Kemal Türkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kemal Türkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2026 Cumartesi

Arçelik 1975: 3 Maaş İkramiye Zaferi ve Bir Dönemin Hikayesi

SANAYİDE TÜRKİYE İLKLERİ

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'un fethi sırasında döktürdüğü toplar hariç; bildiğim kadarıyla Osmanlı döneminde sanayi ürün imalatı, III. Selim zamanında kısmen seri üretimle başlamış ve ilk olarak tüfek üretilmiştir. Ancak imparatorluğa kapitülasyonların tanınması, küçük sanayi çalışmalarını olumsuz etkilemiş ve var olan sanayi hamlelerini sürekli geriletmiştir.

CUMHURİYET VE AĞIR SANAYİ HAMLELERİ

Cumhuriyetle birlikte, özellikle Atatürk döneminde sanayideki ilkler, 1923-1938 yıllarında planlı bir ekonomi ile hayata geçirilmiştir. Ülke kalkınmasının bel kemiği olan ağır sanayi hamleleri bu dönemde başarıyla kendini göstermiş; devletçilik ilkesinin uygulanmasıyla tesislerin üretime katkısı en üst seviyeye çıkmıştır İlk büyük girişim şeker üretimi dalında olmuş, 1926 yılında Uşak ve Alpullu şeker fabrikaları kurulmuşturYine bu dönemde bez, kâğıt ve savunma sanayi tesisleri gibi 50 civarında ağır sanayi tesisi açılmıştır.

ÖZEL SEKTÖR İLKLERİ VE TARIMDA DÖNÜŞÜM

Özel sektörün de bu süreçte çok önemli katkıları olmuştur: Şakir Zümre (1925) ve Nuri Killigil (1930) özel sektörün ilk silah üreticileridir. Tarımda saban yerine ilk modern pulluk yapımı 1930'larda gerçekleşmiştir. 

Yerli Traktör: Türkiye'nin ilk yerli traktörü ise 1963 yılında HSG markasıyla üretilmiştir. Tamamen yerli imkânlarla geliştirilen bu traktör, ne yazık ki seri üretime geçememiştir!

KOÇ HOLDİNG: BİR SANAYİ DEVİNİN DOĞUŞU

Türkiye'nin ilk holdingi Koç Holding'dir. 1963 yılında holding yapısına kavuşmuş ve tüm yönetim tek elde toplanmıştır. Koç Holding, ülke ekonomisine birçok "ilk" kazandırmıştır.

Koç topluluğu 1955 yılında İstanbu Sütlüce'de Arçelik Fabrikasını kurdu. 1959 yılında ilk çamaşır makinasını, 1960 yılında ilk buzdolabını üretti, 1964 yılında ise Ankara'da ilk traktör montaj fabrikasını faaliyete geçirdi.

Vehbi Koç," göz bebeğim" dediği Türk Demirdöküm fabrikasını 1954 yılında İstanbul Silahtarağa'da kurdu. 

SANAYİ VE SENDİKAL MÜCADELENİN DOĞUŞU

Disk'e-bagli-madenis-sendikasi-baskan-vekili-1975-yilinda-arcelik-iscilerine-konusma-yaparkenBu her iki önemli fabrika; çalıştırdığı işçi sayısı, devasa üretimi, yüksek kârlılığı ve beraberinde getirdiği sendikal hareketlilikle sürekli gündemdeydi. "Grev, direniş, işgal" kavramları, bu tesisler aracılığıyla halkın ve basının dilinden düşmüyordu. 

Vehbi Koç, bu dinamik süreci yönetmek adına her iki fabrikaya da kendine göre "önemli" (!) genel müdürler tayin etti.

Bu becerikli (!!) genel müdürler, metal sanayicilerinden 9 kişiyi daha yanlarına alarak işçilere ve sendikalara karşı birleşme kararı aldılar. Toplam 11 patron, 1959 yılında ilk kez MESS (Metal İşverenleri Sendikası) ismiyle bir araya geldi. Kuruluşa ilk imzayı Demirdöküm genel müdürü attı ve MESS'in İlk başkanı oldu. 

TÜRKİYE'NİN "İLK"LERİ VE ARÇELİK

Türkiye sanayisi, bu dönemde pek çok alanda Koç topluluğunun ilkleriyle tanıştı:

  • İlk otomobil ve ilk kamyon

  • İlk ampul ve ilk şofben

  • İlk kompresör ve ilk LPG gazı

  • İlk cam yünü ve ilk motor bloku

  • İlk kaliteli kablo, ilk ampül 

Ve tüm bu beyaz eşya devriminin öncüsü: ARÇELİK Fabrikası

ARÇELİK FABRİKASI TOPLU SÖZLEŞMESİ (1975)

1973 yılı Eylül ayında yapılan genel kurulda Genel Başkan Vekili olarak seçildim. Bu süreçte Toplu Sözleşme, Araştırma, Ekonomi-Politika, İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı daire başkanlıkları gibi kritik görevleri üstlendim.

