Sendika bölge organizatörünü göndererek Tatko Servisi işyeri temsilcilerini çağırttım. Aynı akşam mesai bitimi sonrası, iki temsilci birlikte geldiler. 

Biraz sohbet ve biraz daha derin tanışma faslından sonra "sizi kutlarım örnek bir sözleşme yapmışsınız. İşverenler kârlarının bölüşümü ile ilgili sözleşme maddelerine kolay, kolay imza atmazlar. Geçtiğimiz yılın zamlarını merak ettim uygulama nasıl oldu bunları konuşalım diye haber göndermiştim dedim. Sözüm biter bitmez iki işyeri sendika temsilcisi aynı anda "başkan biz toplu sözleşme değil, toplu sızlaşma yapmışız" diyerek toplu sözleşme safhalarını anlatmaya başladılar...

İŞVEREN KURNAZLIĞI MI

Galiba beş gün sonraydı...
Tatko Genel Müdürlüğünden bir telefon aldık. Telefondaki şahıs kendisini tanıttı ve bizi genel müdürlükte bir kahve içmeye davet ettiğini belirtti. O yıllarda genel müdürlük(Yönetim Merkezi)Taksim Talimhane'de bulunuyordu. İşyeri temsilcilerimizle birlikte  şirket merkezinde bir araya geldik. Bizi davet eden ve görüşmeye katılan şahıs iş müfettişliğinden ayrıldığını ve birkaç firmanın personel işlerini yönettiğini, bu arada toplu sözleşme müzakerelerine de şirket vekili olarak katıldığını belirtti.

Hoş beş ve kısa bir sohbetten sonra "yaklaşık on civarında işçi hergün *vizite kağıdı alarak hastahaneye gitmeye başladı bu durum işlerin aksamasına sebep oluyor buna bir çözüm bulmak gerekir, bu yüzden sizi davet ettik" dedi.  Ben, işçilerin hasta olabileceğini bu yüzden hastahaneye gidip muayene olmalarının hakları olduğunu ve bu durumun engellenemeyeceğini bahsederek, konuyu toplu sözleşme yapım yönetim ve uygulamasına getirdim. İki yıldır toplu sözleşmede belirtilen zamların neden ödenmediğini, kârın yarısının işçilere verilmesi gerekirken neden tam olarak uygulanmadığını sorduğumda "servis kâr etmedi iki yıldır zararda" cevabını almıştım.

Zarar ettiğini belirttiğiniz bu işletmede, anlaşılıyor ki geçen yıllardaki zararlarda işçilerin bir kusuru olmamış, dolayısı ile işçilerin hastahaneye gitmeleri zarar eden bir işyerini fazla etkilemez, diyerek artık kalkmak istediğimi belirttim.
İki dakika beklememiz rica edildi. Biraz sonra yanımızdan ayrılan şahıs başka biriyle içeri girdi ve "Mustafa Yalman* Bey de sizinle tanışmak istedi diyerek Mustafa Bey'in şirket ortağı olduğunu belirtti.

Mustafa Beyle tanışma ve sohbet faslı, az sonra müzakereye dönüştü. Görüşme sonunda geçtiğimiz yılları tam olarak telafi etmese de işçilerin tamamına yeni yapılacak sözleşme dönemine kadar *seyyanen olmak kaydı ile ek zam protokolü yapmış, temsilcilerimizle birlikte işyerine giderek işçilere açıklamıştık...

*Tatko aynı zamanda Goodyear fabrikasının ortaklarındandı.
* Vizite kağıdı işveren tarafından doldurulan hastahaneye sevk evrakı niteliğinde, işçilere ait bilgileri içeren kaşeli imzalı evrak.
* Mustafa Yalman, Gazeteci Ahmet Emin Yalman'ın kardeşi, Galatasaray Başkanlığını yapan Alp Yalman'ın babasıdır.
* Herkese eşit olarak.

