28 Ocak 2020 Salı

KAVEL DİRENİŞİ 57.YIL VE ZEMHERİ

Yıl 1963 Ocak ayının 28. Günü.

Zemheri soğuğu karakışını yaşıyor...
İstin'yede kurulu Kavel Kablo Fabrikasında çalışan işçiler bu karakış günü, fabrika müdürünün uygulamalarını protesto ederek iş bıraktılar.
57 yıl önce yaşanan KAVEL işçilerinin bu olayı, sendikal hareketlerimiz içerisinde devamlı hatırlanacak, konuşulacak, yazılacak...
3 Temmuz 2014 Tarihinde KAVEL OLAYI ile ilgili yazdığım bir yazıyı tekrar yayınlamak istedim.


                        I. KAVEL DİRENİŞİ 1963

"İŞİME KARIM DEDİM, KARIMA KAVEL DİYECEĞİM."

Ocak ayının 28. günü, yıl 1963, İstanbul'da kar diz boyu...
İstanbul Boğazının ayazıyla birleşen kar soğuğu, İstinye çukurunda insanları titretiyor...
Suratlar asık, gözler çakmak çakmak.
Aylardır, işveren ücretleri zamanında ödemiyor. Fazla mesai ücretlerinin sözünü bile ettirmiyor. İkramiyeler eksik ödeniyor, hatta kaldırılacağı da söyleniyor.

Genel müdür ABD. den yeni geldi.
Yurt dışında okumuş, oldukça havalı, "burnundan kıl aldırmayanlar" cinsinden...

Kavel işçileri, kablo üretiyor, kaliteli kablo üreten tek fabrika.
Zamanın, teknoloji harikası olan makinelerle yapılıyor üretim.
Satışlar mükemmel, kârlılık fevkalâde, müşteriler sırada...

Fabrika Sahibi ,Vehbi Koç'un kayın biraderi Emin Aktar.
Genel Müdür, İbrahim Üzümcü. Kendine göre yurt dışında öğrendiklerini burada uygulamak istiyor.
Uygulamak istedikleri, işçi ve işçi ailelerinin ekmeğini kesmek mi, zorda olanları perişan etmek mi!..

Genel Müdür, işçileri sendikadan istifaya etmeye zorluyor.
İşçiler istifa etmemekte direniyor. "Notere verilecek paramız yok" diyorlar.
Müdür "istifa paralarını şirket verecek" diyor.
İşçiler "siz önce aylardır ödenmeyen fazla mesai ücretlerimizi ödeyin" dediler.
İstanbul, en soğuk kışlarından birini yaşıyor. İstanbul soğuk. İstinye ise buz kesiyor.
Hava soğudukça, Kavel işçileri ısınıyor gibi.

Anayasanın 46. maddesi sendikalardan, 47. maddesi ise  toplu iş sözleşmesi ve grev hakkından bahsediyor. Bu konulara ilişkin, kanunların çıkarılacağı konuşuluyor.

KANUNSUZ  LOKAVT

İşveren, yiğit Kavel işçilerine söz geçiremedi. İstifa baskıları sonuç vermedi.

Sendikadan ayrılmadı işçiler." Kavel  Direnişi" denince, akla İlyas Kabil geliyor. İlyas Kabil, bu direnişi yiğitçe örgütledi, sürdürdü. İşverenin çeşitli baskılarına rağmen işçilerin birlik ve beraberliklerinin sağlanmasında çok büyük pay sahibi oldu...

İşçilerin sendikadan istifa etmemeleri üzerine, Genel Müdür İbrahim Üzümcü sendika temsilcilerinin başta İlyas Kabil olmak üzere dördünü de işten çıkardı. Ardından 10 işçiyi daha...

Durumu protesto eden işçiler sessizce oturma eylemine geçtiler. Üretim tamamen durdu. İşveren bunun üzerine büro personeli hariç, işçilerin  tamamını işten çıkardı. Anayasada belirtilmemiş olmasına rağmen, böylece lokavt "kanunsuz lokavt" söylemi, yazılı olmamasına rağmen, sendikal kamu oyu ve Türk iş hukukunda konuşulmaya başlandı.