SENDİKACILIKTA PİŞME DÖNEMİ: SİLAHTARAĞA VE RABAK

Sendikacılık yönetimindeki "çıraklık" dönemim, Kağıthane’de kurulu Rabak Fabrikası ile Silahtarağa Şubesi arasında geçti. Şube Gençlik Kolu Başkanlığı, işyeri sendika temsilciliği dönemimde bu mücadelenin içinde pişerek olgunlaştım. Çok kısa bir süre sonra, 1965 yılında yapılan şube genel kurulunda başkan seçildim.

Başkanlık yıllarım, Maden-İş'in özellikle Silahtarağa bölgesinde adeta şahlandığı bir dönemdi. Onlarca toplu sözleşme müzakeresini bizzat yönettim. Başarıyla sonuçlanan her sözleşme, sendikal örgütlenmeyi hızlandırıyor; yeni üyelerin katılımı ise sendikamızı hem sayısal hem de maddi olarak güçlendirmeye devam ediyordu.

ARÇELİK’TE MÜZAKERE SÜRECİ VE TASLAK HAZIRLIĞI

Genel Başkan Vekili ve Toplu Sözleşme Dairesi Başkanı olarak, Arçelik işçileriyle farklı tarihlerde iki büyük salon toplantısı gerçekleştirdim. Hazırladığımız toplu sözleşme taslağını bu toplantılarda enine boyuna tartıştık. Üyelerimizin görüşlerini alarak olgunlaştırdığımız ve oy birliğiyle kabul edilen tasarıyı Arçelik işverenine sunduk.

GEBZE 1974: ANLAŞMAZLIK VE MESS DUVARI

2200 işçinin ter döktüğü Gebze Arçelik Fabrikası'nın, 4 Aralık 1974 tarihinde başlayan toplu sözleşme görüşmeleri çıkmaza girdi. İşverenin üyesi olduğu MESS, uzlaşmaz bir tutum sergileyerek görüşmelerin anlaşmazlıkla sonuçlanmasına neden oldu.

MESS'in o dönemdeki temel stratejisi, işçi sendikalarını olumsuzluğa sevk etmek ve işçiler arasında bir yılgınlık yaratmaktı. Aslında bu, 1964 yılında Maden-İş'e karşı verdikleri ve sendikamız için oldukça zorlu geçen mücadelenin bir devamı niteliğindeydi. Ancak bu kez durum farklıydı; işçi daha bilinçli, sendika daha güçlüydü.

SANAYİ İLKLERİNE KARŞI: SOSYAL HAK İLKİ

27 Şubat 1975 tarihinde, yasalara uygun olarak alınan grev kararı Arçelik fabrikasının duvarına asıldı. Bu toplu sözleşme döneminde eğer tekliflerde bir anlaşma sağlanmazsa, Arçelik işçilerinin greve ne kadar kararlı oldukları her hallerinden belli oluyordu.

Grevin başlamasına artık sadece sayılı günler kalmıştı. Pankartlar hazırlanmış, grev önlükleri dikilmiş, nöbet çizelgeleri tamamlanmıştı. Hatta disiplini ve birliği korumak adına kullanılacak olan "grev şifresi" bile belirlenmiş durumdaydı. 

HEDEF: METAL İŞKOLUNDA BİR DEVRİM

Bu dönemdeki asıl büyük hedefimiz, metal işkolunda bir devrim niteliği taşıyacak olan yıllık ikramiye artışıydı. Hedefimiz, ikramiyeyi yılda 3 maaş seviyesine çıkarmaktı. Bu, işçi cephesi için tarihi bir "ilk" olacaktı.

Gerek devletin, gerek özel sektörün ve Koç topluluğunun ürettiği bunca "ilkin" arkasındaki asıl güç işçiler ve onların emeği değil miydi? Arçelik bugüne kadar hep makineleriyle ilkleri başarmıştı; ancak bana göre artık işçinin de kendi "ilk"ini yaratma sırası gelmişti.

