10 Nisan 2021 Cumartesi

ANKARA SENDİKACILIĞI

 Ankara sendikacılığı deyimi bende, "Ankara'da hükûmet varsa, bir de TÜRK-İŞ var" diyen ve bazı sendikal çevrelere göre "efsane başkan" olarak nitelendirilen Seyfi Demirsoy gelmektedir. Ancak gerek Demirsoy gerekse ondan sonra Başkan olan Halil Tunç ve diğer yöneticiler, söylemlerinin aksine iktidarlarla her zaman uzlaşan bir politika izlediler... 

"Partiler üstü politika" düşüncesinde olduklarını belirtmelerine rağmen, karar ve çalışmalarını genellikle iktidardan yana uygulayarak söylemleriyle sürekli çelişki yaşadılar. 

Kemal Türkler'in başkanlığını yaptığı T.MADEN-İŞ ve Rıza Kuas'ın başkanlığını yaptığı LASTİK-İŞ Sendikaları 1952 yılında kurulan TÜRK-İŞ'in üyesiydiler. Bu iki sendikanın yöneticileri de anlayış ve yetersiz çalışmalar bakımından konfederasyon üst yönetimiyle sürekli anlaşmazlık yaşıyorlardı.

TÜRK-İŞ'in ABD Yardım Teşkilatından(AID) para yardımı almaları anlaşmazlığın önemli sebeplerinden birisiydi. Her iki liderin TÜRK-İŞ üst yönetimi ile, sendikal ve siyasal anlayış farklılıkları uzun yıllar devam etti. 

Rıza KUAS ve Kemal Türkler 1961 Yılında bir kısım sendikacılarla birlikte Türkiye İşçi Partisinin (TİP), kurucuları arasında yer aldılar. Parti 1965 Genel seçimleri sonucu, 15 Milletvekili çıkararak  Türkiye Büyük Millet Meclisine girmişti. 

Sol bir partinin 15 Milletvekili ile Parlamentoda yer alması, kamuoyunun bazı kesimlerinde hoşnutluk, sendikal tabanda ise elbette kıpırdanmalar yaratıyor, adeta devrimci sendikal bir işçi kuruluşunun zemini oluşuyordu. 

1963 Yılında oluşan  Kavel işçilerinin Anayasal direnişi ve 1964 yılında yapılan MADEN-İŞ'e bağlı Sungurlar, Arçelik, Türk Demirdöküm fabrika grevleri ve son olarak 1966 Paşabahçe KRİSTAL-İŞ Sendikası grevinde, TÜRK-İŞ üst yönetiminin olumsuz tavırları ve işçilerin yanında yer almamış olmaları adeta bardağı taşıran son damla oluyordu.

1967 yılında ise çeşitli tartışmalar ve uygulanan uzlaşmacı ve işçi sınıfına yakışmayan kararlar nedeniyle, MADEN -İŞ ve LASTİK-İŞ Sendikası, Türk-İş'ten istifa ederek devrimci bir konfederasyonun (DİSK) en önde gelen  kurucusuydu. 

DİSK ve MADEN-İŞ Genel Başkanı Kemal Türkler ve yürütme kurulunun görevlendirmesiyle, 1974 Yılının soğuk bir Şubat günü, eşim ve beş yaşındaki oğlumla Ankara'ya taşınmış, DİSK üyesi T. MADEN-İŞ Sendikasının 2. Bölge Temsilcisi olarak işe başladım. 

Aldığım görevin omuzlarıma yüklediği ağırlığın farkındaydım. 
Çok iyi tanımadığım, bir bölgede görev üstlenmem, üstelik ailemi de taşımış olmam, sorumluluğumun iki katına çıkmış olduğunun bilincindeydim. 
Benden bekleneni vermem, başarılı olmam gerekiyordu.  

Bölge Temsilciğine bağlı işyerleri ve buralarda çalışan üye sayıları hakkında bilgilenmek üzere çalışmalarımı ilerletmek istedim. Kayıtların varlığı, düşündüğüm gibi değildi. 
Bu konulara ilişkin çalışmaları tasarladığım sırada, siması (yüzü) yabancı gelmeyen ama tam olarak hatırlayamadığım biri gülerek, "Ankara'ya hoş geldin ben Adem, Adem Yavuz" dedi. 

Birlikte aynı lisede okuduğumuz yılların üzerinden 12 yıl geçmişti. Adem'le kucaklaşarak, koyu bir sohbete giriştik. İstanbul'da Atatürk Erkek Lisesi'de Adem 1-B, ben 1-E sınıfında okurken tanıştık. Birinci sınıfın ikinci yarısında ikimiz de lisemizin edebiyat koluna seçilmiştik. Okul tanışıklığımızın dışında birlikte çok fazla bir arkadaşlığımız olmamıştı. Nedeni herhalde ayrı sınıflarda oluşumuzdu. Birbirimizi okul içinde, özellikle edebiyat kolu çalışmalarında kıskanır gibiydik. 

Edebiyat dersinde çok şanslı olduğumuzu, Vasfi Mahir Kocatürk, Bakiye Ramazanoğlu ve Rauf Mutluay gibi çok değerli öğretmenler tarafından okutulmuş olmamın farkına, elbette daha sonraları varacaktım.  
Onlar her zaman sevgi ve saygıyla anılmayı çokça hak edenlerdi...
 