23 Eylül 2019 Pazartesi

12 EYLÜL EVRANLARI

12 EYLÜL VE EVRANLAR

12 EYLÜL 1980 Sabahı saat 04 civarında, ev telefonum uzun, uzun çaldı. Uyuyordum. Evde çoluk çocuk hep uyandık.
Bir üst komşum Hilmi Güner, "Hüseyin Bey televizyonu açın ihtilal oldu" dedi.
Televizyonu açtık. Bir bildiri okunuyordu.
Sonuna kadar dinledik. TRT nin ünlü spikeri Mesut Mertcan, "Milli Güvenlik Konseyinin bir numaralı bildirisini dinlediniz." Dedi. Bir numaralı bildiriyi dinlediniz dendiğine göre, demek ki başka bildiriler de vardı, ve sırasıyla onlar da okunacaktı.

ORDU YÖNETİME EL KOYDU

Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren ve ordu komutanları, yani Silahlı Kuvvetler ülke yönetimine el koymuşlardı. Gerekçelerinin birisi de "milletimiz için başkaca bir çıkış yolu kalmadı" söylemiydi
İlk olarak Türkiye Büyük Millet Meclisini kapattılar. Anayasayı uygulamadan kaldırdılar...
Kitle örgütleri ve derneklerin faaliyetlerini sonlandırdılar.  

12 Eylül bir kara darbeydi elbette, ama o günler ve sonrasında henüz hiç kimse darbe lafı etmiyor, aklından geçirenler ise asla seslendiremiyorlardı. 

Evet MGK bildirileri onların uygun buldukları zamanlarda birer, birer okundu. 
Darbeciler, darbeyi birlikte olgunlaştıranlar ve darbe yardakçıları bu durumdan çok memnundu. 
Bildiriler okundukça darbe yardakçılarının yüzlerindeki tebessümler uzun süre eksilmez oluyordu. 
Başka bir bildirileriyle, devrimci ve ilerici sendikaların da faaliyetlerine, kendi anlayışlarında olan kayyımlar atayarak son verdiler. 

Çıkarcılar fırsatı değerlendirmeye başladılar. Suratlarında beliren mutluluk sanki evrende, göğü yedinci katına kadar aydınlatıyordu.(!) 

Bu dönemde kasalarını doldurmayı hedefleyenler de  oldukça memnundu... 
Bir kısım iş adamı, sanayici, para babası bu utanç darbesinden kahkahalar atıp "şimdiye kadar (onlar) işçiler güldü, artık gülme sırası bizde" diyerek memnuniyetlerini dile getiriyorlardı.

ABD başkanı ve adamları "darbeyi bizim çocuklar yaptı" diyerek memnuniyetlerini kayıtlara geçiriyorlardı.
Velhasıl tüm memnunlar bıkmadan usanmadan darbecilere methiyeler düzüyorlardı...

Memnun olanlara göre anlaşılan o ki: darbeciler, güçsüzden değil güçlüden yana, zayıftan değil kuvvetliden yana, yoksuldan değil zenginden yana, işçi ve çalışandan değil işverenden yana tavır koymuşlardı...
Tüm darbelerde olduğu gibi 12 Eylül darbesi de halkı düşünce bazında ikiye ayırmıştı.
Bir tarafta memnunlar ve gülen yüzler, diğer tarafta acılar içinde ağlayan gözler... 

LANET OLSUN !

Bilmiyorlardı ki bu gün methiyeler düzen bu menfaatçilerin birçoğu, çok uzun olmayan bir süre sonra hem darbecilerin en başına, hem de diğerlerine lanetler okuyacaklardı...  

12 Eylül öncesi tarihlerde, darbeyi oluşturanlar ve olgunlaşmasına destek verenler, para babaları, gözü doymaz sermayedarlar, gördüler ki arzuladıkları iktidarın yönetimi kuruldu. 
Silahlı kuvvetler camiasından Ağustos ayında ayrılan taze emekli bir amiralin başbakanlığında, zorlama bir yönetim peydah edildi. 

