15 Mart 2018 Perşembe

ÖLÜMCÜL İŞ KAZALARI VE SENDİKALAR


İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, Şubat 2018 de, 123 işçinin hayatını kazalarda kaybettiğini açıkladı.
28 gün gibi kısacık bir ayda, kayda geçen işçilerin ölümünden bahsediliyor. Açıklama en az 123 işçi diye açıklanıyor. Demek ki kayda geçmeyen ve bilinmeyenler de var...

Hukuki ve  iş hayatındaki söylemi İş Kazası!
Söylem olarak iş kazası ve iş güvenliği ne demek?
İşçi sağlığının, iş güvenliğinin uygulamada ki durumu bu gün nedir?

Fabrikalarda, inşaat şantiyesinde, taşocağında iş güvenliğini kim sağlar? Tedbirleri kim alır, daha doğrusu çalışma alanlarında güvenli ortamları kim oluşturur?
Elbette bunların cevabı var, bu cevapları herkes bilir. Herkesin bu cevapları bilmesi sorunları çözüyor mu?
Elbette hayır...
Çözmez, çözemez, yıllardır ülkemizde bu sorun çözülemedi. Acaba bu sorun çözülmek mi istenmiyor?
Ülkemizde bu gün meydana gelen ölümcül iş kazalarında ölenlerin sayısının, İngiltere'den beş kat daha fazla olduğu belirtiliyor.
İşçi ölümlerinin, Çin'den beş, ABD den ise yüzlerce kat fazla olduğu kayıtlarda görünüyor, okunuyor.

İsveç, Norveç gibi Avrupa ülkeleri ile kıyaslanma yapmanın yanından bile geçemiyoruz.
ISG Meclisinin açıklamalarına göre, Şubat'ta meydana gelen ölümlü kazalarda İstanbul ve Kocaeli ilk sıralarda bulunuyor. Ölümcül kazaların çok olmasının sanayi yoğunluğu ile doğru orantılı mı acaba?
Raporda ölen işçilerin yüzde dördünün sendikalı, yüzde doksan altısının ise sendikasız olduğu belirtiliyor. Bu durum sendikalı olan işyerlerinde daha az kaza oluyor gibi gözükebilir.


Öyle olsaydı tüm işçilerin sendikalı olduğu SOMA'da ki maden ocağında 301 maden işçisi ölür müydü? Demek oluyor ki işyerlerinin sendikalı olması çoğu zaman sorunların çözümünde fazla etkili olmuyor ya da olamıyor.

Sendikaların gerçek, ilerici, işçiden yana ve devrimci anlayışta olmaları da gerekiyor...

SENDİKALAR VE İŞ GÜVENLİĞİ

İş güvenliğinin tam olarak sağlanmaması elbette ölüm sayılarını artırıyor. İş güvenliği neden sağlanamıyor? Bunun cevabını uzmanlar vermeli... Uzmanlar ve yaptırım uygulaması konusundaki yetkililer şunun da cevabını verebilmeli. Ölümlerin olduğu yerde iş güvenliği tam olarak sağlansaydı sayı bu kadar kabarık olur muydu?
Sendikacılık çalışmaları içinde iş güveniği, en az ücretler kadar önemlidir. İşçiler, yaşantılarının önemli bir bölümünü çalışarak geçirmektedir. Öyleyse çalıştıkları işyerlerinde tehlikelere ve sağlığa zarar veren etkenlere karşı korunmalıdırlar.
İşyerlerinde, fiziki şartlar, çalışma ortamı olarak hazırlanırken, ilk iş çalışma koşullarının insancıllaştırılması olmalıdır. Yani kısaca buraların insanlığa yaraşır biçimde olması gerekir.
Çalışma koşullarının, özellikle çalışma saatlerinin, günümüz medeni ülkelerdeki seviyelere çekilmeleri sağlanmalıdır. Uzun çalışma saatlerinde mutlaka dinlenme molaları verilmelidir.

MARKO PAŞA

1969 Yılın'da Türkiye Maden - İş Sendikasının, merkezi İsviçre'de bulunan Uluslararası Metal İşçileri Federasyonu ile birlikte uyguladıkları yurt dışı eğitim seminerlerin birinde İtalya'da FİAT Fabrikasını gezmiştik.

Çalışma koşulları, çalışma süreleri, ve sair konularda incelemeler yapmış ve oldukça bilgilenmiştik.
Günümüzde, adına "insan kaynakları" denilen ve bizim personel müdürlüğü diye bildiğimiz birimin yetkilisi bir olayı şöyle anlatmıştı.

"Bizim çalışmamızda en önemli şey üretimdir. Çok kazanmak için çok üretmemiz gerekir. Çok üretmenin, yani verimli çalışmanın temel unsuru, işçinin mutlu olarak çalışmasından geçer. Yakın bir zamanda bir işçimizin  bazı olumsuz davranışlarını ve durumunun üretime de yansıdığını gözlemledik. Başarılı ve eski işçilerimizden birisiydi. Kendisi ile yaptığımız görüşmelerde bir sonuç alamadık. Aramızda karar aldık ve araştırmalara başladık. Onun haberi olmadan ailesine gittik. Eşiyle görüştük. Sorunu öğrendik. Eşine de bu görüşmemiz gizli kalmalıdır
diyerek ayrıldık. Bir yıl sonra bu işçi FİAT Fabrikalarında yılın işçisi ödülünü aldı."
Biz kendi aramızda Marko Paşa derdini anlatana derman buluyormuş, ama bu durumda dert anlatılmadan da derman bulunmuş oldu, diye FİAT Fabrikasının bu birimine *MARKO PAŞA adını koymuştuk.

Başta çalışanların eğitimi olmak üzere, iş güvenliğinin tam olarak sağlanmasından sonra meydana gelen kazalara "iş kazası denir."
Sözü fazla uzatmaya gerek yok, kısaca gerçek şöyle açıklanabilir.
İş kazalarını önlemenin en önemli yolu, çalışma alanlarının iyi denetlenmesinden geçer.  İyi denetimler ise gerçek ve güçlü sendikaların bulunduğu iş yerlerinde daha etkin yapılır...

İşçilerin sendikalaşmaları, sendikalarda söz ve karar sahibi olmaları, iş kazalarında ölüm ve sakatlanma risklerini azaltacaktır.


* Marko Paşa; Rum asıllı bir Osmanlı Paşasıdır. Askeri Tıbbiyeyi bitirmiş doktordur.

25 Şubat 2018 Pazar

EKDİĞİMİZ BİTMEDİ

TOPLANTI DÖNÜŞÜ

"Toplantı dediğin işte böyle olur be kardeşim."
Ondört Haziran 1970 DİSK'İN Merter'de yaptığı toplantı sona erdi. Toplantıya katılan sendika yöneticileri ve işyeri temsilcilerinin bir kısmı evlerine, bir kısmı ise çalıştıkları vardiyalarına yetişip, işbaşı yapmak üzere çalıştıkları fabrikaların yoluna koyuldular.

Yakup, birlikte yürüdüğü arkadaşlarına bu toplantıyı, toplantının önemini ve kalitesini biraz önce söylediği bu tek cümle ile özetledi. "Toplantı dediğin işte böyle olur be kardeşim. Konuşmacıların tamamı önemli şeyler söylüyor, dinleyenler ise dikkat kesilmişler sanki" diyerek konuşmasını sürdürüyordu.

Salih Usta, Yakup'un sözünü tam da burasında keserek, atak yaptı ve araya girdi. "Siyasi iktidar geri adım atar mı ne dersin Turan Usta?" dedi. Turan usta Salih'i duymamış gibi yaptı ve Çotak Mehmet'e doğru dönerek "Mehmet gece paydosunda bizim kısımdaki arkadaşlara, kararlaştırdığımız kadarını sen anlat, gündüzcülere de sabah ben anlatırım"dedi. Çotak "tamam usta meraklanma sen, gece yemek paydosunda güzelce anlatırım ben" diyordu ki, Salih Usta dayanamadı, "Çotak direniş kararını da söyleyecek misin" diyerek söze tekrar girdi.

Çotak çok sinirlendi azarlarcasına" Salih Usta bak kardeşim sen laftan anlamaz mısın? Direniş lafını da nereden çıkarıyorsun? Kaç defa aramızda konuştuk, kararlaştırdık. Direniş değil, üretim, üretim gücü, üretimden gelen gücümüz, anladın mı?..

ÜRETİMDEN GELEN GÜCÜMÜZ

Çotak Mehmet konuşmasını sürdürdü, cümleyi tam olarak bir kere daha tekrarladı. "Üretimden gelen gücümüzü kullanacağız, bu gücümüzü de herkes görecek, hepsi bu kadar işte anlaşıldı mı?" diyerek sözlerini tamamladı.
Dört ay önce fabrikada yapılan sendika temsilciliği seçiminde işçiler, Salih Ustayı da temsilci olarak seçmişlerdi, ancak Turan Usta, Salih'e eskiden beri hiç güven duymuyordu. Diğer temsilcilere bir iki defa "Salih'e dikkat edin, onun yanında önemli şeyler konuşmayalım" demişti...

Diğer temsilciler Turan Ustaya bunun nedenini hiç sormadılar. Sormak da istemediler. Turan Usta böyle söylediyse bir sebebi hem de önemli bir sebebi vardır diye düşünürlerdi.
Zaten sorsalar da Turan Usta'dan cevap alamazlardı. Hepsinin yüzüne öylece bakar, bakar sözü başka konuya getirirdi.
Turan Usta Karadenizliydi.
Fabrikanın en kıdemlilerinden sayılırdı. İşletmenin kuruluşunda işe alınmış, makine bakım kısmında usta olarak çalışmış ve tüm makine montajına nezaret etmişti.
Ustalığının yanında, çalışkanlığı nedeniyle de Fabrika Müdürü onu dökümhane kısmına ustabaşı yapmıştı. Uzun yıllardan beri işçiler, Turan Ustaya çokça güven ve saygı duyuyordu.

AĞAÇLAR ÇİÇEK AÇAR

Turan Usta, temsilci arkadaşlarına doğru baktı, sıra ile hepsinin üzerinde birer, birer göz gezdirdi. Adanalıya döndü, "bana bak Sabbar çok düşüncelisin, hiç konuşmadın yoksa durum kritik mi" diyerek şaka yollu bir söz attı ortaya.
"Ustacığım ben sana şöyle izah edeyim. Kışlar ne kadar uzun sürerse sürsün. Bu uzun süren kışların da ardından, bahar mutlaka gelir. Gecikmelere rağmen ağaçlar, yine de çiçeklerini açar. Meyvelerini de verirler."
"Anladım Sabbar anladım, yine her zamanki gibi filozofluğun üstünde" dedi Turan Usta.

YEMEK PAYDOSU

Gece yarısını biraz geçti. Siren çaldı işçiler topluca yemekhaneye doluşmaya başladı.
Çotak Mehmet yemekhaneye herkesten önce geldi. Bu güne kadar Çotak  ellerini ve yüzünü yıkamadan asla yemekhaneye girmezdi. Ancak şimdi durum değişikti. Ne yıkanmayı ne de yemeği düşünecek durumdaydı...
Aklında konuşmaya başlayacağı ilk cümle vardı. İçinden sürekli bu cümleyi tekrarlıyordu.
Yemekhanede herkesi görebileceği bir yer seçti ve beklemeye başladı.
İşçilerin çoğunluğunun gelmesini bekledikten sonra, sağına, soluna baktı, ayağa kalktı ve bağırarak,"arkadaşlar biliyorum çok yorgunsunuz ve çok acıktınız, gecenin bu saatinde ikinci dökümü de bitirdik ve yorulduk."
Devamı gelmedi konuşmanın.