İNGİLİZ KEMAL 

Bir gün Beyoğlu Yeni Melek Sinemasına bilet alırken karşılaşmıştık Ademle. "Gel seni İngiliz Kemal'le tanıştırayım" demişti.
Doğrusu ben o güne kadar bu ismi hiç duymamıştım. "İngiliz Kemal Atatürk'ün casusuymuş" demişti. Yeni Melek Sinemasına yakın bir yerdeki Melek Kıraathanesi önünde bir iskemle üzerinde oturan ufak tefek birini göstererek "işte orada" dedi. Yarım saat kadar Atatürk'ten aldığı talimatları nasıl uygulamaya çalıştığını anlatmıştı. Kısa boylu mavi gözlü bu insanın anlattıklarını büyük bir dikkat ve hayretle dinlemiştik. Daha doğrusu büyük bir heyecanla bize dinletmişti. 

Adem sayesinde Ankara'yı ve sanayi bölgelerini çok kısa zamanda öğrendim, bu arada sendikal çevrem oldukça genişledi. Adem o yıllarda ANKA Ajansında çalışıyordu. Ajansın sahibi Örsan ve Altan Öymen kardeşlerdi. Bir hafta sonra ANKA ajansında Örsan Öymen'le tanıştım. Sanırım Almanya'nın Sesi Radyosuna haber programları hazırlıyorlardı. Bildiğim kadarıyla o yıllarda Erdal Çetin, Yazgülü Aldoğan da ajansta Adem'le birlikte gazetecilik yapıyorlardı. 
 
ŞEHİT GAZETECİ ADEM YAVUZ




Doğrusu ben bir taraftan Ankara'yı tanımaya çalışırken diğer yandan Adem'i de tanımaya devam ediyordum. Emekten yana sol sosyal demokrat düşünceli Adem Yavuz'u ne yazık ki çok genç yaşta kaybettik. 
Türkiye sevdalısı bu genç gazeteci arkadaşım, Günaydın Gazetesi adına haber çalışması için 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında gazetecilik yaparken Rumlar tarafından kalleşçe kurşunlandı.


Ankara'da kısa zamanda Esenboğa hava alanı yolunda kurulu Emek Elektrik Fabrikasında çalışan 300 civarındaki işçiler ile Sincan Bölgesinde (o yıllarda ilçe değildi) iki fabrika işçilerini daha sendikamız çatısı altında örgütledim.

YENİDEN İSTANBUL
 
Ankara'da uzun süre kalamadım... 
Altı ay sonra sendikamızın 1974 yılında yapılan genel kurulunda Genel Başkan Vekili olarak yürütme kuruluna seçilmiştim.


                                     Ortada Kemal Türkler sağdan üçüncü ise Hüseyin Ekinci 

Doğrusunu söylemek gerekirse Ankara sendikacılığını sevemedim. Sendikal alt yapı son derece durağan, heyecansız ve sığdı.  
Sendikal derinliği oluşturan örgütlenme, eğitim, grev hareketlerinden uzak bir görüntü oluşmuş, daha çok bürokratik uğraşılardan öteye geçmeyen çalışmalar gibiydi. 
Sendikal yapıya bakıldığında Ankara'da, sendikal hareketler bakımından sadece genel merkez sendikacılığı ana ilke oluşturulmuş gibi sergilenmişti. 
Taban sendikacılığından arınılmış, sendika üyesinin doğrudan genel merkezle temasları sanki etkisizleştirilmiş görüntüsü veriyordu... 






12 Şubat 2021 Cuma

13 ŞUBAT BAYRAMI

Bugün, 1967 Tarihinde kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK'İN 54. kuruluş yıldönümü. Dolayısıyla "13 Şubat Bayramı"

1980 Yılına kadar İşçilerin ve emek dostlarının gönlünde taht kuran, devrimci sendikal ilkelerin hayata geçirilmesi için, gece gündüz uğraş veren bu güzide sendikal üst örgüt, Kenan Evren'in başını çektiği darbeciler tarafından kapatılmıştı. Kapatma işleminin gerçekleşmesinde elbette en büyük pay "ben zengini severim" diyen Özal'dı.

Özal, DİSK ve üyelerinin, demokratik sendikal mücadelelerle elde ettikleri kazanımları geri almak, fırsat bulduğunda da kapatmak için gerekli bilinçlenmeyi yıllarca işveren örgütü MESS'te gördü. 

Fırsatı da ayağına gelmişti. DİSK'le ilgili kapatma da dahil tüm işlerde ve Kenan Evren'in bu konularla ilgili bildirilerinin hazırlanmasında büyük bir iştahla görevler alıyordu. 

Bakın Özdemir İnce Hürriyet Gazetesindeki köşesinde 5 Ekim 2010 tarihinde yayımladığı yazısında Özal'ı nasıl anlatıyor.  

"Şunu demek istiyorum: Turgut Özal'ı 12 Eylül'den, Kenan Evrenden, dört kuvvet komutanından ayıramayız. Ayırmamalıyız! Ayırmayınca, gele gele 24 Ocak kararlarına geliriz. 12 Eylül 1980 kervanı 24 Ocak 1980 adlı bir menzil hanından yola çıkmıştı."

İşte işçi haklarının geriletilmesi, devrimci sendikacılığın budanması ve işveren mutluluklarının açığa çıkması daha bu kararların taslak hazırlığıyla başlıyordu.

13 Şubat tarihiyle hayata geçen DİSK, şimdilerde elbette görevini tamamlayacak. Eski gücüne üye tabanını güçlendirerek kavuşacak. DİSK Yönetimi ve bazı üye sendikaların yaptıkları güzel çalışmalar bunun belirtilerini sergiliyor..

DİSK'İN kuruluşu ile ilgili samimi düşüncelerimi bir kere daha paylaşmak için, 4 ŞUBAT 2020 tarihli yazımı birlikte bir kez daha yayımlamak istiyorum.

