13 Haziran 2018 Çarşamba

16 HAZİRAN İŞÇİ EYLEM GÜNÜDÜR

  KUTSAL İŞÇİ YÜRÜYÜŞÜ

13 ŞUBAT 1967 Tarihinde DİSK kuruldu. Böylece devrimci ve gerçek sendikacılık dönemine girilmiş oldu. Kısa zamanda üye sayısı onbinlere, elli binlere, seksenbinlere ulaştı. Hükûmet ve patron güdümündeki sendikalar rahatsız oldu. İşçiler akın akın DİSK içinde örgütleniyorlardı.
Gerçek sendikacılığın ilk ürünleri görülmeye başlandı. İşçi hakları ve emek mücadelesi artık toplu sözleşmelerle işçiden yana esmeye başlamıştı. Patronlar ve onların düşünce yapısındaki siyasiler  rahatsız oldular.

Onlara göre gerçek ve devrimci sendikacılık derhal engellenmeliydi!
DİSK kapatılmalıydı!
Süleyman Demirel hükûmeti, alelacele bir kanun çıkardı. Sendikal özgürlüklere aykırı, işçi haklarını yok edecek bu kanuna karşı, işçi sınıfının devrimci kesimi derhal tavır belirledi.

DİSK üyeleri, 15 Haziran 1970 Tarihinde üretimi durdurdu. Yürüyüşlerle yasayı protesto ettiler.
Bağımsız sendikalar ve bir kısım TÜRK-İŞ üyesi işçi de yürüyüşlere katıldı. Bu yürüyüşler Türk sendikacılık tarihine 15-16 Haziran 1970 olayları diye geçti. Antidemoratik olduğu kesinleşen kanun iptal edildi.

15-16 HAZİRAN 1970 Büyük İşçi Direnişi, işçi sınıfının demokrasi mücadelesinde, gücünün önemini ispat ettiği şanlı bir demokratik eylemdir.
İşçiler, emek dünyasının, sadece burjuvaya, onların tek yanlı ve sadece onlardan yana olanlara bırakılamayacağını, dosta düşmana kabul ettirdikleri ve bunu beyaz sayfalara yazdırdıkları şahane bir haykırıştır.

15-16 Haziran işçi direnişi, Türkiye sendikal eylemleri içerisinde işçi sınıfının başarı ile sonuçlandırdığı emek mücadelelerine ait kutsal iki günüdür...

T.MADEN-İŞ  başta olmak üzere, DİSK üyesi sendikaların başlattıkları iş bırakma ve yürüyüş  eylemleri, 15 HAZİRAN sabahı heyecan ve coşku ile başladı. Gece çalışan işçiler sabah evlerine gitmedi.
Sabah, fabrikalarına çalışmak üzere gelen işçiler işbaşı yapmadı.
İstanbul'un Topkapı, Bayrampaşa, Sağmalcılar, Bakırköy, Güngören, Küçükçekmece, Büyükçekmece kısaca sur dışında bulunan ilçeleri o tarihlerde tamamen bir sanayi bölgesi niteliğindeydi.
Eyüp, Alibeyköy, Silahtarağa, Kâğıthane ve Haliç'in her iki yakası ise büyüklü küçüklü Fabrikalar ve atölyelerle doluydu.

Anadolu yakası, Kadıköy, Kartal, Pendik, Maltepe, Gebze, Kocaeli ülkemizin yüzünü güldüren ve ülke ekonomisinin belkemiği durumundaki büyük sanayi kuruluşlarının toplandığı bölgeler durumundaydı.

Beyoğlu, Şişli, Levent, Sarıyer İstinye bölgeleri özellikle, Televizyon, beyaz eşya, ilaç ve kaliteli kablo imalatının adeta stok deposuydu.

15 Haziran 1970 sabahı köylü baba, işçi oğlu Ali'yle, işçi Hasan, karısı Halime'yle, Hüseyin dede, torunu işçi Fatma'yla gönül köprüleri kurarak yürümeye başladılar...
Sur dışında birbirleri ile buluşarak yürüyen işçiler Beyoğlu tarafına geçmek istediler.

Valilik, Galata Köprüsünü açarak geçişe yasak koydu. Zannediyorlardı ki emekleri ile dünyayı vareden emekçiler engellenir. Madeni topraktan çıkaran, eriten, dökümünü yapan, döverek köprüler kuran emekçileri durdurmak mümkün mü? Köprüler kurmayı bilen emekçiler, birbirleriyle derhal en sağlam köprüyü,"gönül köprülerini" kurdular
Artık 15 Haziran Günü İstanbul ve Kocaeli'nin her tarafı, karınca yuvaları gibi hareketlilik yaşıyordu.

İşçiler komşu fabrika işçileri ile buluşuyor, güvenliklerini kendileri sağlıyor, birleşiyor, yürüyor, yürüyorlardı.
Yürüyerek iktidarın inatlaşarak çıkardığı ve gerçek sendikacılığı yok eden, yeni sendikalar kanununu protesto ediyorlardı. İktidarın çıkardığı yeni yasanın, gerçek ve özgür sendikacılığı yok ettiğini anlıyor yürüyorlardı...

16 HAZİRAN günü tekrar deneyeceklerini kararlaştırdılar.
15 Haziran gecesi Demirel Hükumeti İstanbul ve Kocaeli'de "sıkıyönetim" ilan etti. Sıkı yönetim yürüyüşleri yasakladı. 16 Haziran günü işçiler fabrikalarında çalışmadılar, pasif direnişe geçtiler. Bazı fabrika işçileri direnişlerini uzun süre devam ettirdiler.

Silahtarağa'da kurulu Türk Demir Döküm Fabrikası işçileri ile Kağıthane'de kurulu Rabak Fabrikası işçileri direnişi, en son bırakma konusunda inatlaştılar. Pasif direniş günlerce devam etti. Sendika yöneticilerinin araya girmesi ile direniş aynı gün ve aynı saatte sona erdirildi.

İşçiler sendikalarını sahiplenmek, gerçek sendikanın varlığını devam ettirmek, emek meydanını sadece burjuva ve onların işbirlikçilerine bırakmamak için yürüdüler...
Kazanılmış haklarının ellerinden alınacağını bilerek, onları korumak için yürüdüler...
Tekrar sarı sendikaların, ve onların işbirlikçisi patron sarmalına girmemek için yürüdüler...
Demokrasilerde gerçek, bağımsız ve devrimci sendikaların varlığının bulunması gerektiğini ispat için yürüdüler...
Anlaştılar, buluştular, birleştiler, binler, onbinler, yüzbinler olarak yürüdüler, yürüdüler...
Kazandılar...



7 Haziran 2018 Perşembe

Birleşik Metal-İş Sendikası Manifesto Yayınladı

DİSK üyesi BİRLEŞİK METAL - İŞ Sendikası, 24 Haziran 2018 tarihinde yapılacak seçim öncesi, kamuoyuna bir manifesto yayınladı. 
Metal İşçilerinin Manifestosu başlığıyla yayınlanan manifesto, aşağıda sıralanan başlıkları kapsıyor. 
Memur Konfederasyonları ile İşçi Sendikaları Konfederasyonlarının seslerinin güçlü bir şekilde çıkmadığı bu uygun ortamda, Birleşik Metal-İş Sendikasının, milyonlarca çalışanın sorunlarını dile getirmesi ve bu konuda çaba göstermesi elbette takdirle karşılanmaktadır.

Birleşik Metal - İş Sendikası ile bütünleşen Türkiye MADEN-İŞ Sendikası geleneğinin ve özverili çalışmalarının Birleşik Metal-İş tarafından sürdürülmesi  elbette  bütün metal işçilerinin kıvancı sayılacaktır.