SES DUYULMUYOR

Bir kısım işçi hala yemek almak için sıra kapma yarışındaydı. Çotak sesini duyuramadığını anladı. İki dakika bekledikten sonra bir sandalyenin üzerine çıktı ve bu sefer adeta gürledi.
"Arkadaşlar beni dinleyin. Dün sendikamızın toplantısına katıldık. İstanbul ve Kocaeli'deki bütün işyeri sendika temsilcileri bu toplantıya katılmışlardı. Hükumet'in değiştirmek istediği Sendikalar Kanunu ile ilgili konuşmalar yapıldı. Kararlar alındı. Bunları size kısaca anlatcağım, biraz sessizlik istiyorum" dedi ve devam etti.

"Toplantıda sendika başkanları konuştular. Sendikalar Kanununda yapılmak istenen değişikliklerin işçilerin aleyhine olduğunu belirttiler. Çok sayıda işyeri sendika temsilcisi konuştu. Konuşmalar gerçek sendikacılığın yok edilmek istendiği, işçilerin sendika seçme özgürlüğünün ortadan kalkacağı yönündeydi. Yani bizim anladığımız fabrikamızda, sanki eski günlere dönüş olacak."

"Arkadaşlar biz eskiye dönmek istemiyoruz. Eskiden fabrikamızda sarı sendika vardı.  İşçiye sormadan  toplu sözleşmeler imzalıyordu. Ondan kurtulmak onların zulmünden kurtulmak için yıllarca mücadele ettik.
Haklarımızı korumuyordu. Kısaca, adı sendika ama işçi sendikası gibi değildi...
Toplu sözleşmelerde bizi her dönem sattı. Açıkça üç dönem, yani altı yıl satıldık. Hem de pazar malları gibi...
Şimdiki sendikaya geçmek için çok zor günler yaşandı. Birçok arkadaşımız haksız yere işten atıldı, birçok arkadaşımıza yevmiye kesme cezaları verildi.
Korkunç günler yaşandı fabrikamızda. Bunlardan kurtulmak için eylemler yapıldı. Direniş yapıldı. Günlerce işçiler işbaşı yapmadı.
Bizleri polislerle, askerlerle karşı karşıya getirdiler...
Lafı fazla uzatmayacağım.
Herkes geçmişi bir düşünsün, eski günlere kim dönmek ister?
Toplantıda alınan karar şudur.
İşçi üretimden gelen gücünü kullanacak.
Hepinize afiyet olsun."

EN BÜYÜK GÜÇ BİRLİKTİR

Arka taraftaki masaların birinde, konuşmayı dikkatle dinleyerek bir taraftan da çorbasını kaşıklayan, Erzurumlu Yusuf Dayı, yanında oturan genç Zeynel'e döndü,"ula Zeynel sen bilirsin, üretim gücü ne ola ki?"
"Yusuf dayı üretim gücü işçinin silahıdır. Kısaca anlatayım, işçi çalışmazsa makineler durur. Mal üretilmez. Mal üretilmezse satış olmaz, satış olmayınca patronlar kar edemez. Makineleri durduran Malın üretilmesini engelleyen, güç işte işçinin üretimden gelen gücüdür. İşçi her zaman değil ama yeri geldiğinde bu gücünü kullanır."
Yusuf Dayı Zeynel'i pür dikkat dinledi. "Zeynel sana da bir şey sorduk, nutuk dinlettin yahu, ben bunu bir düşüneyim" dedi. Zeynel'i dinlerken çorba kasesi boşalmıştı Yusuf Dayının.
Bulgur tabağını önüne çekti, ekmek sepetine uzandı bir dilim ekmek daha aldı yemeye devam etti...

EKTİĞİMİZ BİTMEDİ

Yusuf Dayı kırk beş yaşında gelmişti İstanbul'a.
Erzurum'un Hınıs ilçesindendi.
İstanbul'a gelene kadar köyünde yaşamış, ataları gibi o da çiftçilikle uğraşmış. Verimsiz ve susuz topraklarla boğuşmuş, kendi ifadesine göre tohum ekmiş bitmemiş, fidan dikmiş tutmamış.
Bu yaşına kadar yoksulluğun her türlüsünü yaşamış...

" Senenin sekiz ayını kış yaşarız biz,"der ve gülerek,"bizim oralarda arazi susuz ve çorak, ektiğimiz istediğimiz gibi bitmezdi ama dürttüğümüz çıkardı" diyerek çok çocuklu olduklarını şaka yollu anlatırdı hep.

Yusuf Dayı anlatmaya başlayınca dinleyenler, bu adamın hiç derdi yok zannederdi. Sürekli gülümser, nükteli konuşur, konuştuğu zaman da kesinlikle dinletirdi...
Bir defasında köyünde meydana gelen depremi anlatmıştı. Evler yıkılmış, hayvanlar telef olmuş, çoğu insan göçük altında kalarak ölmüş.
Göçük altından çıkarttıkları cesetleri anlatırken iki gözü iki çeşme dakikalarca hıçkırarak ağlamıştı... O günleri yeniden yaşıyordu sanki...

DAĞ BAYIR DOLAŞTI DURDU

Depremde oğlu Suphi de göçük altında kalmış, iki gün sonra çıkartabilmişler yıkıntı altından.
Suphi sağ olarak çıkartılmış ama, o günden sonra uzun süre konuşamamış. "Dili tutuldu yavrumun, aylarca dağ bayır dolaştı durdu." diyordu.

"Bu günler çok zor geçti. Çoğu zaman açtık, şimdi bir de açıkta kalmıştık. Kader böyle yazılmış. Allah sevdiği kullarını zora sokarak imtihan edermiş" der ve gülümsemesine devam ederdi.
Bir yıl önce işe girmişti Yusuf Dayı. Karısını ve çocuklarını İstanbul'a getirmeyi düşünüyordu. Daha doğrusu birçokları gibi Erzurum'dan göçmeyi tasarlıyordu. Bazı hemşehrilerine bana Yıldıztabya'da kiralık iki göz bir gecekondu bakın diye demişti.

Yemek paydosu bitmek üzereyken Yusuf Dayı yemeğini bitirdi yemekhaneden çıkmak üzere ayaklandı. Üretim gücü meselesi aklını kurcalıyordu. Çalışacağı kısma doğru yönelmişti ki ani bir hareketle geri döndü, henüz yemeğinin tamamını bitirmeyen Zeynel'e dönerek "bana bak Zeynel  bu işi düşüneceğim, bir kere daha konuşalım olur mu?" dedi ve yürüdü.

Yusuf Dayı kum eleme işlemini yapmaya başladı. Döküm kalıpları hazırlanması için hem eski döküm kumunun hemde yeni kumun belli bir oranla karıştırılması gerekiyordu. Ayrıca bu bileşimin başka maddelerle de(kömür tozu gibi) desteklenmesi gerekir. Yusuf Dayı geri dönen eski kumları karıştırıyor, birbirine yapışan topakları eziyor, eliyor kendini otomatiğe bağlamış gibi durmadan dinlenmeden çalışıyor, çalışıyor.

Aklında, sabah uygulanacak veya uygulanmayacak üretim gücü...
Kendine göre hayaller kuruyor. Hayallerinde karamsarlık ağır basıyor. İşten çıkarılıyor. Köyüne dönmek zorunda kalıyor.
Köyüne dönmeden komşu fabrikalarda iş arıyor, kimisi yaşlı diye, kimisi  de sanatkar işçi aradıklarını söyleyerek işe almıyorlar. Böyle hayaller kurarak öyle bunaldı ki nasıl çalıştığını, aynı kumu kaç defa elekten geçirdiğini unuttu. Elleri otomatik  hale gelmişti. Durmadan çalışıyor, çalışıyordu...
Sanki nefes almıyordu...
Aslında, işi ile kavga ediyordu. Beyninin tamamı üretim gücü ve sonrası olacaklarıyla dolmuştu. "Doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyordu." Birden aklına Zeynel geldi. Ona bir daha görüşelim demişti. Zaten sabah olmak üzereydi, paydos vakti de yaklaşmaktaydı. Kendi, kendine kararını verdi. Zeynel'i buldu. "Zeynel ben kararımı verdim, siz nerede ben de oradayım."
Üretim gücü hareketi yörüngeye girmişti...

Fabrikadan çıkan gece vardiyası çalışanları evlerine gitmedi.
Sabah işe gelenler fabrikaya girmedi...
Yusuf Dayı, 15 HAZİRAN 1970 sabahı diğer fabrikaların işçileri ile buluşmak için yürüyen arkadaşlarının arasında ve ön sırasında yürüyordu...

11 Şubat 2018 Pazar

GEÇMİŞTEN GELECEĞE SENDİKAL HAREKETLER VE DİSK


TÜRK-İŞ,  1952 Yılında kuruldu. İzmir'de yapılan ilk genel kurulda başkanlığa İsmail ARAS getirildi. 1960 Yılına kadar kendi içinde yönetsel çekişmeler nedeniyle, fazla bir varlık gösteremedi. Daha sonra Nuri BEŞER Genel başkan oldu. Nuri BEŞER kısa bir süre sonra adli bir karar gereğince Başkanlıktan düşürüldü. 

Seyfi DEMİRSOY Genel Başkan oldu. Genel Sekreterliğe ise Halil TUNÇ getirildi.
Seyfi DEMİRSOY başkanlığındaki TÜRK-İŞ, üye sendikalar arasında uyguladığı ayırımcı çalışma yöntemi nedeniyle sağlıklı bir gelir 
dengesi oluşturamadı. Birçok üye sendika üyelik aidatlarını ödemediler. TÜRK-İŞ, personel ücretlerini bile ödeyemez duruma geldi. 
Amerikan Yardım Teşkilatı'ndan (AID ve OICD) aldığı yardımlarla mali yapılarını güçlendirdi. 

Gerek TÜRK-İŞ, gerekse üye sendikaların yöneticileri eğitim adı altında uzun sürelerle Amerika Birleşik Devletlerine seyahat yapar oldular. 

PARTİLER ÜSTÜ POLİTİKA

İşte bu tarihten sonra TÜRK-İŞ yönetimi, kendine bir yol haritası belirledi.(!) Adını da
"Partiler Üstü Politika" koydular, bu deyimi de ilkeleri olarak benimsediler. Bazı sendika yöneticileri sendikal mücadelede böyle bir politikanın yanlışlığını dile getirmeye başladı. İşçi sendikalarının politikası, mutlak işçiden ve işçi menfaatleri doğrultusunda olmalıydı. 

Ancak Türk İş Yönetimi, o zamanlar üyesi olan Türkiye Maden -İş Sendikasına bağlı KAVEL işçilerinin 1963 Yılında başlattığı Anayasal şanlı direnişlerine sahip çıkmadığı gibi, başka iş kollarında çalışan işçiler vasıtası ile bu direnişi kırmaya çalıştı. 1964 Yılında devam eden yasal grevleri (T.DEMİRDÖKÜM, ARÇELİK, SUNGURLAR) yetkisi olmadığı ve kanunda yeri de bulunmadığı halde, Kıbrıs olaylarını bahane ederek durdurma kararı aldılar. Bu durum grevdeki işçilere elbette çok zarar verdi...