İSTİNYE  HAREKETLENDİ

Mevsim kış, zemheri soğuğunu sadece İstinye değil tüm İstanbul yaşıyor.
Fabrika dışında çadırlar kuruldu.
Fabrikada T.Maden-İş Sendikası yetkili.
İşveren "bu kanun dışı grev" diyerek savcılığı göreve çağırdı.
Kimilerine göre bu "kanun dışı bir grev." İşte bu sırada Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler fikrini soran basın mensupları ve gazetecilere,"bu tam Anayasa içi bir grevdir,"dedi.

Kavel Kablo Fabrikasının çok yakınında, Vehbi Koç'a ait "Türkay" kibrit fabrikası var. Yıllarca ocaklarının ateşini bununla tutuşturdu insanlar. Gaz lambalarını, gaz ocaklarını bu kibritlerle yaktı halkımız.
Zaten ülkede iki kibrit fabrikası var. Birisi İstanbul Büyükdere'deki "Tekel Kibrit" diğeri ise "Türkay Kibrit".
Bir kısım Türkay işçisi, Türkay Genel Müdürünün baskısı ile Kavel direnişini kırmak için çokça çaba harcadı. Bir kısım işçi de gizlice direnişçilere maddi ve manevi destekte bulundular.

İşçiler eylemlerini fabrika önünde kurulan çadırlarda sürdürmeye başladı. O zamanlar Maden- İş'inde üyesi olduğu,TÜRK - İŞ yetkilileri bu demokratik protesto eylemine soğuk bakıyor ve ilgilenmiyorlardı...

T.Maden-İş, dışarıda işçilere kazan kaynatarak, sıcak yemek vermeye başladı,
Bir süre sonra polis, olaya müdahale etti ve eylemin 17. gününde fabrika önünde ki işçi topluluğunu dağıtmak istedi. Yapılan polis müdahalesinde dokuz işçi tabanca kabzası ve coplarla yaralandı. İstinye halkı ve işçi aileleri polisleri protesto ederek direnişe destek verdiler.

Direniş devam ederken işveren, kamyonlara yüklenmiş kabloları fabrika dışına çıkarmak istedi. Bu defa olaya işçi eşleri de karıştı, fabrika kapısına birlikte barikat oldular...

Bazı fabrika işçileri, Kavel işçilerine destek için, para toplamaya, bazı fabrikalar da ise protesto olarak sakal bırakma eylemleri başlatıyorlardı.

Kablo Fabrikasına, üretim için bakır veren, Benim de içinde bulunduğum bir kısım Rabak işçisi, bir kamyonetle çeşitli yiyecek maddeleri getirerek direnişçilere desteklerimizi iletmiştik.
İstinye Tersanesi emekçileri ise maddi ve manevi olarak sürekli direnişçilerin yanında oluyordu...

Kavel olaylarında Türk-İş'in sessizliği ve eyleme duyarsız kalışı, konfederasyon içindeki çalkantıların su üstüne çıkmasına ve çatlakların derinleşmesine sebep olmaya başladı.

Bu direniş basında çok yer buldu.
Kamuoyunu günlerce meşgul etti.
Vali ve diğer yetkililer bu işi bitirmek için çokça gayret sarf ettiler.
Kavel işçileri direnişlerini başarı ile sürdürüyorlardı...

Direnişin 36. gününde, Başbakan Yardımcısı Turhan Feyzioğlu ve Çalışma Bakanı Bülent Ecevit'in araya girmesiyle bir protokol yapıldı.


İşten çıkarılanların dördü hariç tamamı iş başı yapacak, ikramiyeler tam ve zamanında ödenecektir. Fazla mesai uygulaması ise yasa uyarınca yapılacaktır. İş başı yapmayan dört işçinin, tazminatları ödenecektir maddeleri bu protokol da yer aldı.
Direnişin sona ermesinin ardından 12 işçi göz altına alındı ve tutuklandı.

Dört ay gibi çok kısa zamanda "Sendikalar Kanunu ile Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt" kanunları çıkarılıp yürürlüğe sokuldu. Anayasa'ın 47. maddesinde yer almamasına rağmen, toplu iş sözleşmesi grev yasasına, ayıplı bir "lokavt" sözcüğünün de eklenmesiyle işverenlerin istekleri karşılanmış oldu.
Kanunda yer alan bir maddeyle direnen işçilerin hakkındaki tüm davalar düştü, kimse ceza almadı.