T. MADEN - İŞ VE 53 YIL ÖNCE KURULAN DİSK

DİSK neden mi kuruldu?
O halde kısaca açıklayalım.
Ülke sendikacılığının, parlak bir yıldıza ihtiyacı vardı...
13 Şubat 1967 tarihinde bu yıldız doğdu...
Sendikal hareketlerimizin parlayan ışığı oldu...

Yıldız ve parlayan ışık benzetmesi asla bir abartı değil.
DİSK kuruluşunu daha çarpıcı kılmak için dile getirilen uydurma sözcükler de değil.
Bilerek, inanarak, söylediğim, isteyerek yazdığım sözcüklerdir bunlar.

Bundan sonra da yazacağım her yazıda, anlatacağım her öyküde, ilgili ilgisiz her konuşmamda, DİSK söz konusu olduğunda, imkân bulursam eğer, bu benzetmedeki yıldız ve ışık sözcüklerini daha  parıltılı, daha içten yazacağım, konuşmalarımda ise daha da bir vurgulu söyleyeceğim...

DİSK Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler ve
ondan genel başkanlığı devralan Abdullah Baştürk
Kurucularıyla, kuruculara omuz veren, destek olan alt birim görevlileriyle, üye tabanıyla, oluşturduğu devrimci yapıyla, bu yapıya destek olan devrimci gençliğiyle, entelektüeliyle, ilerici yazar, çizer dostlarıyla, DİSK bunu çoktan hak etti.
Ortaya koyduğu demokratik sendikal eylemleri, işçi sınıfının çalışma ve yaşamının iyileştirilmesi yönündeki devrimci sendikal yapısı ve kazanımları ile, DİSK bunu fazlasıyla hak ediyor...

Bundan sonra da ilkeli ve istikrarlı çalışmalarıyla eski gücüne kavuşarak yoluna devam edecek.
Kurulduğu günden itibaren, sendikaların, bir çok üyenin yaşantılarındaki ana amaç, DİSK'İN güçlenmesine yönelik çalışmalardı...
Bu uğurda yaptıkları çalışmalar, çoğu kereler ailelerinden daha öne geçiyor, aldıkları görevlere erdemlilik ilkesiyle sahip çıkıyorlardı.
Bu anlayışta olan üyelerin oluşturdukları sendikaların başında gelenlerden birisi de T.MADEN-İŞ Sendikası idi. Türkiye Maden-İş Sendikasının yiğit üyeleri, işçi sınıfının sendikal birliğinin sağlanması konusundaki çalışmalarda çok önemli hizmetler yaptı.
Bu uğurda hastalandı, yaralandı, işten çıkarıldı, uzun süre işsiz kaldı ama yılmadı.

T.MADEN-İŞ Sendikası, 1966 Yılında yaptığı Genel Yönetim Kurulu Toplantısında aldığı kararla,
yeni bir konfederasyon (DİSK) kurulmasının önünü şöyle açmıştı.

Karar tarihi 26 Ocak 1966
"TÜRK-İŞ statüsü, kuruluşu ve teşkilatlanması bakımından bozuk ve aksaktır. Yöneticileri, işçilerin sosyal iktisadi ve siyasi haklarını koruma çabasını vermemektedir. Memleket gerçekleri ile yakından ilgilenmesi gerekirken, tamamen tersi bir faaliyet göstermekte ve  Amerikan ABD yardımı alarak, Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkenin işçilerini sömüren hükumetlerin uydusu bir politika izlemektedir.
Bu sebeple, T. Maden-iş Sendikası ve onun gibi hakiki sendikacılık prensipleri ile çalışan bir kısım sendikaları parçalamak, yok etmek ve umumiyetle küçük sendikalar halinde idameyi hayat eylemek anlayışı içinde bulunmaktadır.
Bu gerçekler açıkça tespit edilmiş ve bu hususular göz önünde  bulundurulmak şartıyla 7 Mart 1966 da yapılacak TÜRK-İŞ  Genel Kurulunda gerekli şekilde ve doğru yolda mücadele edilmesine, TÜRK-İŞ kongresindeki neticeye göre, gerekirse kongreden sonra hakiki işçi konfederasyonunun kuruluşunda MADEN-İŞ olarak, öncülük yapılmasına ve bu konuda genel Yürütme Kuruluna her türlü idari ve ödeme yetkisinin verilmesine, birikmiş olan TÜRK-İŞ aidatları konusunda, TÜRK-İŞ'e ödeme yapılmamasına, bu maddedeki kararın, Genel Yürütme Kurulunun karar ve talimatı  olmadan hiç bir suretle  açıklanmamasına ve mahrem tutulmasına oy birliği ile karar verildi."
Alınan bu karar sonunda, bütün Yönetim Kurulu üyeleri aşağıda yazılı olan andı içtiler.


MADEN-İŞ
 MADEN-İŞ Genel Yönetim Kurulu toplu halde 26.01.1966
BÜYÜK ANT:
"Türkiye Maden-iş sendikasının Türk işçi ve emekçilerinin hak ve menfaatlerini her türlü kişisel  çıkarlarından üstün tutacaklarına,
Türkiye Maden-İş sendikası sorumlu organlarında görev alan ve verilen kararlara sadık kalan bütün üyelerin veya  kararı destekleyen, savunma ve başarmaya çalışanların ömrüm boyunca hiç birine karşı olmayacağıma,
Anayasada yer alan ekonomik ve siyasal ilkeleri ortak amacımız sayarak, bunların gerçekleşmesi için verilecek kararlara uygun hareket edeceğime, 
Bu kutsal davanın karşısına çıkanların hiç bir tahrikine ve aldatıcı oyunlarına kapılmayacağıma ve bir tek kalp gibi düşüneceğime,
İşçi hak ve hürriyetlerinin Anayasa çerçevesi içinde mutlaka elde edilmesi için elimden gelen her hizmeti ve her işi çekinmeden yapacağıma,
Bize cephe alanlara, bu davaya karşı çıkanlara derhal bütün gücümle mücadele edeceğimi namusum ve haysiyetim üzerine ant içerim."