Bu yönetimin ekonomi idaresi ise, işveren yandaşlığı ayyuka çıkmış, hemen her olayda işçi hakları için verilen yasal ve demokratik işçi sınıfı eylemlerine karşı, işveren dayanışmasının güçlenmesi için her çabayı gösteren, bunun pratiğini de yapmak üzere, yakın zamana kadar işveren sendikası (MESS) başkanlığına oturtulan Turgut Özal'a verildi.

12 EYLÜL EVRANLARI (II) olarak  Devam edecek  

11 Eylül 2019 Çarşamba

SENDİKAL ACILAR VE 39 YIL

1980 Yılının 12 Eylül'ünden bu yana tam 39 yıl geçti.
İşte bu tarih, "yeter artık biraz da biz gülelim" diyen sanayici, "ben zengini severim" diyen siyasetçi ve yardakçılarının oluşturdukları ortama omuz veren, "asmayalım da besleyelim mi" diyen anlayıştaki sözde devlet adamlarının sevinçten çığlıklar atarak kendilerini, kendileri tarafından göreve getirdikleri kapkara bir gündür.

Türkiye'de sendikal hareketlerin, gerçek ve devrimci sendikal çalışmaların budanmaya  başlandığı gündür 12 Eylül...

İşçi sınıfının devrimci sendikal kanadının koparıldığının, kara bir tarih sayfasına yazılmaya başlanmasının kararlaştırıldığı kirlenmiş bir gündür 12 Eylül...

İşçilerin ter temiz duygu ve alın terleriyle oluşturarak 1967 Tarihinde kurdukları Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, (DİSK) ve üye sendikaların çalışmalarının sonlandırıldığı tarihtir 12 Eylül.


Darbeci Kenan Evren ve onun sivil uzantısı olan Turgut Özal'ın hazırladığı zengin şerbetini(!) yani 24 Ocak
Kararlarını, beraberce şevkle ve zevkle uyguladılar. 

İşçi sınıfının yıllar boyunca demokratik mücadelelerle elde ettiği kazanılmış haklarının gasp edildiği bir tarihin başlangıcıdır 12 Eylül...

İşçi sınıfının ekonomik  ve demokratik haklarının tırpanlandığı, demokratik mücadelelerle büyüttükleri gerçek sendikal örgütleri DİSK'İN, faaliyetlerine son verildiği tarihtir 12 Eylül...

Suçsuzluğu daha sonra kendi kurdukları mahkemelerce de beraat ettikleri anlaşılan, yüzlerce sendikacının, gözaltına alındıkları, tutuklandıkları, işkencelerden geçirildikleri çok kötü, çok korkunç günler, aylar ve yılların başlangıç tarihidir 12 Eylül... 

12 EYLÜL 1980 DİPSİZ KÖR KUYU

Binlerce işçinin işten çıkarıldığı, ailece açlığa mahkum edildiği, çaresizliklere itildiği, dibi görünmez kör kuyuların sıra, sıra işçi ve emekçilerin yollarına kazındığı gündür 12 Eylül...

2014 Yılında yayınladığım yazıyı bir kez de beraber okuyalım.

"12 EYLÜL DARBESİNİN İŞÇİLERE ETKİSİ"


12 Eylül Faşist Darbesinin üzerinden çok yıllar geçti.

Bu cümle çok kolay yazıldı... 
Kolayca da söyleniyor, 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden yıllar geçti. 

Oysa gerçek başka. 
Gerçeklerin anlatılması kolay değil...  

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden evet çok yıl geçti, geçti ama, deldi de geçti...

Gerçekleri, herkes kendine göre anlıyor...  

Anlatılanları, yine herkes, anladığı kadar biliyor...
Anlatılsa bile anlatılanları, yaşamayanlar tam anlayabiliyor mu?..
Doğrusu gerçekleri, tam olarak o günleri, yaşayanlar biliyor... 

EYLÜL ZOR AY

Eylül, ülke insanının bir kesimine göre her zaman zor ay. 

Sonbaharın ilk ayı. 

Sonraki mevsim, kış... 
Kışın içinde bir de "zemheri" var ki...
Adına uygun bir soğuk yapınca, titretir insanı...