Birinci Kavel Direnişi, işçi sınıfının sendikal mücadelesinde çok önemli bir kilometre taşı oldu. 70 li yılların sonuna kadar sürekli yükselen sendikal mücadeleye elbette ışık tuttu, çoğunlukla öncülük etti.
Kavel olayı edebiyatımıza da girdi.
Büyük gazetelerde makaleler yazıldı. Şiirlere konu oldu.
Büyük emek şairi Hasan Hüseyin Korkmazgil, Kavel işçilerinin direnişi ile ilgili unutulmayacak ve tarihe kayıt düşen çok anlamlı bir şiir yazdı.

KAVEL
İşime karım dedim, karıma Kavel diyeceğim. 
Ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada, 
Güneşe karışmadıkça etim 
Kavel Grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim. 
Ve izin verirlerse Kavel Grevcileri, 
İzin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim, 
İzin verirlerse Kavel Grevcileri, 
Ve ben kendimi tutabilirsem eğer sesimi tutabilirsem 
O çoban ateşinin yandığı yerde Kavel'de, 
O erkekçe direnilen yerde, Kavel'de 
Karın altında nişanlanıp dostlarımın arasında 
Öpeceğim nişanlımı Kavel kapısında 
Ve izin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim 
İzin verirlerse Kavel Grevcileri 
İlk çocuğumun adını Kavel koyacağım.

26 Ocak 2020 Pazar

SENDİKACI AĞA OLUR MU

Gazeteci Remzi Öztürk, Yeniçağ Gazetesinde yayınlanan, 25 Şubat 2019 tarihli "Türkiye'de sendikacı olmak" başlıklı yazısı ile, ülkemiz sendikal hareketleri içinde sendika başkanları ve yöneticileriyle ilgili tespitlerde bulunuyor, geçmişe ve günümüze ayna tutuyor... 

                                           TÜRKİYE'DE SENDİKACI OLMAK

Remzi ÖZDEMİRTürkiye'de de sendikalar 71 yıl önce kuruldu.
20 Şubat 1947'de çıkan 5018 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun'un yürürlüğe girmesiyle, daha önce fiili olarak faaliyet gösteren sendikalar yasal olarak kurulabildi.
Sendikacılık tarihinde Türkiye'nin sicili her zaman bozuk.
Ülkeyi yönetenler hep sendikaları düşman olarak görüp, yok etmeye çalıştı.
12 Eylül Türkiye'de sendikacılığın derin bir yara almasına neden oldu.

12 Eylül'den sonra gelen iktidarlar da sendikal harekete bir türlü sıcak bakmadılar. Sık sık ertelenen grevler, işveren tarafından bir günde sendikasızlaştırmaya göz yummaları, Türkiye'nin sendikal sicilinin bozulmasında en önemli etkendir.
Sendikacılık en büyük darbeyi AKP döneminde yemiştir.
Recep Tayyip Erdoğan, 17 Temmuz 2017'de TOBB Kabul Salonu'nda, 15 Temmuz etkinlikleri kapsamında, yabancı sermayeli yatırımcılar ile bir araya geldiği toplantıda yaptığı konuşmada, OHAL hakkında çarpıcı itiraflarda bulunmuştu.
Erdoğan, işçilerin hak arama eylemlerini "tehdit" olarak tanımlarken, OHAL gerekçesiyle grev ertelemelerinden iş dünyasının memnun olması gerektiğini savunmuştu.

Türkiye'de sendikalar her ne kadar siyasetin etkisiyle yara almışsa da maalesef bazı sendikaların sendikal alt kültürün yeterince oluşmamış kişiler tarafından yönetilmesinden de zarar görmüştür.
Mafya tarzı yönetimler, silahlı başkanlar, ölenler, öldürenler, koltuğa bir oturdu mu yıllarca yerinden kalkmayanlar ve en önemlisi sendika ağası olan yöneticiler, Türkiye'de sendikacılığın derin darbe almasına neden olmuştur.
Tecrübe elbette önemlidir. Ancak hiç insan kaynağı yokmuş gibi bir kişinin kutsallaştırılarak 30 yıl, 40 yıl ve 50 yıl gibi bir ömür koltukta oturmasının faturasını Türkiye'de işçi kesimi ödemiştir.
Demokrasi maalesef Türkiye'de işçi sendikalarına uğramamıştır. Genelleştirmek kesinlikle yanlış ama birçoğunda yönetim şekli adeta başkanlık değil krallıktır.
Türkiye'de sendikacılığın kitabı yeniden yazılmalı. Bunu hep söylüyorum.
Koltuğa oturan kişinin 30-40 yıl kalmasının önüne geçilmeli. Çünkü gücü eline geçiren kişiler artık neredeyse son nefeslerine kadar bu koltuktan kalkmak bilmiyorlar. Oluşturdukları sistem ile bir başka kişinin bu göreve gelmesini imkansız kılıyorlar.