   Metal işçilerinin manifestosu


Türkiye 24 Haziran 2018 tarihinde Cumhuriyet döneminin en kritik seçimlerinden birine girecektir. Biz işçiler olarak, seçime girecek parti ve adaylar nezdinde, yaşanan sıkıntılarımızı ve sorunlarımızı dile getirmeyi bir gereklilik ve hak olarak görüyoruz. Bu çerçevede geçimini emek gücünü satarak sağlayan milyonların sesini duymak istemeyenlere karşın sesimizi ve taleplerimizi kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz.
Taleplerimiz şunlardır:
• 23 Mayıs Çarşamba günü döviz kurunun fırlaması ve ardından gelen Para Piyasaları Kurulu’nun faizi artışı kararı arasındaki süreçte büyük vurgun yapanlar kamuoyuna açıklanmalıdır.
• Krizin maliyetinin kamuya yıkılmasının önüne geçilmelidir.
• Kamu kaynaklarının, şirketlerin borçlarının üstlenmesinin önüne geçilmelidir.
• Ekonomik çalkantının maliyeti ve şirketlerin risklerinin toplumsallaştırılması uygulamasına son verilmelidir.
• “Karlar sermayeye zararlar kamuya” zihniyetinin bu süreçte bir kez daha hortlamasına izin verilmemelidir, krizin faturası emekçilerin sırtına yüklenmemelidir.
• Nasıl sermaye için kredi garanti fonu gibi programlar söz konusuysa kriz sürecinde ihtiyaç kredilerini ve kredi kartı borçlarını ödemekte güçlük çeken halka da borçların yeniden takvimlendirilmesi borç yüklerinin azaltılması sağlanmalıdır.
• Sadece kredisini ödediği konuta sahip olanların borç yükünde belli bir limite kadar kolaylık sağlanmalıdır.
• Şirketlerin iflası halinde, üretim ve istihdamın devam etmesinin koşulları aranmalı ve farklı kolektif mülkiyet biçimleri altında emekçilerin yönetim ve denetimde etkin kılınması sağlanmalıdır. Bunun koşulları olmadığı durumlarda işçilere hem istihdam olanakları konusunda hem de mali hakları konusunda öncelik verilmelidir.
• İşçinin haklarından feragat etmesi temelinde şekillenen zorunlu arabuluculuk uygulaması derhal son bulmalıdır.
• Emeklilik yaşı kademeli olarak düşürülmeli, emeklilikte yaşa takılanların mağduruyetleri giderilmeli ve emekli maaşları insanca yaşanabilir bir düzeye yükseltilmelidir. Emekçilere zorla dayatılan ve özel sigorta şirketlerine kaynak aktarmaya yarayan zorunlu emeklilik uygulamasına derhal son verilmelidir.
• Asgari ücret vergi dışı bırakılmalıdır.
• Kriz karşısında liberal reçetenin öne sürdürdüğü gibi kamuyu küçültme yoluna gidilmemeli. Ancak vergi gelirlerinde son tahlilde emekçinin ödediği dolaylı vergiler yerine, kar, rant ve servetten alınan dolaysız vergilere ağırlık verilmelidir. Ayrıca vergi dilimleri yeniden düzenlenmeli vergide “çok kazanandan çok, az kazanandan az” ilkesi hayata geçirilmelidir.
• İş güvencesinin kapsamı genişletilmeli, esnek ve güvencesiz çalışmayı kolaylaştıran taşeron çalıştırma, kiralık işçilik ve sözleşmeli personel düzenlemeleri uygulamalara son verilmelidir. Özel istihdam büroları kapatılmalıdır.
• Başta grev hakkı olmak üzere sendikal haklar önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
• Grev yasakları kalkmalı, bu çerçevede bakanlar kurulunun grev erteleme yetkisine son verilmelidir. Sendikanın bir işyerinde toplu sözleşme yapabilmesi için işçinin irade beyanı yeterli olmalıdır. Sendikalar arası uyuşmazlık durumunda yetki meselesi referandumla çözülmelidir. İşyeri ve işkolu barajı gibi işçi ile işveren arasındaki ilişkilere devletin doğrudan müdahalesine olanak tanıyan düzenlemeler kaldırılmalıdır.
• Sendikaların toplu sözleşme yapılabilmesi için öngörülen yasal prosedür sadeleştirilmeli, hak düşürücü süreler kaldırılmalıdır.
• Özelleştirme uygulamalarına son verilmeli, geçmişte özelleştirilmiş kurumların kamuya kazandırmanın yolları aranmalıdır
• Eğitim ve sağlık hizmetlerinin herkes için ücretsiz, nitelikli ve erişebilir biçimde kamusal bir hizmet haline getirilmelidir.
• Gelir adaletsizliğini derinleştiren mevcut bütçe uygulamalarına son verip, halkın bütçe tercihlerinde söz sahibi olduğu katılımcı bir bütçe anlayışı benimsenmelidir.
• Bir gün bile çalışsa işçi kıdem tazminatı hakkına sahip olmalı ve hangi sebeple olursa olsun işveren tarafından çıkarılan her işçi kıdem tazminatı alabilmelidir. Ödeme güçlüğü çeken işverenlerin ödemeleri gereken tazminatlar ücret garanti fonundan karşılanmalıdır. Ayrıca kıdem tazminatına uygulanan tavan uygulamasına son verilmelidir.
• İşsizlik bu ülkenin en önemli sorunlarından biridir. İşsizlikle mücadele için herkese insan onuruna yaraşır ve eğitimine uygun iş olanakları yaratılmalı, eğitim ve sağlık başta olmak kamu istihdamının ve kamu yatırımlarının payı artırılmalı, geçici ve güvencesiz işlere dayalı esnek çalışma biçimlerinden vaz geçilmelidir. Çalışma süreleri azaltılmalı, yıllık ücretli izin hakkı Avrupa Sosyal Şartında olduğu gibi en az 1 ay olarak belirlenmelidir. İşsizlik fonunun amacı dışında kullanılması kesin olarak engellenmeli, yararlanma şartları iyileştirilmelidir.
• Haftalık resmi çalışma süresi 37.5 saate düşürülmeli, fazla mesai uygulaması yasal yaptırımlarla sınırlandırılmalıdır.
• Ülkemizde her gün 5-6 işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiği gerçeği çerçevesinde, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda etkin önlemler alınmalı, denetimler artırılmalı, yaptırımlar ve cezalar caydırıcı hale getirilmeli, meslek hastalıklarının önlenmesi için tespit eden ve tedbir alan bir sistem oluşturulmalıdır. Yasalarda işverenlerin yükümlülüklerini ve sorumluluklarını azaltacak düzenlemelerden vaz geçilmeli, işçi odaklı bir işçi sağlığı ve iş güvenliği politikası hayata geçirilmelidir.
• Hem toplumda hem de çalışma hayatında kadın güçlendirilmelidir. Kadınların gündelik hayata ve istihdama katılımı teşvik edilmelidir. Çalışma hayatında kadına yönelik ayrımcılığa karşı somut adımlar atılmalıdır. Toplumun genelinde olduğu gibi işyerlerinde de kadına yönelik şiddet ve taciz engellenmelidir.
• Kadının istihdama katılımında en büyük engellerden olan çocuk bakımı kamusal bir hizmet olarak sunulmalıdır. Bir sosyal hak olarak işyerlerinde nitelikli bakım hizmetleri sunan kreşlerin açılması yaygınlaştırılmalı, küçük işyerleri için ortak kreşler açılmalıdır.
• Stajyerlikte geçen süreler sigortalılığa doğrudan yansıtılmalıdır.
• Gelir dağılımının en bozuk olduğu ülkelerden biri de ne yazık ki Türkiye’dir. Gelir dağılımının daha dengeli hale gelmesi için sosyal devlet ilkesi etkili bir şekilde hayata geçirilmeli. Asgari ücret vergi dışı bırakılmalı ve işçinin ailesi ile birlikte insanca yaşayabileceği bir ücret düzeyine yükseltilmelidir.
• Demokratik bir anayasa bu ülkenin 1980 askeri darbesinden bu yana en büyük özlemidir. Tüm hak ve özgürlüklerin tanındığı, yasama yürütme ve yargının eşit ve dengeli bir biçimde yapılandırıldığı, yargının bağımsızlığının güvence altına alındığı laik, demokratik ve sosyal bir anayasa hayata geçirilmelidir.







19 Mayıs 2018 Cumartesi

ÇALIŞANLARIN SENDİKASIZLIĞI

SENDİKASIZLIK YALNIZLIKTIR

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 31 Ocak 2018 Tarihinde, işçi sendikalarının üye sayılarıyla ilgili bir istatistik yayınladı. Bu duruma göre sendikalı işçi sayısı 1.714.397 dir.
Bilindiği gibi Türkiye'de; 
Ülkemizde, şu anda etkili üç işçi sendikaları konfederasyonu vardır.

Bu istatistiğe göre, TÜRK-İŞ Konfederasyonunun 34 üye sendikası vardır. Bunların toplam üye sayıları ise 925.039 dur.  Konfederasyon 1952 yılında kurulmuştur.
Kuruluş yılları biraz çalkantılı geçmiştir. Seyfi DEMİRSOY başkanlığı döneminde örgütlenmesini tamamlayabilmiştir. "PARTİLER ÜSTÜ POLİTİKA" ve "ANKARA'DA TÜRK-İŞ" var sözcükleri, Seyfi DEMİRSOY ve daha sonra gelen başkanların çok sık kullandıkları sloganları olmuştur. Genellikle iktidar olan parti ve hükûmetlerle iyi ilişkiler oluşturmaya dikkat eder bir politika izlemektedir.

Bu günkü iktidar tarafından uzun zamandır desteklenen, HAK-İŞ Konfederasyonunun ise 22 üye sendikası bulunmaktadır. Toplam üye sayısı 615.301 olarak belirtilmektedir. HAK-İŞ konfederasyonu 22 EKİM 1976
Yılında Ankara'da kurulmuştur

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK ise, üye sayısı bakımından üçüncü sırada yer almaktadır. DİSK 13 ŞUBAT 1967 Yılında İstanbul'da kurulmuştur. DİSK'in 22 üye sendikası vardır. Bu sendikaların üye sayıları toplamı 149.187 dir. Türkiye'de ilk defa bir sendikal örgüt, adının başına "DEVRİMCİ" unvanı yazılarak kurulmuştur. Genel Başkanlığını uzun süre Kemal TÜRKLER yürütmüştür.
Örgütlenmesini kısa zamanda tamamlayan DİSK, sendikal hayata önemli ilkler yaşatmıştır. Demokratik kitle ve sınıf sendikacılığının olmazsa olmazlarını denemiş, uygulamış, işçiler lehine bir çok kazanımlar sağlamıştır. Bu nedenlerle işçilerin takdirlerini kazanarak üye sayısını kısa zamanda BEŞYÜZBİNLERE taşımıştır.
1 MAYIS, (işçi bayramı) ilk defa 1976 Yılında DİSK öncülüğünde TAKSİM'de kutlanmıştır.
TÜM-İŞ, BİRLİK-İŞ Konfederasyonları ile bağımsız sendikaların üye sayıları toplamı ise 24.870 dir.

BU TABLO TÜRKİYE SENDİKAL HAREKETİNE YAKIŞMIYOR

2018 Yılı itibari ile Türkiye'de zorunlu SSK(sosyal sigorta)lı çalışan sayısının yaklaşık 20 milyon  olduğu ifade edilmektedir. Bunların büyük bir bölümü sanayi sektöründe, kalan kesim ise hizmet sektöründe çalışır durumdadır.
Sözün getirilmek istendiği yer;  Bu gün sendikalı işçi sayısı %10 dan daha düşüktür. Yani çalışan on işçiden biri sendika üyesi durumundadır. 1980 öncesinde sendikalı işçi sayısının, % 50-60 olduğu ifade edilebilmekteydi.
Bu durum, 1980 darbesinin, işçi sınıfının sendikal hareketlerini, işçi aleyhine nasıl etkilediğinin çok açık bir göstergesidir..

Şurası bir gerçektir ki 1980 Yılından itibaren işçi sendikaları devamlı kan kaybetmektedir. Bu durum ise sonuç olarak işçi sınıfının ekonomik ve demokratik sendikal haklarının geriletilmesine, zayıflatılmasına neden olmuştur.

12 EYLÜL DARBESİ, gerçek sendikal çalışmaların ortadan kaldırılmasını planlamıştır. Sendikal hareketlerin zayıflatılmasının, geriletilmesinin asıl ve önemli sebeplerinden birisidir. Düzenle uzlaşmış görünümündeki, TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ yöneticileri ise, sürekli geriletilen sendikal hareketlere ses çıkarmaz olmuşlardır.