CUMHURİYET GAZETESİ VE PENCERE

Huylu huyundan vazgeçmiyor. Türk-İş Yönetimi 1977 yılında da MC iktidarı ile birlikte, Mannesman Grevini kırmaya çabalıyordu. 

Büyük insan bilge gazeteci İlhan Selçuk, Cumhuriyet gazetesindeki Pencere isimli köşesinde "Mannesman Gerçekleri" başlığı ile bu konudaki olumsuzlukları yazmıştı.
Türk-İş, 1965 Yılında MADEN - İŞ tarafından başlatılan, İzmit'teki MANNESMAN Boru Fabrikası grevinin, başarılı olmaması için çeşitli çalışmalar(entrika) yürüttü. 

KRİSTAL -İŞ SENDİKASI VE PAŞABAHÇE GREVİ

Paşabahçe işçilerinin Kristal - İş Sendikası tarafından başlatılan yasal grevini de durdurma kararı aldı. Grevin başarılı olması için, Paşabahçe işçilerinin yardımına koşan, MADEN-İŞ ve LASTİK-İŞ sendikalarını geçici olarak üyelikten ihraç etti. T. MADEN-İŞ'İN başarılarını engellemek için sarı sendikalarla işbirliği içine giriyordu. İşte bunlar ve işçiden yana olmayan birçok uygulamaları nedeni ile konfederasyon içinde çalkantılar başladı.

Proleter ruha sahip metal işçileri, ve onun gerçek sendikacılık ilkelerine inanmış yöneticileri daha fazla beklemediler. Uzlaşmacı sendikal yapıya bir daha dönmeme kararı verdiler. 

SADA KURULUYOR


MADEN - İŞ, LASTİK-İŞ, BASIN-İŞ ve GIDA - İŞ Genel Başkanları (Kemal Türkler, Rıza Kuas, İbrahim Güzelce ve Kemal Nebioğlu)bir araya gelerek, Sendikalar Arası Dayanışma birliğini          (SADA) kurdular. Yani bir diğer deyişle daha sonra  DİSK adını  alacak, devrimci Konfederal Yapının temellerini attılar.  
                                                                                                                                                                  T. MADEN - İŞ GENEL YÖNETİM KURULU

26 OCAK 1966 Yılında Genel Başkan Kemal TÜRKLER Başkanlığında toplandı. Gündemindeki önemli maddeleri görüştü. Sendikal örgütlenmenin hızlandırılması ve mali yapının güçlendirilmesine ilişkin kararlar oybirliği ile alındı. Ayrıca TÜRK-İŞ Konfederasyonunun Amerikancı ve uzlaşmacı yapısı enine boyuna tartışıldı. MART Ayında yapılacak TÜRK - İŞ Genel Kurulunda, gerekli şekilde ve doğru bir mücadele edilmesine, bu duruma göre gerekirse hakiki bir işçi konfederasyonunun kurulması için MADEN-İŞ olarak öncülük yapılmasına karar alındı.
Alınan bu karar sonrası, Genel Yönetim kurulu üyelerinin tamamı hazırlanan çok önemli bir yemin metninin altına imza attılar. Sesli olarak da yine birlikte ant içtiler.                 
                                                             

GENEL YÖNETİM KURULU TOPLANTI SONRASI       
Ayaktakiler soldan 1.Ahmet Kırnak, 2. Eskişehir Şb. Başkanı Mustafa Atik, 3. Nuri İnan, Cavit Şarman, Silahtarağa Merkez Şb. Başkanı Hüseyin Ekinci, Kemal Türkler, Adana Şb. Başkanı İbrahim Ege, Beyaz pardesülü Antalya Şb. Başkanı Recep Koç, Pendik Şb. Başkanı Nurettin Çavdargil. Oturanlar 2. Mehmet Karakulak, Ereğli Şb. Başkanı Fikri Yıldız, Hakkı Öztürk, Mudanya Şb. Başkanı Karaca Eroğulları.

GEÇMİŞTEN GELECEĞE


13 ŞUBAT 1967 DİSK kuruldu.
Umut oldu...
Umuttan öte gerçek oldu...
Çok büyük sorumluluklar yüklendi...
Sorumluluklarının farkındaydı uğraştı...
Gerçek ve devrimci sendikal ilkeleri yeşertti...
Demokratik sınıf ve kitle sendikacılığı uygulaması bilinciyle yürüdü...
Uzlaşmacı sendikacılığa karşı çıktı...
Sayısal bakımdan örgütlendi çoğaldı...
Eğitime önem verdi...
Demokratik eylemler yaptı...
1 Mayıs da dahil bir çok yasaklara karşı çıktı...
Engellerle karşılandı...
15/16 Haziran büyük işçi direnişi sonrası hapis damlarıyla karşılaştı...
Yılmadı, yıkılmadı... 

Örgütlenme, eğitim, Toplu sözleşme ve diğer sendikal çalışmalarda  üyelerin söz ve karar sahibi olma ilkesini hayata geçirmeye çalıştı.
Saymakla bitmeyecek demokratik çalışma ve demokratik eylemler yaptı.
Ülkemizde sendikacılığın sınıfsal yanını ortaya çıkardı.
Ülkemiz sendikacılığının sağlam temellere oturması, gerçek ve devrimci sendikacılığın daha da gelişerek varlığını sürdürmesi için var gücüyle çalıştı.
Acımasız, amansız karşı koymalara pabuç bırakmadı. Bu yolda elbette birçok üyesi zaman zaman zor durumda kaldı. 
Çelmelendi, engellenmek istendi, bunlara rağmen bir çok çalışması, birçok demokratik eylemi kilometre taşı durumunda dikili duruyor...
1. yılını, 5. yılını, 10. yılını doldurdu şenliklerle kutladık. Giderek büyüdü, büyüdükçe güçlendi.                                                                                                                                                                         
13 ŞUBAT 2017 Yılında 50. Yıl kuruluşunu kutladık. DİSK yarım asrı devirdi. 2018 Şubatında 51. kuruluş yılı kutlanacak.

DİSK 50. kuruluş yılını "Demokrasiyi kurmak için birleşelim sloganıyla kutladı. Slogan çok güzel. Birlik, bütünlük elbette güç oluşturuyor...
Dilerim bu sloganın hayat bulması konusunda DİSK mesafe almıştır.

Slogan güzel...
Slogan güçlü...
Slogan heyecan veriyor...
Sloganlara, sarılmak, geçmişle övünmek, sürekli geçmişi hatırlamak, hatırlatmak nostalji yaşatıyor. Buna ihtiyaç da var.
Ama gerçek nedir gerçeğe bakmak, gerçeği görmek gerek.
DİSK'İN kuruluşunda, ilkelerinin hayata geçirilişinde, katkılarım var. MADEN-İŞ gibi bir sendikanın Genel başkanlık hariç tüm kademelerinde hem de seçilerek gelip görev almak, elbette bana gurur veriyor.
DİSK'İN 51 yıllık geçmişini düşünüyorum...
Gelecek için içim buruk...

7 Şubat 2018 Çarşamba

ACEMİ BAŞKAN

PRESTCOLD BUZDOLABI FABRİKASI

İstanbul'da Haliç'in her iki yakası ile, Silahtarağa ve Alibeyköy altmışlı yıllarda bir sanayi bölgesi durumunda...
İrili ufaklı bir çok döküm fabrikası ve atölyesi, demir çekme (haddehane), çivi, tel çekme fabrikaları belirli aralıklarla yan yana kurulmuş, durmadan gece gündüz üretim yapıyorlar.
Eyüp, Alibeyköy arasında ise, daha çok tekstil, lastik ayakkabı, çeltik(pirinç)ve tuğla fabrikası faaliyet gösteriyor.

Bu fabrikalar arasında  metal iş kolunda üretim yapan TERNAL Limited şirketi de yer almaktadır. Yüzelli civarında işçinin çalıştığı fabrikada, PRESTCOLD marka buzdolabı üretiliyor.
Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Ahmet ÖZCAN adında bir iş adamı.

Bölgede bu fabrikadan başka, buzdolabı üreten iki fabrika daha kurulu.

1971 Yılı, Ortam Dergisinde yayınlanan bir reklam

Sütlüce Mahallesinde Arçelik,  beş yüz civarında çalışanıyla ile Arçelik marka, Sünnet Köprüsü mevkisinde ise, Estaş Fabrikası üçyüz işçisi ile Philips marka buzdolabı ve çamaşır makinesi imalatı yapıyorlar.
(Arçelik daha sonra Gebzeye taşınacaktır.)

ŞUBE GENEL KURULU

1965 Yılında 23 yaşında iken  Silahtarağa Merkez Şube Başkanlığına seçildim. Eyüp'te büyük bir salonda yapılan genel kurula, Rabak Bakır Fabrikası'nın sendika işyeri temsilcisi ve şube delegesi olarak katılmıştım. Sendikamızın, (Türkiye Maden-İş) Genel Başkanı Kemal Türkler ve Genel Yürütme Kurulu üyelerinin tamamı da genel kurulda idiler.
Genel Başkan Kemal Türkler'in bu genel kurulda yaptığı konuşma, delegeleri ve beni de oldukça etkilemişti. Sendikaların varlığı, örgütlenmesi, sermayedarlar karşısında işçilerin, emeklerinin karşılığını alabilmeleri için yapılacak çalışmaları hepimizin anlayacağı biçimde çok güzel anlatmıştı.

Genel Kurul, gündem gereği çalışmalarını yürütüyorken, divan başkanı bir an "şube başkanlığı adaylığı için iki aday bulunuyor" dedi. İlk adayın adı soyadı ve işyeri okundu, arkadaşları tarafından yeterli imza ile şube başkanlığına aday gösterildiği anlatıldı. "Diğer adayı ise, Rabak Bakır Fabrikası delegeleri gösteriyor, yeterli imzalar mevcuttur", dendikten sonra, adım soyadım okundu.
Benim aklımda, aday olmak gibi bir düşünce yok. Arkadaşlarımın böyle bir düşüncede olduklarını da bilmiyorum.
Ne yapacağımı bilemedim.
Çok heyecanlandım...
Hani bazen,"sanki başımdan kaynar sular döküldü" derler ya, işte öyle.
Kızarıp, bozardığımı hissettim.
Kendimi sendikal çalışma yapmaya, tecrübemin de, bilgimin de yeterli olmadığını düşünüyordum.

Divan başkanı, adaylara söz vereceğini belirtti ve Estaş Fabrikasında çalışan Zeki adında ki başkan adayını konuşma yapmak üzere kürsüye davet etti.
İlk aday konuşmasını yaparken ben, aday olmadığımı, gerekli bilgi ve birikimimin başkanlık yapmaya yeterli olmadığını düşünüyor,  içimden nasıl söylemem gerektiğini ezberlemeye çalışıyordum.
Konuşma yapmak üzere kürsüye davet edildim. Arkadaşlarımın bana gösterdikleri güvene teşekkür ettim, ve başkanlık için yeterli tecrübemin olmadığını, ayrıca okuduğumu ve üniversiteyi bitirmek istediğimi söyledim.