Andı yönetim kurulu üyelerinin tümü imzaladı.
Genel Başkan Kemal Türkler, Genel sekreter Ruhi Yümlü, Genel Başkan Vekili, Şinasi Kaya, Genel Başkan Vekili  Cavit Şarman, Genel Başkan Vekili Hilmi Güner,

Mudanya Merkez Şube Başkanı; Karaca Eroğulları, Topkapı Şube Başkanı Ergun Erdem, Şişli Şube Başkanı İlyas  Kabil, Silahtarağa Şube Başkanı Hüseyin EkinciPendik Şube Başkanı Nurettin Çavdargil, İzmit Şube Başkanı Cafer Ulusoy,  Eskişehir Şube Başkanı Mustafa Atik, İzmir Şube Başkanı İsmet Demiruluç, Basmane Şube Başkanı Bahtiyar Erkul, Ereğli Şube Başkanı Fikri Yıldız, Ankara Şube Başkanı İsmet Ercan, Adapazarı Şube Başkanı Enver konuk, Adana Şube Başkanı İbrahim Ege, Antalya Şube Başkanı Recep Koç, Karabük Şube  Başkanı Nuri Kara, Kırıkkale Şube Başkanı Şevki Altındağ, Kayseri Şube Başkanı Ramazan Yıldız, Halil Ceylan, Adil Öztümer, S. Ziya Polat, Mehmet Karakulak, Hakkı Öztürk.


3 Aralık 2020 Perşembe

ANKARA MADEN-İŞ VE BEN

 1974 Yılıydı. 

Edirne'nin Uzunköprü ilçesinde yaptığım askerliğimi bitirdim. 

Uzun Köprü Yunanistan toprakları ile komşu olan şirin bir ilçemizdir. Dünyanın en uzun taşköprüsü buradadır ve ilçenin, adını köprüden aldığı belirtilmektedir. 

Hüseyin Ekinci
Ergene Nehri üzerine 1444 yılında II. Murat tarafından yaptırılan bu muhteşem yapı, bu gün de hizmet vermeye devam etmektedir. İlçenin verimli topraklarının bir bölümünü sakin ve masmavi akan Ergene suluyor, kıvrılarak akan bu nehir, ilçenin tarım ve hayvancılığının da gelişmesine çok büyük katkı sağlıyordu.

Eğitimlerin çoğu Ergene Irmağının yanındaki düzlüklerde yapılırdı. Yine bu düzlükler tâdatların(sayım) yapıldığı toplanma yerleriydi. Bahar ve yaz aylarında seyrine doyulamayan Ergene, kışın öyle bir ayaz yapardı ki, tüfeklerin metal kısımları parmaklara yapışır, çeneler ise istem dışı hareketlenirdi. Ayazın şiddeti ile dişler istemesen de birbirlerine vurur, meydana gelen sesler âdeta melodiler(!) oluştururdu. 

Aylar boyunca yaşayarak içimde biriktirdiğim duygularımla birlikte İstanbul'a dönmüştüm. Kısa bir süre dinlendim. Henüz yukarıda belirttiğim duygulardan kurtulamamıştım ki, MADEN-İŞ ve DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in görüşmek istediği haberi geldi. Askere giderken Cağaloğlu'nda bıraktığım sendika genel merkezini, bu defa Beşiktaş'ta bulmuştum. 

Görüşmemizde Genel Başkan, Ankara'nın çok önemli olduğunu ve bu güne kadar bu öneme lâyık(uygun) bir çalışma yapılamadığını, üye sayısının yeterli olmadığını, çalışmaların bir türlü istenilen düzeyde gitmediğini belirtti. Bu nedenlerle "senin Ankara'da II. Bölge Temsilcisi olarak çalışmanı istiyorum" dedi. Hiç düşünmedim ve tamam dedim. "Ama evini de taşıyacak ve oraya yerleşeceksin"dediğinde, "bana bir gün müsaade" diyerek ayrılmıştım.

T.MADEN-İŞ SENDİKASININ YAPISI VE ORGANLARI

Bilgilenmek isteyenler için faydalı olur düşüncesiyle MADEN-İŞ'in örgütlenme yapısından azda olsa söz etmek istiyorum. Genel Merkez ve Topkapı, Silahtarağa, Şişli ve Pendik Merkez Şubeleri İstanbul'daydı.

İşyerleri ve yoğun işçi çalışan şehir, bölge, ve semtlerde ana tüzük uyarınca şube ve tam yetkili merkez şubeler kurulurdu. Merkez şubeler daha donanımlı olur ve toplu sözleşme yapma yetkileri bulunurdu.

1967 Yılında Ana Tüzükte yapılan değişiklikler ile şubeler yerine bölge temsilcilikleri oluşturuldu. 
 I. Bölge Temsilciliği İstanbul, Kocaeli, Bursa, Sakarya ve Trakya.
II. Bölge Temsilciliği Ankara, Eskişehir Konya ve İç Anadolu.
III. Bölge Temsilciliği İzmir ve çevre iller.
Daha sonra, İstanbul'un Anadolu yakasının tamamını kapsayan IV. Bölge ve çeşitli şehirlerde yeni bölge temsilcilikleri kurularak çalışır duruma getirildi. 
Adana, Mersin, Antalya gibi.