BEN ZENGİNİ SEVERİM

12 EYLÜL Yöneticileri, başta Turgut Özal olmak üzere sendikal çalışmalarla elde edilen bir çok  işçi haklarını, özellikle de toplu sözleşmelerle elde edilen sosyal yardım, ikramiye gibi ekonomik hakları sürekli törpülemiştir.
Darbeci Evren, "garson benimle aynı maaşı alıyor" diyerek işçi ücretlerinin yüksekliğinden olan rahatsızlığını dile getirmiş, darbecinin başbakanı Özal ise "ben zengini severim" demiş ve her ikisi de işçi hakları karşıtlığını açıkça belirtmişlerdir.
Ne yazık ki düzenden yana, işçi emeğinin değerini bilmeyen, gerçek ve devrimci bir ruh taşımayan, sendikacılar birçok şeyin farkında değil...
Gerçek sendikacılığın gereğini hâla yapmayanlar, âla yaşantılarına devam ederek işçi emeğine ihanet ediyorlar.
Sendikacının ilk görevi, işçileri sendikalı yapmaktır. Sendikaları sayısal bakımdan çoğaltmak ve güçlendirmektir.
İşçinin ilk görevi ise sendikalı olmaktır...


SENDİKASIZLIK YALNIZLIKTIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN ŞEMSİYESİDİR...
SENDİKA, İŞÇİNİN AVUKATIDIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN EVİNDEN SONRAKİ YUVASIDIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN VE GELECEĞİNİN YAŞAM GÜVENCESİDİR...






13 Mayıs 2018 Pazar

SOMA 301


13 MAYIS 2014 Yılında, Manisa'nın SOMA ilçesinde, özel sektöre ait büyük bir kömür ocağında 301 işçi hayatını kaybetti.
Olay günü kömür ocağının çalışma vardiyasında, 787 işçinin bulunduğu bildirilmişti. SOMA kömür ocağında meydana gelen 301 işçinin ölümü, gazetelerde, televizyon haberlerinde, "MADEN KAZASI' olarak yayınlanıyordu. Bazı yorumcular, bu olayı "İŞ KAZASI" olarak belirtiyor, bazı yetkililer ise bu ölümleri "KADER" olarak değerlendiriyorlardı.

İkisi de değil...

İŞ KAZASI MI KADER Mİ

Gazetelerde zaman, zaman cami avlusuna yeni doğmuş çocukların bırakıldığı haberlerini okuyoruz. Bu zâlimce olayda, elbette çocuğu doğuran annenin kendine göre bir nedeni olabilir. Nedeni ne olursa olsun, hiç bir neden, bu hareketin bu olayın yanlışlığını hafifletmez.
Bırakılan bir canlıdır, bir bebektir, bir insan yavrusudur.
Çoğu zaman bu bebeklere "KADER" ismi verilir. Sosyal devlet elbette bu bebeği sahiplenir, bakımını üstlenir, sağlıklı büyümesini, eğitimini sağlar, ülkeye faydalı bir birey olarak topluma kazandırır.


SOMA kömür ocağında meydana gelen bu elim olayda, 301 işçi toprağa verildi.
Olay sonrası, bir çok bilim adamı, bir çok uzman, bir çok iş bilir insan, ocakta iş güvenliğinin tam olarak sağlanmadığını belirttiler.

İŞ GÜVENLİĞİ YOK

İş güvenliğinin can kurtarmaya yönelik olmadığı, yetkililer tarafından da tam denetim yapılmadığı, yapıldıysa da göstermelikten öteye geçmediğini, yazılı basında çıkan değerlendirme, haber ve yorumlardan öğreniyoruz. Zaten sonuç da bu durumu doğruluyor, 301 can kayıp...

MADEN OCAKLARINDA YAŞAM ODALARI


Maden ocaklarında iş güvenliğinin ana ve ilk oluşumu, yaşam odaları yapmaktır. Bunlar yapılmış olsaydı elbette bu kadar insan kaybedilmezdi.
İş güvenliğinin tam olarak sağlanmadığı, inşaatlarda, fabrikalarda, maden ocaklarında, kısaca iş yerlerinde oluşan kazalar İŞ KAZASI olmaz, olamaz...
Bu olayda işveren ve işyeri yetkilileri, işçi eğitimleri de dahil olmak üzere, tüm bilimsel önlemleri almışlar mıdır?
Elbette hayır...

Öyleyse bu iş kazası sayılmaz... Olsa olsa bunun adı FACİADIR.
İşyerlerine "önce iş güvenliği" levhaları asmak sadece görüntüyü kurtarır.
Facialar sonrası meydana gelen kaza ve ölümlere KADER demek, olayın şiddetini ve sorumluluğunu hafifletmez.
Üzerinden 4 yıl geçmesine rağmen, hayatlarını kaybeden 301 maden işçisinin mahkemeleri  hala sonuçlanmadı...

30 Nisan 2018 Pazartesi

1 MAYIS İŞÇİNİN EMEKÇİNİN BAYRAMI

BİRLİK VE DAYANIŞMA

1 MAYIS,  Dünya işçilerinin ve emekçilerinin birlik ve dayanışma günüdür.
Dünya emekçilerinin ortak bayramıdır.
1 MAYIS günü, çeşitli ulusların, işçi ve emekçilerinin, aynı anda aynı şeyleri düşündükleri, aynı şekilde davrandıkları gündür.

MEYDANLAR ÇİÇEK AÇMIŞ GİBİ

Her Yılın 1 MAYIS Günü, dünya işçi ve emekçileri meydanları doldurur.
Sermaye sahiplerinin ortak çıkarlarına karşı, emeğin ortak mücadelesini birlikte, ve her ülkede haykırdıkları çok önemli bir bayram günüdür.

KAPİTALİST TEKELLER VE ABD

1886 Yılına kadar Amerika Birleşik Devletlerinin kapitalistleri, uzun iş günü ve çok ucuza çalıştırdıkları işçilerden önemli bir mücadele davranışı ile karşılaştı. 1 MAYIS Günü onbinlerce işçi, çalıştıkları işyerlerinde üretimi durdurdular. 8 saatlik iş günü sloganı ile genel grev kararı aldılar. Genel grev başarılı bir şekilde devam ederken, 3 Mayıs Günü kışkırtıcıların(bozguncu) davranışlarına karşı hazır durumda bekleyen silahlı polisler, sermayenin emrini uygulamak için işçilere saldırdılar. Grev kırıcıları, sarı sendikacılar, gangasterler de polisin yanında yer aldı. İşçilerden ve polislerden ölenler oldu. Çok sayıda işçi ve polis yaralandı. 

ABD işçi ve emekçileri sonunda 8 saatlik iş günü mücadelesini kazandılar.1889 Yılında 1 MAYIS, Dünya işçilerinin uluslararası birlik ve dayanışma günü olarak ilan edildi.

TÜRKİYE'DE 1 MAYIS


Ülkemizde 1 MAYIS uzun yıllar "Bahar ve Çiçek Bayramı" olarak kutlandı. Zaman zaman yasaklandı. O günlerde1 Mayısların farkındalığını bilen, onu özümseyen işçiler ve emek dostları küçük gruplar halinde kırlarda kutladılar. Bazıları yine küçük toplantılar halinde evlerinde bir araya gelerek kutlamaya çalıştılar. Yığınsal olarak 1 MAYIS ilk defa 1976 yılında İstanbul TAKSİM Meydanında kutlandı.

BİR MAYIS YIĞINSAL EYLEMLERİNE GİDİLEN YOL

13 ŞUBAT 1967 İstanbul Çemberlitaş, Şafak Sineması önü, BAYRAM YERİ GİBİ. 
Genç, yaşlı, kadın, erkek...
Salonun içini dolduran delegeler, coşku içinde marşlar söylüyor. Salon içindeki delegelerin  ve dışarıdaki insanların da suratlarında hem heyecan hem mutluluk var. Bu heyecan ve mutluluk, tarihi bir güne tanıklık ediyor sanki. Şafak Sinemasının salonunda delegeler ayakta, dakikalarca bir kararı alkışlıyorlar...
DİSK adıyla yeni bir işçi sendikaları konfederasyonu kuruldu. Otuz bin işçi ile kurulan konfederasyonun üye sayısının, çok kısa zamanda beş yüz binlere ulaştığı görüldü.
Gerek kuruluş sırasında gerekse kuruluş sonrası DİSK'in lokomotif kuruluşu daima MADEN İŞ Sendikası oldu.

MADEN İŞ SENDİKASI, yöneticileriyle, üyeleriyle, DİSK içinde bağımsız ve özgür sendikacılığın örneklerini sergiledi. Örgütlenmeye önem verdi, üye sayısını çok kısa zamanda seksen binlere taşıdı. Eğitim, araştırma, toplu sözleşme müzakere ve yapımında ilkeler belirledi. MADEN İŞ ve dolayısı ile DİSK'in yürüdüğü yol, daima üye tabanının çıkarları doğrultusunda oldu. Elbette bu çıkarların hayata geçirilmesinde işçi sınıfının sınıfsal bilimi etkili oluyordu.

DİSK kuruldu...
Güçlendi...
Güçlendikçe Türkiye sendikal mücadelesine, bir çok ilkler kazandırdı. Onları güçlü birer kilometre taşı olarak günümüze taşıdı. Bunlardan önemli birisi de 1 MAYIS'IN yığınsal olarak kutlanmasıdır.

İstanbul TAKSİM Meydanında 1976 ve 1977 Yıllarında ilk defa 1 MAYISI yığınsal olarak kutladı.
Ne yazık ki, katılımın TAKSİM Meydanına sığmayacak kadar çok olduğu 1977 Yılında yapılan  kutlamalara hain güçlerin provakatörleri sızdırıldı. İstenmeyen olaylar oldu. Maalesef kutlamaya gelen 34 kişi hayatını kaybetti. Karanlık güçler 300 bini aşkın bir kutlamayı gerçekleştiren DISK'İN 1976 kutlamalarını hazmedemedi. 1977 kutlamalarına kan bulaştırdılar.

Yukarıda soldan sağa Hüseyin Ekinci, 3. resim Kemal Nebioğlu yanında Kemal Türkler, Taksim'de saygı duruşunda.

Yandaki resim; sağdan sola Fehmi Işıklar, Hüseyin Ekinci, Kemal Nebioğlu, Kemal Türkler, 1976 Taksim 1 Mayıs alanına girerken.

