8 Eylül 2021 Çarşamba

"12 EYLÜL DİPSİZ KÖR KUYU"

12 Eylül 1980 "Faşist Darbesi" bundan 41 sene önce yapılmıştı. Bu darbe, başta demokrasi olmak üzere bir çok değeri katletti. Emek kesimi açısından baktığımızda binlerce insan ümitsizliğe, işsizliğe, yoksulluğa, hapislere düştü. Sendikaları ile yaptıkları demokratik mücadelelerle elde ettikleri  ekonomik haklarının kaybettiler... 

İki yıl önceki yazımızın bir bölümünü yeniden yayınlıyoruz.

SENDİKAL ACILAR VE 39 YIL

1980 Yılı 12 Eylülünden bu yana tam 39 yıl geçti.
İşte bu tarih, "yeter artık biraz da biz gülelim" diyen sanayici, "ben zengini severim" diyen siyasetçi ve yardakçılarının oluşturdukları ortama, omuz veren "asmayalım da besleyelim mi" diyen anlayıştaki darbeci devlet adamlarının sevinçten çığlıklar atarak, kendilerini kendileri tarafından göreve getirdikleri kapkara bir gündür.

Türkiye'de sendikal hareketlerin, gerçek ve devrimci sendikal çalışmaların budanmaya başlandığı gündür 12 Eylül...
İşçi sınıfının devrimci sendikal kanadının koparıldığının, kara bir tarih sayfasına yazılmaya başlanmasının kararlaştırıldığı kirlenmiş bir gündür 12 Eylül...

İşçilerin ter temiz duygu ve alın terleriyle oluşturarak 1967 Tarihinde kurdukları Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, (DİSK) ve üye sendikaların çalışmalarının sonlandırıldığı tarihtir 12 Eylül.


Darbeci Kenan Evren ve onun sivil uzantısı olan Turgut Özal'ın hazırladığı zengin şerbetini (24 Ocak kararlarını), birlikte şevkle ve zevkle içmeye başladıkları gündür 12 Eylül. 
İşçi sınıfının yıllar boyunca demokratik mücadelelerle elde ettiği kazanılmış haklarının gasp edildiği bir tarihin başlangıcıdır 12 Eylül...

İşçi sınıfının ekonomik  ve demokratik haklarının tırpanlandığı, demokratik mücadelelerle büyüttükleri gerçek sendikal örgütleri DİSK'İN, faaliyetlerine son verildiği tarihtir 12 Eylül...

Suçsuzlukları mahkemelerce beraat kararları ile anlaşılan, yüzlerce sendikacının, gözaltına alındıkları, tutuklandıkları, işkencelerden geçirildikleri çok kötü, çok korkunç günler, aylar ve yılların başlangıç tarihidir 12 Eylül... 

Binlerce işçinin işten çıkarıldığı, ailece açlığa mahkum edildiği, çaresizliklere itildiği, dibi görünmez kör kuyuların sıra, sıra işçi ve emekçilerin yollarına kazındığı gündür 12 Eylül...

20 Temmuz 2021 Salı

BENİM ADIM KEMAL TÜRKLER

Türk Sendikacılık Tarihinin, devrimci lideri, sınıf ve kitle sendikacılığının öğretmeni, gerçek işçi lideri Kemal Türkler'in vahşice katledildiği 22 Temmuz günlerinden birisi bu gün. Aramızdan ayrılalı 41 yıl oldu. 
Bu gün işçi sınıfının "kara günü." 
 
1962 yılında büyük zorluklarla işbaşı yaptığım Rabak Bakır Fabrikasında çalışırken, 1965 Yılında MADEN-İŞ Sendikasının Silahtarağa Merkez Şube Başkanlığına seçilmiştim. Sendikacılık bilgimin profesyonel sendikal çalışmalar için yeterli olmadığının kısa zamanda farkına varmıştım.
 
Sendikacılık dışarıdan bakıldığında albenili ve kolay gibi görünse de, bence çoğunlukla içinde acılar barındırdığını, gerçek sendikacının sürekli fedakârlık yapmasının beklendiği gerçeğini çok çabuk anlamıştım. 
Attığım her adımda, yapacağım her görüşmede, imzalayacağım her sözleşmede, yüzlerce, binlerce işçinin, eşinin, çocuklarının ve bakmakta olduğu herkesin sorumluluğunun, omuzlarıma yüklendiğinin bilincindeydim.

Silahtarağa Bölgesi Adnan Menderes'in (1950) iktidarıyla birlikte tam bir sanayi bölgesi durumuna dönüşmüştü. Özellikle de bölge, metal işkolunun merkezi konumundaydı. Ülkemiz sendika tarihi içinde kendisine önemli sayfalar yazılan Türk Demirdöküm, Arçelik, Sungurlar Kazan, Elektrometal, Çelik Endüstrisi, Bahariye Demir Çekme Fabrikaları "Silahtarağa Çukuru" tabir edilen bu bölgede faaliyet göstermekteydi ve hepsi de sarı sendika Çelik-İş'e bağlıydı. 

Yine Haliç'in her iki yakası ile Kağıthane'nin Cendere Bölgesi, onlarca demir çekme,  pik döküm, çivi, fermuar, kalorifer kazanı, kablo imalatı ve soğutma sistemleri yapan metal işkolu atölyeleriyle doluydu, bunların bir kısmında da işveren desteği ile yine sarı Çelik- İş yetkili hale getirilmişti.

Bu bölgenin metal işkolu bakımından önemli olduğu, bir başka şekilde de hemen anlaşılmaktaydı. Madenî Eşya Sanayicileri Sendikasının (MESS) onbir kurucusundan beşi bu bölgede faaliyet göstermekteydi.
 Alberto Penhas (Nurmetal Çelik Eşya), Burhanettin Günergun (Türk Demirdöküm), Şevket Belgin (Zatel Aliminyum), Adnan Bensel (Arçelik), Seyfettin Atabek (Erel Çelik Eşya) fabrikalarının patronları durumundaki MESS kurucularıydı.

1963 Yılında çıkarılan Sendikalar Kanunu ile birlikte, T. MADEN-İŞ Sendikası ile Metal İşverenleri Sendikası (MESS) arasında sendikal alanda birçok kez mücadele yaşanmış ve maalesef 1964 yılında yukarıda belirttiğim fabrikalarda mücadeleyi işveren, sarı sendika ve MESS üçlüsü kazanmıştı.  Bunların bir kısmının daha sonra MADEN-İŞ bünyesine nasıl katıldıklarını ileride anlatmaya çalışacağım. Günün ehemmiyeti bakımından Kemal Türkler'le ilgili kısa bir anekdot anlatmak istiyorum.