Bölge temsilcileri  genel yürütme kurulunun kararı ile görev alırlardı. Kısa süre sonra ise, işyerlerinde gizli oy ve açık sayımla, 20 işçiye bir olmak üzere seçilen ünite temsilcileri ve yasal işyeri temsilcilerin oluşturduğu konseyde(genel kurul)seçilmek zorundaydılar. 

ANKARA VE HOŞ GELDİN

Ankara'da kısa zamanda ev işlerini hallettim, o zamanlar yeni gelişen Seyranbağları semtinde bir ev kiralayarak yerleştik. Ulus semtinde bulunan meşhur Rüzgârlı sokağa komşu olan II. Bölge Temsilciliğinde göreve başladığım gün, bir kişinin elinde bir demet çiçekle beni beklediğini gördüm. "Hoş geldin" diyerek bana uzatılan çiçekleri mutlulukla aldım. 
İsminin Kemal Ekici olduğunu öğrendim. 
Düzgün konuşması, temiz ve gülümseyen yüzüyle Kemal Ekici'nin bu davranışı ve birlikte yaptığımız kısa sohbet bana büyük bir moral oldu. "Siz gelmeden haberiniz geldi. Kavel ve Demirdöküm direnişlerinde bölge temsilcisi olduğunuzu öğrendim, Ankara'da da başarılı olursunuz" diyerek dileklerini belirtti. Sohbetimiz devam ederken  DİSK üyesi Kimya - İş ve Sosyal - İş Sendikalarının şube başkanları gelerek, başarılar dilediler. 

Ankara'da görev alarak büyük bir sorumluluk altına girdiğimin farkındaydım. Elbette evimi de taşıyarak, her şeye yeniden bir başlangıç yapmak ayrı bir sorumluluk yüklüyordu... 

ANKARA SENDİKACILIĞI olarak devam edecek.




10 Ekim 2020 Cumartesi

DİSK ABDÜLCANBAZ VE TURHAN SELÇUK

 1979 Yılıydı.

DİSK Genel Sekreter yardımcılığı yaptığım sıralarda bir gün, Genel Başkan Abdullah Baştürk  Genel Başkan Vekili Kemal Nebioğlu ile birlikte odama girdiler. Abdullah Bey *bilinen kendine özgü bakışı ve kibarlığı ile "Sayın Ekinci bize çay ısmarlarsın değil mi" diyerek oturdular. Genel Başkanı çok yakından tanımıyordum. 

1966 Yılında GENEL-İŞ TÜRK-İŞ üyesi iken, Çorum"dan başlayarak Ankara ve oradan da İstanbul'a kadar çıplak ayakla yaptığı ve çok ses getiren başarılı protesto yürüyüşünü biliyordum. Millet vekilliği nedeniyle basına yansıyan konuşmalarından kısmen haberdardım. Nebioğlu'nu ise 1965 Yılından itibaren GIDA-İŞ Genel Başkanı ve benim de üyesi bulunduğum Türkiye İşçi Partisi **millet vekilliğinden çok iyi tanıyordum.

Nebioğlu bir süre çeşitli organlarında görev aldığım MADEN-İŞ Sendikamızın genel kurul toplantılarının değişmez divan başkanlığını yapıyordu. Cağaloğlu Nurosmaniye Alibaba Türbe sokakta,LASTİK-İŞ, BASIN-İŞ, kısa bir süre de GIDA-İŞ sendikalarıyla birlikte üç katlı bir binayı genel merkezler olarak birlikte kullanmıştık. Onun için bu dört sendikanın tüm kadroları  genel başkanlar dahil birbirlerini yeteri kadar tanıyorlardı. DİSK düşüncesi burada hayat buldu. Ana tüzük dahil ilk çalışmaları burada gerçekleşti ve daha sonra Çemberlitaş Bölgesinde bir ofis katına taşındı. 

Çaylarımızı içerken "ne zaman müsait olursun bilmiyorum ama senin Turhan Selçuk'la bir görüşme yapmanı istiyorum, DİSK konusunda bilgilenmeye ihtiyacı olduğunu söyledi, bunu da en iyi sen yaparsın diye düşünüyorum" dedi. On dakika kadar değişik konulardaki konuşmalardan sonra yürütme kurulu toplantısı var diyerek ayrıldılar. DİSK Yürütme Kurulu, Abdullah Baştürk, Fehmi Işıklar, Kemal Nebioğlu, Mukbil Zırtıloğlu, Tuncer Kocamanoğlu, ve Mustafa Aktulgalıydı.

Görüşme konusunda gün ve yer belirlemek için Turhan Selçuk'a telefonla ulaştım. Görüşmenin evinde yapılmasını rica etti. Belirlediğimiz tarihte Şişli'deki evinde buluştuk. Geniş bir apartman dairesinde çalışma odasına buyur edildim. Tertipli bir çalışma odasında masanın üzeri Abdülcanbaz ve çeşitli karikatür eskizleriyle doluydu. Belli ki beni beklerken çalışmaya devam etmişti.

Türk ve dünya karikatür sanatının büyük çizerleri arasında yer alan bu büyük ustayla yapacağım söyleşi en başta beni oldukça heyecanlandırıyordu. İyi bir aileden geldiğini ve yine iyi bir tahsil gördüğünü biliyordum. Engin bir bilgi sahibi olduğunu da tahmin ediyordum. 

Nitekim yanılmadım. 