Sendikacı idealist olmalı. İşçinin çıkarını, sağlığını ve mutluluğunu gözetmeli.
Bu olmadığı sürece Türkiye'de çalışma koşulları her geçen gün daha da kötüleşir.
Nitekim de kötüleşiyor.
Koltuğuna yapışan her ay alacağı 50-60 bin lira maaşa tapan bazı sendika ağaları maalesef büyük ah alıyorlar.
Hükümetin sürekli olarak çalışanların aleyhine aldığı kararlara hangi sendika karşı çıktı?
Hangisinden üç kelimeyi bir arada gördünüz?

Kaynak Yeniçağ: Türkiye'de sendikacı olmak - Remzi ÖZDEMİR


19 Ocak 2020 Pazar

KANLI PAZAR

Sevgili Hanifi Öztürk yazmış olduğu iki kısa anı yazısıyla "sendikalhareketler"isimli blog'uma misafir oldu. O'nu severek ve takdir ederek ağırlamak elbette bana zevk ve gurur veriyor.

T.MADEN-İŞ ve DİSK toplumu içinde çok uzun zamandır tanırım. Sayın Öztürk sendika üyeliğini,
sendika işyeri temsilciliğini, şube ve daha sonraları bölge organizatörlüğünü ve en sonunda da önemli bir sanayi bölgesinin, bölge temsilciliğini (bölge başkanı) başarıyla yönetti.
Türkiye Maden-İş Sendikasının üye sayısının, otuzbinlerden, seksenbinlere çıktığı şahlanma dönemine omuz verenlerin ilkleri arasında oldu.

Bölgesi içinde, işçi sorunlarını ilk elden çözüyor, yasal fabrika grevlerini başarıyla yönetiyordu. Genel Yönetim Kurulu Toplantılarında ise her zaman yol gösterici yeni önerilerle fikirlerini belirtenlerdendi.

HANİFİ ÖZTÜRK                        KANLI PAZAR
          YAZIYOR          
Bu vahşetin mimarı AP  idi. 
İstanbul Kartal'da Singer, Topçularda da Horoz Çivi işçileri, sendikal haklarını korumak için direnişe geçmiş ve fakat, gerici güçlerin feryat figan (iş yerleri tahrip oluyor) yaygarası üzerine polis, Singer'de 114, Horoz Çivide de 20'den fazla işçiyi göz atına alıp, karakolda işkence etmişti.

Diğer taraftan İstanbul Boğazı'na demir atan, 6. Filonun askerleri karaya çıkmak isterlerken devrimci gençler tarafından, sandallardan indirilip Kabataş İskelesinde denize atılmışlardı.
Türkiye Büyük Millet Meclisinde de olaylar yaşanıyordu. AP çoğunluğunun bir gece yarısı  TİP Milletvekillerine karşı başlattıkları   linç girişiminden, Çetin Altan, Rıza Kuas ve Yunus Koçak yaralı olarak kurtulmuşlardı.

DİSK ve Dev-Genç bütün bu olayları protesto etmek için Taksim Alanında bir mitingi  düzenlemişti . 
O, günlerde "TÖS" Öğretmenler Sendikasının, Aksaray Valide Sultan Camii arkasında bulunan  salonunda devam eden DİSK 2. Genel Kurulunun 16 Şubat 1969  Pazar  sabahı seçimlerle sonlandı. Ardından  hep birlikte  Beyazıt Meydanına yürüdük. 