1 MAYIS TAKSİM KUTLAMALARI



1976 1 MAYIS Taksim Meydanında kutlandı. 300.000 den fazla katılım oldu. İstanbul'un hemen her bölgesinden başta işçiler olmak üzere konvoylar halinde yürüyüşlerle TAKSİM doldu.

DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, TAKSİM Meydanında 1976 1 MAYIS Yığınsal Kutlamada konuşmasını yapıyor.



28 Nisan 2018 Cumartesi

SENDİKAL ÖZGÜRLÜK YOLU ( I )

Otuz beş, kırk yaşlarında, orta boylu, etrafına, şaşkın, şaşkın bakan bir adam, 
yalpalayarak içeri girdi. Hızlı,hızlı nefeslenen, kızgın bir surat. Göz bebeklerinin etrafı kıpkırmızı. 
Bir sağa, bir sola bakıyor. 
"Nâhak yere işten çıkarıldım. Başkan yok mu? Başkanla görüşeceğim" dedi.

Mırıldanma tonundaki bir sesle konuşmuş, yarı anlaşılır şekilde sormuştu soruyu.
Hani bazen umutsuzluğun, tüm yüze yansıdığı zamanlar olur ya, işte durum öyle.
Suratında derinleşen çizgiler, bir yılı iki, üç yıl yaşamış gibi... 
Daha doğrusu yaşamadan yaşlanmış gibi...
Sanki çözümsüzlüğün, daha sorarken anlaşıldığının dışa vurumu... 
Karşımda öylece duruyor...

"Buyur şöyle otur, bir nefeslen dedim."
"Ben başkanla görüşmek istiyorum, dedim ya, o yok mu?" diyerek oturdu.
Oturdu demek çok doğru olmaz adeta yığıldı...

Odada üç kişiyiz. 
Üçümüzü de başkanlık makamına uygun görmedi besbelli. Hakkı da yok değil, şube başkanı, yirmi beş yaşında zayıf cüsseli  bir genç adam. Şakir Zümre Fabrikasından tornacı Cabir Usta, altmış yaşını aşmış kır saçlı, iş tulumuyla sol tarafta oturuyor. 

Oto Yay Fabrikasından Dursun Koçakoğlu, yine iş elbisesi ve iri cüssesi ile sağda oturuyordu. Her ikisi de, üyeler tarafından seçilen işyeri sendika baş temsilcilerimiz.
Çalıştıkları fabrikalardaki sorunları görüşüyoruz...

Cabir Usta, yaşlılığının verdiği kıdemli sendika üyesi sıfatıyla, hemen söze girdi, "na hak yere diyorsun ama, mutlaka bir sebebi vardır, durup dururken seni niye çıkarsınlar?" Dedi.

Kırıkkale Makine Kimya Fabrikalarında uzun yıllar çalıştığını anlatırdı hep Cabir Usta. Konuşmalarına "ben Makine Kimyada iken" şeklinde başlar, anlatacağı konuları da oldukça uzatırdı. Asıl mesleği tornacılıktı ama, daha çok, pik döküm işlerinde uzmanlaşmıştı.

Şakir Zümre, Cumhuriyetimizin ilk sanayicilerinden birisidir. Atatürk'ün, Bulgaristan'da görev yaptığı (askeri) ataşelik yıllarında tanışmışlar. 
Cumhuriyetin ilk yıllarında, kurduğu, Sütlüce'de ki fabrikasında devlete, uzun yıllar askeri cephane üretmiştir.

Bomba üreten ve yurt dışına, Türkiye'den silah ihracatı yapan ilk Türk sanayicisi olduğu bilinir. 
Savaş sonrası ise ürettiği döküm, emaye kömür sobaları, zengin fakir bir çok evin, belli başlı ısınma aracı olmuştu... 

ANTİKA SOBA

Çeşitli renk, şekil ve büyüklükte üretilen, emaye sobaların bir kısmı, bu gün bile birer antika olarak, lüks konak ve yalıların  en değerli yerlerini süslüyorlar.

Şakir Zümre o yıllara ait devlet tarafından verilen, teşekkür ve takdirnameleri renk, renk döktürdüğü Atatürk büstleri ile birlikte yazıhanesinin duvarlarında teşhir eder, müşteri ve misafirlerine göstermekten büyük haz duyarmış. 1966 Yılında vefat ettikten donra fabrikayı eşi yönetmeye başlamış. O da Şakir Zümrenin iftihar vesilesi saydığı bu teşekkür ve takdir belgelerini aynen muhafaza etmiştir.

Cabir Usta uzunca bir süre, sessiz durduktan sonra tekrar "nerede çalışıyordun dedi ve devam etti, "sebepsiz yere işten çıkarıldım dedin, anlat bakalım sence neden çıkardılar?" diyerek "na hak" sözcüğünün anlamını da kendince açıklamış oluyordu.

"Ekmek" dedi. "Ekmek, öğlen yemeğinde doymadım, ekmek sepetinden, çeyrek ekmek daha aldım. Kurallara uymuyorum diye şikayet ettiler şerefsizler, işten attırdılar beni."

Üçümüz de dikkat kesildik. Bir süre birbirimizin yüzüne öylece baka kaldık...
Konuşamadık, konuşmak, soru sormak gelmedi içimizden...
"Çeyrek ekmek, şerefsizler" ne demek, ne anlama geliyordu bütün bunlar?...
"Şerefsizler dediğin kimler" dedim. "Kim olacak, sarı sendikanın adamları, döküm fabrikanın  patronlarıyla birlikteler. Adı sendika, ama sanırsın işveren kuruluşu bunlar, olmaz olsunlar" dedi.
Bir an göz göze geldik.
"Bak kardeşim ben, T.Maden - İş Sendikası Silahtarağa merkez şube başkanıyım,  o fabrikada başka bir sendika yetkili.Toplu sözleşmeyi Çelik İş Sendikası yapmış, sözleşme bitimine de, uzun zaman var" dedim. "Bizden istediğin nedir" diye sordum? 

OLMAZ OLSUNLAR

"Toplu sözleşmeyi sendika yapmadı, işveren yazdı onlar da imzaladılar, onun için olmaz olsunlar dedim ya" dedi. 
İsmini sordum, "Hidayet, Hidayet Yılmaz" dedi.
" Hidayet Usta ben bu fabrikadaki işçileri, Maden İş Sendikasına üye kaydetmek isterim, ama bu güne kadar bu fabrikadan hiç kimse bizimle temas kurmadı. 
Besbelli işverenden korkuyorlar."dedim.
"İstersen bu akşam üç arkadaşımı getiririm başkan" dedi. 

 YAPRAK YAY 

Otoyay Fabrikasının baş temsilcisi Dursun Koçakoğlu'da, söze karıştı," başkan döküm fabrikasında benim de mahalleden arkadaşlarım çalışıyor, orada çalışan işçiler sendikadan memnun değiller, istersen ben de onlarla konuşayım" dedi.


Oto Yay Fabrikası, Silahtarağa Eyüp güzargâhında 1950 li yıllarda kurulan fayton, kamyon ve otomobillere yaprak yaylar üreten 150 civarında işçinin çalıştığı bir fabrika.
Sahibi Hasan Hami Çon isimli, Bulgaristan'dan göçen bir sanayici.


Bu fabrika daha sonra, Uzel Fabrikası tarafından satın alındı. Uzun yıllar, Uzel Fabrikası tarafından üretilen, Massey Ferguson marka traktörlerin (makas) yaprak yaylarını üretti...

SENDİKAL ÖZGÜRLÜĞE İLK ADIM

İşler kızışmaya başlamış gibi gözüküyor. Aylarca beklediğim bu fabrikadaki sendikal örgütlenme hareketine, ilk adımların atılacağı belirmeye başlamıştı...

Akşam uzunca bir süre bekledim. Gelen olmadı. Hidayet Usta ve arkadaşlarının geleceğinden artık umudu kesmiştim. 
Akşam karanlığı basmıştı. Sendika şubesinin, kapısını kapatıp çıkmak üzere iken, Hidayet Usta yanındaki üç kişiyle geldi. 
"Hidayet Usta, ikinci vardiya paydos edeli saatler oldu çok geciktiniz" dedim.

"Başkan arkadaşlar gündüz gitmeyelim, bir gören olur, bizim de başımız belaya girmesin dediler. Biz de karanlık olana kadar kahvede oturduk, hem konuştuk hem de pişpirik oynadık" dedi. 
Hidayet Usta ve getirdiği arkadaşları ile, bir saat kadar fabrikadaki sorunlar hakkında konuştuk. Hidayet Usta ya "yarın öğleden sonra gel, seninle işim var" dedim.


Sendikal özgürlük yolu (II) Devam edecek...

15 Mart 2018 Perşembe

ÖLÜMCÜL İŞ KAZALARI VE SENDİKALAR


İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, Şubat 2018 de, 123 işçinin hayatını kazalarda kaybettiğini açıkladı.
28 gün gibi kısacık bir ayda, kayda geçen işçilerin ölümünden bahsediliyor. Açıklama en az 123 işçi diye açıklanıyor. Demek ki kayda geçmeyen ve bilinmeyenler de var...

Hukuki ve  iş hayatındaki söylemi İş Kazası!
Söylem olarak iş kazası ve iş güvenliği ne demek?
İşçi sağlığının, iş güvenliğinin uygulamada ki durumu bu gün nedir?

Fabrikalarda, inşaat şantiyesinde, taşocağında iş güvenliğini kim sağlar? Tedbirleri kim alır, daha doğrusu çalışma alanlarında güvenli ortamları kim oluşturur?
Elbette bunların cevabı var, bu cevapları herkes bilir. Herkesin bu cevapları bilmesi sorunları çözüyor mu?
Elbette hayır...
Çözmez, çözemez, yıllardır ülkemizde bu sorun çözülemedi. Acaba bu sorun çözülmek mi istenmiyor?
Ülkemizde bu gün meydana gelen ölümcül iş kazalarında ölenlerin sayısının, İngiltere'den beş kat daha fazla olduğu belirtiliyor.
İşçi ölümlerinin, Çin'den beş, ABD den ise yüzlerce kat fazla olduğu kayıtlarda görünüyor, okunuyor.