Konuşmaya başlamadan önce bir on dakika kadar kendi konuştu. Konuşmasının sonunda Turhan Selçuk'un aynı zamanda bir edebiyatçı olduğuna kanaat getirmiştim. 1960 lı yıllardan itibaren evine, daha sonraları da işyerine gazete ve gazeteler giren biri ve iyi bir gazete okuyucusuydum. Gazetelerde yayımlanan karikatürlere göz atmadan gazeteleri katlayıp bırakan biri de değildim.

Ali Ulvi, Semih Balcıoğlu, Bedri Koraman, Mıstık (Mustafa Eremektar), Altan Erbulak, Tan Oral gibi büyük ustaların yaş kuşağına yaklaşan biri olarak karikatürlerini mümkün olabildiğince takip edip okuyordum. Bence karikatür sanatı bir okul ve çizerlerin seçtikleri konular ise bir ekol niteliğindeydi. Bir kısım ustalar ise günlük karikatürlerini emek, emekçi, sorunlarını kapsayan konularla bir ekol yaratmış gibiydiler. İşte bu durum gerçek ve devrimci sendikacılıkta yapılacak planlamaların bir parçası gibi oluyordu. 

Çalışma odasında bir saatten biraz fazla konuştuk. Bu süre içinde DİSK kuruluş çalışmalarını, devrimci ve gerçek sendikacılık ilke ve ideolojisini anlattım. Turhan Selçuk'un bu süre içinde kısa notlar aldığını gözlemledim. Büyük bir dikkatle dinledi beni ve çok memnun kaldığını belirtti. "Bu küçük odada çok havasız kaldık salona geçelim birazda orada konuşur bir çay da orada içeriz" dedi.

Salon denilen büyük odayı görünce biraz şaşırdım doğrusu. Oturma salonundan daha çok karikatür sergisi veya müzesi görümündeydi. Yemek masasının ve sehpaların üzeri silme Abdülcanbaz çizimleriyle doluydu. Ahşap üzerinde siyah çizimlerin üzeri cilalanmış görünümleri çok alımlıydı. Duvarlar ise büyüklü küçüklü onlarca Abdülcanbaz tablolarıyla doldurulmuş gibiydi.

Salonda da bir saate yakın konuştuk. Konuşmalarımızın büyük bir kısmı DİSK üyelerinin gerçekleştirdikleri sendikal özgürlük eylemlerine yönelik oldu. Sarı sendikalara karşı yapılan direnişler ve özellikle 15- 16 Haziran 1970 direnişi oldukça ilgisini çekti. Çalışma odasında anlattıklarıma ilişkin notlar almıştı, şimdi ise sık sık sorular soruyordu. Sorular daha çok Türk Demirdöküm 1970 işgali hakkında oldu. Yine 15-16 Haziran "büyük işçi yürüyüşü" nün kamuoyuna yansımayan tarafları çok ilgisini çekmişti. Sohbetimiz bir süre sonra sendikal konuların dışına taşmıştı. "İzin verirseniz gitme vaktim geldi" diyerek ayrıldım.

1976 ve 1977 yıllarında da MADEN-İŞ sendikamızın toplu grevleri nedeniyle iki defa da kardeş deperli gazeteci İlhan Selçuk'la  görüşmüş onu bilgilendirmiştim. İlhan Selçuk daha sonra Cumhuriyet Gazetesindeki köşesinde toplu MESS grevleri hakkında, bilgi ve kendi düşüncelerini yayımlamıştı.

Çizgileriyle bizi düşündüren, zaman zaman da güldüren, her iki halde de birçok yeni şeyler öğreten Turhan Selçuk'u, ve emekçi ve emekten yana düşüncelerini yazıya döken İlhan Selçuk'u iyi ki tanımışım. Alçak gönüllülüğü ve beyefendiliği ilke edinen bu değerli iki insan, artık aramızda yoklar. İkisi de yaşamları boyunca hukuk dışı uygulamalara, yazı ve çizgileriyle karşı durdular, karşı duruşlarıyla da bu ülkede silinmez izler bıraktılar.

İki gün sonra Genel Başkan Abdullah Baştürk'e Turhan Selçuk'la yaptığım görüşmeyi anlattım  bilgi verdim. "Başkan, Abdülcanbaz bundan sonra maceralarına DİSK üyesi olarak devam edecek öyle değil mi?" demiş ve onu gülümsetmiştim...

       Turhan Selçuk, ölmeden önce son olarak bu karikatürü çizmişti.

* Baştürk, konuşmak istediği kişilerin yüzüne önce beş on saniye bakar, sonra konuşurdu. 

**1965 Seçimlerinde Mehmet Ali Aybar Başkanlığında, T.İ.P. Tekirdağ Millet Vekilliği yaptı.





3 Eylül 2020 Perşembe

RİYAZİ VE NİYAZİ BEYLER

1965 Yılında Profesyonel sendikacılığa ilk adımımı atmış ve çalışmalara başlamıştım. Bazı konularda oldukça ürkek davranıyordum. Bunun da sebeplerinden birinin sendikal konular hakkında bilgi eksikliğinden doğduğunu ve sendikal çalışmalarda işyeri temsilciliğinden daha fazla bilgimin olmadığı zannıydı. Henüz iki ayını yeni doldurmuş çiçeği burnunda bir başkan olarak, sendikanın Cağaloğlu'nda bulunan genel merkezine gitmem gerekmişti.