Odun, kömür...  


Okul, çanta, defter, kalem... 

Ayakkabı, önlük…

Zor mu? Zor, hem de çok zor… 
12 Eylül ise zorların en zoru...
Ne anlarsan anla...

BİRİLER İÇİN

Birileri için, vatanın kurtuluşu...
Birileri için, ürkeklik...
Birileri için, kuşku...
Birileri için, işsizlik, açlık...
Birileri için muhbirlik...
Birileri için polis kapıda, bileklerde kelepçe...
Birileri için aylarca, yıllarca hapislik, işkence...
Birileri için, darağacı...
Birileri için, "asmayalım da besleyelim mi"?

Kaybolan babalar...
Babasız kalan çocuklar...

Ağlayan analar...
Dinmeyen gözyaşları... 

Kısaca işte,12 Eylül'ün özeti...

Devletin başına oturup, yönetime el koyan zorbalar, toplumun birçok kesimine suçlu gözüyle bakıyor.


İşçi sınıfının bir kesimini, DİSK ve üyelerini, zanlı gözüyle değil, karar verilmiş, hüküm giymiş "suçlu" anlayışı ile görüyorlar.
Ülke yönetimine el koyan generallerden biri ilk günlerinde “otel garsonu bile benim kadar maaş alıyor” demişti. Daha ilk demeçlerinin birinde, ülkedeki gerçek ve devrimci sendikaları “suçlu” ilan etmişti. 

Darbeciler, ülke yönetimine el koyar koymaz, DİSK ve üye sendikaların faaliyetlerini durdurdu. Yönetimlerine, emek ve emekçi düşmanı "kayyum" tayin ettiler. 
Yine bu sendikaları, yıllarca bu anlayıştaki darbe hayranı, darbecilerin gözü kulağı durumundaki "kayyumlarla" yönettiler.

DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk, Genel Sekreter Fehmi Işıklar ve yöneticilerin tamamını, temsilci ve üyelerin ileri gelenlerini tutuklattırıp, yıllarca hapis damlarında yatırdılar. Davutpaşa "Otağı Hümayun"da işkencelerden geçirdiler...
Metris ve Hasdal ceza evlerinde aylar ve yıllarca tecrit edildiler.

İnsanlık vasıflarını kaybetmiş darbeci ve uşakları, insanlığı unutturmak istediler... 

Sendika merkez, şube ve ofislerinde defalarca arama yaptılar. 
Suç belgeleri aradılar, d
idik didik ettiler her yeri. 
Yok işte, delil yok, suç belgesi yok. 
Suç yok, delil de yok...

Suçlu ilan ettikleri, DİSK yönetici ve üyeleri "suç yok, delil de yok" ama nedeni belli bir şekilde hapis damlarına kondu.



YARGILAMA

Yargılamalar, duruşmalar bilerek ve isteyerek yıllarca sürdürüldü. DİSK'İN Avukatı Ercüment Tahiroğlu ve devrimci avukatlar, duruşmalar srasında çok önemli savunmalar yaptılar. 

Yıllar sonra davalar, sıkıyönetim mahkemelerince beraatla sonuçlandı. 

İşte bunu da söylemek kolay, iki kelime, sadece iki kelime, beraat ettiler...


İşkenceli günler, sevdiklerinden, sevenlerinden ayrılık, acılar ve ömürden kaybolan yıllar... 

Bu uzun sürede, içeride ve dışarıda elbette hayat devam ediyordu...


Çocuklar okula başlayacak, 

Okula götürecek, baba yok... 
Soba yanacak, odun yok...
Odun alınacak, para yok.
Beş, altı yıl sonra, 
Baba beraat ediyor, suç yok...
Baba iş arıyor, iş yok...
İş yok, aş da yok...

Darbeci general, ''garson benim kadar maaş alıyor'' diyerek çalışanların ücretlerinin yüksek olduğunu da işaret ediyordu. 
Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı ''ben zengini severim'' diyen, kollarını sıvadı ve işçi ücretlerini birlikte törpüleyerek ayarladılar!.