İsveç, Norveç gibi Avrupa ülkeleri ile kıyaslanma yapmanın yanından bile geçemiyoruz.
ISG Meclisinin açıklamalarına göre, Şubat'ta meydana gelen ölümlü kazalarda İstanbul ve Kocaeli ilk sıralarda bulunuyor. Ölümcül kazaların çok olmasının sanayi yoğunluğu ile doğru orantılı mı acaba?
Raporda ölen işçilerin yüzde dördünün sendikalı, yüzde doksan altısının ise sendikasız olduğu belirtiliyor. Bu durum sendikalı olan işyerlerinde daha az kaza oluyor gibi gözükebilir.


Öyle olsaydı tüm işçilerin sendikalı olduğu SOMA'da ki maden ocağında 301 maden işçisi ölür müydü? Demek oluyor ki işyerlerinin sendikalı olması çoğu zaman sorunların çözümünde fazla etkili olmuyor ya da olamıyor.

Sendikaların gerçek, ilerici, işçiden yana ve devrimci anlayışta olmaları da gerekiyor...

SENDİKALAR VE İŞ GÜVENLİĞİ

İş güvenliğinin tam olarak sağlanmaması elbette ölüm sayılarını artırıyor. İş güvenliği neden sağlanamıyor? Bunun cevabını uzmanlar vermeli... Uzmanlar ve yaptırım uygulaması konusundaki yetkililer şunun da cevabını verebilmeli. Ölümlerin olduğu yerde iş güvenliği tam olarak sağlansaydı sayı bu kadar kabarık olur muydu?
Sendikacılık çalışmaları içinde iş güveniği, en az ücretler kadar önemlidir. İşçiler, yaşantılarının önemli bir bölümünü çalışarak geçirmektedir. Öyleyse çalıştıkları işyerlerinde tehlikelere ve sağlığa zarar veren etkenlere karşı korunmalıdırlar.
İşyerlerinde, fiziki şartlar, çalışma ortamı olarak hazırlanırken, ilk iş çalışma koşullarının insancıllaştırılması olmalıdır. Yani kısaca buraların insanlığa yaraşır biçimde olması gerekir.
Çalışma koşullarının, özellikle çalışma saatlerinin, günümüz medeni ülkelerdeki seviyelere çekilmeleri sağlanmalıdır. Uzun çalışma saatlerinde mutlaka dinlenme molaları verilmelidir.

MARKO PAŞA

1969 Yılın'da Türkiye Maden - İş Sendikasının, merkezi İsviçre'de bulunan Uluslararası Metal İşçileri Federasyonu ile birlikte uyguladıkları yurt dışı eğitim seminerlerin birinde İtalya'da FİAT Fabrikasını gezmiştik.

Çalışma koşulları, çalışma süreleri, ve sair konularda incelemeler yapmış ve oldukça bilgilenmiştik.
Günümüzde, adına "insan kaynakları" denilen ve bizim personel müdürlüğü diye bildiğimiz birimin yetkilisi bir olayı şöyle anlatmıştı.

"Bizim çalışmamızda en önemli şey üretimdir. Çok kazanmak için çok üretmemiz gerekir. Çok üretmenin, yani verimli çalışmanın temel unsuru, işçinin mutlu olarak çalışmasından geçer. Yakın bir zamanda bir işçimizin  bazı olumsuz davranışlarını ve durumunun üretime de yansıdığını gözlemledik. Başarılı ve eski işçilerimizden birisiydi. Kendisi ile yaptığımız görüşmelerde bir sonuç alamadık. Aramızda karar aldık ve araştırmalara başladık. Onun haberi olmadan ailesine gittik. Eşiyle görüştük. Sorunu öğrendik. Eşine de bu görüşmemiz gizli kalmalıdır
diyerek ayrıldık. Bir yıl sonra bu işçi FİAT Fabrikalarında yılın işçisi ödülünü aldı."
Biz kendi aramızda Marko Paşa derdini anlatana derman buluyormuş, ama bu durumda dert anlatılmadan da derman bulunmuş oldu, diye FİAT Fabrikasının bu birimine *MARKO PAŞA adını koymuştuk.

Başta çalışanların eğitimi olmak üzere, iş güvenliğinin tam olarak sağlanmasından sonra meydana gelen kazalara "iş kazası denir."
Sözü fazla uzatmaya gerek yok, kısaca gerçek şöyle açıklanabilir.
İş kazalarını önlemenin en önemli yolu, çalışma alanlarının iyi denetlenmesinden geçer.  İyi denetimler ise gerçek ve güçlü sendikaların bulunduğu iş yerlerinde daha etkin yapılır...

İşçilerin sendikalaşmaları, sendikalarda söz ve karar sahibi olmaları, iş kazalarında ölüm ve sakatlanma risklerini azaltacaktır.


* Marko Paşa; Rum asıllı bir Osmanlı Paşasıdır. Askeri Tıbbiyeyi bitirmiş doktordur.

25 Şubat 2018 Pazar

EKDİĞİMİZ BİTMEDİ

TOPLANTI DÖNÜŞÜ

"Toplantı dediğin işte böyle olur be kardeşim."
Ondört Haziran 1970 DİSK'İN Merter'de yaptığı toplantı sona erdi. Toplantıya katılan sendika yöneticileri ve işyeri temsilcilerinin bir kısmı evlerine, bir kısmı ise çalıştıkları vardiyalarına yetişip, işbaşı yapmak üzere çalıştıkları fabrikaların yoluna koyuldular.

Yakup, birlikte yürüdüğü arkadaşlarına bu toplantıyı, toplantının önemini ve kalitesini biraz önce söylediği bu tek cümle ile özetledi. "Toplantı dediğin işte böyle olur be kardeşim. Konuşmacıların tamamı önemli şeyler söylüyor, dinleyenler ise dikkat kesilmişler sanki" diyerek konuşmasını sürdürüyordu.

Salih Usta, Yakup'un sözünü tam da burasında keserek, atak yaptı ve araya girdi. "Siyasi iktidar geri adım atar mı ne dersin Turan Usta?" dedi. Turan usta Salih'i duymamış gibi yaptı ve Çotak Mehmet'e doğru dönerek "Mehmet gece paydosunda bizim kısımdaki arkadaşlara, kararlaştırdığımız kadarını sen anlat, gündüzcülere de sabah ben anlatırım"dedi. Çotak "tamam usta meraklanma sen, gece yemek paydosunda güzelce anlatırım ben" diyordu ki, Salih Usta dayanamadı, "Çotak direniş kararını da söyleyecek misin" diyerek söze tekrar girdi.

Çotak çok sinirlendi azarlarcasına" Salih Usta bak kardeşim sen laftan anlamaz mısın? Direniş lafını da nereden çıkarıyorsun? Kaç defa aramızda konuştuk, kararlaştırdık. Direniş değil, üretim, üretim gücü, üretimden gelen gücümüz, anladın mı?..

ÜRETİMDEN GELEN GÜCÜMÜZ

Çotak Mehmet konuşmasını sürdürdü, cümleyi tam olarak bir kere daha tekrarladı. "Üretimden gelen gücümüzü kullanacağız, bu gücümüzü de herkes görecek, hepsi bu kadar işte anlaşıldı mı?" diyerek sözlerini tamamladı.
Dört ay önce fabrikada yapılan sendika temsilciliği seçiminde işçiler, Salih Ustayı da temsilci olarak seçmişlerdi, ancak Turan Usta, Salih'e eskiden beri hiç güven duymuyordu. Diğer temsilcilere bir iki defa "Salih'e dikkat edin, onun yanında önemli şeyler konuşmayalım" demişti...

Diğer temsilciler Turan Ustaya bunun nedenini hiç sormadılar. Sormak da istemediler. Turan Usta böyle söylediyse bir sebebi hem de önemli bir sebebi vardır diye düşünürlerdi.
Zaten sorsalar da Turan Usta'dan cevap alamazlardı. Hepsinin yüzüne öylece bakar, bakar sözü başka konuya getirirdi.
Turan Usta Karadenizliydi.
Fabrikanın en kıdemlilerinden sayılırdı. İşletmenin kuruluşunda işe alınmış, makine bakım kısmında usta olarak çalışmış ve tüm makine montajına nezaret etmişti.
Ustalığının yanında, çalışkanlığı nedeniyle de Fabrika Müdürü onu dökümhane kısmına ustabaşı yapmıştı. Uzun yıllardan beri işçiler, Turan Ustaya çokça güven ve saygı duyuyordu.

AĞAÇLAR ÇİÇEK AÇAR

Turan Usta, temsilci arkadaşlarına doğru baktı, sıra ile hepsinin üzerinde birer, birer göz gezdirdi. Adanalıya döndü, "bana bak Sabbar çok düşüncelisin, hiç konuşmadın yoksa durum kritik mi" diyerek şaka yollu bir söz attı ortaya.
"Ustacığım ben sana şöyle izah edeyim. Kışlar ne kadar uzun sürerse sürsün. Bu uzun süren kışların da ardından, bahar mutlaka gelir. Gecikmelere rağmen ağaçlar, yine de çiçeklerini açar. Meyvelerini de verirler."
"Anladım Sabbar anladım, yine her zamanki gibi filozofluğun üstünde" dedi Turan Usta.

YEMEK PAYDOSU

Gece yarısını biraz geçti. Siren çaldı işçiler topluca yemekhaneye doluşmaya başladı.
Çotak Mehmet yemekhaneye herkesten önce geldi. Bu güne kadar Çotak  ellerini ve yüzünü yıkamadan asla yemekhaneye girmezdi. Ancak şimdi durum değişikti. Ne yıkanmayı ne de yemeği düşünecek durumdaydı...
Aklında konuşmaya başlayacağı ilk cümle vardı. İçinden sürekli bu cümleyi tekrarlıyordu.
Yemekhanede herkesi görebileceği bir yer seçti ve beklemeye başladı.
İşçilerin çoğunluğunun gelmesini bekledikten sonra, sağına, soluna baktı, ayağa kalktı ve bağırarak,"arkadaşlar biliyorum çok yorgunsunuz ve çok acıktınız, gecenin bu saatinde ikinci dökümü de bitirdik ve yorulduk."
Devamı gelmedi konuşmanın.

SES DUYULMUYOR

Bir kısım işçi hala yemek almak için sıra kapma yarışındaydı. Çotak sesini duyuramadığını anladı. İki dakika bekledikten sonra bir sandalyenin üzerine çıktı ve bu sefer adeta gürledi.
"Arkadaşlar beni dinleyin. Dün sendikamızın toplantısına katıldık. İstanbul ve Kocaeli'deki bütün işyeri sendika temsilcileri bu toplantıya katılmışlardı. Hükumet'in değiştirmek istediği Sendikalar Kanunu ile ilgili konuşmalar yapıldı. Kararlar alındı. Bunları size kısaca anlatcağım, biraz sessizlik istiyorum" dedi ve devam etti.