Kemal Türkler üstün sendikacılık donanımına ilave olarak aynı zamanda gözü kara bir liderdi. 
Kendisiyle uzun süre birlikte çalıştığım, çok şey öğrendiğim, Türkler'den yeri geldiğinde gözü kara olmak gerektiğine de şahit olmuştum...

1969 Yılıydı. 
Sarı sendikalardan kurtulmak için birçok demokratik eylemler yapan işçiler MADEN-İŞ'e üye olmak istemekteydiler. İşverenler ve MESS ise başka, başka bahanelerle bu durumu çeşitli biçimlerde engellemeye çalışıyorlardı. Yaptığım çalışmalar sonunda Demirdöküm işçileri yaptıkları eşi görülmemiş şahane demokratik direnişleriyle tekrar MADEN-İŞ'E katıldı. Diğer bazı fabrika işçileri de Demirdöküm işçilerinin gittiği yoldan yürüyerek Maden-iş içinde yerlerini almaya başlıyorlardı. Bunların önemlilerinden birisi de Sebahattin Sunguroğlu'nun sahibi olduğu Sungurlar Kazan Fabrikasıydı. Sunguroğlu, işçilerin MADEN-İŞ'e üye olmalarını istemiyor, kuruluşuna yardım ettikleri sarı Çelik-İş Sendikası ile kendi tabiri olan "gül" gibi geçiniyordu."

Sunguroğlu'nun aşırı baskı yaptığı ve çoğunluğun üye olduğu MADEN-İŞ Sendikasını tanımaması ve tekrar sarı sendikaya döndürme baskılarına artık yeter diyen işçiler 1970 Mart ayında işi bırakarak, üretimi durdurdular. 
Direnişin ikinci veya üçüncü günüydü İstanbul Valisi Vefa Poyraz Vilayette bir toplantı tertip etmişti. Genel Başkan Kemal Türkler, tarafların çağrıldığı bu toplantıya benim katılmamı istemişti. Organizatörüm Mustafa Demirci'yle birlikte Vilayetteki toplantıya katıldık. Toplantıya işveren olarak Sebahattin Sunguroğlu katılmıştı, Eyüp Kaymakamı Kazım Pamuk ve *Alibeyköy Belediye Başkanı Fettah Kahraman da toplantıdaydı. 

Vali Vefa Poyraz tarafları anlaştırmak için çok çaba sarf etti. 
Toplantıda dile getirdiğim işçi tekliflerini, **Sungurlar Kazan Fabrikası işvereni Sebahattin Sunguroğlu anında reddediyor ve mevcut sendikamızla "gül gibi" geçiniyoruz diyordu. 

Direniş devam ediyorken bir gün Genel Başkan Kemal Türkler "seninle bir yere gideceğiz, oraya  geliyorum beni bekle" diye telefon etmişti. Zaten direniş başladığından bu yana 6. Bölge Temsilcisi olarak sendikamızın Silahtarağada'ki ofisindeydim, geceleri de burada kalıyordum. Genel Başkan geldi, onun kullandığı arabaya bindim, "İstihkâm Okuluna gidiyoruz" dedi. ***İstihkâm Okulu Kağıthane'deydi, istihkâm sınıfı yedek subay okuluydu. Komutanın yanına çıktık. Komutan bir generaldi. Rütbesini ve ismini tam olarak hatırlamıyorum. Asık suratlıydı ve doğru dürüst oturmak için yer bile göstermemişti bize.


Genel Başkan Türkler oradaki koltuklardan birine oturdu komutana doğru dönerek, "buyurun sizi dinliyorum" dedi. 
Komutan,"bakın bu işi çabuk bitirin, bizim acil kazan siparişlerimiz var, kazan fabrikasındaki grev kanunsuz, bu grevin bitirilmemesi halinde sonu çok kötü olacak" diye devam etti.

General olduğunu belirtti ve biraz yüksek sesli biçimde adını söyledi. Türkler, "ben buraya talimat almaya gelmedim. Sizin tehditleriniz beni korkutmaz, benim adım da Kemal Türkler" diyerek ayağa kalktı odadan çıktık, uzun koridorda ayakkabılarının topuklarını sertçe vurarak yürümeye başladı. Az sonra iki çift ayakkabı topuğunun yere değmesiyle çıkarttıkları sesler, bu uzun koridorda yankılanmaya başlamıştı... 


NOT: MADEN-İŞ 6. Bölge Temsilciliğim sırasında yukarıda saydığım fabrikaların sendikal örgütlenmelerini 1970 yılında tamamlamıştım. İşyerlerinin tamamı DİSK üyesi MADEN-İŞ bünyesine katılmış, sarı sendika Çelik-İş, bölgeden tamamen yok olmuştu.  
 
*O zamanlar Alibeyköy, Eyüp İlçesine bağlı belde belediyesiydi. Başkanı ise Bulgaristan göçmeni Fettah Kahraman'dı. Başbakan Süleyman Demirel'in kendisiyle direk görüştüğü rivayet edilirdi.
**Sungurlar Kazan Fabrikası işyerinde Sunguroğlu'nun tutumu nedeniyle işçiler üç ayrı tarihte üç ayrı direniş yaptılar ve sonunda sendikal özgürlüklerini elde ettiler.
***İstihkâm okul binası günümüzde, Kağıthane Belediye binası olarak hizmet vermektedir.
 

7 Haziran 2021 Pazartesi

İSTANBULA KÖYLÜ GÖÇÜ VE 15-16 HAZİRAN 1970

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte zaman geçirmeden sanayileşmeye başlandı. 1. Dünya Savaşının ardından, zaferle kazanılan Kurtuluş Savaşı nedeniyle, ülke insanımız ekonomik bakımdan nefes alamaz duruma gelmişti.

Atatürk, derhal sanayileşmeye karar vermiş, bu kararını da Anadolu'dan başlatmıştır. 
Bu uygulama İsmet İnönü zamanında da devam ettirilmiş, sanayi kuruluşlarının özellikle Anadolu'ya yayılmasını sağlamışlardır.

Kurtuluş savaşını zaferle sonuçlandıranlar, ekonomi alanında da adeta nefessiz kalan insanımıza can suyu verir gibi çok önemli bir uygulama inşa etmeye başlıyorlardı.