Delegelerden birisi," tamam anladık kongre tek adayla devam etmesin adaylığını geri çekme" dedi. Divan başkanı ise durum anlaşılmıştır, şube başkanlığı için iki aday vardır, "seçime geçiyoruz"dedi ve seçim sandığının getirilmesini istedi.
Divan başkanı gizli oy ve açık sayım sonucunda yapılan seçimleri benim kazandığımı açıkladı. Seçimleri ben kazanmıştım...
Ben kazanmıştım diyorum ama, o gün bir hayli acabalar, yine aklımdan hiç çıkmayan becerebilme düşüncesi ve sonucunda uzun korkular yaşamıştım.
Bu arada zaman, zaman kısa da olsa seçim kazanmak insana zafer duyguları yaşatıyor gibi oluyordu.
Sözün kısası bir çok gelgitler yaşayan ben, şube başkanı olmuş, profesyonel sendikacılar kervanına katılmıştım...

Sendika şube başkanı seçildiğim bu genel kurulda, ana tüzük gereği dört kişi de yönetim kurulu üyesi seçilmişti. Yapacakları ilk şube yönetim kurulu toplantısında, kendi aralarında bir şube başkan vekili, bir sekreter ve bir de muhasip üye seçmeleri gerekiyor.. 

İKRAMİYELER  ÖDENMİYOR

Başkanlık koltuğuna oturdum, kendime göre program yapmayı düşünüyorum.  Şube Organizatörü Mustafa Demirci'den bilgiler almaya başladım. Yönetim Kurulunu toplayacağım tarihi belirlemeye çalışırken, içeriye uzunca boylu otuz yaşlarında birisi girdi.

Gelenin Ternal işyeri sendika baş temsilcisi olduğunu öğrendim.Toplu sözleşmede kararlaştırılan ikramiyelerin, ödeme tarihleri üç ay geçmesine rağmen ödenmediğini belirtti. "Sendikamız buna bir çare bulsun, işçiler olarak zor durumdayız" dedi.


Fabrika, işveren, üretim ve diğer birkaç konuda baş temsilciden bilgiler aldım.
Konuyu inceliyeceğimi ve en kısa zamanda bu işin çözümü için gereken girişimleri yapacağımı belirttim.

ACEMİ BAŞKAN

Gerekli araştırmaları yapmak üzere toplu sözleşmeyi okudum. Sendikanın avukatı ile görüştüm. Kendime göre bir müzakere yolu ve sistemi oluşturmaya çalışıyorum. Durum pek parlak gözükmüyor.
Fabrika yetkilileri ile görüşmek üzere randevu alındı. Görüşmelerin sebebi ise yeni başkanın fabrika ziyareti olarak gösterildi.
Kararlaştırdığımız gün ve saatte, organizatör Mustafa Demirci ile birlikte fabrikaya gittik. Kapıdaki görevli Ahmet Bey'in ikinci katta bulunan odasında, bizi beklediğini belirtti.

Ahmet Bey bizi iyi karşıladı, yeni görevimde başarılar diledi. Ziyaretimizin asıl sebebini belirtmek üzere konuşmaya başlamadan önce, sendika baştemsilcisinin de çağrılmasını rica ettim.
Baştemsilci geldikten sonra konuya geçtim ve işçilere toplu sözleşmede kararlaştırılan ikramiyelerin  üç ay geçmesine rağmen ödenmediğini ve ödeme işleminin derhal yapılması gerektiğini belirttim.

Fabrika büyük ortağı ve Genel Müdür'ü Ahmet Bey, sakin bir tavırla çok sıkıntılı günler geçirdiğini, imkân bulunduğunda ödemelerin yapılacağını söyledi.
Ham madde ve nakit sıkıntısı çektiğini, alacaklarını tahsil edemediğine dair bir çok şey söyleyerek konuşmasını sürdürüyordu.

O, konuşmaya devam ediyordu ama ben dinleyemiyor, vereceğim cevapları düşünüyordum.
Tecrübe eksikliği, bilgi noksanlığı nedeni ile aklıma yatan uygun bir cevap oluşturamıyordum...

Ahmet Bey güzel cümleler kuruyor, konuşurken sağa sola yukarılara bakıyor el ve mimikleriyle konuşmasını pekiştirerek sürdürüyordu. Belli ki iyi eğitim görmüştü. Buna ilaveten iş hayatındaki tecrübesi ona, kendisine olan güveni artırıyordu.
Sendika baştemsilcimiz ise gözünü gözüme dikmiş öylece duruyor, vereceğim cevabı bekliyordu.

Düşündüm, imkân bulunca sözü, Nasrettin Hocanın borcunu nasıl ödeyeceğine ilişkin cevabını getirdi aklıma.
Hani  koyunlar otlarken, yünleri çalılara takılacak, hoca onları toplayacak biriktirecek sonra pazara götürüp satacak ve borcunu öyle ödeyecekmiş.(!)

İşte imkân bulma meselesi belirsizliğin devamından başka bir şey değildi.
İmkân bulunca...
İmkân bulununca...
İmkân ne zaman bulunacak?
Şartlar ne vakit oluşacak?

İKRAMİYELER BUZDOLABINDA

 Ahmet Bey "nerede oturuyorsunuz" diye sordum.
Lüks bir semt ismi söylemişti.
Ahmet Bey "üç ay önce nerede oturuyordunuz"diye sormuş ve yine aynı semt cevabını almıştım.

"Bakın Ahmet Bey, sıkıntılı günler geçirdiğinizi ve ikramiyelerin bu nedenle ödenmediğini belirttiniz, görülüyor ki buzdolabı yapan bu firmada ikramiyeler buzdolabına girmiş, Size göre buzdolabından
ne zaman çıkacağı da belli değil."

"Söylediğiniz sıkıntılı günler size, sizin eve, dolayısı ile oturduğunuz semte hiç uğramamış, yaşantınızda da bir değişiklik olmamış."

"Halbuki işçilerin evlerindeki sıkıntılar çok daha derinleşti. Ben anlattıklarınızı mazeret olarak kabul etmiyorum, ikramiyeler derhal ödenmelidir, aksi halde bu işin sonu iyi olmaz" diyerek ziyareti sonlandırdım.
Ahmet Bey hiç cevap vermedi, öylece suratıma baktı, baktı...
Sanki, "yaşın daha çok küçük, cevabın çok kaba ama ben bu durumu genç ve tecrübesizliğine veriyorum(!)"der gibiydi.

BAŞKAN DEDİĞİN BÖYLE OLUR

İki gün sonra Şubede çalışıyorum, kapı vuruldu, girin diye seslendim.
On oniki civarında işçi birlikte odaya girdiler.
İçlerinden biri "başkan öğlen paydosunda sizi tebrik etmeye geldik"dedi.
"Patronun ağzının payını vermişsiniz helal olsun başkan dediğin işte böyle olur."diye konuşmaya başladı. On onbeş dakika konuştuk, daha sonra bize müsaade diyerek kalktılar.

Gururlanmıştım...
On gün kadar, işçilerden ses çıkmadı. Fabrikaya telefon ettim. Sendika işyeri baştemsilcisinden ikramiyeler konusunda bir gelişme olup olmadığını öğrendim.
Ertesi gün öğleden sonra fabrikadaydım.
"Ahmet Bey ikramiyeleri ödememişsiniz, bu böyle olmaz" diyerek konuşmaya başladım ve iki üç saat kadar konuşmamız devam etti. Akşam olmuş ve işçi paydos zili çalmıştı. Ahmet Bey masasının üzerini  toparladı, askıda duran paltosuna bakmaya başladı. "Ahmet Bey paltoya hiç bakmayın konuşmamız lazım, ve bu işi halletmemiz gerekiyor." dediğimde fabrikada ben, organizatörüm, iki  işyeri temsilcisi ve bir de Ahmet Bey kalmıştı.

 İki saat kadar daha konuşmaya devam ettik. Zaman, zaman konuşmamızın şekli değişiyordu.
Ahmet Bey "evden beklerler çıkmam lazım" dediğinde "evde telefonunuz vardır sizin, haber verip toplantıda olduğunuzu söylersiniz."
"Biz alışkınız telefonumuz da yok ki haber verelim."dedim. (Doğrusu bu görüşmeden sekiz yıl sonra ev telefonum olmuştu.)

Konuşmalar devam ediyorken, bir ara Ahmet Bey'in huzursuzlanmaya başladığını hissettim. Belli ki sıkılmıştı.
"Sizinle yarın bir daha görüşelim" dedi. "Ahmet Bey bugünle yarının bir farkı yok, bu gün bu işi bitirelim"dedim.
Ahmet Bey "Ama mali durumu tam olarak bilmiyorum ne konuşacağız, neyi konuşacağız şu an tam bilgi sahibi değilim"dedi.
Yarım saat daha sürdü konuşmalarımız.

Vakit çok geç oldu ama anlaşma protokolünü imzaladık.
İki gün sonra işçilere ikramiyelerin onbeş günlük tutarının ödenmesi, ondan bir hafta sonra da kalan miktarın ödenmesinde mutabakata varmıştık.

2 Ocak 2018 Salı

SOSYAL GÜVENLİK VE İŞÇİLER


SOSYAL GÜVENLİK

İnsan hayatında, sosyal güvenlik elbette çok önemlidir.
Çalışanlar bakımından özellikle de sanayi işçilerinin çalışma koşullarında, daha da fazla önem arzeder bu durum. İşçiler, bedensel, sosyoekonomik, moral ve daha birçok riskler bakımından her zaman tehlikelerle karşı karşıyadır. 
    
SSK HASTAHANELERİ

1945 Yılında kurulan, Sosyal Sigortalar Kurumu(SSK), bir zamanlar işçilerin en önemli, en hayati kuruluşu durumundaydı. İşte o bir dönem dediğimiz zamanlarda, işçi sağlığı, iş güvenliği, iş  güvencesi, emeklilik ve barınma konularında çok büyük hizmetler yapıyordu. İşçi ve ailelerinin her türlü tedavileri tertemiz klinik, poliklinik ve hastahanelerde paragöz olmayan idealist doktorlar tarafından yapılıyordu.
(İş güvenliği, iş güvencesi ve barınma konusundaki (kooperatifler) görev ve faaliyetleri ayrı bir yazı konusudur.)

SSK, Kuruluşundan itibaren sağlık kuruluşları bakımından kısa zamanda önemli bir yapılanma sağladı.
Çalışma Bakanlığı bünyesinde bulunan SSK, Türkiye'nin en önemli sağlık kuruluşuydu. Birçok şehir, bölge ve semtlerde, dispanser, poliklinik ve hastahaneler kuruyordu.

Bunlardan biriside bu gün, S.B.Ü. İstanbul Araştırma Eğitim Hastahanesi olarak hizmet veren, SSK İstanbul Hastahanesi adıyla, Samatya Bölgesinde kurulandır. 1960 yılında hizmete başlayan bu hastahane, SSK'nın büyüklük bakımından ilk görkemli hastanesidir.

27 MAYIS 1960 İhtilalinden hemen önce devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar tarafından hizmete açılmıştır. O yıllarda, Ortadoğu ve Balkanların en büyük hastahanesi olarak adlandırılıyordu.

Marmara Denizi sahilinde bulunan ve şahane bir manzarası olan SSK Samatya hastahanesi, bölgeye, İstanbul'a ve Trakya 'dan gelen  SSK hastalarına hizmet vermekte idi.
Hastahanede asistan olarak görev yapan doktorlar arasından yüzlercesi burada cerrah olarak yetişmiştir.
Bunlardan birisi de İstanbul Tıp Fakültesinden 1955 Yılında Mezun olan, genel cerrahi dalında ihtisas yaparak cerrahi uzmanı, daha sonra cerrahi klinik şefi ve daha sonra da 1974 Yılında Baştabib olan Mücahit Atmanoğlu'dur.