İŞÇİNİN KENDİ "İLK"İ

Arçelik işçilerinin sosyal refahını güçlendirecek olan bu uygulama, yani her dört ayda bir olmak üzere yılda toplam 3 tam maaş ikramiye mutlak kazanılmalı ve işçi maaşlarına yanısıtılmalıydı. Sendikamızın gücü ve işçilerin sarsılmaz birliği bu kazanımı zorunlu kılıyordu.

1975-Arcelik-iscileri-3-maas-ikramiye-zaferinin-imzalarini-atan-isyeri-temsilcileri-ve-madenis-sendikasi-baskan-vekili-Huseyin-Ekinci

MÜZAKEREDEN EYLEME: "İLK"LERİN SAVAŞI

Arçelik işçilerinin yarattığı grev havası ve heyecanı artık doruk noktasına ulaşmıştı. Bu durum, arzu edilmese de üretim bantlarına yansıyor; ara dinlenmelerinde ve yemek paydoslarında yankılanan davul sesleri vaktin daraldığını haber veriyordu. Fabrikanın içinde bir devrim sessizce demleniyordu.

Grevin başlamasına sadece iki ya da üç gün kalmıştı. O kritik günlerde Genel Başkan Kemal Türkler, dahilî telefondan beni aradı: "Beş on dakika içinde odamda olabilir misin? Bir misafirimiz gelecek, senin de yanımda olmanı istiyorum," dedi. Kim olduğunu sormadım, o da söylemedi.

BEŞİKTAŞ’TA BİR SÜRPRİZ: RAHMİ KOÇ SENDİKADA

Yaklaşık beş-altı dakika sonra, elinde bir çikolata kutusuyla Rahmi Koç içeri girdi. Başkan "Hoş geldiniz," diyerek karşıladı. Rahmi Bey çok beklemeden konuya girdi: "Kemal Bey, Arçelik durumunu konuşmak için geldim, ama müzakere için değil. Arçelik adına birini yetkili olarak görevlendirsem, konular bir kere daha konuşulsa olur mu?" dedi.

Başkan Türkler, "O durumu bizim Toplu Sözleşme Dairesi Başkanımıza soralım," diyerek beni tanıştırdı. Rahmi Bey, nedendir anlamadığım imalı bir ses tonuyla; "Öyle mi? Hüseyin Bey sizsiniz demek..." diyerek cevap verdi.

MASADAKİ DÜĞÜM: ÜCRET VE İKRAMİYE

Bu tarihi karşılaşmada nezaketimizi bozmadan görevimizin bilinciyle yanıt verdim: "Elbette görüşürüz, bizim asli görevimiz görüşmektir. Arzu ederseniz size konu hakkında özet bir anlatım yapayım," dedim.

Müzakere safhalarını kısaca özetledim. Genel ve sosyal haklar bölümlerinde anlaşma sağlandığını, ancak ücret zamları ve yıllık ikramiye konularında anlaşmaya varılamadığını belirterek yanlarından ayrıldım. O an, o odadaki hava bıçak sırtıydı; bir yanda devasa bir sermaye grubu, diğer yanda 2200 işçinin sarsılmaz iradesi...

ARÇELİK 1975: MASADAKİ SATRANÇ VE ORMAN YÜRÜYÜŞÜ

Bir süre sonra Arçelik Genel Müdür Muavini Ege Cansen sendikamızdaydı. Ege Bey'le yarım saat kadar müzakerede bulunduk. Masadaki kararlılığımızı gören Ege Bey aslında sadece sendikacıyla değil, fabrikadaki binlerce işçinin ortak sesiyle karşı karşıya olduğunu anlamıştı. O gün Beşiktaş’taki o odada sadece rakamlar değil, Türkiye’nin endüstriyel geleceği ve emeğin bu gelecekteki payı görüşülüyordu.

Ege Bey bir noktada, "Görüşmelere kısa bir ara verelim, biraz yalnız kalmak istiyorum," dediğinde nezaketen "Tamam, ben dışarı çıkıyorum," dedim. Ancak o, imalı ve nükteli bir cevap verdi: "Hayır, ben dışarı çıkacağım; biraz ormanda yürümeye ihtiyacım var." dedi.

Yaklaşık kırk dakika sonra dönen Ege Bey'in yüzündeki ifadeyi hala hatırlıyorum. Bir ekonomist titizliğiyle maliyetleri hesaplıyor, bir taraftan da fabrikada asılı duran grev kararının ciddiyetini tartıyordu. Tazelenen çaylarımızı içerken nihayet söze başladı: "Tamam Hüseyin Bey, ücret zammı teklifinizi kabull ediyorum ama ikramiyeleri üç maaşa çıkaramayız."