600 yıllık koca imparatorluk, bu uzun yaşamı boyunca kendi ekonomisini kuramamış, ya da çeşitli sebeplerle bu durum ihmal edilmiş veya engellenmiştir. İmparatorluk kendi ekonomisini yaratma yerine, anahtarı Rum ve Ermeni tüccarların elinde bulunduğu, güdük bir İstanbul ekonomisiyle yetinmiştir. 
Oysa İngiltere ve batı ülkelerinin büyük bir kısmı, daha 18. ve 19. yüzyıllarda sanayilerini çoktan geliştirip tamamlamışlardı.

Anadolu'da başlatılan sanayi hamleleri kısa zamanda semeresini vermiş, kendi savaş silahlarını hatta kendi uçağını yapacak kadar çıtayı yükseltmiştir.
Öyle ki o koşullarda bile Yunanistan'a bomba, bir kısım Avrupa ülkelerine de uçak satışı gerçekleşiyordu.

Çok partili demokrasiye geçilip ülke idaresini 1950 yılında devralan Adnan Menderes,"her mahallede bir milyoner yaratacağız" sloganıyla birlikte sanayi yapılanmasını İstanbul'a kaydırdı.
Devlet tarafından sağlanan ucuz hatta bedava verilen arsa ve diğer imkanlar nedeniyle kısa zamanda İstanbul'un merkezi ve merkeze yakın yerleri, binlerce atölye ve fabrikalarla dolmaya başladı.
Bu durumların ileride yeni ve olumsuz sonuçlar doğuracağına neden olduğu görülecekti...

KÖYDEN KENTE İŞÇİ GÖÇÜ

Kurulmaya başlayan atölye ve fabrikalar yeterli sayıda işçi bulamıyorlardı. Fabrikalar tam kapasite çalışamıyor, usta işçiye ihtiyaç duyan atölyelerin üretimleri yeterli olamıyordu. Özetlemek gerekirse yeni oluşturulan sanayi sektöründe, hem nitelikli hem de vasıfsız işgücüne ihtiyaç doğmuştu. 

1. Dünya Savaşından sonra devam edilen ve zaferle sonlanan Kurtuluş Savaşı, insanlarımızı yormuş ve fakirleştirmişti. Bu yoksulluktan köylümüz daha çok etkilenmişti.
Kurtuluş Savaşı yıllarında çocuk olanlar, şimdi köylerinde işsiz birer gençlerdi.
1950 li yıllardan itibaren İstanbul'a göç başladı. Sırtına yorganını, eline tahta bavulunu alan bu işsiz gençler beşer onar İstanbul yoluna çıkıyorlardı.

93 Harbinde doğu illerimizden göçenlere yakılan ağıt, bazı yörelerde tekrar söyleniyordu. 

"GÖÇ GÖÇ OLDU GÖÇLER YOLA DÜZÜLDÜ"

Göç etmek kolay iş değil. Göç zor demek, zorluk demek. 
Göç kelimesi; Gurbeti, ayrılığı, hasreti çağrıştırıyor, henüz evcek yapılmıyor ama, yine de acı veriyor. 

  

1950 yılının ikinci yarısından itibaren başlayan, 1960 yıllarında ise doruğa çıkan bu durum, kısa bir süre sanayicilerin işine yaradı. Köylü olarak yola çıkan, şimdi ise kendisine amele, işçi gibi tabir edilen insanlar, kendilerine göre bu gurbette zorluğun her türlüsünü yaşıyorlardı.
Bir çoğunun tanıdığı, akrabası, kalacak yeri yatacak yatağı bile yoktu.
Köylü olarak yola çıkan bu insanlar şimdi işçiliğe geçiyordu. 


Köyde fakirdi üst başta yoktu ama zor olan şartların altından kalkabiliyordu. Şimdiyse yeni gördüğü bu yerde ağır koşullar altında çalışmaya başlıyordu, daha doğrusu çalışmaya zorlanıyordu

"Cep delik cepken delik
kol delik mintan delik 
yen delik kaftan delik
kevgir misin be kardeşlik"

Orhan Veli, şiirini sanki bu günler için yazmıştı.

1960 Menderes hükumetinin sona ediği yıl oldu. Menderes idaresi son buldu ama İsmet İnönü'nün İkinci Dünya Savaşı yıllarında millete yıllarca fedakarlık yaptırarak doldurduğu devlet hazinesinin de boşaldığı görüldü. 

1961 Anayasası birçok konuda olduğu gibi işçilere de sanki yeni bir nefes olmuştu. İşçi lehine olan bazı hakların varlığından ayrı olarak, sendikalar kanunu yürürlüğe giriyordu. Yeni Anayasa ve sendikalar kanunu, emek mücadelesinde işçilere, işverenler karşısında dik durabilmelerine ışık yakmıştı. 

1963 Kavel Kablo direnişi, 1968 Derbi Fabrika işgali, 1968 Singer Fabrika işgali, 1969 Türk Demirdöküm işgalleri, emek mücadelesinin birlik olmaktan geçtiğini ispatlayan eylemler oldu.

Kemal Türklerin başında bulunduğu Türkiye MADEN-İŞ, ve konfederasyon DİSK, işbirlikçi sendikal anlayışa karşı çıkıyor, sınıf sendikacılığı anlayışının savunuculuğunu yapıyordu. Emeği savunan, işçi haklarını en iyi biçimde sağlayan, işçiden yana gerçek ve devrimci konfederasyon DİSK, üyesi işçilere kucak açmıştı...

DİSK üyesi sendikalar, başta MADEN-İŞ olmak üzere, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve emek mücadelesinin göstergelerinden biri olan ücretlerin, artırılması konusunda, işverenlere karşı demokratik mücadele veriyor ve başarılı oluyorlardı.

DİSK'in her geçen gün güçlenmesi, TÜRK-İŞ Konfederasyonunu endişelendiriyor, iktidarda bulunan Demirel'i rahatsız ediyordu. İktidar rahatsızlığını eyleme koydu, acele olarak  DİSK'in kapanmasına yol açacak bir yasa çıkardı. 
DİSK Yönetimi İstanbul'da, 14 Haziran 1970 günü işçi temsilcileriyle toplandı. Toplantıda direnme kararı alındı. İşçiler öfkeli ve sendikalarını ezdirmemeye kararlıydılar.

15 ve 16 Haziran günleri yüzlerce fabrikada üretim durdu. Fabrikalara girilmedi. Toplu biçimde uyguladıkları yürüyüşlerle protestolar yapıldı. Fabrikalar sessiz sokaklar canlı işçiler marşlar söyleyerek gruplar halinde yürüdüler. Hükumet sıkıyönetim ilan etti. DİSK yönetici ve bazı işyeri temsilcileri tutuklandı.