HASTAHANE ZİYARETLERİ

1965 Yılında T. MADEN-İŞ Sendikasının Silahtarağa Merkez Şube Başkanlığına seçilmiştim.
Zaman buldukça sendikal faaliyetlerim arasına hastahane ziyaretlerini de ilave ettim. Bölgede, yıllarca hizmet veren Eyüp Dispanseri, 1952 Yılından itibaren SSK Eyüp Hastahanesi olarak çalışanlara hizmet vermeye başlamıştı.

Sendika şube başkanlığım zamanında özellikle iş kazası geçiren üyelerimizi sık, sık ziyaret eder iyileşme durumlarından haberdar olmak isterdim. Bazı hastaları Eyüp Hastahane Baştabipliği daha büyük Hastahanelere sevk ederdi.
Çoğunlukla ameliyatlık hasta, Samatya'ya bu hastahaneye gönderilirdi.

1967 Yılından itibaren İstanbul ve Trakya Bölge Temsilciliğine atandığım zamanda da bu, tam teşekküllü, tertemiz, pırıl pırıl parlayan bir göz bebeği gibi, SSK hastahanesine daha sık gider olmuştum. Çoğu zaman hasta üyelerimizi ziyaretlerimizden sonra doktorlarla görüşür bilgi alırdım. İşte Sayın Atmanoğlu'nu bu yıllarda tanımış hastalara gösterdiği ihtimam nedeni ile kendisine teşekkür ederdim.

1974 Yılında, Kemal Türklerin Başkanlığını yaptığı T.MADEN-İŞ Sendikası Genel Başkan Vekilliğine seçilmiştim. Sendikanın Toplu Sözleşme Dairesi Başkanlığını yürütüyorum. Gündemimiz çok yoğun. Her gün üç dört iş yeri müzakeresi var. Görüşmeler MESS'le çok çetin geçiyor.
İşte bu sıralar, Atmanoğlu'nun Hastahane Baştabibliğine getirildiğini öğrendik.
Başarı dileklerimizi iletmek ve yeni görevini kutlamak üzere Şinasi Kaya ile birlikte hastahaneye gittik.
Kısa sohbetimiz sırasında, bir ara "üç yıl evvel bir özel hastahane doktoru akut apandisit teşhisi koydu ama ben hala ayaktayım ve sağlamım" demiştim. O "kendine çok güvenme, gel seni muayene edeyim"dedi. Muayene etti bir iki soru sordu ve "seni ameliyat edeceğim" dedi. "Tamam uygun bir zamanda hazırlanıp gelirim" demiştim.

"Hayır, hayır hemen şimdi, başhekim olarak ilk ameliyatı sana yapacağım zaten on, onbeş dakika  sürecek"dedi ve görevliye ameliyathanenin durumunu sordu.
Kısa zaman sonra kendimi ameliyathanede, ameliyat masasında yatar bulmuştum.



SGK İstanbul araştırma Hastahanesi



17 Aralık 2017 Pazar

CUMHURİYET DÖNEMİ SENDİKALAŞMA VE SANAYİ

KALKINMA ANADOLUDAN BAŞLIYOR

Cumhuriyetle birlikte başlayan sanayi hamleleri Anadolu'da filizlenmeye başlamıştı.
Halkın ve ülkenin ihtiyacı olan bir çok gıda ve sanayi malzemesine ihtiyaç vardı.
İşte bunları üretmek, ülkenin hizmetine sunmak halkın ihtiyaçlarını karşılamak üzere çok sayıda fabrika bu dönemde kurulmaya başlandı.

1923  Yılında  nüfusumuzun yaklaşık yüzde doksandan fazlası okuma yazma bilmiyordu. Bunlarında bir kısmı ise sadece okuyabiliyor ancak yazamıyordu.
Osmanlı Devletinin yenik çıktığı Birinci Dünya Savaşı bittiği zaman, ülkemiz herkesin bileceği gibi tam bir enkaz halindeydi. Böyle bir ortamda sanayi hamlesi başlatarak fabrikalar kurmak elbette kolay bir iş sayılmazdı.

1923 yılından itibaren sanayide, sağlıkta, savunma sanayinde, eğitim ve ulaşımda büyük adımlar atıldı. Büyük Millet Meclisinin kuruluşu ile birlikte, devlet kuruluşları teker, teker ortaya çıkmaya başladı.

Ülkemizin sesini dünya kamuoyuna duyurabilmek için hemen bir ajans kuruldu.
Milli mücadelemizin haklılığını ve halkımızın kararlılığını Anadolu Ajansı, o zamanlar geceli gündüzlü duyurmaya çalışıyordu.

Ülkemizde ilk çimento fabrikası 1926 yılında, Belçikalı bir şirket tarafından İstanbul Kartal'da Yunus Çimento adıyla kuruldu. Okuma yazma ve eğitim seferberliğine katkı sağlayacak SEKA kağıt Fabrikası, 1934 Yılında Kocaeli Bölgesinde(İzmit) kuruldu.

1938 Yılına kadar silah fabrikaları başta olmak üzere, şeker fabrikaları, askeri mühimmat, mensucat(tekstil), uçak fabrikaları ve daha saymakla bitmeyecek pek çok fabrika kuruluşları birer ikişer gerçekleşiyordu.
Sanayileşme çalışmaları iktisadi devlet kuruluşları olarak ve ülke ihtiyacının önceliklerine göre tek parti dönemi sonuna kadar devam etti.

HER FABRİKA BİR KALEDİR 




Sanayisi ve ekonomisi gelişmemiş bir ülkenin bağımsızlığını kazanması ve koruması elbette kolay değildi. Bu yüzden, devletin ve Cumhuriyetimizin kurucusu, Mustafa Kemal Atatürk,"her fabrika bir kaledir" diyordu. Biliyordu ki, ülke bağımsızlığının gerçekleşmesine giden en önemli yollardan birisi sanayileşmeden geçmekteydi.

Bir kısım Avrupa ülkesi 18. ve 19. yüz yıllarda sanayi devrimini tamamlamıştı. Osmanlı Devleti ise bu ülkelerden hiç etkilenmemiş, etkilenmek de istememiştir. O dönemde topraklarımızda yabancılar tarafından bazı işletmeler kurulmuş, yine onlar(yabancılar) tarafından işletildiği görülüyordu.

Atatürk ve İsmet İnönü bir fabrika incelemesinde

Cumhuriyet dönemi ile birlikte "her fabrika bir kaledir" ülküsü ile sanayi kuruluşlarının büyük çoğunluğunun yapımına, Anadolu'dan başlandı. Bu da Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kalkınmayı ne kadar önemsediklerini gösteriyordu.

Atatürk döneminde çok sayıda fabrika kuruldu. 1926 Karabük Demir Çelik, 1937 Nazilli Basma, 1924 Makine Kimya Fişek Fabrikaları bunlardan bir kaçıdır.
                                          




DEMOKRASİYE GEÇİŞ VE DEMOKRAT PARTİ İKTİDARI

1950 Yılında yapılan genel seçimler sonunda iktidar değişikliği gerçekleşti.
Demokrat Parti, seçimleri büyük bir farkla kazandı.
Adnan Menderes Başbakan oldu...

CHP, ağzına kadar dolu bir hazine ve borçsuz bir ülke iktidarını, Adnan Menderes Başbakanlığındaki hükumete devretti.
Yapılan yeni planlamaya göre Demokrat Parti, sanayi kuruluşlarını, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlere doğru kaydırmaya başladı. İstanbul'da birçok bölgede istimlaklar yaptı.
"Her mahallede bir milyoner yaratmak" söylemlerini uygulamaya koydu...


Özellikle İstanbul'da kurulmak istenen, zamanın büyük kuruluşlarına devlet tarafından çok ucuz arsa ve kredi desteği verildi. İstanbul'un gözbebeği sayılan bölgelerine alt yapısız ve plansız, fabrikalar kurulmaya başlandı. Yabancı sermaye ve yabancı büyük kuruluşlara çok büyük imkanlar sağlanarak iştahları kabartıldı.


Toplu iğne ve zincir, ampul, madeni eşya, kamyon, otobüs ve otomotiv yan sanayi, döküm, izabe, emaye, soba ve mutfak eşyaları üreten fabrikalar daha çok İstanbul'un Sur dışında, Davutpaşa, Bakırköy, Güngören, Çekmece bölgelerinde kuruldu.

Zeytinburnu, Çekmece tarafına ise çeşitli dallarda üretim yapan küçük işletmeler ve çimento fabrikaları ile çok sayıda, tekstil ve deri işleme kuruluşları(tabakhane)yerleşti.

Eyüp, Silahtarağa, Haliç'in her iki yakası ise döküm, haddehane, bakır levha, çivi, inşaat demiri, kalorifer kazanları, çamaşır makinesi, buz dolabı gibi beyaz eşya üreten fabrikalarla doldu.

Levent bölgesi, radyo, televizyon ampul ve ilaç üretim merkezi olarak  adeta organize sanayi  bölgesi haline getirildi.
Kartal, Pendik ve Gebze bölgeleri çeşitli dallarda üretim yapan sanayi kuruluşlarının yoğunlaştığı bölge haline dönüştürüldü.

1960 yıllarına doğru sanayi, Kocaeli Bölgesine doğru kaydırıldı.
Önemli kuruluşlar, özellikle, büyük lastik fabrikaları İzmit, metalurji işletmeleri ise Dil İskelesi bölgesinde kuruluyordu. Alman sermayesi ile ilk boru fabrikası olan MANNESMAN yine bu bölgede, İzmit'te 1955 yılında kurulmuştu.
Menderes hükumeti, dolu olarak devraldıkları hazineyi bitirmiş ve Cumhuriyet döneminde ilk borçlanma dönemini başlatan iktidar olmuşdu.

Fabrikalar kuruluyor, makineler yerleştiriliyor, üretim bantlarının montajı da bitiriliyor, yakında imalata geçilecek.
Başta İstanbul olmak üzere şehir merkezlerine doğru yayılan bu işletmelerde çalışacak yeteri kadar işçi var mıydı? Gerekli araştırmalar yapılmış mıydı?
 
Eyvah, eyvah...
Çalıştırılacak yeterli sayıda insan yok!..
Yani işgücü, yani işçi yok!...

Kapitalizmi uygulamaya koyan sermayedarlar her şeyi hesap ettiler de, üretimin ana unsuru olan işçiyi unuttular mı dersiniz?..
Hayır unutulmadı, hesaplar çok iyi yapıldı.
Her şey yerli yerinde...

Üretim maliyetleri hesaplandı...
İmalatta (üretim) işçilik payı ne kadar olmalı idi?..
Kar marjı ne olmalıydı?..
İşte tüm bu düşünceler somutlaştırıldı.
Hesaplar yapıldı...
Cevap belli;
Ne kadar az ücret o kadar çok kâr...
Az ücret ödenecek yol da araştırıldı.

Kaynak bulundu!..
Kaynak Anadolu.
Anadolu'nun yoksul köylüsü...

DEVAM EDECEK...