KİLİDİN ANAHTARI: 3 MAAŞ İKRAMİYE

Cevabım net ve kararlıydı: "Sayın Ege Bey, saatlerdir bir problemin kilidini çözmeye çalışıyoruz; bu problemin anahtarı ikramiyelerdir." Bu sözüm üzerine Ege Bey, "Tamam, 3 maaş ikramiye de tamam; artık anlaşma tutanağını tutalım," dedi. Ancak ben tutanağı o an imzalamadım. "Tutanağı sonra tutarız. Benim fabrikaya gidip işçilere durumu anlatmam lazım; çünkü onlara sözüm var, onlara sormadan imzalamayacağım," diyerek masadan kalktım.

FABRİKADA ALKIŞ TUFANI: BİR "İLK"İN ZAFERİ

Hemen fabrikadaki baştemsilciyi aradım: "Görüşme bitti, geliyorum; işçileri toplayın." Gebze'ye vardığımda beni davul, zurna ve halaylarla karşıladılar. Üyelerimizin bir kısmı grev başlatacağımı zannetmişti, heyecan doruktaydı.

1975 Arçelik toplu sözleşmesinde DİSK'e bağlı Türkiye Maden-İş Başkanı Kemal Türkler ve Başkan Vekili Hüseyin Ekinci İmzaları atarken...
Büyük yemekhanede toplanan binlerce işçiye hitaben; sözleşmenin bittiğini ancak onlara verdiğim söz gereği imzayı atmadan önce yanlarına geldiğimi belirttim. Tekliflerimizin tamamının kabul edildiğini; artık her dört ayda bir olmak üzere yılda toplam 3 tam maaş ikramiye alacaklarını tek tek anlattım.

Önce şaka yaptığımı zannettiler. Metal işkolunda ilk defa ikramiyenin üç maaşa çıkarıldığına onları inandırmak hayli güç oldu. 

Toplu Sözleşme imza töreni, solbaşta Hüseyin Ekinci 

Kemal Türkler, işyeri temsilcileri, Arçelik Genel Müdür Asım

Kocabıyık, Disk Genel Sekreteri K. Sülker,Tuğrul 

Kutadgubilik ve misafir sendikacılar.

Arçelik işçisi tarihi bir "ilk" yaşıyordu. "Eğer bu sözleşmeye evet diyorsanız, gidip imzayı atacağım," dediğimde yükselen o alkış tufanı, benim için verilen emeğin ve birliğin en güzel ödülüydü...

"İmzalar atıldı, rakamlar kesinleşti ve metal işkolunda bir baraj daha yıkıldı. O gün Arçelik işçisi sadece yeni bir ikramiye daha kazanmamıştı; sanayi devlerinin gölgesinde, emeğin de en az sermaye kadar ''dev'' olduğunu tüm Türkiye’ye kanıtlamıştı. İlklerin fabrikasında artık yeni bir dönem başlıyordu: Üretenin, ürettiği değerden payını aldığı o onurlu dönem..."




25 Ocak 2026 Pazar

KAVEL DİRENİŞİ: SÖNMEYEN MÜCADELE ATEŞİ

1961 Anayasası ve Grev Hakkındaki Yasal Boşluk

1961 Anayasası, ülkemiz sendikacılığında çok önemli bir çığır açarak çalışma hayatına, özellikle de emek kesimine yol göstericilik yapmıştır. Anayasa, işçi sınıfımızı sendikal hayatta grev hakkına kavuşturmuştur; ancak henüz işçilerin bu haklarını nasıl kullanacakları belli değildir. Çünkü bu hakkın uygulanmasını sağlayacak yasalar henüz çıkarılmamıştır.

Kâğıt Üzerinde Kalan Haklar

Grev yasasının çıkarılması egemen çevreler tarafından savsaklanmakta, işçi sınıfının bu hayati hakkı sadece kâğıt üzerinde bırakılmaktadır. Anayasa hükmü yasal bir boşluğa düşmüş, işçi sınıfı bu boşlukta boğulmak istenmektedir.

İstinye Kavel Fabrikası: Direnişin Kıvılcımı

İstanbul İstinye'de kaliteli kablo üreten Kavel fabrikasının işçileri, Kemal Türkler’in genel başkanlığını yaptığı T. Maden-İş Sendikası'nın üyeleridir. Fabrika genel müdürü Amerika'dan yeni gelmiş, despotik kurallarla çalıştırdığı işçilerin üretiminden memnun kalmayarak hep daha fazlasını istemektedir. İşçiler, yasaların belirlediği sürelerin üzerinde çalıştırılmakta; üstelik uzun zamandır fazla mesai ücretleri ve ikramiyeleri eksik ya da geç ödenmektedir.