"Toplantıda sendika başkanları konuştular. Sendikalar Kanununda yapılmak istenen değişikliklerin işçilerin aleyhine olduğunu belirttiler. Çok sayıda işyeri sendika temsilcisi konuştu. Konuşmalar gerçek sendikacılığın yok edilmek istendiği, işçilerin sendika seçme özgürlüğünün ortadan kalkacağı yönündeydi. Yani bizim anladığımız fabrikamızda, sanki eski günlere dönüş olacak."

"Arkadaşlar biz eskiye dönmek istemiyoruz. Eskiden fabrikamızda sarı sendika vardı.  İşçiye sormadan  toplu sözleşmeler imzalıyordu. Ondan kurtulmak onların zulmünden kurtulmak için yıllarca mücadele ettik.
Haklarımızı korumuyordu. Kısaca, adı sendika ama işçi sendikası gibi değildi...
Toplu sözleşmelerde bizi her dönem sattı. Açıkça üç dönem, yani altı yıl satıldık. Hem de pazar malları gibi...
Şimdiki sendikaya geçmek için çok zor günler yaşandı. Birçok arkadaşımız haksız yere işten atıldı, birçok arkadaşımıza yevmiye kesme cezaları verildi.
Korkunç günler yaşandı fabrikamızda. Bunlardan kurtulmak için eylemler yapıldı. Direniş yapıldı. Günlerce işçiler işbaşı yapmadı.
Bizleri polislerle, askerlerle karşı karşıya getirdiler...
Lafı fazla uzatmayacağım.
Herkes geçmişi bir düşünsün, eski günlere kim dönmek ister?
Toplantıda alınan karar şudur.
İşçi üretimden gelen gücünü kullanacak.
Hepinize afiyet olsun."

EN BÜYÜK GÜÇ BİRLİKTİR

Arka taraftaki masaların birinde, konuşmayı dikkatle dinleyerek bir taraftan da çorbasını kaşıklayan, Erzurumlu Yusuf Dayı, yanında oturan genç Zeynel'e döndü,"ula Zeynel sen bilirsin, üretim gücü ne ola ki?"
"Yusuf dayı üretim gücü işçinin silahıdır. Kısaca anlatayım, işçi çalışmazsa makineler durur. Mal üretilmez. Mal üretilmezse satış olmaz, satış olmayınca patronlar kar edemez. Makineleri durduran Malın üretilmesini engelleyen, güç işte işçinin üretimden gelen gücüdür. İşçi her zaman değil ama yeri geldiğinde bu gücünü kullanır."
Yusuf Dayı Zeynel'i pür dikkat dinledi. "Zeynel sana da bir şey sorduk, nutuk dinlettin yahu, ben bunu bir düşüneyim" dedi. Zeynel'i dinlerken çorba kasesi boşalmıştı Yusuf Dayının.
Bulgur tabağını önüne çekti, ekmek sepetine uzandı bir dilim ekmek daha aldı yemeye devam etti...

EKTİĞİMİZ BİTMEDİ

Yusuf Dayı kırk beş yaşında gelmişti İstanbul'a.
Erzurum'un Hınıs ilçesindendi.
İstanbul'a gelene kadar köyünde yaşamış, ataları gibi o da çiftçilikle uğraşmış. Verimsiz ve susuz topraklarla boğuşmuş, kendi ifadesine göre tohum ekmiş bitmemiş, fidan dikmiş tutmamış.
Bu yaşına kadar yoksulluğun her türlüsünü yaşamış...

" Senenin sekiz ayını kış yaşarız biz,"der ve gülerek,"bizim oralarda arazi susuz ve çorak, ektiğimiz istediğimiz gibi bitmezdi ama dürttüğümüz çıkardı" diyerek çok çocuklu olduklarını şaka yollu anlatırdı hep.

Yusuf Dayı anlatmaya başlayınca dinleyenler, bu adamın hiç derdi yok zannederdi. Sürekli gülümser, nükteli konuşur, konuştuğu zaman da kesinlikle dinletirdi...
Bir defasında köyünde meydana gelen depremi anlatmıştı. Evler yıkılmış, hayvanlar telef olmuş, çoğu insan göçük altında kalarak ölmüş.
Göçük altından çıkarttıkları cesetleri anlatırken iki gözü iki çeşme dakikalarca hıçkırarak ağlamıştı... O günleri yeniden yaşıyordu sanki...

DAĞ BAYIR DOLAŞTI DURDU

Depremde oğlu Suphi de göçük altında kalmış, iki gün sonra çıkartabilmişler yıkıntı altından.
Suphi sağ olarak çıkartılmış ama, o günden sonra uzun süre konuşamamış. "Dili tutuldu yavrumun, aylarca dağ bayır dolaştı durdu." diyordu.

"Bu günler çok zor geçti. Çoğu zaman açtık, şimdi bir de açıkta kalmıştık. Kader böyle yazılmış. Allah sevdiği kullarını zora sokarak imtihan edermiş" der ve gülümsemesine devam ederdi.
Bir yıl önce işe girmişti Yusuf Dayı. Karısını ve çocuklarını İstanbul'a getirmeyi düşünüyordu. Daha doğrusu birçokları gibi Erzurum'dan göçmeyi tasarlıyordu. Bazı hemşehrilerine bana Yıldıztabya'da kiralık iki göz bir gecekondu bakın diye demişti.

Yemek paydosu bitmek üzereyken Yusuf Dayı yemeğini bitirdi yemekhaneden çıkmak üzere ayaklandı. Üretim gücü meselesi aklını kurcalıyordu. Çalışacağı kısma doğru yönelmişti ki ani bir hareketle geri döndü, henüz yemeğinin tamamını bitirmeyen Zeynel'e dönerek "bana bak Zeynel  bu işi düşüneceğim, bir kere daha konuşalım olur mu?" dedi ve yürüdü.

Yusuf Dayı kum eleme işlemini yapmaya başladı. Döküm kalıpları hazırlanması için hem eski döküm kumunun hemde yeni kumun belli bir oranla karıştırılması gerekiyordu. Ayrıca bu bileşimin başka maddelerle de(kömür tozu gibi) desteklenmesi gerekir. Yusuf Dayı geri dönen eski kumları karıştırıyor, birbirine yapışan topakları eziyor, eliyor kendini otomatiğe bağlamış gibi durmadan dinlenmeden çalışıyor, çalışıyor.

Aklında, sabah uygulanacak veya uygulanmayacak üretim gücü...
Kendine göre hayaller kuruyor. Hayallerinde karamsarlık ağır basıyor. İşten çıkarılıyor. Köyüne dönmek zorunda kalıyor.
Köyüne dönmeden komşu fabrikalarda iş arıyor, kimisi yaşlı diye, kimisi  de sanatkar işçi aradıklarını söyleyerek işe almıyorlar. Böyle hayaller kurarak öyle bunaldı ki nasıl çalıştığını, aynı kumu kaç defa elekten geçirdiğini unuttu. Elleri otomatik  hale gelmişti. Durmadan çalışıyor, çalışıyordu...
Sanki nefes almıyordu...
Aslında, işi ile kavga ediyordu. Beyninin tamamı üretim gücü ve sonrası olacaklarıyla dolmuştu. "Doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyordu." Birden aklına Zeynel geldi. Ona bir daha görüşelim demişti. Zaten sabah olmak üzereydi, paydos vakti de yaklaşmaktaydı. Kendi, kendine kararını verdi. Zeynel'i buldu. "Zeynel ben kararımı verdim, siz nerede ben de oradayım."
Üretim gücü hareketi yörüngeye girmişti...

Fabrikadan çıkan gece vardiyası çalışanları evlerine gitmedi.
Sabah işe gelenler fabrikaya girmedi...
Yusuf Dayı, 15 HAZİRAN 1970 sabahı diğer fabrikaların işçileri ile buluşmak için yürüyen arkadaşlarının arasında ve ön sırasında yürüyordu...

11 Şubat 2018 Pazar

GEÇMİŞTEN GELECEĞE SENDİKAL HAREKETLER VE DİSK


TÜRK-İŞ,  1952 Yılında kuruldu. İzmir'de yapılan ilk genel kurulda başkanlığa İsmail ARAS getirildi. 1960 Yılına kadar kendi içinde yönetsel çekişmeler nedeniyle, fazla bir varlık gösteremedi. Daha sonra Nuri BEŞER Genel başkan oldu. Nuri BEŞER kısa bir süre sonra adli bir karar gereğince Başkanlıktan düşürüldü. 

Seyfi DEMİRSOY Genel Başkan oldu. Genel Sekreterliğe ise Halil TUNÇ getirildi.
Seyfi DEMİRSOY başkanlığındaki TÜRK-İŞ, üye sendikalar arasında uyguladığı ayırımcı çalışma yöntemi nedeniyle sağlıklı bir gelir 
dengesi oluşturamadı. Birçok üye sendika üyelik aidatlarını ödemediler. TÜRK-İŞ, personel ücretlerini bile ödeyemez duruma geldi. 
Amerikan Yardım Teşkilatı'ndan (AID ve OICD) aldığı yardımlarla mali yapılarını güçlendirdi. 

Gerek TÜRK-İŞ, gerekse üye sendikaların yöneticileri eğitim adı altında uzun sürelerle Amerika Birleşik Devletlerine seyahat yapar oldular. 

PARTİLER ÜSTÜ POLİTİKA

İşte bu tarihten sonra TÜRK-İŞ yönetimi, kendine bir yol haritası belirledi.(!) Adını da
"Partiler Üstü Politika" koydular, bu deyimi de ilkeleri olarak benimsediler. Bazı sendika yöneticileri sendikal mücadelede böyle bir politikanın yanlışlığını dile getirmeye başladı. İşçi sendikalarının politikası, mutlak işçiden ve işçi menfaatleri doğrultusunda olmalıydı. 