İşlerimi bitirip bir an önce Silahtarağa'da bulunan sendika şubesine dönmek için yola çıktım. Şişhane'ye kadar belediye otobüsü ile geldim ve Silahtar dolmuşuna bindim.
Kasımpaşa, Halıcıoğlu istikameti ile Haliç'in sağ yanından giderken Hasköy'de, tam da iplik fabrikasının sırasında, sırtlarını duvara yaslayarak oturmuş "tünemiş" yirmiye yakın işçi gördüm.

Birden bire dolmuştan inmek ve onlarla sohbet etmek istediğimi anladım. Ben bunu düşünürken dolmuş biraz ilerlemişti. Dolmuştan indim, gerisin geriye yürüyerek onların bulunduğu yere geldim, selam vererek yanlarına oturmak için izin istedim.

O yıllarda Hasköy küçük bir sanayi bölgesi görünümündeydi. Bu bölgede en çok işçi ise 1952 Yılında temeli atılan ve 1953 te üretime başlayan  Elvaşvili ailesi tarafından kurulan, Hasköy Yün İplik Fabrikasında çalışıyordu.

Sadece Metal işkolunda, Ramazanoğlu Bakır Fabrikası, Kısmet Fermuar Fabrikası, Kutup Kazan Fabrikası ve bir çok küçük fabrika ve onlarca atölyede işçiler, gece gündüz üretim yapıyorlardı.

Duvara yaslanmış, uzun boylu olduğu hemen belli olan, yüzünün bir tarafı diğerine göre daha isli görünen birisi "elbette oturabilirsin, iş mi arıyorsun" diye sordu?
İş aramadığımı sizi böyle duvara yaslanmış olarak gördüğüm için merak ettiğimi belirtip, yüzüm onlara doğru yere bağdaş kurarak oturdum.

Bir iki dakika sonra "herşey!" konulu bir sohbet başladı. Burasının bir döküm fabrikası olduğunu altmışa yakın işçinin çalıştığını öğrendim.
Sohbet sırasında, ben daha çok dinlemede kalmıştım. Sendikadan söz açıp açmamayı düşünüyordum ama, nasıl başlayacağımı da bir türlü bilemedim.
"Hadi bakalım işbaşı saati geldi" diyen biri ayağa kalktı, diğerleri de onu takip ederek fabrika giriş kapısına doğru yöneldiler...

Bir gün sonra öğle paydosunda görüşmek, dünkü konuşmaların devamını getirmek ve durum uygun olursa sendika konusunu açmak üzere tekrar döküm fabrikasının önündeydim.

Bu sefer dışarıda oturanlar onbeş civarındaydı. Farklı olan şeyin ise el ve yüzlerinin daha isli (duman karası) görünmesiydi. Belli ki öğle paydosuna yakın döküm yapmışlardı...
"Dünden yarım kalan sohbeti dinlemeye geldim" diye şaka yollu bir söylemde bulundum ve yanlarına oturdum.
"Fermuar fabrikasında bir işimiz vardı, arkadaşım işverenle görüşmeye gitti ben de buraya geldim" dedim.
Bir iki dakika daha başka konulardan bahsettikten sonra sendikal konulara girmiştim. Sendikadan söz açılınca üç dört kişi ayağa kalkarak yolun karşı tarafına geçti.

Sendikanın yararları konusunda bildiklerimi sıralarken, içlerinden birisi "nefesini boşuna tüketme, biz sendikalı olamayız, bizim Riyazi Bey'imiz var!" Dedi. Oluruz, olamayız tartışması devam  ederken, daha önce bana, iş mi arıyorsun diye soran ve adının Hikmet olduğunu öğrendiğim kişi "bu iş nasıl olacaksa, biz de sendikalı olmalıyız, akşam beş altı kişi sendikaya geliriz, bizi bekleyin" dedi...

Akşam, Hikmet on civarında arkadaşıyla geldi. Geç saatlere kadar konuştuk. Patronları hakkında özellikle de Riyazi Bey hakkına bilgilendim. Fabrikanın adının Diren Kollektif Şirketi olduğunu ve sahiplerinin Riyazi ve Niyazi Diren kardeşler olduğunu, işçilerin özellikle Riyazi Bey'i çok sevdiklerini öğrendim. Konuşmalarımızda bazı işçilerin Riyazi Bey'i üzmemek(!) için sendikaya soğuk bakıyor olduklarını anladım...

Üye çoğunluğunu sağlayarak toplu sözleşme yapma yetkisini aldık. Sözleşme görüşmelerine, işveren adına bir avukat hanım ve fabrika ortağı olan Riyazi Bey'in kardeşi Niyazi Bey, sendika adına ise ben ve organizatörüm ile işyeri sendika temsilcilerimiz katıldık. Müzakerelerde avukat hanımla zaman zaman sürtüşmelerimiz oluyordu. Bir defasında "Hüseyin Bey siz çok gençsiniz, çalışmalar hakkında yeterli bilgileriniz olmayabilir" demişti. Ben de biraz abartarak "hanımefendi ben tarlada doğdum sonra da annemle birlikte ekin biçmeye başladım" diyerek çalışma konularında tecrübemin fazla olduğunu belirtmek istemiştim...

Üçüncü toplantıya Riyazi Bey de katılmıştı. Adını ilk duyduğumda şaşırmıştım doğrusu. Lisede yaşlı matematik hocamız, "kefkef  İzzet" derslerde ara sıra *riyaziye sözcüğünü kullanırdı.

Riyazi Bey, yavaş ve oturaklı konuşmalar yapan, nazik, güler yüzlü ve beyefendiliği ile toplantıda işveren adına tüm konuşmaları kendisi yaptı. İşçilerle birlikte hazırladığımız sendika tekliflerimize olumlu yaklaştı ve bu üçüncü toplantıda anlaşma tutanağa geçirildi.