Özet olarak belirtirsek, iktidarın acele çıkardığı yasanın  anayasaya aykırılığı nedeniyle geri çekildi.Tutuklananlar bir süre sonra serbest kaldı, mahkemeler sonunda tamamı beraat etti. İşçiler Devrimci demokratik anlayışla yaptıkları mücadeleyi kazandılar, sendikalarına sahip çıktılar...

İşte bu yıl, 15-16 Haziran 1970 Direnişi 51. Yılında... 
































27 Nisan 2021 Salı

1 MAYIS BU YIL GÖNÜLLERDE KUTLANACAK

Bir Mayıs, dünyada işçi ve emekçiler tarafından birlik, dayanışma ve mücadele günü   olarak kutlanıyor. 

Dünyayı saran ve sarsan  (Corona) virüs salgını, nedeniyle bu yılda meydanlarda yığınsal olarak kutlanamıyor. 

Ülkemizde, 1 MAYIS ilk defa yığınsal olarak, İstanbul “1 MAYIS MEYDANI” Taksim’de kutlandı. 1976 ve 1977 yıllarında, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu  (DİSK) öncülüğünde, Taksim Meydanında yapılan kutlamalar çok yüksek katılımlı, hem de çok görkemli oldu.

1 Mayıs 1976 Taksim Meydanı; 
Sağ başta Kemal Türkler-Sol başta ben 
DİSK üyesi Sendikalar ve sivil toplum örgütleri, bazı siyasi parti temsilcileri ve bir çok ideolojik grupların taraftarları ile katılımları, Taksim Meydanında bu güne kadar görülmemiş yığınsal bir durum oluşturuyor, eşine ender rastlanan bir güzellik sergileniyordu. Gençlik örgütleri ve sanatçıların katılımı ve çok sayıda vatandaşın oluşturduğu topluluk görülmeye değerdi...

İstanbul'un, meydan, cadde ve sokakları, 1 Mayıs afişleri ile donatılmış, "haydi Taksim'e" diyordu.
Başta işçiler olmak üzere, halkın büyük bir kesimi gruplar halinde, meydana yürümeye başlıyordu.
İnsanlar, dilek ve isteklerinin yazılı olduğu pankartları havaya kaldırıp, şarkı ve marşlar söyleyerek, heyecanlı ama gülümseyen suratlarla Taksim Meydanını tıklım, tıklım doldurmuştu... 

1976 1 Mayıs Günü Taksim, meydanı dolduran yüzbinlerce insanı konuk ediyordu.
1976 kutlaması başlangıcından sonuna kadar hem katılım, hem dilek ve isteklerin dillendirilmesi, hem de şenlik olarak "herkesin 1 MAYIS  BAYRAMI" olarak tamamlandı.

DİSK öncülüğünde yapılan 1 Mayıs 1976 kutlamaları, halkımızın büyük bir bölümü için mutluluk kaynağı oldu. 
Güzel bir organizasyon, başarılı ve özenli bir çalışma, semeresini vermiş,Taksim meydanı katılımcılarla 
dolup taşmıştı. Katılan örgütler demokratik isteklerini dillendirmiş, büyük bir heyecan, coşku ve sevinç içinde, söyledikleri marş ve şarkılarla bayramın tadını çıkarmıştı.

Güvenliğinin tamamı DİSK üyesi işçiler tarafından sağlanmış olan bu güzel gün, Türkiye işçi sınıfı ve onun ekonomik kitle örgütlerinin, sendikacılık tarihine başarılarla dolu, birlik ve dayanışma duygularıyla kayıt düşüyordu. Herhangi tatsız bir olayın yaşanmadığı bu büyük kutlama, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler tarafından yapılan harika bir konuşmayla sonlanmıştı,

1976 1 Mayıs kutlaması beklenenden daha yığınsal olmuştu. Düzen, saygı, hoşgörü en üst düzeydeydi. İşçi sınıfı kendi içinde, birliğini ve dayanışmasını en güzel şekilde gösterdi.
Gençler, aydınlar, sanatçılar, sol örgütler, sosyalist kuruluşlar işçi 
sınıfıyla yan yana olduklarını perçinlediler. 
Taksim her yönden ihtişamlıydı. 

Taksim her yönden ihtişamlı, kutlama ise muhteşemdi...

Elbette 1 MAYIS 1977 kutlaması daha yığınsal ve daha görkemli olmalıydı. Bu nedenle  kutlama hazırlıklarına oldukça erken başlandı. DİSK başta olmak üzere üye sendikalar ve diğer örgütler de kutlamaya en iyi biçimde katılmak istiyorlardı. Örgütlerin amacı, Taksim Meydanına daha kalabalık, daha organize ve daha ihtişamlı girmek, gruplarıyla daha iyi bir yer tutmaktı. 

Nitekim bu düşünce ve uygulama, meydanın çok erken dolmasına neden oldu. Beşiktaş ve Dolmabahçe tarafından gelmekte olan konvoy ile Tarlabaşı yönünden gelen konvoyların bir kısmı kalabalık nedeniyle meydana ulaşamadı. Tarlabaşı tarafından gelen siyasi gruplar arasında zaman, zaman meydana girişte gerginlikler yaşanıyordu. 

1 MAYIS 1977 kutlamaları, katılım, meydana giriş ve toplumsal heyecan  bakımından doruk noktasına ulaşmıştı...

Ne yazık ki bu güzel gün, istenilen güzellikte sonlanmadı. 
DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler konuşmasını bitirmek üzereyken, bazı provokatörler ve karanlık eller devreye girdi. 

Silahlar ateşlendi.
Büyük bir panik yaratıldı.
Korkunç olaylar yaşandı.
37 vatandaşımız hayatını kaybetti.

1977 1 MAYIS gösterilerine kan karıştırıldı, acılar oluştu.
Olaylar hakkında pekçok yayın yapıldı. 
Makaleler yazıldı. 
Kitaplar yayımlandı. 
Yetkili yetkisiz ağızlar konuştu. 
Televizyon programları yapıldı.
İlgili ve yetkililerce yüzlerce rapor yazıldı. 
Sorumluları bulunmadı, bulunmak istenmedi...  

Yıl 2021 Yığınsal kutlama yapılamıyor ama milyonlarca işçi, emekçi, emek dostu üzgün, meydanlar ise mahzun.

Pandemi (Salgın) nedeni ile bu yıl 1 Mayıs günü sokağa çıkma yasağı konuldu. DİSK Yönetimi elbette, kaybedilenleri anmak için Taksimde olacaktır. 