Yönetim, işçileri sürekli sendikadan istifaya zorlamakta, karşı çıkan sendika temsilcilerini de işten çıkarmaktadır. İşte bu uygulama bardağı taşıran son damla olur. Kavel işçileri şalteri kapatır, üretim durur. Kaynak makineleriyle kapılar kaynatılır. Kavel işçileri bu eylemle sadece üretimi değil, yapılan baskı ve haksızlıklara karşı boyun eğmeyi de durdurmuştur.

28 Ocak 1963: "Ölmek Var Dönmek Yok"

28 Ocak 1963 tarihinde, soğuk bir zemheri gününde anayasal hakları için direnişe geçen Kavel işçileri, "Ölmek var, dönmek yok!" diyerek yola çıkar.

Kavel direnişi hakkında çok şey konuşuldu, yazıldı; eylem ülke ve dünya basınında geniş yer buldu. Adına kitaplar, şiirler ithaf edildi. Bu hak arama mücadelesi elbette zaferle bitecekti ve nitekim öyle de oldu. Bugün sabahları işbaşı yapan ve hakkını arayan milyonlarca işçinin göğsünde atan ikinci bir yürektir Kavel.

Kavel işçisi bu direnişiyle, çalışma hayatında ve sendikal yapılarda büyük bir sarsıntı yaratmıştır. 28 Ocak günü yükselen sesler, Kavel'in duvarlarını aşarak demokrasi içinde hak arama mücadelesinin yolunu aydınlatmıştır. İşçiler; haklı olunduğunda, meşru ve demokratik çizgileri aşmadan nasıl mücadele edileceğinin en somut örneği olmuşlardır.

Kavel’in Mirası: 274 ve 275 Sayılı Yasalar

Nitekim "kanunsuz" denilen bu direnişin tam aksine anayasal bir hak olduğu anlaşılmış ve hemen ardından 274 ve 275 sayılı yasalar çıkarılmıştır. Bu eylem, "Haklıysan kanun arkadan gelir" anlayışının en net örneğidir. Sermaye kesiminin ve kalemi satılık basının "kanun dışı grev" çığırtkanlığına karşı Maden-İş'in efsanevi genel başkanı Kemal Türkler o tarihi cevabı verir: "Bu, tam da Anayasa içi bir grevdir!"

Kavel eylemi, meşru mücadelenin en saf halidir. Sonucu ise haklının hakkını ne pahasına olursa olsun savunabileceğini göstermesidir. Diğer fabrika işçilerinin bu eylemi maddi ve manevi olarak desteklemesi ise sınıf dayanışmasının en onurlu örneğidir. 36 gün boyunca açlığa, soğuğa ve polis barikatlarına karşı direnenler, 274 ve 275 sayılı yasaların harcını oluşturmuş, bu yasaların hızla çıkmasına vesile olmuşlardır.

Kavel direnişi sadece bir iş bırakma eylemi değildir; toplumsal dayanışma ruhunun zirvesidir. Masal ya da hikaye kitapları gibi raflarda tozlanmaya bırakılmayacak kadar değerlidir.

63 Yıl Sonra Kavel: Günümüzdeki Sendikal Mücadele

28 Ocak 2026 tarihinde, Kavel'in 63. yılında, çalışma hayatına baktığımızda tablonun hâlâ kararlı ve demokratik mücadeleler gerektirdiğini görüyoruz. Grevlerin çeşitli gerekçelerle bir gecede yasaklandığı, sendikal örgütlenmenin önüne bürokratik barajların çıkarıldığı bir dönemden geçiyoruz. Güvencesizlik ve taşeronlaşma, işçi sınıfının kazanımlarını törpülemeye devam ediyor. Tam da bu yüzden, 63. yılında Kavel direnişi, yasakları aşan o iradenin kendisidir.

Kavel bizlere; haklıysanız, birlik olabiliyorsanız, ailenizle, mahallenizle ve diğer fabrika işçileriyle bütünleşebiliyorsanız kamuoyu desteğini de arkaya alarak emek mücadelesinin kazanılabileceğini öğretiyor.

Çünkü sendikal mücadelenin kalbi, tumturaklı sözlerin söylendiği salon toplantılarında değil; yağlı ellerde, isli suratlarda, emek kokan terli vücutlarda ve fabrikaların tükenmek bilmeyen tozundadır...