İşçileri zorla sarı sendikalara üye yaptırdılar...

Çalışanların, demokratik mücadele sonucunda, toplu sözleşmeler yolu ile elde ettikleri ikramiye, kıdem tazminatı, çalışma süreleri ve iş güvenliği gibi kazanılmış haklarını birer birer tırpanladılar.  

Sendikalarda çalışan personelin tamamını işten çıkarttılar. Fabrikalardan, solcu diyerek bir çok işçiyi işten attırdılar. Yıllarca bu insanlar iş bulamadı.
Anneler tencerelerde yemek yerine dert kaynattı...
Babalar, kurulan ev sofralarında aç oturup, bu gün iştahım yok diyerek aç kalktılar.

Soğuk günlerde birlikte titrediler... 

Darbeciler ve yalaka siyasileri, bir kere olsun bu suçsuz anne, baba ve çocukları düşünmediler.
Buldozer oldular...
Buldozerin direksiyonuna sıra ile oturdular.
Önlerine geleni ezdiler, insanlığı da öldürdüler...

BİR GARİP TÜRK-İŞ
  
Garip olan şey, kendilerinin büyük olduklarını, her demeçlerinde övünerek söyleyen konfederasyonun, (TÜRK-İŞ) bir yöneticisini darbeci generallerin başında olduğu yönetime bakan vermiş olmasıydı. 

Sendikal örgütlenme, grev hak ve uygulamalarını zorlaştırıp, işçilerin gerçek mücadele, yön ve yöntemlerini ortadan kaldırırken, çok enteresandır, Sosyal Güvenlik Bakanlığı koltuğunda, bir sendikacı oturuyordu.(!) 

Bu,Türk-İş Genel Sekreteri, Sadık Şide'den başkası değildi.

DİSK ve üye sendikaların, yöneticileri hapishanelere gönderilirken, Türk-İş yöneticileri sus pus olmuşlardı. 
Devrimci sendikaların yönetimlerine oturtulan, faşist zihniyetteki "kayyumlarla" işçilerin gerici ve sarı sendikalara transfer pazarlıklarını sürdürüyorlardı. 

Umduklarını 
Kısa zamanda, bulamadılar. 
Gerçek ve devrimci sendikacılık eğitimi alan DİSK üyeleri uzun süre direndi.

Üyeler, direnç gösterdikçe, sıkıyönetim mahkemelerinde, davalar uzatıldıkça uzatılıyordu. 
Bu süreler içinde işverenlerin bir kısmı ise, bilinçli işçileri, işten çıkarmaya devam ediyordu...

Onları ve ailelerini işsizliğe, açlığa mahkum ediyorlardı.
İşten çıkardıkları işçilerin işe alınmamaları için, daha önceden tespit ettikleri isim listeleri, çoktan işverenlerin kendi aralarında paylaşılmıştı.

Darbeciler, bir kısım patron ve "sarılar", el birliği yaparak amaçlarını gerçekleştirdiler. 
DİSK'in sınıf bilinçli tabanını dağıttılar.

İLERİ DEMOKRASİ

İşçi sınıfının, demokratik mücadele örgütü olan sendikal çalışma yolu ile elde ettikleri kazanılmış hakları, ellerinden alınırken bile, darbe kalıntısı siyasiler ''İleri Demokrasi" şirinliğini ağızlarından hiç eksik etmedi. "İleri Demokrasi" söylemlerini hep tekrarlayıp durdular.... 

Nasıl bir "ileri demokrasi" ise, hala çalışan büyük kesimin grevli toplu sözleşme hakkı yok.
Hakkı olduğu iddia edilen kesimin ise grev hakları oldukça sınırlı...

Sendikalara serbestçe üye olma özgürlüğünün önünde, sayısız engeller hala duruyor. 
Siyasiler ve "büyük"(!) işçi konfederasyonu, sessizliğini sürdürmeye devam ederken, bu konfederasyon üyesi çok sayıda sendika, sandukaya* sokulmuş görüntüsü vermiyor mu? 