1 Aralık 2017 Cuma

NETAŞ 50. YILINI KUTLUYOR


 NETAŞ SENDİKAL HAREKETLERİ VE NOSTALJİ

Elli yıl önce İstanbul Ümraniye Bölgemizde, Türk-Kanada ortaklığı ile kurulan NETAŞ Fabrikası, kuruluşunu tamamlayarak üretime geçmişti.  Açılımının, Northern Elektrik Telekominikasyon AŞ olarak 1967 yılında kurulan NETAŞ Fabrikası, o günkü koşullarda çok modern olarak adlandırdığımız bir işyeriydi.

Beyaz yakalı personelin (büro personeli) işe alımı sırasında "deveye hendek atlatacak" derecede hassas davranılmıştı. Birkaç kademede yapılan imtihanlar sonucunda işe alınanlara şanslı gözüyle bakılıyordu.
"Telekominikasyon" sözcüğünün birçokları tarafından söylenişinin zorlandığı bu dönemde formen, usta ve diğer teknik elemanların hepsi KANADA'lı yöneticilerin uyguladıkları yöntemlerle işbaşı yaptırılmıştı.

NETAŞ'ın 29.11.2017 Tarihinde yapılan Ellinci yılını kutlama etkinliğine katılan Başbakan Binalı Yıldırım, Çinli ZTE'yi ortaklık nedeniyle kutladı. Kutlama etkinliklerine birçok hükumet yetkilileri de katıldılar.
Kurulduğu ve üretime başladığı gün, ekonomimiz için önemli bir kuruluş olan bu firmanın bu gün de önemini artırarak koruduğu muhakkaktır.

1970 li yıllar işçilerin sendikal haklar bakımdan bilinçlenmeyi hızlandırdıkları, ekonomik haklarını ön planda tutmaya başladıkları ve sarı sendikalardan ayrılmayı hedefledikleri yıllardı.
O yıllarda sayıları 800 olan NETAŞ işçileri, işyerinde örgütlü olan ve toplu sözleşmeyi kendilerinden habersiz imzalayan Tek-Met iş sendikasından istifa ederek  topluca T.MADEN-İŞ Sendikasına üye oldular. Daha sonraları çalışanların sayısı 1500 civarına kadar yükselmişti.

HOŞ GELİŞLER OLA



Üsküdar'da bir salonda yapılan akşam toplantısına çok sayıda işçi ve MADEN-İş üyesi katıldı. Genel Başkan Vekili ve Toplu Sözleşme Dairesi Başkanı Hüseyin Ekinci toplantının açış konuşmasını yaptı, T.MADEN-İŞ'in çalışma yöntemlerini anlattıktan sonra, yapılacak toplu sözleşme hakkında önemli açıklamalarda bulundu. "Devrimci ve gerçek bir sendikaya geldiniz, hoş geldiniz, hoş gelişler ola, çalışmalarda bilmenizi isterim ki daima tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesi  uygulanmaktadır" dedi.

"Temsilcilerinizi kapalı oy açık sayımla kendiniz seçeceksiniz. Sendikanız tarafından sizlerle ilgili alınacak kararlar, sizlerle birlikte oluşturulacak. Toplu sözleşme teklifleriniz sizlerle birlikte hazırlanacak. Toplu sözleşme müzakere masasında sizler tarafından seçilen temsilcilerin tamamı bulunacaktır"dedi.
Daha sonra söz alan işçiler konuştular. Sarı sendikadan istifa ederek MADEN-İŞ'e üye olan Bir işçi " 35 yaşımın en mutlu gününü yaşıyorum. Bu günü NETAŞ'ta çalışan işçiler adına bayram ilan ediyorum. Sarı sendika ve sarı şebekeden kurtulduk. Birliğimizi kimse bozamayacaktır artık" diyerek konuşmasını sürdürdü.

Coşku içerisinde geçen bu toplantı geç saatlere kadar devam etti.
Çok sayıda üye söz alarak konuştu ve çeşitli sorular sordu.
Konuşmalardan sonra sendikanın diğer yetkilileri soruları cevapladılar.


Bu toplantı sonrasında, Kanadalı genel müdür ve akıl hocası diğer işveren yetkilileri, işçilere gözdağı vermek için MADEN-İŞ sendikasına üye olan 20 işçiyi işten çıkardılar. Arkadaşlarının sendika değiştirme yüzünde işten çıkarıldığını protesto etmek üzere 24 Şubat 1975 tarihinde iş bıraktılar ve fabrikadan çıkmadılar.

13 Şubat tarihinde işverenin isteği üzerine polis güçleri fabrikaya girdi. 27 işçiyi polis arabasına bindirerek götürdüler. Sendika hukukçularının girişimleri sonucunda bu işçiler serbest bırakıldı.
Bir çok fabrika işçisi, NETAŞ işçileri için yardım kampanyası başlattı.

Daha sonra işverenler yetkili sendika olarak MADEN-İŞ'i kabullendiler. Yapılan protokol sonunda işten haksız çıkarılan 20 işçi işe iade edildi.
İlerleyen günlerde Çalışma Bakanlığı tarafından toplu sözleşme yetkisi T.MADEN-İŞ'e verildi.


GEÇMİŞE ÖZLEM (NOSTALJİ)

Sonunda toplu sözleşme imzalandı.
Yapılan toplu sözleşme ile NETAŞ işçilerinin ücret zamları yanında alacakları bazı sosyal yardımlar: 
Yılda 5 maaş ikramiye,
Kıdem tazminatı her yıl için 45 gün olarak,
Haftalık çalışma süresi 45 saat olarak,
Yıllık ücretli izinler 3 er gün artırıldı, yıllık ücretli izin parasından ayrı olarak izne çıkan işçiye 2.500TL. izin parasının ödenmesi,
Her yıl her işçiye 2.500TL. yakacak yardımı, ayda her çocuk için 50 TL. çocuk yardımı ödenmesi,
Ramazan ve Kurban Bayramlarında, her işçiye, 1250.TL. bayram harçlığı ödenmesi kararlaştırıldı.



18 Ağustos 2017 Cuma

DEMOKRASİ Mİ SENDİKA-KRASİ Mİ?

ENGİN ÜNSAL
Aydınlık Gazetesi  26.06.2016

Bu başlığı Ege Cansen’in Sözcü Gazetesi’nde 9 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan yazısından aldım. Sayın Cansen yazısında eski İngiliz Başbakanı Margeret Thatcher’den söz ediyor. Demir Leydi olarak bilinen Thatcher kötü durumdaki ekonomiyi düzeltmek için sürekli zarar eden Kömür İşletmelerini kapatmak için Parlamento’ya bir yasa tasarısı gönderiyor. Sendikalar bu girişime karşılık, “Yasa geçse bile uygulatmayacağız, biz gücümüzü üyelerimizden alıyoruz” diyor. Bu karşı koyuşu Thatcher, “Bu ülkede demokrasi mi yoksa sendikakrasi mi var? (is this democracy or unioncracy?)” diye yanıtlıyor ve ekliyor: “Sendikalar güçlerini üyelerinden alıyorsa ben de gücümü seçmenden alıyorum. Benim seçmen sayım onların üye sayısından çok fazladır.”

İŞÇİ Mİ GÜÇLÜ SEÇMEN Mİ?
Thatcher’in söyleminde aydınlatılması gereken bir gerçek var. Seçmen sözcüğü işçileri, geçimini emeği ile sağlayanları ve onların bakmakla yükümlü olduğu ergin aile bireylerini, kamu çalışanlarını, kendi nam ve hesabına çalışanları ve işçi-memur emeklilerini de kapsar. Seçmen sözcüğü bu yönü ile ele alınırsa seçmen kavramının çoğunluğunu genel anlamı ile emekçilerin ve onların yakınlarının oluşturduğu ortaya çıkar. Konuyu ülkemiz bakımından irdelersek SGK kapsamında olan işçi, memur, kendi hesabına çalışan ve bunların bakmakla yükümlü oldukları aile bireylerinin toplamının 60 milyonun üzerinde olduğunu görürüz. Bunların büyük çoğunluğunun seçimlerde oy kullanmaya yetkili ergin kişiler olduğu tartışılmayacak bir gerçektir. Öyleyse seçmen kavramının ağırlıklı olarak emekçilerden oluştuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu da bizi Thatcher’in yanıldığı sonucuna götürür.

İŞÇİ EGEMEN DEMOKRASİ
Ülkemizin demokratik düzeninde emekçilerin baskın gücün sahibi olduğu yadsınmaz bir gerçektir. Emekçi sözcüğünü atlayıp konuyu sadece işçi sınıfına, yani emeğini bir işverene kiralayarak geçimlerini sağlayanların oluşturduğu topluluğa indirgesek bile işçilerin seçim düzeni içinde ağırlıklı bir yeri olduğunu görürürüz. Ülkemiz de bu yıl itibarı ile yaklaşık 14 milyon işçi bir işverene bağlı olarak çalışmaktadır. Bu işçilerin evli olduğunu varsaysak ve sadece eşlerini dikkate alsak bile karşımıza yaklaşık 28 milyonluk bir seçmen sayısı çıkmaktadır. Siyaset ile ilgilenenler bunun ne müthiş bir oy gücü olduğunu çok iyi bilirler.

SORUN SENDİKALARDA VE SOL PARTİLERDE
“Toplam seçmen sayısı içinde çalışanların böylesi bir çoğunluğa sahip olduğu bir ülkede son 14 yıldır neden işçi haklarını salam dilimi gibi kıyan bir parti iktidar olmaktadır?” sorusu demokratik düzenimizin geleceği yönünden çok önemlidir. İşçi haklarını kıyan bir parti işçi oyları ile iktidar oluyorsa o ülkede işçiler cellatlarına aşık mı diyeceğiz? Eğer aşıksa bu aşkı bitirecek güç yok mu? Var ve bu güç sendikalarda ve sol siyaset kulvarında olduğunu söyleyen partilerdedir. Bugün işçi ve memur sendikalarımızın büyük bir çoğunluğu üyelerinin siyaseten bilinçlendirilmesinden Allah’tan korkar gibi korkmaktadırlar. Bu konu onlar için tabudur ve dokununca ellerinin yanacağını sanırlar. Sol siyasetin önderleri partilerini işçilere açmaktan korkmaktadır çünkü böyle bir açlım işçileri partinin yönetiminde söz sahibi yapacağını bilir ve onları dilediği gibi yönlendiremeyeceğinden bu açılımın önünü tıkamakta bir sakınca görmezler. Eğer sendika yöneticileri işçileri eğitebilseler, onlara siyaseten ne kadar güçlü olduklarını anlatabilseler ve onların işçi düşmanı, gerici bir partiye oy veremeyeceklerini söyleseler, sol siyasetin önderleri işçiye açılsalar bu ülkede emekten, yoksuldan, ezilenlerden yana bir siyaset sonsuza kadar egemen olurdu. Bu gerçeği sol siyasetin ve sendikaların necip yöneticileri acaba ne zaman anlayacak?

12 Şubat 2017 Pazar

50. YILINDA DİSK

DİSK kuruluşunun ellinci yılını kutluyor. 13 ŞUBAT 1967 günü kurulan DİSK, 50 yaşında...
T.MADEN -İŞ, LASTİK-İŞ, GIDA - İŞ, BASIN - İŞ ve Zonguldak MADEN - İŞÇİLERİ Sendikaları tarafından kuruldu.

Kurucu Sendika Genel Başkanları, Kemal Türkler, Rıza  Kuas, Kemal Nebioğlu, İbrahim  Güzelce ve Mehmet Alpdündar hazırlanan DİSK Ana Tüzüğünü İstanbul Valiliğine vererek, kuruluşu tamamlandılar.