Bu zamana kadar Aşık İhsani sazıyla meydanı coşturmuştu. Doçent Murat Sarıca'nın kısa konuşmasından sonra, yürüyüşe geçen kortej, ellerinde pankart ve flamalar. (Ata binmiş eşekler, millet sizden ne bekler) sloganı eşliğinde, Divanyolu caddesi, Gülhane Parkı önü, Sirkeci, Galata Köprüsü, Salı Pazarı, Kabataş İskelesi ve Gümüşsuyu güzergahından, Taksime doğru ilerlemeye başladı. 

Saat 16.00 civarında,  Genel Başkan vekili Hilmi Güner, bölge başkanı Ergun Erdem , bölge organizatörü Ahmet Kırnak ve ben, ilk beş yüz kişi arasında, kolkola yürüyerek Taksim alanına girdik. Kurulmuş olan  hain  tuzaktan  habersiz!...

Bu zamana kadar, aynı zamanda tarikat mensupları da olan, komünizmle mücadele derneklerinin militanları, polisin gözü önünde bir anda, "Müslüman Türkiye vurun komünistlere"  nidalarıyla, önceden hazırladıkları taş ve  sopalarla saldırıya geçtiler. 
Ortalık mahşer gibiydi, biri kadın 2 kişi linç edildi, 200 den fazla da yaralı vardı.

Darbelerden korunmak için başımın üstünde tuttuğum ellerim ve kollarım kan revan içindeydi. Hilmi Güner düşmüş, pantolonun paçası yırtılmış, dizleri yarılmıştı. Ergun Erdem  ile Ahmet Kırnak'ın hali bizden de beterdi. Kırnak'ı alıp evine götürdük, yaklaşık iki hafta yattı. Darbe izleri ise bedeninden uzun süre silinmedi. 
Gerçekten  büyük bedeller ödendi.
En başta Genel Başkanımız Kemal Türkler, emek ve özgürlük savaşçılarını selamlıyorum.  Yaşayanlara sağlık ve esenlikler, aramızdan ayrılanlara rahmet diliyorum. 
Işıklar içinde uyusunlar.
    

17 Ocak 2020 Cuma

KAVEL DİRENİŞİ HEP HATIRLANACAK

KAVEL DİRENİŞİ 57. YILINDA
Türkiye'de sendikal hareketler var olduğu müddetçe, Kavel Kablo Fabrikası işçilerinin, emek dünyasına yol gösterici direnişleri devamlı hatırlanacak...
Ekmek için emek veren, alınteri döken yiğit kablo işçileri, aynı zamanda işçilik onurlarının mücadelesini veriyorlardı.

İstanbul İstinye'de kurulu Kavel Kablo Fabrikasının, teknik personel ve büro personeli ile birlikte  220 civarında çalışanı bulunuyordu...
KAVEL işçileri gece gündüz, sıcak soğuk demeden, o yıllarda ülkenin çokça ihtiyacı olan,özellikle de iletişim alanında kullanılan kaliteli kablo üretiyorlardı.
Çalışanların büyük çoğunluğu fabrikanın kuruluşundan itibaren varolan elemanlarıydı.
Zamanına göre modern ve yüksek teknolojiyle kurulmuş olan, fabrikaya 1961 Yılında İbrahim Üzümcü adında Amerika'dan yeni dönmüş genç bir adamın genel müdür olarak tayin edildiği görülüyordu.

İyi okullarda okuyan, Amerikada eğitim ve ihtisas yapan bu şahsın kendine göre bir yönetim oluşturduğu görüldü. Yapılan imalatı yeterli bulmuyor daha çok üretim, istiyordu. Bu nedenlerle uzun süreli fazla mesailer yaptırıyor işçiler üzerinde anlaşılmaz baskılar uyguluyordu.  İşçiler bu durumlara uzun süre dayandılar. Bu süre içerisinde genel müdürün işçilerden, işçilerin de işveren baskı ve zamanında ödenmeyen alacakları nedeniyle huzursuzlukları hep devam etti.

KAVEL I. VE II. DİRENİŞLERİ

Sendikal hareketler tarihi içinde, Kavel işçilerinin sendikal alanda meydana getirdikleri, özgürlük ve hak aramaya yönelik uygulamalar bu güne kadar hep oldu. İşverenler de sendikalar da bu konular hakkında tartışmalar sürdürdüler. Görüşmeler yaptılar. Önemli dersler çıkardılar mı?..