*Sanduka; Bazı mezarların üzerine konulan, tahta veya mermerden yapılmış sandık.





7 Eylül 2019 Cumartesi

İŞÇİ HAYATI UCUZ MU


Ne söylemeli, nesini söylemeli anlaşılır gibi değil.
Adına iş kazaları denilen olaylar nedeni ile gün geçmiyor ki ölüm haberi duymamış olalım.
Bu durum nereye doğru gidiyor, nerelere kadar gidecek...

İşçi sağlığı ve iş güvenliği Meclisinin (İSİG) açıklamalarına göre, 2019 Yılının Temmuz ayında en az 163 işçi hayatını kaybetti.
Bu açıklamanın mürekkebi kurumadan, Ağustos ayında da yine acımasız ölümlerin meydana geldiği ve en az 163 işçinin hayatını kaybettiği açıklandı.

Çalışanların, özellikle de işçi ve emekçilerin canları devlet güvencesindedir.


Yani çalışanlar canlarını devlete emanet etmiştir. Devletin ilgili kurumları, Çalışma Bakanlığı, bağlı birim yetkilileri, iş müfettişleri bu emanetlere sahip çıkmalıdır.

Bu ölümlere kamu oyunda artık iş kazası denmemektedir.
Görülüyor ki "iş cinayetleri" adını alan bu söylem, yeterli önlemlerin alındığı ülkelerde olmuyor. Ya da asgari düzeyde oluyor. Çünkü önlemler, kazaları önlemek içindir.

İş yerlerinde yeterli önlemlerin alınmasından sonra meydana gelen olaylardır "iş kazası"...
İşçi ölümlerinin bu kadar yüksek olmasından anlaşılıyor ki işyerlerinde yeterli denetim olmamaktadır. Yeterli önlemler ise alınmamakta veya alınamamaktadır!

Her ölüm acıdır ve çoğu zaman bir ocağın sönmesine yol açabilmektedir.

Günümüz Türkiye'sinde yaptırımların maliyetleri oldukça yükselmiştir. Ama bilinmelidir ki işçilerin canları bu maliyetlerden daha ucuz değildir.

İşçi ölümleri kader değildir...
İşçi ölümleri engellenmelidir...
İşçi ölümleri durdurulmalıdır...

16 Ağustos 2019 Cuma

TÜRK-İŞ BAŞKANI KASADA PARA YOK DEDİ


TÜRK -  İŞ Başkanı Ergün ATALAY 14 AĞUSTOS 2019 Tarihinde FOX Televizyonunun Çalar Saat programına çıktı. Yaklaşık 200 bin kamu işçisini kapsayan ve kamu oyunda oldukça eleştiri alan 2019-2020 toplu iş sözleşmesini neden imzaladıklarını anlattı. "Kasada paramız yok"dedi.

Düşük zam teklifi gelirse greve gideriz, Zonguldak Maden işçileri ve Darphane işçileri ise greve başlamaya hazır diyen Ergün Atalay, TV programında grev eyleminden neden vazgeçtiklerini "bekâra karı boşamak kolay" söylemiyle noktaladı. Ayrıca "greve gidersek işçinin masraflarını nasıl karşılarız, kasada paramız yok?" dedi.

Sayın Başkan grev sadece para ile yapılmaz. Sendikacının ana görevi emeğin ve emekçinin hakkını her koşulda sonuna kadar savunmak ve korumaktır.

Elbette grevde, işçiye yardım yapılacaktır ve yapılmalıdır. Sendika yöneticileri bu durumun asgari tedbirini almalıydı...

İşçiden alınan aidatların bir kısmı da bunun için ayrılmalıydı. Türk -İş ve üye sendikalar, kurulduğu günden bu güne kadar yani 60 yılı geçen süre içinde aldığı aidatları ne yaptılar?
Zonguldak Maden işçileriyle, darphane işçilerinin sayısı ne kadardır? Milyonlarca üyenizin varlığından gelen (alınan) aidatlarla bu grevler yönetilemez miydi?
Ben de, işçi kamuoyu da, cümle âlem de biliyor ki asıl neden bu değil.
Kasalarınızda para ne zaman olacak? Kasalarınız dolu olsa da bir şey fark etmeyecek gibi...