Bir kısım insan ise kutlama yapmak için Taksime gelmenin mücadelesini verecektir. 1 Mayısı kutlamak için Meydana gelemeyenler gönüllerinde kutlayacak. Gönüllerinde kutlama yapan milyonların kalpleri ise Taksim 1 MAYIS  Meydanında atacak... 

10 Nisan 2021 Cumartesi

ANKARA SENDİKACILIĞI

Ankara sendikacılığı deyimi bana, "Ankara'da hükûmet varsa, bir de TÜRK-İŞ var" diyen ve bazı sendikal çevrelere göre "efsane başkan" olarak nitelendirilen Seyfi Demirsoy'u hatırlatmaktadır. Bu söz dizimi, oldukça iddialı bir deyim olarak sendikal hayatta yerini aldı. TÜRK-İŞ ve Başkanı Demirsoy bu söylemlerinin arkasında durdu mu, hakkını verdi mi? Bunun cevabı her zaman koskocaman bir hayır gibi gelişir oluyordu...  

Gerek Seyfi Demirsoy gerekse ondan sonra Başkan olan Halil Tunç ve diğer yöneticiler, söylemlerinin aksine iktidarlarla, her zaman uzlaşan bir politika izlediler... 

 TÜRK-İŞ Konfederasyonunun "Partiler üstü politika" diye sık, sık dillendirdikleri bir ilkeleri daha vardı. Bu düşüncelerini de övünç kaynağı olarak belirtmelerine rağmen, aldıkları karar ve çalışmalarını genellikle iktidardan yana uygulayarak, söylemleriyle sürekli çelişki yaşıyorlardı. 

Kemal Türkler'in başkanlığını yaptığı T.MADEN-İŞ ve Rıza Kuas'ın başkanlığını yaptığı LASTİK-İŞ Sendikaları 1952 yılında kurulan TÜRK-İŞ'in üyesiydiler. Her iki sendikanın yöneticileri de anlayış ve yetersiz çalışmalar bakımından konfederasyon üst yönetimiyle sürekli anlaşmazlık yaşıyorlardı.

TÜRK-İŞ'in ABD Yardım Teşkilatından (AID) para yardımı almaları anlaşmazlığın önemli sebeplerinden birisiydi. İki liderin TÜRK-İŞ üst yönetimi ile, sendikal ve siyasal anlayış farklılıkları uzun yıllar devam etti. 

Rıza KUAS ve Kemal Türkler 1961 Yılında bir kısım sendikacılarla birlikte Türkiye İşçi Partisinin (TİP), kurucuları arasında yer aldılar. Parti 1965 Genel seçimleri sonucu, 15 Milletvekili çıkararak  Türkiye Büyük Millet Meclisine girmişti. 

Sol bir partinin 15 Milletvekili ile Parlamentoda yer alması, kamuoyunun bazı kesimlerinde hoşnutluk, sendikal tabanda ise elbette kıpırdanmalar yaratıyor, adeta devrimci sendikal bir işçi kuruluşun zemini oluşuyordu. 

1963 Yılında Kavel işçilerinin Anayasal direnişi ve 1964 yılında yapılan MADEN-İŞ'e bağlı Sungurlar, Arçelik, Türk Demirdöküm fabrika grevleri ve son olarak 1966 Paşabahçe KRİSTAL-İŞ Sendikası grevinde, TÜRK-İŞ üst yönetiminin olumsuz tavırları ve işçilerin yanında yer almamış olmaları adeta bardağı taşıran son damla oluyordu.

1967 yılında ise çeşitli tartışmalar ve uygulanan uzlaşmacı ve işçi sınıfına yakışmayan kararlar nedeniyle, MADEN -İŞ ve LASTİK-İŞ Sendikası, Türk-İş'ten istifa ederek devrimci bir konfederasyonun (DİSK) en önde gelen  kurucuları oldu. 

DİSK ve MADEN-İŞ Genel Başkanı Kemal Türkler ve Yürütme Kurulunun aldıkları karar gereği  görevlendirmeleriyle, 1974 Yılının soğuk bir Şubat günü, eşim ve beş yaşındaki oğlumla Ankara'ya taşınmış, DİSK üyesi T. MADEN-İŞ Sendikasının II. Bölge Temsilcisi olarak işe başlamıştım. 

Aldığım görevin omuzlarıma yüklediği ağırlığın farkındaydım. 
Çok iyi tanımadığım, bir bölgede görev üstlenmem, üstelik ailemi de taşımış olmam, sorumluluğumun iki katına çıkmış olduğunun bilincindeydim. 
Benden bekleneni vermem, başarılı olmam gerekiyordu.  

Bölge Temsilciğine bağlı işyerleri ve buralarda çalışan üye sayıları hakkında bilgilenmek üzere çalışmalarımı ilerletmek istedim. Kayıtların varlığı, düşündüğüm gibi değildi. 
Bu konulara ilişkin çalışmaları tasarladığım sırada, siması (yüzü) yabancı gelmeyen ama tam olarak hatırlayamadığım biri gülerek, "Ankara'ya hoş geldin ben Adem, Adem Yavuz" demişti. 

Birlikte aynı lisede okuduğumuz yılların üzerinden 12 yıl geçmişti. Adem'le kucaklaşarak, koyu bir sohbete giriştik. İstanbul'da Atatürk Erkek Lisesi'de Adem, 1-B, ben 1-E sınıfında okurken tanışmıştık. Birinci sınıfın ikinci yarısında ikimiz de lisemizin edebiyat koluna seçilmiştik. Okul tanışıklığımızın dışında birlikte çok fazla bir arkadaşlığımız olmamıştı. Nedeni herhalde ayrı sınıflarda oluşumuzdu. Birbirimizi okul içinde, özellikle edebiyat kolu çalışmalarında kıskanır gibiydik. 

Edebiyat dersinde çok şanslı olduğumuzu, Vasfi Mahir Kocatürk, Bakiye Ramazanoğlu ve Rauf Mutluay gibi çok değerli öğretmenler tarafından okutulmuş olmamın farkına, elbette daha sonraları varacaktım.  
Onlar her zaman sevgi ve saygıyla anılmayı çokça hak edenlerdi...
 