21 Ocak 2026 Çarşamba

SENDİKACILIK VE ASGARİ ÜCRET DEVRİMİ (AÇ GARİ ÜCRET)

1974 yılının Eylül ayı, Türkiye Maden-İş Sendikası için tarihi bir dönüm noktasıydı. Genel Kurul sonucunda efsanevi liderimiz Kemal Türkler tekrar Genel Başkanlığa, ben ise Genel Başkan vekilliğine seçilerek dinamik bir kadroyla göreve başladık.

Görev dağılımımızda, toplu sözleşme, araştırma, ekonomi-politika ve işçi sağlığı/iş güvenliği dairelerinin çok zor sorumluluğunu üstlendim. DİSK’e bağlı T. Maden-İş Sendikasının kurumsal gücünü artırmak amacıyla bu alanlarda hayata geçirdiğimiz yeni çalışma modeli, kısa sürede meyvelerini vermeye başladı. 

Araştırma ve ekonomi-politika dairelerimizin ürettiği bilimsel veriler, toplu sözleşme masasında elimizi güçlendiren kozlarımızdan birisi haline geldi.

Asgari Ücret Prangası  

O dönemde öncelikli hedefim, üyelerimizin ekonomik refahını artıracak, alın terinin karşılığını alabilecek ve bunun  mücadelesini verecek adımlar atabilmekti. Bunların başında, yasal asgari ücretin belirlenme şekline ve işyerlerinde uygulanma biçimine karşı yeni bir yöntem uygulamak, en azından bunun mücadelesi için çalışmak geliyordu.

"Yasal" Aldatmaca mı?

Asgari ücret, tanımı gereği, bir işçiye verilebilecek en alt sınırı temsil eder. Ancak o günlerde (ve aslında her dönemde) iktidarlar, oy kaygısı ve siyasi dengeler nedeniyle inisiyatif almaktan kaçınırlar. Asgari ücret kararını ve bu konudaki çalışmaları bilimsel temelden uzak, göstermelik bir komisyon aracılığıyla yönetirler. "Yasal asgari ücret" adı altında belirlenen bu rakam, ne yazık ki özellikle sanayi işçisinin emeğinin gerçek karşılığı değildi. 

Sermayenin "Ucuz İş Gücü" Çarkı

İşveren kesimi, düşük yasal asgari ücreti her zaman bir fırsat olarak kullanıyordu. Sendikasız veya "sarı sendikalı" iş yerlerinde işçiler yıllarca bu sefalet ücretine mahkûm ediliyordu.

Daha da vahimi, toplu sözleşmelerle ücretleri bir nebze yükselen vasıfsız işçiler, işsizlik oranlarının yüksek olduğu ülkemizde kolayca kapı önüne konulurdu. İşveren, sendikalı ve yüksek ücretli kıdemli işçiyi çıkarıp yerine "yasal asgari ücretle" yeni işçi alarak maliyeti düşürüyordu. Bu durum, işçinin üzerinde sürekli bir ''Demokles'in kılıcı'' gibi işsizlik tehdidi gibiydi.

Stratejik Atak: "İş Yeri Asgari Ücreti"

Bazı fabrikalarda işverenlerin iki yüz, üç yüz gibi sayılarda ''mevsimlik işçi'' adı altında geçici işçi çalıştırıldıkları olurdu. Bunlar çıkarılmaya hazır halde beklerdi. Bu sirkülasyonu durdurmak ve emeği korumak için toplu sözleşme maddelerimize yeni bir hedef koyduk: İş yeri asgari ücretini, yasal asgari ücretin çok üzerinde belirlemek.

Bu stratejik düşünceyle iki önemli başarı hedeflemiştik: 

İşten Çıkarmaların Önlenmesi: İş yerindeki en düşük ücret yasal sınırın çok üzerinde olduğunda, işverenin işçiyi çıkartıp yerine acemi birini alma düşüncesi kısmen ortadan kalkacaktı.

Gerçek İş Güvencesi: Asgari ücretin toplu sözleşmeyle yüksek tutulması, sadece yeni giren işçiyi değil, aynı zamanda kıdemli işçilerin de yerini sağlamlaştırarak bir iş güvencesi oluşturacaktı.

İşçi Emeğinin onurunu korumak için yapılacak bu çalışmalar,  Maden-İş’in sınıf mücadelesindeki bilimsel ve kararlı duruşunun bir simgesi olacaktı. 

Nitekim, 1975, 1976 ve 1977 yıllarında yaptığımız toplu sözleşmelerde, hedeflediğimiz düzeyde çok olumlu sonuçlar almıştık.


22 Temmuz 2024 Pazartesi

KEMAL TÜRKLER'İ YÜZBİNLER UĞURLADI

Daha önceki bir yazımda 22 Temmuz işçi sınıfının kara günüdür diye yazmıştım.