Ancak Türk İş Yönetimi, o zamanlar üyesi olan Türkiye Maden -İş Sendikasına bağlı KAVEL işçilerinin 1963 Yılında başlattığı Anayasal şanlı direnişlerine sahip çıkmadığı gibi, başka iş kollarında çalışan işçiler vasıtası ile bu direnişi kırmaya çalıştı. 1964 Yılında devam eden yasal grevleri (T.DEMİRDÖKÜM, ARÇELİK, SUNGURLAR) yetkisi olmadığı ve kanunda yeri de bulunmadığı halde, Kıbrıs olaylarını bahane ederek durdurma kararı aldılar. Bu durum grevdeki işçilere elbette çok zarar verdi...


CUMHURİYET GAZETESİ VE PENCERE

Huylu huyundan vazgeçmiyor. Türk-İş Yönetimi 1977 yılında da MC iktidarı ile birlikte, Mannesman Grevini kırmaya çabalıyordu. 

Büyük insan bilge gazeteci İlhan Selçuk, Cumhuriyet gazetesindeki Pencere isimli köşesinde "Mannesman Gerçekleri" başlığı ile bu konudaki olumsuzlukları yazmıştı.
Türk-İş, 1965 Yılında MADEN - İŞ tarafından başlatılan, İzmit'teki MANNESMAN Boru Fabrikası grevinin, başarılı olmaması için çeşitli çalışmalar(entrika) yürüttü. 

KRİSTAL -İŞ SENDİKASI VE PAŞABAHÇE GREVİ

Paşabahçe işçilerinin Kristal - İş Sendikası tarafından başlatılan yasal grevini de durdurma kararı aldı. Grevin başarılı olması için, Paşabahçe işçilerinin yardımına koşan, MADEN-İŞ ve LASTİK-İŞ sendikalarını geçici olarak üyelikten ihraç etti. T. MADEN-İŞ'İN başarılarını engellemek için sarı sendikalarla işbirliği içine giriyordu. İşte bunlar ve işçiden yana olmayan birçok uygulamaları nedeni ile konfederasyon içinde çalkantılar başladı.

Proleter ruha sahip metal işçileri, ve onun gerçek sendikacılık ilkelerine inanmış yöneticileri daha fazla beklemediler. Uzlaşmacı sendikal yapıya bir daha dönmeme kararı verdiler. 

SADA KURULUYOR


MADEN - İŞ, LASTİK-İŞ, BASIN-İŞ ve GIDA - İŞ Genel Başkanları (Kemal Türkler, Rıza Kuas, İbrahim Güzelce ve Kemal Nebioğlu)bir araya gelerek, Sendikalar Arası Dayanışma birliğini          (SADA) kurdular. Yani bir diğer deyişle daha sonra  DİSK adını  alacak, devrimci Konfederal Yapının temellerini attılar.  
                                                                                                                                                                  T. MADEN - İŞ GENEL YÖNETİM KURULU

26 OCAK 1966 Yılında Genel Başkan Kemal TÜRKLER Başkanlığında toplandı. Gündemindeki önemli maddeleri görüştü. Sendikal örgütlenmenin hızlandırılması ve mali yapının güçlendirilmesine ilişkin kararlar oybirliği ile alındı. Ayrıca TÜRK-İŞ Konfederasyonunun Amerikancı ve uzlaşmacı yapısı enine boyuna tartışıldı. MART Ayında yapılacak TÜRK - İŞ Genel Kurulunda, gerekli şekilde ve doğru bir mücadele edilmesine, bu duruma göre gerekirse hakiki bir işçi konfederasyonunun kurulması için MADEN-İŞ olarak öncülük yapılmasına karar alındı.
Alınan bu karar sonrası, Genel Yönetim kurulu üyelerinin tamamı hazırlanan çok önemli bir yemin metninin altına imza attılar. Sesli olarak da yine birlikte ant içtiler.                 
                                                             

GENEL YÖNETİM KURULU TOPLANTI SONRASI       
Ayaktakiler soldan 1.Ahmet Kırnak, 2. Eskişehir Şb. Başkanı Mustafa Atik, 3. Nuri İnan, Cavit Şarman, Silahtarağa Merkez Şb. Başkanı Hüseyin Ekinci, Kemal Türkler, Adana Şb. Başkanı İbrahim Ege, Beyaz pardesülü Antalya Şb. Başkanı Recep Koç, Pendik Şb. Başkanı Nurettin Çavdargil. Oturanlar 2. Mehmet Karakulak, Ereğli Şb. Başkanı Fikri Yıldız, Hakkı Öztürk, Mudanya Şb. Başkanı Karaca Eroğulları.

GEÇMİŞTEN GELECEĞE


13 ŞUBAT 1967 DİSK kuruldu.
Umut oldu...
Umuttan öte gerçek oldu...
Çok büyük sorumluluklar yüklendi...
Sorumluluklarının farkındaydı uğraştı...
Gerçek ve devrimci sendikal ilkeleri yeşertti...
Demokratik sınıf ve kitle sendikacılığı uygulaması bilinciyle yürüdü...
Uzlaşmacı sendikacılığa karşı çıktı...
Sayısal bakımdan örgütlendi çoğaldı...
Eğitime önem verdi...
Demokratik eylemler yaptı...
1 Mayıs da dahil bir çok yasaklara karşı çıktı...
Engellerle karşılandı...
15/16 Haziran büyük işçi direnişi sonrası hapis damlarıyla karşılaştı...
Yılmadı, yıkılmadı... 

Örgütlenme, eğitim, Toplu sözleşme ve diğer sendikal çalışmalarda  üyelerin söz ve karar sahibi olma ilkesini hayata geçirmeye çalıştı.
Saymakla bitmeyecek demokratik çalışma ve demokratik eylemler yaptı.
Ülkemizde sendikacılığın sınıfsal yanını ortaya çıkardı.
Ülkemiz sendikacılığının sağlam temellere oturması, gerçek ve devrimci sendikacılığın daha da gelişerek varlığını sürdürmesi için var gücüyle çalıştı.
Acımasız, amansız karşı koymalara pabuç bırakmadı. Bu yolda elbette birçok üyesi zaman zaman zor durumda kaldı. 
Çelmelendi, engellenmek istendi, bunlara rağmen bir çok çalışması, birçok demokratik eylemi kilometre taşı durumunda dikili duruyor...
1. yılını, 5. yılını, 10. yılını doldurdu şenliklerle kutladık. Giderek büyüdü, büyüdükçe güçlendi.                                                                                                                                                                         
13 ŞUBAT 2017 Yılında 50. Yıl kuruluşunu kutladık. DİSK yarım asrı devirdi. 2018 Şubatında 51. kuruluş yılı kutlanacak.

DİSK 50. kuruluş yılını "Demokrasiyi kurmak için birleşelim sloganıyla kutladı. Slogan çok güzel. Birlik, bütünlük elbette güç oluşturuyor...
Dilerim bu sloganın hayat bulması konusunda DİSK mesafe almıştır.

Slogan güzel...
Slogan güçlü...
Slogan heyecan veriyor...
Sloganlara, sarılmak, geçmişle övünmek, sürekli geçmişi hatırlamak, hatırlatmak nostalji yaşatıyor. Buna ihtiyaç da var.
Ama gerçek nedir gerçeğe bakmak, gerçeği görmek gerek.
DİSK'İN kuruluşunda, ilkelerinin hayata geçirilişinde, katkılarım var. MADEN-İŞ gibi bir sendikanın Genel başkanlık hariç tüm kademelerinde hem de seçilerek gelip görev almak, elbette bana gurur veriyor.
DİSK'İN 51 yıllık geçmişini düşünüyorum...
Gelecek için içim buruk...

7 Şubat 2018 Çarşamba

ACEMİ BAŞKAN

PRESTCOLD BUZDOLABI FABRİKASI

İstanbul'da Haliç'in her iki yakası ile, Silahtarağa ve Alibeyköy altmışlı yıllarda bir sanayi bölgesi durumunda...
İrili ufaklı bir çok döküm fabrikası ve atölyesi, demir çekme (haddehane), çivi, tel çekme fabrikaları belirli aralıklarla yan yana kurulmuş, durmadan gece gündüz üretim yapıyorlar.
Eyüp, Alibeyköy arasında ise, daha çok tekstil, lastik ayakkabı, çeltik(pirinç)ve tuğla fabrikası faaliyet gösteriyor.

Bu fabrikalar arasında  metal iş kolunda üretim yapan TERNAL Limited şirketi de yer almaktadır. Yüzelli civarında işçinin çalıştığı fabrikada, PRESTCOLD marka buzdolabı üretiliyor.
Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Ahmet ÖZCAN adında bir iş adamı.

Bölgede bu fabrikadan başka, buzdolabı üreten iki fabrika daha kurulu.

1971 Yılı, Ortam Dergisinde yayınlanan bir reklam

Sütlüce Mahallesinde Arçelik,  beş yüz civarında çalışanıyla ile Arçelik marka, Sünnet Köprüsü mevkisinde ise, Estaş Fabrikası üçyüz işçisi ile Philips marka buzdolabı ve çamaşır makinesi imalatı yapıyorlar.
(Arçelik daha sonra Gebzeye taşınacaktır.)

ŞUBE GENEL KURULU

1965 Yılında 23 yaşında iken  Silahtarağa Merkez Şube Başkanlığına seçildim. Eyüp'te büyük bir salonda yapılan genel kurula, Rabak Bakır Fabrikası'nın sendika işyeri temsilcisi ve şube delegesi olarak katılmıştım. Sendikamızın, (Türkiye Maden-İş) Genel Başkanı Kemal Türkler ve Genel Yürütme Kurulu üyelerinin tamamı da genel kurulda idiler.
Genel Başkan Kemal Türkler'in bu genel kurulda yaptığı konuşma, delegeleri ve beni de oldukça etkilemişti. Sendikaların varlığı, örgütlenmesi, sermayedarlar karşısında işçilerin, emeklerinin karşılığını alabilmeleri için yapılacak çalışmaları hepimizin anlayacağı biçimde çok güzel anlatmıştı.