İNGİLİZ KEMAL 

Bir gün Beyoğlu Yeni Melek Sinemasına bilet alırken karşılaşmıştık Ademle. "Gel seni İngiliz Kemal'le tanıştırayım" demişti.
Doğrusu ben o güne kadar bu ismi hiç duymamıştım. "İngiliz Kemal Atatürk'ün casusuymuş" demişti. Yeni Melek Sinemasına yakın bir yerdeki Melek Kıraathanesi önünde bir iskemle üzerinde oturan ufak tefek birini göstererek "işte orada" dedi. Yarım saat kadar Atatürk'ten aldığı talimatları nasıl uygulamaya çalıştığını anlatmıştı. Kısa boylu mavi gözlü bu insanın anlattıklarını büyük bir dikkat ve hayretle dinlemiştik. Daha doğrusu büyük bir heyecanla bize dinletmişti... 

Adem sayesinde Ankara'yı ve sanayi bölgelerini çok kısa zamanda öğrendim ve bu arada sendikal çevrem oldukça genişledi. Adem o yıllarda ANKA Ajansında çalışıyordu. Ajansın sahibi Örsan ve Altan Öymen kardeşlerdi. Bir hafta sonra ANKA ajansında Örsan Öymen'le tanıştım. Sanırım Almanya'nın Sesi Radyosuna haber programları hazırlıyorlardı. Bildiğim kadarıyla o yıllarda Erdal Çetin, Yazgülü Aldoğan da ajansta Adem'le birlikte gazetecilik yapıyorlardı. 
 
ŞEHİT GAZETECİ ADEM YAVUZ



Doğrusu ben bir taraftan Ankara'yı tanımaya çalışırken diğer yandan Adem'i de tanımaya devam ediyordum.  
Türkiye sevdalısı bu genç gazeteci arkadaşım, Günaydın Gazetesi adına haber çalışması için 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında gazetecilik yaparken Rumlar tarafından kalleşçe kurşunlandı.
Tüm çabalara rağmen kurtarılamadı, Adem Yavuz'u çok genç yaşta kaybettik. 

Ankara'da kısa zamanda Esenboğa hava alanı yolunda kurulu Emek Elektrik Fabrikasında çalışan 300 civarındaki işçiler ile, Sincan Bölgesinde (o yıllarda ilçe değildi) iki fabrika işçilerini daha sendikamız çatısı altında örgütledim. 
Bu fabrikaların toplu sözleşme yetkilerinin alımı sırasında de her zaman çoğu yerde olduğu gibi diğer sendikaların, Bölge Çalışma Müdürlüklerine verdikleri sahte üye (kayıt) fişleri yüzünden sürekli zaman kayıpları oluşuyordu. Toplu sözleşme yetkisi alımı konusunda Bölge Çalışma Müdürlüğüne gide, gele "su yolu" yapmıştım. Bu sıralarda *Çalışma Bakanlığı ve Bölge Çalışma Müdürlüğünde değerli insanlar ve değerli iş müfettişleri tanıdım.

YENİDEN İSTANBUL
 
Ankara'da uzun süre kalamadım.
Altı ay sonra sendikamızın 1974 yılında İstanbul'da yapılan Genel Kurul da Kemal Türkler tekrar Genel Başkanlığa, ben ise Genel Başkan Vekili olarak yürütme kuruluna seçildim.
Doğrusunu söylemek gerekirse Ankara'yı sevdim, ama Ankara sendikacılığını sevemedim. Sendikal alt yapı son derece durağan, heyecansız ve sığdı.  
Sendikal hareketlerin derinliğini oluşturan örgütlenme, eğitim, grev hareketlerinden uzak bir görüntü oluşmuştu. 
Daha çok bürokratik uğraşılardan öteye geçmeyen çalışmalar gibiydi sendikal hayat. 
Sendikal yapıya bakıldığında Ankara'da, sendikal hareketler bakımından sadece genel merkez sendikacılığı ana ilke gibi sergilenmişti. 
Taban sendikacılığından arınılmış, sendika üyesinin doğrudan genel merkezle temasları sanki bilinçli bir şekilde etkisizleştirilmiş bir görünümdeydi. 

*Çalışma Bakamlığı iş müfettişleri ile ilgili görüşlerimi, daha sonra yazacağım yazılarda anlatmaya çalışacağım. 




12 Şubat 2021 Cuma

13 ŞUBAT BAYRAMI

Bugün, 1967 Tarihinde kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK'İN 54. kuruluş yıldönümü. Dolayısıyla "13 Şubat Bayramı"

1980 Yılına kadar İşçilerin ve emek dostlarının gönlünde taht kuran, devrimci sendikal ilkelerin hayata geçirilmesi için, gece gündüz uğraş veren bu güzide sendikal üst örgüt, Kenan Evren'in başını çektiği darbeciler tarafından kapatılmıştı. Kapatma işleminin gerçekleşmesinde elbette en büyük pay "ben zengini severim" diyen Özal'dı.

Özal, DİSK ve üyelerinin, demokratik sendikal mücadelelerle elde ettikleri kazanımları geri almak, fırsat bulduğunda da kapatmak için gerekli bilinçlenmeyi yıllarca işveren örgütü MESS'te gördü. 

Fırsatı da ayağına gelmişti. DİSK'le ilgili kapatma da dahil tüm işlerde ve Kenan Evren'in bu konularla ilgili bildirilerinin hazırlanmasında büyük bir iştahla görevler alıyordu. 

Bakın Özdemir İnce Hürriyet Gazetesindeki köşesinde 5 Ekim 2010 tarihinde yayımladığı yazısında Özal'ı nasıl anlatıyor.  

"Şunu demek istiyorum: Turgut Özal'ı 12 Eylül'den, Kenan Evrenden, dört kuvvet komutanından ayıramayız. Ayırmamalıyız! Ayırmayınca, gele gele 24 Ocak kararlarına geliriz. 12 Eylül 1980 kervanı 24 Ocak 1980 adlı bir menzil hanından yola çıkmıştı."

İşte işçi haklarının geriletilmesi, devrimci sendikacılığın budanması ve işveren mutluluklarının açığa çıkması daha bu kararların taslak hazırlığıyla başlıyordu.

13 Şubat tarihiyle hayata geçen DİSK, şimdilerde elbette görevini tamamlayacak. Eski gücüne üye tabanını güçlendirerek kavuşacak. DİSK Yönetimi ve bazı üye sendikaların yaptıkları güzel çalışmalar bunun belirtilerini sergiliyor..

DİSK'İN kuruluşu ile ilgili samimi düşüncelerimi bir kere daha paylaşmak için, 4 ŞUBAT 2020 tarihli yazımı birlikte bir kez daha yayımlamak istiyorum.