Yarım asır önce coşku ile, adeta bir şenlik havası içerisinde kurulan DİSK,Türk Sendikal hareketi içerisinde izleri asla silinemeyecek çok önemli görevler yaptı.
Devrimci ve gerçek sendikacılığın nasıl olması ve nasıl yapılması gerektiğini gösterdi.

Sendikacılığın sadece toplu sözleşmelerden ibaret olmadığını,bunun sınıfsal yanının da olduğunu, başta işçi sınıfı olmak,üzere halkımız ve tüm iş alemine kanıtladı. Uzlaşmacı ve sarı sendikacılığa karşı bayrak açtı.

DİSK'İN sendikal demokratik eylemleri teker, teker devrimci sendikal tarihimiz içerisinde yerini aldı.
Başta 1 Mayıs'ların yığınsal kutlanması,sendikal özgürlüğe açılan pencere olan 15-16 Haziran şanlı direniş olmak üzere olmak üzere bir çok demokratik sınıfsal eylemleri birer büyük kilometre taşı olarak sendikacılık tarihimize dikti...

Sendikal yönetim ve eylemlerde, tabanın söz ve karar sahibi ilkesinin ne kadar önemli olduğunu gözler önüne serdi. Örgütlenmede, eğitimde, demokratik sendikal eylemlerde, toplu iş sözleşmeleri yapım,, uygulama ve başarılarda bu ilkenin asla vaz geçilemeyecek bir kural olduğunu perçinledi...

Bugün, DİSK kuruluş ve eylemleri hakkında yazılanlar, çizilenler, kitap, dergi, gazete yazıları, makaleler elbette bir çok kütüphane ve kitaplıkları dolduruyor.

DİSK'İN Kurulması yolunda yapılan çalışmaların büyük bir bölümünde T.MADEN-İŞ Sendikası Silahtarağa Merkez Şube Başkanı olarak bulunmaktan kıvanç duyuyorum.


DİSK Sendikal örgütlenmeleri ve demokratik eylemlerinde MADEN-İŞ şube başkanı. bölge temsilcisi, Yürütme Kurulu Üyesi ve Genel Başkan Vekili olarak, ayrıca DİSK Genel Sekreter Yardımcısı olarak yaptığım özverili çalışmalar beni gururlandırıyor.


13 ŞUBAT 2017

DİSK "DEMOKRASİYİ KURMAK İÇİN BİRLEŞELİM" sloganı ile 50. yıl kutlaması düzenliyor. DİSK yöneticilerinin ve üye sendika yöneticilerinin DİSK'İ eski gücüne, güçlü günlerine getirme çaba ve çalışmalarının başarıya ulaşacağına olan inancımı belirtmek istiyorum...
NİCE YILLARA

26 Ocak 2017 Perşembe

GREV HAKKI ALDATMACASI

AZİZ ÇELİK
Yazıyor

AzizŞimdi daha açık ve seçik konuşmak lazım! Anayasa’da yer alan grev hakkı palavradır, aldatmacadır. Türkiye’de grev hakkı fiilen yoktur. Bütün grevler hükümetin iznine bağlıdır
Yine erteleme adı altında grev hakkına yeni darbeler vuruldu ve grevler yasaklandı! DİSK Birleşik Metal-İş Sendikası’nın grevleri milli güvenliği bozucu nitelikte görüldüğü için yasaklandı. Toplanmayan Bakanlar Kurulu kararları ile grevler yasaklandı. İki yıl önce de aynı gerekçeyle Birleşik Metal-İş grevleri yasaklanmıştı. Ülkede istikrar yok, ekonomide istikrar yok, ama grev yasaklarında istikrar var. İşçi sınıfının en kadim haklarından olan grev hakkı fiilen yok edildi. AKP döneminde yayımlanan grev yasaklama kararnamelerinin sayısı 10 oldu. Böylece 1980 sonrasında en çok grev erteleme/yasaklama kararnamesi yayımlanan dönem AKP’li yıllar oldu.
Resmi Gazete’de “Grevler 60 gün süreyle ertelendi” diye yazıyor ama bu tamamen aldatmaca. Grevler ertelenmiyor. Yasaklanıyor. Çünkü 1983 yılından bu yana uygulanan 12 Eylül rejimine özgü “grev erteleme” kavramı hileli ve aldatıcı bir kavramdır.
Yıllarca grev ertelemeleri üzerinde çalışan ve bu konuda onlarca yazı yazan biri olarak “milli güvenlik” gerekçesinin hiçbir inandırıcılığının olmadığını, asıl sebebin milli güvenlik değil, ekonomik olduğunu ve işverenlerin ve işveren örgütlerinin talebiyle grevlerin ertelendiğini adım gibi biliyorum.
‘Milli güvenlik’ kılıftır
“Milli güvenlik” grev hakkını yok etmek için kullanılan bir örtüdür. Yoksa 2-3 bin metal işçisinin grevinin Türkiye’nin milli güvenliğini bozduğunu söylemek için insanın hayal gücünün çok geniş olması lazım. Grevler ekonomik nedenlerle erteleniyor, işverenlerin çıkarlarını korumak için erteleniyor ve sonra da milli güvenlik kılıfı geçiriliyor.
Artık rutin haline gelen ekonomik nedenli grev yasaklamalarına milli güvenlik kılıfı geçirme uygulaması, 2015 yılında Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından da saptanmış ve bu uygulamanın hak ihlali olduğuna karar verilmişti. Kristal-İş Sendikası tarafından Şişecam işyerlerinde uygulanan grevin ertelenmesi üzerine AYM hak ihlali kararı vermiş ve ertelemenin “demokratik toplum düzeniyle” uyumlu olmadığı sonucuna varmıştı.
Ancak Anayasa hükümlerinin uygulanmadığı bir dönemde Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulacağını beklemek saflık olur. Anayasa gibi AYM kararlarının da askıda olduğunu söylemek mümkün. Grev hakkı demokratik ve sosyal hukuk devletinin ayrılmaz bir parçası. Hukuk devleti olmayınca grev hakkı da olmuyor. Birleşik kaplar gibi...
Türkiye’de grev hakkının tarihi demokrasinin tarihi ile paraleldir. Tek parti ve DP döneminde grev yasaktı ve suçtu. Türkiye’de grev hakkı 27 Mayıs sonrasında 1961 Anayasası ile güvence altına alındı. 1961 Anayasası, grevi anayasal bir hak olarak tanırken lokavta yer vermemişti. Dahası 1961 Anayasasında grev erteleme kurumu da yoktu. Ancak 1963 yılında çıkarılan 275 sayılı yasada grev ertelemesi kurumuna yer verildi. Ancak bu dönemde grev ertelemesi gerçekten ertelemeydi. Ertelenen grevlere erteleme süresi sonunda devam edilebiliyordu. Danıştay ise bir hafta içinde yürütmeyi durdurma talebi konusunda karar vermek zorundaydı.
Grev hakkı asıl darbeyi 12 Eylül ile birlikte yedi. 1982 Anayasasında grev hakkı yanında lokavta da yer verildi. Böylece Türkiye, anayasasında lokavt olan dünyada eşi benzeri pek olmayan bir ülke haline geldi. Darbeciler bununla yetinmedi, Anayasa’ya grev erteleme ve yasaklama mekanizmasını ve bir zorunlu tahkim aracı olan Yüksek Hakem Kurulu’nu koydular. Artık hem lokavt hem de grev yasakları anayasal kurumlardı. Grev hakkı kullanılamaz hale getirilmişti.
Grevler hükümetin iznine tabi
1983 yılında çıkarılan 2822 yasa ile grev erteleme mekanizmasının ayrıntıları düzenlendi. AKP 2012 yılında 6356 sayılı yeni bir sendikal yasa çıkardı, ancak 12 Eylül ürünü grev erteleme mekanizmasını aynen korudu. Her iki yasada da inanılması zor bir hileye başvuruldu. Adı erteleme ama kendisi yasaklama olan bir mekanizma getirildi. Tam bir gerçek ötesi, gerçeğin çarpıtılması (post-truth) hali.
Yasaya göre ertelenen grevler 60 günlük sürenin bitiminde yeniden başlatılamıyor. Eğer 60 gün içinde Danıştay yürütmeyi durdurma kararı vermezse (ki artık vermiyor) sendika ya işverenle uzlaşmak veya Yüksek Hakem Kurulu’na başvurmak zorunda. Aslında grev ertelenmiyor, yasaklanıyor. Yasa erteleme kavramını kullanarak işçileri kandırıyor. 12 Eylül öncesi grevin geciktirilmesi, soğutulması işlevi gören grev erteleme kurumu, 12 Eylül sonrasında grev yasağı haline geldi. Birleşik Metal-İş’in grevleri 12 Eylül askeri darbesi ürünü emek düşmanı sendikal mevzuata dayanılarak yasaklandı.
Şimdi daha açık ve seçik konuşmak lazım! Anayasa’nın 54’üncü maddesinde yer alan grev hakkı palavradır, aldatmacadır. Türkiye’de grev hakkı fiilen yoktur. Anayasa’nın pek çok hükmü gibi 54. maddesi de askıdadır. Bütün grevler hükümetin iznine bağlıdır. Hükümet her istediği grevi milli güvenlik ve genel sağlık bahanesiyle erteleyebilir. Hükümetin izin vermediği hiçbir grev yapılamaz.
Türkiye’de hükümetin anayasal bir hak olan grev hakkını açıkça çiğnemesini önleyecek bir hukuk mekanizması yoktur. Danıştay artık grev ertelemeleri konusunda yürütmeyi durdurma kararı vermiyor. AYM kararları ise uygulanmıyor. Kısaca grev hakkı artık hukukun konusu değildir. Türkiye’de grev hakkını koruyacak hukuki bir mekanizma ve kurum maalesef yoktur. Hakikat budur.
Demokrasi olmadan grev hakkı olmayacak
Bugün Bakanlar Kurulu kararnamesi ile ertelenen grevler yarın eğer Başkanlık rejimi gelirse Başkanlık kararnamesi ile tek imza ile ertelenebilecek. Artık grev hakkı Türkiye’de demokrasinin ve cumhuriyetin yeniden kazanılması mücadelesinin bir parçasıdır. Grev hakkı demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin yeniden kurulmasının bir parçasıdır. Sendikalar ve işçiler artık şu gerçeği anlamak zorundadır: Demokrasi olmadan, cumhuriyet olmadan, laiklik olmadan, hukukun üstünlüğü olmadan grev hakkı da olmayacak. Demokrasi ve cumhuriyetin kaderiyle işçilerin kaderi bir kez daha güçlü biçimde kesişiyor. Demokrasiyi kazanmakla grev hakkını kazanmak bir madalyonun iki yüzü gibi.
Ama ümitsiz olmamak lazım. İşçi sınıfı, 300 yıla yaklaşan hak mücadelesi tarihinde nice yasaklar ve engeller gördü. İşçi sınıfı engelleri aşarak kadim haklarından olan grev hakkını kullanmasını bildi. Can Yücel’in Galata Köprüsü’ne dediği gibi: “Yüreğinin dubalarını geniş tut, ihtiyar!”
Meraklısı için not: Yeni yayımlanan ve emek hareketinin çeşitli boyutlarıyla ve ayrıntılarıyla ele alındığı Emek Yıllığı 2015 adlı kitapta grev ertelemelerini inceleyen “Grev Ertelemelerinin 30 Yılı veya ‘Islatmayan Su’ ve ‘Yakmayan Ateş’ (1985-2015)” başlıklı bir makalem yer alıyor. Daha fazla ayrıntı için buraya bakılabilir. (Yazılama Yayınevi, 2015).