Genel Kurul, gündem gereği çalışmalarını yürütüyorken, divan başkanı bir an "şube başkanlığı adaylığı için iki aday bulunuyor" dedi. İlk adayın adı soyadı ve işyeri okundu, arkadaşları tarafından yeterli imza ile şube başkanlığına aday gösterildiği anlatıldı. "Diğer adayı ise, Rabak Bakır Fabrikası delegeleri gösteriyor, yeterli imzalar mevcuttur", dendikten sonra, adım soyadım okundu.
Benim aklımda, aday olmak gibi bir düşünce yok. Arkadaşlarımın böyle bir düşüncede olduklarını da bilmiyorum.
Ne yapacağımı bilemedim.
Çok heyecanlandım...
Hani bazen,"sanki başımdan kaynar sular döküldü" derler ya, işte öyle.
Kızarıp, bozardığımı hissettim.
Kendimi sendikal çalışma yapmaya, tecrübemin de, bilgimin de yeterli olmadığını düşünüyordum.

Divan başkanı, adaylara söz vereceğini belirtti ve Estaş Fabrikasında çalışan Zeki adında ki başkan adayını konuşma yapmak üzere kürsüye davet etti.
İlk aday konuşmasını yaparken ben, aday olmadığımı, gerekli bilgi ve birikimimin başkanlık yapmaya yeterli olmadığını düşünüyor,  içimden nasıl söylemem gerektiğini ezberlemeye çalışıyordum.
Konuşma yapmak üzere kürsüye davet edildim. Arkadaşlarımın bana gösterdikleri güvene teşekkür ettim, ve başkanlık için yeterli tecrübemin olmadığını, ayrıca okuduğumu ve üniversiteyi bitirmek istediğimi söyledim.

Delegelerden birisi," tamam anladık kongre tek adayla devam etmesin adaylığını geri çekme" dedi. Divan başkanı ise durum anlaşılmıştır, şube başkanlığı için iki aday vardır, "seçime geçiyoruz"dedi ve seçim sandığının getirilmesini istedi.
Divan başkanı gizli oy ve açık sayım sonucunda yapılan seçimleri benim kazandığımı açıkladı. Seçimleri ben kazanmıştım...
Ben kazanmıştım diyorum ama, o gün bir hayli acabalar, yine aklımdan hiç çıkmayan becerebilme düşüncesi ve sonucunda uzun korkular yaşamıştım.
Bu arada zaman, zaman kısa da olsa seçim kazanmak insana zafer duyguları yaşatıyor gibi oluyordu.
Sözün kısası bir çok gelgitler yaşayan ben, şube başkanı olmuş, profesyonel sendikacılar kervanına katılmıştım...

Sendika şube başkanı seçildiğim bu genel kurulda, ana tüzük gereği dört kişi de yönetim kurulu üyesi seçilmişti. Yapacakları ilk şube yönetim kurulu toplantısında, kendi aralarında bir şube başkan vekili, bir sekreter ve bir de muhasip üye seçmeleri gerekiyor.. 

İKRAMİYELER  ÖDENMİYOR

Başkanlık koltuğuna oturdum, kendime göre program yapmayı düşünüyorum.  Şube Organizatörü Mustafa Demirci'den bilgiler almaya başladım. Yönetim Kurulunu toplayacağım tarihi belirlemeye çalışırken, içeriye uzunca boylu otuz yaşlarında birisi girdi.

Gelenin Ternal işyeri sendika baş temsilcisi olduğunu öğrendim.Toplu sözleşmede kararlaştırılan ikramiyelerin, ödeme tarihleri üç ay geçmesine rağmen ödenmediğini belirtti. "Sendikamız buna bir çare bulsun, işçiler olarak zor durumdayız" dedi.


Fabrika, işveren, üretim ve diğer birkaç konuda baş temsilciden bilgiler aldım.
Konuyu inceliyeceğimi ve en kısa zamanda bu işin çözümü için gereken girişimleri yapacağımı belirttim.

ACEMİ BAŞKAN

Gerekli araştırmaları yapmak üzere toplu sözleşmeyi okudum. Sendikanın avukatı ile görüştüm. Kendime göre bir müzakere yolu ve sistemi oluşturmaya çalışıyorum. Durum pek parlak gözükmüyor.
Fabrika yetkilileri ile görüşmek üzere randevu alındı. Görüşmelerin sebebi ise yeni başkanın fabrika ziyareti olarak gösterildi.
Kararlaştırdığımız gün ve saatte, organizatör Mustafa Demirci ile birlikte fabrikaya gittik. Kapıdaki görevli Ahmet Bey'in ikinci katta bulunan odasında, bizi beklediğini belirtti.

Ahmet Bey bizi iyi karşıladı, yeni görevimde başarılar diledi. Ziyaretimizin asıl sebebini belirtmek üzere konuşmaya başlamadan önce, sendika baştemsilcisinin de çağrılmasını rica ettim.
Baştemsilci geldikten sonra konuya geçtim ve işçilere toplu sözleşmede kararlaştırılan ikramiyelerin  üç ay geçmesine rağmen ödenmediğini ve ödeme işleminin derhal yapılması gerektiğini belirttim.

Fabrika büyük ortağı ve Genel Müdür'ü Ahmet Bey, sakin bir tavırla çok sıkıntılı günler geçirdiğini, imkân bulunduğunda ödemelerin yapılacağını söyledi.
Ham madde ve nakit sıkıntısı çektiğini, alacaklarını tahsil edemediğine dair bir çok şey söyleyerek konuşmasını sürdürüyordu.

O, konuşmaya devam ediyordu ama ben dinleyemiyor, vereceğim cevapları düşünüyordum.
Tecrübe eksikliği, bilgi noksanlığı nedeni ile aklıma yatan uygun bir cevap oluşturamıyordum...

Ahmet Bey güzel cümleler kuruyor, konuşurken sağa sola yukarılara bakıyor el ve mimikleriyle konuşmasını pekiştirerek sürdürüyordu. Belli ki iyi eğitim görmüştü. Buna ilaveten iş hayatındaki tecrübesi ona, kendisine olan güveni artırıyordu.
Sendika baştemsilcimiz ise gözünü gözüme dikmiş öylece duruyor, vereceğim cevabı bekliyordu.

Düşündüm, imkân bulunca sözü, Nasrettin Hocanın borcunu nasıl ödeyeceğine ilişkin cevabını getirdi aklıma.
Hani  koyunlar otlarken, yünleri çalılara takılacak, hoca onları toplayacak biriktirecek sonra pazara götürüp satacak ve borcunu öyle ödeyecekmiş.(!)

İşte imkân bulma meselesi belirsizliğin devamından başka bir şey değildi.
İmkân bulunca...
İmkân bulununca...
İmkân ne zaman bulunacak?
Şartlar ne vakit oluşacak?

İKRAMİYELER BUZDOLABINDA

 Ahmet Bey "nerede oturuyorsunuz" diye sordum.
Lüks bir semt ismi söylemişti.
Ahmet Bey "üç ay önce nerede oturuyordunuz"diye sormuş ve yine aynı semt cevabını almıştım.

"Bakın Ahmet Bey, sıkıntılı günler geçirdiğinizi ve ikramiyelerin bu nedenle ödenmediğini belirttiniz, görülüyor ki buzdolabı yapan bu firmada ikramiyeler buzdolabına girmiş, Size göre buzdolabından
ne zaman çıkacağı da belli değil."

"Söylediğiniz sıkıntılı günler size, sizin eve, dolayısı ile oturduğunuz semte hiç uğramamış, yaşantınızda da bir değişiklik olmamış."

"Halbuki işçilerin evlerindeki sıkıntılar çok daha derinleşti. Ben anlattıklarınızı mazeret olarak kabul etmiyorum, ikramiyeler derhal ödenmelidir, aksi halde bu işin sonu iyi olmaz" diyerek ziyareti sonlandırdım.
Ahmet Bey hiç cevap vermedi, öylece suratıma baktı, baktı...
Sanki, "yaşın daha çok küçük, cevabın çok kaba ama ben bu durumu genç ve tecrübesizliğine veriyorum(!)"der gibiydi.

BAŞKAN DEDİĞİN BÖYLE OLUR

İki gün sonra Şubede çalışıyorum, kapı vuruldu, girin diye seslendim.
On oniki civarında işçi birlikte odaya girdiler.
İçlerinden biri "başkan öğlen paydosunda sizi tebrik etmeye geldik"dedi.
"Patronun ağzının payını vermişsiniz helal olsun başkan dediğin işte böyle olur."diye konuşmaya başladı. On onbeş dakika konuştuk, daha sonra bize müsaade diyerek kalktılar.

Gururlanmıştım...
On gün kadar, işçilerden ses çıkmadı. Fabrikaya telefon ettim. Sendika işyeri baştemsilcisinden ikramiyeler konusunda bir gelişme olup olmadığını öğrendim.
Ertesi gün öğleden sonra fabrikadaydım.
"Ahmet Bey ikramiyeleri ödememişsiniz, bu böyle olmaz" diyerek konuşmaya başladım ve iki üç saat kadar konuşmamız devam etti. Akşam olmuş ve işçi paydos zili çalmıştı. Ahmet Bey masasının üzerini  toparladı, askıda duran paltosuna bakmaya başladı. "Ahmet Bey paltoya hiç bakmayın konuşmamız lazım, ve bu işi halletmemiz gerekiyor." dediğimde fabrikada ben, organizatörüm, iki  işyeri temsilcisi ve bir de Ahmet Bey kalmıştı.

 İki saat kadar daha konuşmaya devam ettik. Zaman, zaman konuşmamızın şekli değişiyordu.
Ahmet Bey "evden beklerler çıkmam lazım" dediğinde "evde telefonunuz vardır sizin, haber verip toplantıda olduğunuzu söylersiniz."
"Biz alışkınız telefonumuz da yok ki haber verelim."dedim. (Doğrusu bu görüşmeden sekiz yıl sonra ev telefonum olmuştu.)

Konuşmalar devam ediyorken, bir ara Ahmet Bey'in huzursuzlanmaya başladığını hissettim. Belli ki sıkılmıştı.
"Sizinle yarın bir daha görüşelim" dedi. "Ahmet Bey bugünle yarının bir farkı yok, bu gün bu işi bitirelim"dedim.
Ahmet Bey "Ama mali durumu tam olarak bilmiyorum ne konuşacağız, neyi konuşacağız şu an tam bilgi sahibi değilim"dedi.
Yarım saat daha sürdü konuşmalarımız.

Vakit çok geç oldu ama anlaşma protokolünü imzaladık.
İki gün sonra işçilere ikramiyelerin onbeş günlük tutarının ödenmesi, ondan bir hafta sonra da kalan miktarın ödenmesinde mutabakata varmıştık.