T. MADEN - İŞ VE 53 YIL ÖNCE KURULAN DİSK

DİSK neden mi kuruldu?
O halde kısaca açıklayalım.
Ülke sendikacılığının, parlak bir yıldıza ihtiyacı vardı...
13 Şubat 1967 tarihinde bu yıldız doğdu...
Sendikal hareketlerimizin parlayan ışığı oldu...

Yıldız ve parlayan ışık benzetmesi asla bir abartı değil.
DİSK kuruluşunu daha çarpıcı kılmak için dile getirilen uydurma sözcükler de değil.
Bilerek, inanarak, söylediğim, isteyerek yazdığım sözcüklerdir bunlar.

Bundan sonra da yazacağım her yazıda, anlatacağım her öyküde, ilgili ilgisiz her konuşmamda, DİSK söz konusu olduğunda, imkân bulursam eğer, bu benzetmedeki yıldız ve ışık sözcüklerini daha  parıltılı, daha içten yazacağım, konuşmalarımda ise daha da bir vurgulu söyleyeceğim...

DİSK Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler ve
ondan genel başkanlığı devralan Abdullah Baştürk
Kurucularıyla, kuruculara omuz veren, destek olan alt birim görevlileriyle, üye tabanıyla, oluşturduğu devrimci yapıyla, bu yapıya destek olan devrimci gençliğiyle, entelektüeliyle, ilerici yazar, çizer dostlarıyla, DİSK bunu çoktan hak etti.
Ortaya koyduğu demokratik sendikal eylemleri, işçi sınıfının çalışma ve yaşamının iyileştirilmesi yönündeki devrimci sendikal yapısı ve kazanımları ile, DİSK bunu fazlasıyla hak ediyor...

Bundan sonra da ilkeli ve istikrarlı çalışmalarıyla eski gücüne kavuşarak yoluna devam edecek.
Kurulduğu günden itibaren, sendikaların, bir çok üyenin yaşantılarındaki ana amaç, DİSK'İN güçlenmesine yönelik çalışmalardı...
Bu uğurda yaptıkları çalışmalar, çoğu kereler ailelerinden daha öne geçiyor, aldıkları görevlere erdemlilik ilkesiyle sahip çıkıyorlardı.
Bu anlayışta olan üyelerin oluşturdukları sendikaların başında gelenlerden birisi de T.MADEN-İŞ Sendikası idi. Türkiye Maden-İş Sendikasının yiğit üyeleri, işçi sınıfının sendikal birliğinin sağlanması konusundaki çalışmalarda çok önemli hizmetler yaptı.
Bu uğurda hastalandı, yaralandı, işten çıkarıldı, uzun süre işsiz kaldı ama yılmadı.

T.MADEN-İŞ Sendikası, 1966 Yılında yaptığı Genel Yönetim Kurulu Toplantısında aldığı kararla,
yeni bir konfederasyon (DİSK) kurulmasının önünü şöyle açmıştı.

Karar tarihi 26 Ocak 1966
"TÜRK-İŞ statüsü, kuruluşu ve teşkilatlanması bakımından bozuk ve aksaktır. Yöneticileri, işçilerin sosyal iktisadi ve siyasi haklarını koruma çabasını vermemektedir. Memleket gerçekleri ile yakından ilgilenmesi gerekirken, tamamen tersi bir faaliyet göstermekte ve  Amerikan ABD yardımı alarak, Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkenin işçilerini sömüren hükumetlerin uydusu bir politika izlemektedir.
Bu sebeple, T. Maden-iş Sendikası ve onun gibi hakiki sendikacılık prensipleri ile çalışan bir kısım sendikaları parçalamak, yok etmek ve umumiyetle küçük sendikalar halinde idameyi hayat eylemek anlayışı içinde bulunmaktadır.
Bu gerçekler açıkça tespit edilmiş ve bu hususular göz önünde  bulundurulmak şartıyla 7 Mart 1966 da yapılacak TÜRK-İŞ  Genel Kurulunda gerekli şekilde ve doğru yolda mücadele edilmesine, TÜRK-İŞ kongresindeki neticeye göre, gerekirse kongreden sonra hakiki işçi konfederasyonunun kuruluşunda MADEN-İŞ olarak, öncülük yapılmasına ve bu konuda genel Yürütme Kuruluna her türlü idari ve ödeme yetkisinin verilmesine, birikmiş olan TÜRK-İŞ aidatları konusunda, TÜRK-İŞ'e ödeme yapılmamasına, bu maddedeki kararın, Genel Yürütme Kurulunun karar ve talimatı  olmadan hiç bir suretle  açıklanmamasına ve mahrem tutulmasına oy birliği ile karar verildi."
Alınan bu karar sonunda, bütün Yönetim Kurulu üyeleri aşağıda yazılı olan andı içtiler.


MADEN-İŞ
 MADEN-İŞ Genel Yönetim Kurulu toplu halde 26.01.1966
BÜYÜK ANT:
"Türkiye Maden-iş sendikasının Türk işçi ve emekçilerinin hak ve menfaatlerini her türlü kişisel  çıkarlarından üstün tutacaklarına,
Türkiye Maden-İş sendikası sorumlu organlarında görev alan ve verilen kararlara sadık kalan bütün üyelerin veya  kararı destekleyen, savunma ve başarmaya çalışanların ömrüm boyunca hiç birine karşı olmayacağıma,
Anayasada yer alan ekonomik ve siyasal ilkeleri ortak amacımız sayarak, bunların gerçekleşmesi için verilecek kararlara uygun hareket edeceğime, 
Bu kutsal davanın karşısına çıkanların hiç bir tahrikine ve aldatıcı oyunlarına kapılmayacağıma ve bir tek kalp gibi düşüneceğime,
İşçi hak ve hürriyetlerinin Anayasa çerçevesi içinde mutlaka elde edilmesi için elimden gelen her hizmeti ve her işi çekinmeden yapacağıma,
Bize cephe alanlara, bu davaya karşı çıkanlara derhal bütün gücümle mücadele edeceğimi namusum ve haysiyetim üzerine ant içerim."