Kavel olaylarıyla ilgili çokça yayın, toplantı ve paneller yapıldı, romanlar yazıldı, karikatürleri çizildi. I. KAVEL 1963 ve II. KAVEL 1968 Direnişleriyle ilgili yazılarımda konu hakkında bilgi ve düşüncelerimi yeteri kadar anlattığımı zannediyorum. Bu yüzden aynı konulara bir kez daha değinmeyeceğim...

28 Ocak 1963 Tarihinde Ocak ayının karlı ve soğuk bir gününde, "Anayasa içi" özgürlük hareketlerini başlattılar.
Çalışma hayatında, sendikal alanda, edebiyatta, siyasette Kavel olayları hep yer aldı, varoldu, varolmaya da devam edecek...
İşçi dostu büyük usta Hasan Hüseyin Korkmazcan'ın, emek dünyasına gümüş çivilerle çakılan altın plakete yazdığı "işime karım dedim karıma Kavel diyeceğim" dizesiyle başlayan şiiri gibi hep canlı kalacak.


13 Ocak 2020 Pazartesi

ANILAR


HANİFİ ÖZTÜRK                                                            
         YAZIYOR

Bizler;  sorumlu kişiler olarak, 1960-80'li yıllarda zincirleme gelişen protestoların, grevlerin, direnişlerin, kah tanığı, kah sanığı olduk. Kuşkusuz, bu onurlu mücadeleye dair anılarımız vardır. 
Bu anılardan bazılarını unuttum...  
Toplumsal yaşama etki yapanları ile hayatımda iz bırakanları ise asla...

Sorumluluk konusundaki  ilk dersimi, Genel Başkanımız Kemal Türklerden aldım. 
T. Maden-İş sendikasında görev aldığım ilk zamanlarda çok hırslıydım.  Çoğu zaman hislerim  aklım  gerisinde kalıyordu. 
Henüz 15-20 günlük organizatörüm... 
Ahmet kırnak ile beraber, Topkapı-Gümüşsuyu'ndaki bir işyerine gitmiştik. Bir sorun vardı. Konuyu görüşürken müdür, bizi hafife alan bir tavır takınmıştı. 
Bu durum karşısında çok öfkelenmiştim, tahammül edemedim, tokat attım. O, karşılık vermedi.  

Ahmet Beye dönüp meseleyi en kısa zamanda halledeceğine dair söz verdi. "Peki, olur" dedi Ahmet Kırnak. Ben, o tokadın, müdür beyin yola gelmesinde etkili olduğunu  sanıyordum.  Ahmet Kırnak'ta aynı kanıdaydı.Adam zaman kaybetmeden beni şikayet etmiş Genel merkeze.

Birkaç gün sonra sendika genel merkezine çağırdılar beni. 
Gittim. 
Kemal Türkler odasında yalnızdı. Yer gösterdi, oturdum. Çay da söyledi. Bölgedeki çalışmalar konusunda bilgi istedi. Onu anlatıyordum.

"Ha" dedi. "Bir işyerinde sorun varmış, bölge temsilcisine söylemiştim, sorun çözüldü mü, kim gitti bu işyerine?
Anlattım olayı...  
Beni dikkatle dinledi, sözlerim bitince. "Oğlum" dedi. 
"T. Maden-İş devrimci bir sendikadır. Yalnız kendi üyelerinin, değil, çok daha geniş bir kitlenin, hakça paylaşım, adalet, eşitlik gibi  talepleri üzerinden mücadele eder. 

"Sendikamızı temsil bakımından,T. Maden-iş Sendikası Genel Başkanından işyeri ünite temsilcilerine kadar hepimizin sorumluluklarımız vardır, bireysel davranış, hem o davranışı gösteren kişiye, hem de sendikamızın tüzel kişiliğine zarar verir. Ayrıca işçi sınıfının, sosyal, ekonomik, adalet ve eşitlik taleplerini elde etmek için,topumuz, tüfeğimiz, tankımız yoktur. Tek silahımız, üretimden gelen örgütlü gücümüz, aklımız, bilinçli  ve kararlı duruşumuzdur." 

"Eğer sendikacılık yapmak istiyorsan. Bu mücadele de, zaman, zaman kışkırtıcı tutum ve tahriklere muhatap olacağını, bilmen gerekir. Böyle durumlarda şiddete başvurmak, davayı başından kaybetmek demektir. Eğer iyi bir sendikacı, olmak istiyorsan, bırak muhatapların kaba davransınlar, onların sabırları tükensin, duyguları körelsin önüne çıksın."  