GÖZLER EMİS BÜNYESİNDEKİ FABRİKALARDA

Grevleri Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklanan metal işçileri bugün fabrikalarına dönüyor. Şimdi gözler fabrikalarda yürütülecek mücadelede.
EMİS bünyesindeki firmaların 4 ayrı ilde kurulu 13 fabrikasında geçen cuma günü greve çıkan ve aynı gün Bakanlar Kurulu kararıyla grevleri yasaklanan 2 bin 200 metal işçisi, bugün fabrikalarına dönüyor. Grevin yasaklanmasına tepki gösteren Birleşik Metal-İş Sendikası, cuma günü yaptığı açıklamada, pazartesi gününe kadar işbaşı yapmayacaklarını, sonrasında nasıl bir mücadele yürütüleceğine de işçilerle birlikte karar vereceklerini duyurmuştu. Hafta sonu bir dizi toplantı gerçekleştiren işçiler ve sendika yöneticilerinin bugün bir açıklama yapması bekleniyor. Öte yandan bazı fabrikalarda işverenlerin işbaşı yapmayan işçiler hakkında tutanak tutturduğu, buna karşın işçilerin geri adım atmadığı öğrenildi


Aziz Çelik
http://www.birgun.net/haber-detay/grev-hakki-aldatmacasi-144142.html
.

21 Aralık 2016 Çarşamba

İŞÇİLERİN İŞÇİ BAŞKANI ABDULLAH BAŞTÜRK

Bugün 21 Aralık. 25 yıl önce sevgili Başkanımız, mücadale arkadaşım, dostum Abdullah Baştürk’ü yitirmiştik.
Bugün onu mezarı başında andık. Onun için bugünkü Cumhuriyet gazetesinde bir yazı yazdım.
ÇEYREK ASIR SONRA
ABDULLAH BAŞTÜRK’Ü ANARKEN
DİSK’in ikinci Genel Başkanı Abdullah Baştürk’ü 21 Aralık 1991 günü yitirmiştik. 25. Ölüm yıldönümünde onu sevgiyle, saygıyla, özlemle anıyoruz.
Genel-İş Sendikası eski Genel Başkanı, Uluslararası Kamu Çalışanları Feder-asyonu PSI Yönetim Kurulu eski üyesi, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ASK/ETUC Yönetim Kurulu eski üyesi, üç dönem milletvekili, Halkın Emek Partisi (HEP) kurucusu Abdullah Baştürk’ün eksikliğini 25 yıldır acı bir biçimde yaşıyoruz.
Türkiye sendikacılık hareketine değerli katkılarından sonra, Türkiye işçi sınıfının demokrasi, özgürlükler ve sendikal haklar savaşımına daha da önemli katkılar sağlayacağı bir dönemde kendisini yitirdik.
Orta öğrenimini tamamlayamadan işçilik hayatına atılan Baştürk daha genç yaşlarda örgütçülüğünü kanıtladı. Genel-İş Sendikası bir yerde onun ürünüydü. Yaklaşık otuz yılda, binlerden başlayan bir sendikal yapıyı yüzbinlerin üstüne taşıdı. O dönemin belediye başkanlarına sendika gerçeğini öğretti. Belediye işçileri işyerlerinde onunla kimlik kazandı, saygınlık gördü, farklı olanı yaşadı.
Türk-İş’te bugünlere kadar yansıyan muhalefetin en önemli unsurlarındandı. Bu muhalefetin ilkelerini belirleyen Dörtler Raporu, Onikiler Raporu, aynı zamanda Türkiye’deki sendikal mücadele sürecinin önemli noktalarını sergiliyordu.
Türk-İş’teki uzun muhalefet yıllarından sonuç alamayınca, mücadelesini DİSK ile bütünleştirdi. 27 Aralık 1980’de DİSK’in 5. Genel Kurulu’nda DİSK Genel Başkanlığına seçildi. 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’ndeki faşist katliam üzerine ilk kez Türkiye’de 2 saatlik bir “genel grev”i başlatan oydu. 1 Mayıs 1977 katliamının getirdiği yılgınlık, 1 Mayıs 1978’de onunla aşıldı. Tutukluluğu ilk kez 1961’de Balmumcu’da yaşamıştı. Ardından 1 Mayıs 1979 ve 1 Mayıs 1980 tutuklulukları geldi.
12 Eylül darbesinin ilk hedefi DİSK ve Abdullah Baştürk oldu. Ama gözlerinde korkunun zerresini göremediler. İşkence yaptılar. Horlamak istediler. O, inatçı ve bilge duruşuyla dimdik ayakta durdu. Geriye adım atmadı. Arkadaşlarını kucaklayarak yoluna devam etti.
Davutpaşa ve Metris hapishanelerini gördü. Direttiği için, “evet, işkence yaptınız” dediği için, mahkemede askeri hakimi reddettiği için, Sultanahmet ve Metris cezaevlerinin hücrelerini de yaşadı.
Daha darbeden birkaç ay sonra, yılgınlığın kol gezdiği bir ortamda, Sıkıyönetim yargılamasından önce, Bakırköy’de görülen “DİSK’i Kapatma Davası” sırasında tok bir sesle darbenin hukuk dışılığını tüm dünyaya ilan ediyor, “zaman DİSK’i ve bizleri haklı çıkaracaktır” diyordu.
İdamla yargılandığı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesindeki Sorgusu dünyanın gelmiş geçmiş en uzun sorgularından biri olarak 109 günde 21 celsede tamamlandı. Savunması okuması 7 celse sürdü.
DİSK Davası sırasındaki kararlı tavrıyla halkımızın ve dünya halklarının saygısını kazandı. DİSK Davası’nda yaptığı savunma kitaplaştırılıp Yargı Önünde Savunma adıyla basıldı (Cumhuriyet, Çağdaş yayınları). PSI tarafından İngilizceye çevrilerek tüm dünyaya dağıtıldı.
Abdullah Baştürk 12 Eylül öncesinde Türkiye’de ve uluslararası sendikal ha-rekette bilinen bir kişilikti. Ama onu asıl “büyük” kılan, 12 Eylül hücrelerindeki, hapishanelerindeki, mahkemelerindeki tavrı oldu.
Mahkemede yalnızca kendi dönemine değil, alınmasından sorumlu olmadığı kararlara da, kaleme alınmalarından haberli olmadığı yayınlara da sahip çıktı. Korkarak yurt dışına kaçan sendikacılara hiçbir gönderme yapmadan DİSK’in tüm geçmişinden sorumluymuş gibi DİSK’i sahiplenerek, DİSK’e ait ne varsa tek tek savundu.
Önceleri uluslararası düzeyde belli bir tanınmışlığı vardı. Ancak 12 Eylül son-rasında DİSK Davasındaki savunması, tutarlı ve kararlı tavrıyla Batı’da devleşti. Bazı yabancı sendikacılar 1985 yılında onu Lech Welesa ile bir tutuyor Nobel Barış Ödülüne aday göstermek istiyorlardı. 1987 yılında İsveç Sendikal Hareketi’nin verdiği “Özgürlük Ödülü” ile Mandela’dan sonra ödüllendirilen ikinci kişi oldu.
1978 başından itibaren 14 yıl boyunca Abdullah Baştürk’ün en yakınında olan kişilerden biriyim. Bu süre içinde onun danışmanlığını yaptım, tüm konuşma-larını, demeçlerini, savunmasını hazırladım. Yurt dışında yıllarca çevirmenliğinde bulundum.
Hayatta hiçbir şeyi zor görmedi. Engel tanımadı. En zor anlarda meşhur deyişiyle “goley” (yani kolay) derdi. Yürür giderdi. Zamanın askeri savcısı daha ilk günlerde “idam edileceksiniz” deyince kendisine “siz benim ancak ceketimi asarsınız” demişti.
İşçi sınıfının kurtuluşunun siyasi mücadeleyle olacağına, bu mücadelenin de bağımsız bir sınıf partisiyle ve işçi sınıfı ideolojisiyle yapılacağına inanıyor-du.Vizyonu, gelecek sezgisi, siyasi feraseti olağanüstüydü.
“Beşer nisyan ile maluldür” derler. Zaman geçince unutulur. DİSKlilerle birlikte hapis yattığım ve hapishanedeki DİSK Davası Savunması mimarlarından biri olduğum için rahatlıkla söyleyebilirim ki, o olmasaydı, DİSK Davası bu düzeyiyle sona ermezdi. DİSK Davası’nın kaderini belirleyen ilk 21 celse kahramanca savaştı. Tüm DİSK’e sahip çıkarak, hiçbir şeyi inkar etmeden, dobra dobra ko-nuşarak, zaman zaman ince alaylara girişerek.
Birlikteki son altı ayımız DİSK’in yeniden inşaasını, tıkanan sendikacılığı aşma yöntemlerini tartışmakla geçmişti. Ayazağa’ya taşınma, şeffaf sendikacılık, çağdaş yardımlaşma sandıkları, araştırma enstitüleri, işçi okulları, hatta işçi ün-iversitesi, DİSK Vakfı, DİSK Radyosu, genç işçilerin ve de özellikle emeklilerin sorunlarını aşma, yeni toplu sözleşme görüşme yöntemleri geliştirme…Beyin kanaması geçirmesinden birkaç gün önce arkadaşlarımızla birlikte içki içerken de bu konular gündemimizdi.
İşçilikten gelme bir işçi lideriydi. Sendikacı ve siyasetçi kişiliğinin ötesinde önce-likle güzel bir insandı. Sendikacılık dünyasında bir bilge kişiydi. Özellikle 12 Eylül sonrasında yaşadığı ihanetleri bu bilge kişiliğiyle aştı. Onda karamsarlığa yer yoktu. Her zaman pozitif enerjiyle doluydu. Çevresinde gördüğü karamsarlara söylediği söz “güzel bak, güzel” olurdu. Onca yoğun işler arasında her zaman ailesiyle, dostlarıyla paylaşacak, dostlarının sorunlarını çözmeye ayıracak bir zaman bulurdu.
1991 sonrasında, genel olarak her alandaki küreselleşme, neo-liberalizm yak-laşımları, kamunun tasfiyesi, özelleştirmeler, sosyal devletin daraltılması… gibi olumsuzlukları yaşayan dünya koşullarında ve ihracata dönük birikim modelinin zorunlu kıldığı sendikasızlaştırma, düşük ücret, yedek işçiler ordusunu ve kayıt dışı istihdamı genişletme, işçilerde sınıf bilincinin doğmasını engelleyecek yoğun ideolojik saldırı uygulamalarını içeren Türkiye koşullarında DİSK yöneticileri ne yazık ki gerekli “yeniden yapılanma”yı gerçekleştiremediler.
İşçilere yönelik her türlü saldırının artırıldığı, herkesin susturulmak istendiği, gazetecilerin bile hapse atıldığı günümüz koşullarında Abdullah Baştürk’ün vizyonu, kararlı, direnişçi, mücadeleci tavrı hala işçilere, DİSK yöneticilerine yol gösterebilir.
Bugün adı “Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülleri”nde yaşıyor.
FARUK PEKİN, DİSK Genel Başkanlığı eski Baş Danışmanı
(21 Aralık 2016 / Cumhuriyet Gazetesi)