Andı yönetim kurulu üyelerinin tümü imzaladı.
Genel Başkan Kemal Türkler, Genel sekreter Ruhi Yümlü, Genel Başkan Vekili, Şinasi Kaya, Genel Başkan Vekili  Cavit Şarman, Genel Başkan Vekili Hilmi Güner,

Mudanya Merkez Şube Başkanı; Karaca Eroğulları, Topkapı Şube Başkanı Ergun Erdem, Şişli Şube Başkanı İlyas  Kabil, Silahtarağa Şube Başkanı Hüseyin EkinciPendik Şube Başkanı Nurettin Çavdargil, İzmit Şube Başkanı Cafer Ulusoy,  Eskişehir Şube Başkanı Mustafa Atik, İzmir Şube Başkanı İsmet Demiruluç, Basmane Şube Başkanı Bahtiyar Erkul, Ereğli Şube Başkanı Fikri Yıldız, Ankara Şube Başkanı İsmet Ercan, Adapazarı Şube Başkanı Enver konuk, Adana Şube Başkanı İbrahim Ege, Antalya Şube Başkanı Recep Koç, Karabük Şube  Başkanı Nuri Kara, Kırıkkale Şube Başkanı Şevki Altındağ, Kayseri Şube Başkanı Ramazan Yıldız, Halil Ceylan, Adil Öztümer, S. Ziya Polat, Mehmet Karakulak, Hakkı Öztürk.


3 Aralık 2020 Perşembe

ANKARA MADEN-İŞ VE BEN

 1974 Yılıydı. 

Edirne'nin Uzunköprü ilçesinde yaptığım askerliğimi bitirdim. 

Uzun Köprü Yunanistan toprakları ile komşu olan şirin bir ilçemizdir. Dünyanın en uzun taşköprüsü buradadır ve ilçenin, adını köprüden aldığı belirtilmektedir. 

Hüseyin Ekinci
Ergene Nehri üzerine 1444 yılında II. Murat tarafından yaptırılan bu muhteşem yapı, bu gün de hizmet vermeye devam etmektedir. İlçenin verimli topraklarının bir bölümünü sakin ve masmavi akan Ergene suluyor, kıvrılarak akan bu nehir, ilçenin tarım ve hayvancılığının da gelişmesine çok büyük katkı sağlıyordu.

Eğitimlerin çoğu Ergene Irmağının yanındaki düzlüklerde yapılırdı. Yine bu düzlükler tâdatların(sayım) yapıldığı toplanma yerleriydi. Bahar ve yaz aylarında seyrine doyulamayan Ergene, kışın öyle bir ayaz yapardı ki, tüfeklerin metal kısımları parmaklara yapışır, çeneler ise istem dışı hareketlenirdi. Ayazın şiddeti ile dişler istemesen de birbirlerine vurur, meydana gelen sesler âdeta melodiler(!) oluştururdu. 

                                                               Uzun Köprü yapım: Mimar Muslihiddin

Aylar boyunca yaşayarak içimde biriktirdiğim duygularımla birlikte İstanbul'a dönmüştüm. Kısa bir süre dinlendim. Henüz yukarıda belirttiğim duygulardan kurtulamamıştım ki, MADEN-İŞ ve DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in görüşmek istediği haberi geldi. Askere giderken Cağaloğlu'nda bıraktığım sendika genel merkezini, bu defa Beşiktaş'ta bulmuştum. 

Görüşmemizde Genel Başkan, Ankara'nın çok önemli olduğunu ve bu güne kadar bu öneme lâyık(uygun) bir çalışma yapılamadığını, üye sayısının yeterli olmadığını, çalışmaların bir türlü istenilen düzeyde gitmediğini belirtti. Bu nedenlerle "senin Ankara'da II. Bölge Temsilcisi olarak çalışmanı istiyorum" dedi. Hiç düşünmedim ve tamam dedim. "Ama evini de taşıyacak ve oraya yerleşeceksin"dediğinde, "bana bir gün müsaade" diyerek ayrılmıştım.

T.MADEN-İŞ SENDİKASININ YAPISI VE ORGANLARI

Bilgilenmek isteyenler için faydalı olur düşüncesiyle MADEN-İŞ'in örgütlenme yapısından azda olsa söz etmek istiyorum. Genel Merkez ve Topkapı, Silahtarağa, Şişli ve Pendik Merkez Şubeleri İstanbul'daydı.

İşyerleri ve yoğun işçi çalışan şehir, bölge, ve semtlerde ana tüzük uyarınca şube ve tam yetkili merkez şubeler kurulurdu. Merkez şubeler daha donanımlı olur ve toplu sözleşme yapma yetkileri bulunurdu.

1967 Yılında Ana Tüzükte yapılan değişiklikler ile şubeler yerine bölge temsilcilikleri oluşturuldu. 
 I. Bölge Temsilciliği İstanbul, Kocaeli, Bursa, Sakarya ve Trakya.
II. Bölge Temsilciliği Ankara, Eskişehir Konya ve İç Anadolu.
III. Bölge Temsilciliği İzmir ve çevre iller.
Daha sonra, İstanbul'un Anadolu yakasının tamamını kapsayan IV. Bölge ve çeşitli şehirlerde yeni bölge temsilcilikleri kurularak çalışır duruma getirildi. 
Adana, Mersin, Antalya gibi.

Bölge temsilcileri  genel yürütme kurulunun kararı ile görev alırlardı. Kısa süre sonra ise, işyerlerinde gizli oy ve açık sayımla, 20 işçiye bir olmak üzere seçilen ünite temsilcileri ve yasal işyeri temsilcilerin oluşturduğu konseyde(genel kurul)seçilmek zorundaydılar. 

ANKARA VE HOŞ GELDİN

Ankara'da kısa zamanda ev işlerini hallettim, o zamanlar yeni gelişen Seyranbağları semtinde bir ev kiralayarak yerleştik. Ulus semtinde bulunan meşhur Rüzgârlı sokağa komşu olan II. Bölge Temsilciliğinde göreve başladığım gün, bir kişinin elinde bir demet çiçekle beni beklediğini gördüm. "Hoş geldin" diyerek bana uzatılan çiçekleri mutlulukla aldım. 
İsminin Kemal Ekici olduğunu öğrendim. 
Düzgün konuşması, temiz ve gülümseyen yüzüyle Kemal Ekici'nin bu davranışı ve birlikte yaptığımız kısa sohbet bana büyük bir moral oldu. "Siz gelmeden haberiniz geldi. Kavel ve Demirdöküm direnişlerinde bölge temsilcisi olduğunuzu öğrendim, Ankara'da da başarılı olursunuz" diyerek dileklerini belirtti. Sohbetimiz devam ederken  DİSK üyesi Kimya - İş ve Sosyal - İş Sendikalarının şube başkanları gelerek, başarılar dilediler. 

Ankara'da görev alarak büyük bir sorumluluk altına girdiğimin farkındaydım. Elbette evimi de taşıyarak, her şeye yeniden bir başlangıç yapmak ayrı bir sorumluluk yüklüyordu... 

ANKARA SENDİKACILIĞI olarak devam edecek.