Günler kara olur mu? 
Olabiliyor... 

1947 Yılında madenî eşya işkolunda kurulan Türkiye Maden - İş Sendikasının uzun yıllar ve  kurucusu olduğu Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunu DİSK'İN de 13 yıl Genel Başkanlığını yapan efsane sendikacı, devrimci insan Kemal Türkler evinin önünde katillerce çapraz ateşe alınarak hunharca katledildi. Ömrünün büyük bir bölümünü işçi sınıfının hizmetine adayan bir liderin öldürüldüğü gün işçi sınıfı adına sanırım kara ile ifade edilebilir. 
  
Kemal Türkler'i çok iyi tanıyan Gazetecilerden Şükran Soner yazmış olduğu ''İşçiyim Haksızım'' kitabında Kemal Türkler'in son gününden bahsediyor ve soruyor yüzbinlere ne oldu?.

YÜZ BİNLERE NE OLDU?

''Kemal Türkler 22 Temmuz 1980 günü evinin önünde üç kişi tarafından yaylım ateşine tutularak acımasızca öldürüldü. Samatya Hastanesi'ne ulaştığımızda karısı Sebahat Türkler'in elbisesi ıslak, kan içındeydi. Akşam evinde Kemal'in kanı diye inleyerek, kanla kaplanmış elbiseyi çıkarmamak için ne kadar çok direnmişti. İşçiler, Türk sendikacılık yaşamında tartışmasız çok önemli yeri olan Kemal Türkler'e sevgilerini, saygılarını fazlasıyla gösterdiler.

O zaman da sıkıyönetim ve baskı vardı. Sıkıyönetim görevlileri, DİSK yöneticileriyle uzun tartışmalar yapmışlar ancak birkaç bin kişiyi geçmeyen bir cenaze törenine izin verebileceklerini bildirmişlerdi.

Cenazenin kaldırıldığı 25 Temmuz günü Aksaray Murat Paşa Camisi'ne giden bütün sokak araları asker ve polislerle dolmuştu. Cenaze töreninde izin verilen kalabalığı aştırmamak üzere asker-polis kordonu da yapılmıştı. İstanbul'un her yönünden oluk gibi akan kalabalığı ne durdurulabilir ki?
 
1966-80 arasında İstanbul'da olmuş tüm miting ve toplantıları izlemiş biri olarak, görebildiğim en büyük kitlesel gösteri oldu. 
İşçiler Kemal Türkler'e sevgilerini, cinayete tepkilerini, belki de tüm ezikliklerine tepkiyi göstermek için adeta yarışa girişmişlerdi. Cenaze kortejinin başı Vatan Caddesi'nin sonuna, kavşağa geldiğinde telsizler, henüz Saraçhanebaşı'ndaki kuyruğun yola çıkamadığını haber veriyorlardı. 

Oysa sabahtan itibaren başka şehirlerden gelen işçi otobüsleri geri çevrilmiş, otobüslerden inip kaçarak gelenler, asker ve polis tarafından korteje sokulmadıkları için Vatan Caddesi kavşağının karşısındaki mezarlık tepelerinde ayrıca büyük kalabalıkları oluşturmuşlardı. 

Anlatılanlar öyleydi ki Kemal Türkler'in onca sınırlama, yasaklamaya rağmen cenazesindeki büyük kalabalık, komutanları korkutmuş, kaygılandırmıştı. DİSK'e olduğunun çok üstünde güç vehmedilmişti. Arkasından büyük bir gizli örgüt çıkacağına öylesine çok inanılmıştı ki DİSK merkez binasının lambrileri sökülüp arkalarında silah bulunamayınca adeta düş kırıklığına uğranılmıştı.''

20 Kasım 2023 Pazartesi

KEMAL TÜRKLER KORUNAMADI




Kemal Türkler korunmadı mı?

22 Temmuz1980 tarihinde Türkiye Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler evinin önünde kalleşçe öldürüldü. Türkler 1954 Yılından itibaren 26 yıl Türkiye Maden-İş Sendikası Genel Başkanlığını yapıyordu. Bu arada 1967 Yılında kurulan DİSK'in 13 yıl da Kurucu Genel Başkanlığını yapanTürkler'in ölümü, Türkiye ve Dünyada büyük bir infial yarattı. 

*Elleri kan içinde SSK hastahanesine kocasını getiren Sebahat Türkler ağlayarak olayı şöyle anlatıyordu. 