Birkaç gün sonra toplu sözleşmeyi de fabrikada, tüm işçilerin katılımıyla yapılan törenle imzaladık.
Törende Riyazi Bey üzgün değildi(!), ben de ilk sendikal örgütlenmeyi yapmış, işçi üyelerimizin memnun oldukları bir sözleşme bitirmiştim...


* Matematik (arapça)


11 Ağustos 2020 Salı

İŞSİZLİK EN BÜYÜK DERT

10 Ağustos 2020 Tarihinde TÜİK,( Türkiye İstatistik Kurumu) Mayıs ayı sonu itibari ile ülkemizdeki işsizlik oranlarını açıkladı.
Bu verilere göre ülkemizde işsizlik yüzde 12,9 seviyelerini bulmuş durumda. TÜİK açıklamasında işsizlerimizin sayısını 3 milyon 826 kişi olarak belirtilmektedir. 
Tarım dışı işsizlik ise, 0,2 puan ilavesiyle 15,2 olmuş durumda. 
İstihdam oranının ise geçen yılın aynı dönemine göre 2 milyon 411 bin kişinin daha azaldığı belirtilmektedir.
Açıklanan bilgilere göre istihdamda da 4,7 puan bir azalma mevcuttur.

Buna karşılık DİSK, İnternet sitelerinde, gerçek işsizlik rakamlarını ise yüzde 17,4 olarak bildirmekte ve "revize edilmiş geniş tanımlı işsizlik ve iş kaybı oranı yüzde 50 olarak hesaplandı" diye belirtmiştir.

İşsizlikle ilgili söylenecek çok şey var, İŞSİZLİK ZOR... 
İşsizlikle ilgili söylenecek çok şey yok, İŞSİZLİĞİ YAŞAYAN BİLİR...                       

  

4 Ağustos 2020 Salı

GEÇ KALAN DİSK TARİHİ

1967 yılında kurulan, Türkiye'de gerçek işçi sendikacılığının örneklerini hayata geçiren ve kısa zamanda işçilerin gönlünü kazanıp örgütlenmesini tamamlayan, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, 1967-1975 yıllarını kapsayan çalışmalarını DİSK TARİHİ adıyla kitaplaştırdı.

Beş ay önce elime geçen bu kitaba, önce sayfalarını karıştırarak şöyle bir bakmıştım.
Daha sonra bunun bana yetmeyeceğini düşünüp, kendime verdiğim sorumluluk gereği bütününü okumalıydım.
Öyle de yaptım...
Kitabı, baştan sona kendime ayırdığım okuma programına göre uzunca bir zaman diliminde bitirdim.

Kuruluşundan itibaren T.MADEN-İŞ Sendikasının bir üyesi, yönetim kadrolarında görevler alan bir neferi olarak belirtmeliyim ki, "DİSK TARİHİ" maalesef çok geç kalan bir kitaptır.
Ne yazık ki DİSK kurucuları ve yükselme dönemi yöneticilerinden hayatta olan kimse kalmadı herhalde...

"Geç kalan DİSK Tarihi" demem bu nedenledir.
Yoksa, bir boşluğu dolduran, geleceğe ışık tutan her kitap, bana göre tabii ki yerinde ve zamanında yazılıp yayımlanmış demektir.

Gerçeğe bakarsak, "DİSK Tarihi" kitabı gelecekte işi sınıfına, onun sendikal birliği, çalışma, hayat mücadelesi ve yaşantısına bir fayda sağlayacak olursa kendi branşında bir tarih kitabı olacaktır...
Tarih kitabında ne kadar acı, ne kadar yanlış karar ve uygulamalar, olsa bile onların da yer alması gerekir.
Bu, bakımdan DİSK Tarihi Kitabının 2. cildini bekleyeceğiz...               

"DİSK TARİHİ" elbette kolay yazılamaz, bu durumun farkında olmak gerekir.
DİSK ve üye sendikalar tarafından yazılan haber bültenleri, sendika dergileri, sendika gazetelerinde yer alan haberlerini, yetkililerinin demeçlerini bulup, bunları bir araya getirmek muhakkak ki kolay bir iş değil.

DİSK'in bu kısa dönem de yaptığı, gerçekleştirdiği önemli çalışmaları, yapmak istediği ve gerçekleştiremedikleri çalışmaları, bilgi ve belgeleri bir araya getirip kamuoyuna sunmak mükemmel bir emek sonucudur.

Türkiye çalışma hayatımızda, ne yazık ki 12 Mart 1971 darbesi ile 12 Eylül 1980 Cuntacılarının halkın önemli bir bölümüne karşı yapıp, zalimce uyguladıkları iki darbe yaşandı.

12 EYLÜL 1980 BİR KARABASAN

Bu iki darbe de, özellikle 12 Eylül 1980 cunta yönetimi ile sivil uzantılarının birlikte uygulamaları, DİSK ve üyelerinin adeta karabasanı olup üzerilerine çöktü...

Görüleceği üzere DİSK, bu sekiz yıllık çalışma döneminde, Türkiye'de sıradanlaşan sendikal hareketlere son vermeye çalışmış, gerçek sendikacılık uygulamalarına devrimci bir anlayış ile yeni bir boyut kazandırmıştır.
Bu da yazılan bu bölümlerde açıkça görülmektedir.

Kitabın hazırlanmasına karar alan, belge toplayan, elindeki bilgi ve belgeleri yapımcılara veren, bunları bir araya getiren, ve editörlüğünü yapan Doç. Dr. Aziz Çelik ve ekibini kutluyorum.