"Müzakere masasına oturmadan önce, neyi, neden, niye istediğini tespit et. Tartışmak zorunda olduğun konularda, çok çalış, hazırlıklı ol. Daima diyaloğa açık ol. Başarının yolu çalışmaktan geçer. Çalış ve  öğren"

Duayen sendikacıdan iyi bir ders almıştım, ufkum açıldı ve yolum aydınlandı... 
Minnet borçluyum. 
Kemal Türkler terörün her türüne karşıydı. Ama, terörün hedefi oldu.  Işıklar içinde yatsın...

8 Ocak 2020 Çarşamba

HAKKIMDA

Hüseyin EKİNCİ


1942 Yılında Erzincan, Refahiye Kayı Köyünde doğdum.
İlkokul, orta okul ve liseyi İstanbul'da bitirdim.

Hüseyin Ekinci 1978 Moskova
Nazım'a Saygı duruşunda
1962 Yılında İstanbul Kağıthane'de kurulu RABAK Bakır Fabrikasına işçi olarak girdim, Türkiye Maden-İş Sendikası'na üye oldum, 1963 Yılında sendika temsilcisi seçildim.

RABAK Fabrikasında çalışırken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini kazandım,Tarih Bölümünde okudum.

1964 yılında, Maden-İş Silahtarağa Merkez Şube Gençlik Kolu Başkanlığına, 1965 yılında yapılan Silahtarağa Merkez Şube Genel Kurulunda ise Şube Başkanlığına seçildim. Bu görevle birlikte Birinci Bölge(İstanbul-Trakya)Temsilciliğini vekaleten yürüttüm. Sendikasız işyerlerinde  sendikal örgütlenmeler yaptım, toplu iş sözleşmelerini yürüttüm, sonuçlandırdım.

1965 yılında Türkiye İşçi Partisi'ne üye oldum. 1967 yılında T.İ.P. Şişli İlçe Yönetim Kurulu Üyeliği yaptım. T.İ.P. İstanbul İl Başkanlığı ve Genel Merkez Kongrelerine delege olarak katıldım.

13 Şubat 1967 Tarihinde yapılan DİSK Kuruluş Genel Kuruluna,  MADEN-İŞ Silahtarağa Merkez Şube Başkanı(delege) olarak katıldım.

1967 Yılında yapılan Genel Kurulda, Türkiye Maden-İş Sendikası Ana Tüzüğü değiştirildi. Merkez şubeler kaldırıldı, bunların yerine bölge temsilcilikleri kuruldu. Silahtarağa ve Şişli Merkez Şubeleri 6. Bölge Temsilciliği adı altında birleştirildi. Yapılan Bölge Temsilciliği Konseyinde (Genel Kurul) 6. Bölge Temsilciliğine seçildim.

1972 Yılı Haziran Ayına kadar 6. Bölge Temsilciliği görevini yürüttüm. Silahtarağa ve Şişli (Beyoğlu Yakasında) kurulu metal işkolundaki fabrikaların tamamını MADEN-İŞ çatısı altında örgütledim. Türk sendikacılığının kilometre taşları durumunda olan, 1968 Kavel 2. Direnişi, 1969 Demirdöküm ve Elektrometal Fabrikası direnişleri ile 1970 Sungurlar Fabrika direnişlerini başarılı birşekilde sonuçlandırdım. Bölge Temsilcisi olarak görevde kaldığım sürede Silahtarağa, İstinye ve Kağıthane Bölgelerinden, ÇELİK-İŞ ve METAL- İŞ adlı sarı sendikalar kovuldu.

1972 Yılında askere gitmem nedeniyle, 6. Bölge Temsilciliği 6 ve 14. Bölge olarak ikiye bölündü.
14. Bölge Merkezi Silahtarağa oldu.

Askerlik dönüşü 2.Bölge(Ankara, Konya ve İç Anadolu) Temsilciliği görevini yürüttüm.
1974 Yılı, Eylül ayında yapılan Maden-İş 21. Genel Kurulunda Genel Başkan Vekili seçildim.
Toplu sözleşme, Araştırma , Ücret ve Ekonomi Politika Daireleri Başkanlığı görevlerini yürüttüm.