Hani kabadayılık yapan birine sormuşlar, senin adın nedir? O da Mülayim demiş. Soruyu soran kişi, adamın boyunu posunu incelemiş "hadi çek git buradan Mülayim, sert olsan ne yazar" demiş...


14 Ağustos 2019 Çarşamba

EYLEM Mİ SÖYLEM Mİ

2019 Yılı toplu sözleşme görüşmeleri, TÜRK-İŞ ve Hükumet tarafından tatlıya bağlandı! 
Kurban Bayramı günü imzalanan toplu sözleşme, kamuoyunda olması gerektiğinden çok fazla ses getirdi.
   
TÜRK-İŞ Genel Başkanı, yaklaşık 200.000 kamu işçisini ilgilendiren toplu iş sözleşme sürecinde anlaşmanın sağlandığını açıkladı. 
Zam oranının 2019 Yılı için yüzde 8+4; 2020 Yılı içinse yüzde 3+3 olarak belirlendiğini belirtildi. 
Türk-İş Başkanı - Çalışma Bakanı

Televizyon, yazılı basın ve özellikle sosyal medyada TÜRK-İŞ Başkanı ATALAY, bu güne kadar görülmemiş biçimde eleştiriye uğradı. 
Görüşmeler sırasında Çalışma Bakanına dönerek kısık bir sesle "Uzasa işi karıştıracağız. En azından kapattım böyle" dediği ifadesi çokça tepki aldı. 
Bilindiği üzere TÜRK-İŞ masaya yüzde 15 zam teklifi ile oturmuştu. Görülüyor ki imzalanan sözleşme ile  alınanlar, teklifin ancak yarısı gibidir. Türk-İş Başkanı Ergün ATALAY  “Söyleyecek bir şeyim yok, imza atacağım” dedi.

DAĞ FARE DOĞURMADI


Son güne kadar "grevden başka çaremiz kalmadı, 
Zonguldak maden işçileri ve Darphane işçileri greve çıkacaklar" diyen TÜRK-İŞ Başkanı, "sendika başkanları ile beraber karar verdik, söyleyecek bir şeyim yok, imza atacağım” diyerek hem kendi, hem de diğer yöneticilerin anlayış ve kararlarını belirtmiş oldu.

Demek oluyor ki gerçekten akıllarında ve kararlılıklarında, EYLEM fikri ve anlayışı olmayanların söylemleri, çoğu zaman bir şey ifade etmiyor.


Evet GREV sendikal bir eylemdir. 
Menfaat grevi, hak grevi gibi türleri de vardı. Bilindiği üzere 1982 Cunta Anayasası ile işçilerin bu en tabii hakları da tırpanlandı.

İş hayatında eylem deyince çoğu insanın aklına hemen her zaman grev gelir... 

Göğsünüzü gere gere, içinize sinen, işçinin onay verdiği işçi kamuoyunun kabullendiği bir toplu iş sözleşmesi imzaladıysanız mesel yok. 
Böyle bir toplu iş sözleşmesi de, sendikal eylemlerin en büyüklerinden biri sayılır...

Bakın Yalçın Bayer, 14 Ağustos 2019 Tarihli Hürriyet'teki yazısının bir bölümünde "Türk-İş bugüne kadar mücadeleci değil, sürekli uzlaşan bir konfederasyon olmuştur ve gene yanıltmadı." diyerek TÜRK- İş'in  ana vasfını ve uzlaşmacı tavrını tek cümleyle böyle özetliyor.

Öne Çıkan Yayın

16 HAZİRAN İŞÇİ EYLEM GÜNÜDÜR

  KUTSAL İŞÇİ YÜRÜYÜŞÜ 13 ŞUBAT 1967 Tarihinde DİSK kuruldu. Böylece devrimci ve gerçek sendikacılık dönemine girilmiş oldu. Kısa zamanda ...