12 Eylül 1980 faşist darbesine kadar DİSK'in Genel Sekreter yardımcısı olarak  görev yaptım.


29 Aralık 2019 Pazar

EMEK HAREKETLERİ VE SENDİKAL HAREKETLER

Emek, *kitâbi bakımdan, bir işin yapılması için harcanan, beden ve kafa gücü çalışması olarak tarif edilse de, uygulamada çoğu zaman yorucu ve çileli bir çalışmanın adı olmuştur. 
Ülkemizde, emek sözcüğü uzun zamanlardan beri, birilerine göre sevimsiz bir ifade olarak **telakki edilmiş, özellikle de belli bir sermaye kesimi içinde, konuşulması bile her zaman rahatsızlık yaratmıştır. 

Emek ve emekçi kelimelerinin yana yana gelmesi veya getirilmesi, çoğu zaman sermaye düşmanlığı şeklinde algılanmak istenmiş, kamuoyuna da böyle yansıtılmaya çalışılmıştır. 

Yerli burjuva ve kendi menfaatlerinden başka bir şeyi umursamayan bir kısım para babası, emek sermaye mücadelesinde, emeği geriletmeyi ana düşünce olarak kabullenmiş, bu şekilde uygulanması için sürekli olarak siyasi iradenin yanında durmuşlardır. 

Bindokuzyüzaltmış ve yetmişli yıllar, Türkiye emek mücadelesinin, eskiye göre gün be gün yükseldiği bir dönem olmuştur. Özellikle 1961 Anayasasının sağladığı özgürlükler sonucu emek mücadelesi, ideolojik bir içerik kazanmış ve "işçi sınıfı" söylemi daha sık dile gerilir olmuştur. 
Emek mücadelesinin sınıfsal varlığa kavuşması ve devrimci sendikaların güçlenmesi, sağ kesimde bir ürküntüye sebep olmuş, sol kesimde ise, memnuniyet verici biçimde, sendikal ve siyasal örgütlenmeyi hızlandırmıştır.
Mehmet Ali Aybar Başkanlığındaki Türkiye İşçi Partisi, girdiği ilk seçimde 14 milletvekiliyle Mecliste temsil ediliyordu.

1960 Askeri darbeyle iktidardan indirilen Demokrat Partinin kurucusu ve Türkiye'nin üçüncü  Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın "bu kış komünizm gelebilir" söylemleri tamda bu yıllara rastlamaktadır. Celal Bayar ölene kadar bu söylemini bir çok defa tekrarlamıştır. 

Süleyman Demirel iktidarında DİSK ve devrimci sendikaların kapatılması denenmiş, sınıf mücadelesi geriletilmek istenmiştir. 
Demirel ve "ben zengini severim" diyen emek karşıtı Turgut Özal'ın, tüm uğraşlarına rağmen istediklerini yapamadılar. Bu yıllarda işçi sınıfının yükselen sendikal mücadele sonucu elde ettikleri ekonomik kazanımları çok başarılı oldu.

Ne yazıktır ki 1980 Askeri darbe sonrasında, Evren ve onun Başbakanı Özal, sendikaların toplu sözleşmelerle elde ettikleri kazanılmış haklarını birer, birer ortadan kaldırdılar. Uzun süre  işçi sınıfının devrimci sendikalarını, başta DİSK olmak üzere tayin ettikleri kayyımlara yönettirdiler. Yöneticilerini uzun süre hapis damlarında tuttular. Adeta ilerici, gerçek sendikalardan intikam aldılar. Yasalarda yaptıkları değişikliklerle özgür sendikacılığın önüne set çektiler. 

Bu gün, işçi sınıfının, emekçinin, emeklinin sıkıntılı durumda olması, asgari ücretin iane gibi oluşturulup sadaka verir gibi uygulanması, elbette emek mücadelesinin geriletilmesi sonucudur.
Bu durum böyle devam etmez. 
Etmemelidir. 
Umutsuzluğa düşülemez, umutsuzluk işçi sınıfına yakışmaz...  
Zor durumlardan kurtulmanın yollarından birisi de emekçilerin gerçek sendikalarda örgütlenmeleridir. 
Son günlerde bir kıpırdanma var gibi. Öyle değil mi? 

* kitaba uygun
** kabul edilme