''Her zamanki gibi onu evimizin camından bakıp yolcu ediyordum. Yürüdü arkasını dönüp arabaya biniyordu. Ben camdan çekilirken birden silah sesleri işittim, bu benim Kemal'ime atılmıştır deyip tekrar camdan bakınca Kemal'i düşerken gördüm. 

Nasıl ne ile onun yanına gittim bilemiyorum. Bizi bir arabaya bindirdiler. O'nun başını kucağıma almıştım. İşçilere ne söyleyeyim Kemal dedim. Seslenmiyordu. Küçük kızım da olayı gördü, bilmem ona ne oldu. Sadece siyah saçlı sivri kafalı eli silahlı, koyu renk montgomer giyinmiş bir genç gördüm. Ama birkaç kişi idiler.''

TELEFONLA RAHATSIZ EDERLERDİ

Sebahat Türkler kendisine verilen teskin edici ilaçtan sonra da, ağlayarak şöyle devam etmiştir.  ''Her zaman telefonla rahatsız ederlerdi. Tehdit ederlerdi. Ama üzülmesin diye telefonu Kemal eve geldiği zaman fişten çekerdim. O'nu susturdular. İşçilerin hakkı için konuştuğu için mi susturdular? O'na uzanan eller kırılsın..''   

Sebahat Hanımın anlatımına göre Kemal Türkler uzun zamandır tehdit edilmekte ve sık sık evine bu konuda telefon açılmaktadır. Ayrıca Devlet tarafından koruma verildiğine göre bu konuda durumun daha da ciddi olduğu anlaşılmaktadır. 

T.Maden İş Sendikası içinde kısa sayılamayacak bir süre üye, işyeri temsilciliği, şube gençlik kolu başkanlığı, merkez şube başkanlığı,  İstanbul ve Ankarabölge temsilciliği ve daha sonra Genel Başkan Vekilliği görevlerinde yaklaşık 15 yıl her kademede 1962-1977 yılları arsında görev yapmış biri olarak söylemek istediğim Yeni Sendika yönetimi koruma ve korunma uygulamasını hafife aldı galiba? 

Ben Kemal Türkler'i çok iyi tanırım. Koruma ve korunma durumlarını asla hafife alacak birisi değil.  O yıllarda T. Maden-İş Sendikası mali, maddi, personel (onlarca avukat, onlarca organizatör, onlarca örgütlenme uzmanı, onlarca toplu sözleşme uzmanı, yine bölge temsilcileri vb) olmak üzere otomobiller şoförler araç gereç bakımından çok donanımlı kurumsal bir yapı ve özel güçlü bir kuruluştu.

Bu durumda Genel Başkan Kemal Türkler'in daha nitelikli ve daha dikkatli korunması için sendika yönetimince ilave koruma ekibi ya da ekipleri görevlendiyor olunamaz mıydı?

İhmal mi? 

Öngörü eksikliği mi? 

Kemal Türkler'in, yeri elbette kolay doldurulamazdı. O'nun göz bebeği gibi korunması gerekmez miydi?...

KEMAL TÜRKLERSİZ YÖNETİM


Kemal Türkler

Herşey o kadar açık gelişti ki... 
Kemal Türkler'in Disk Genel kurulunda başkanlığı kaybetmesine neden olan sendikal görüşlerden uzak siyasi ideolojiyi sendikaya yamayanlar, kısa zamanda Kemal Türkler'siz yönetimleri ile sendikayı da taşıyamaz oldular. 12 Eylül sonrası hepsi ülkeyi terkettiler.

Grup sözleşmesini kabul ettiler. 
Grup sözleşmesini kabullenmemek için aylarca yapılan grevlerdeni ana maddelerin yürürlük ve işe iadeler maddelerini görmezden geldiler.

Kavel Kablo Fabrikası, Ereğli Demir Çelik gibi önemli işyerleri Sendikadan koptu. Türk Demirdöküm ve daha bazı fabrikalarda huzursuzluklar yaşandı. Eski Genel Sekreter bir çok yerde ''Sendika bitmişti, tükenmişti, iyi ki 12 Eylül oldu.'' diyebiliyordu..

Yazık, çok yazık!!... 

*Sebahat Türkler'in anlatımı: (www.eskigaste.com) dan alınmıştır.                

15 Ekim 2023 Pazar

SENDİKACI MISIN ÖYLEYSE SÖYLE

Sendika ve sendikacılık nedir, ne değildir? Bu soruya, tek cümlelik tanımlamalar şeklinde onlarca uygun yanıtlar verilebilir. Uygun cevaplardan birisi de herhalde; İşçilerin birlik olmak birlikte toplu iş sözleşmesi, grev, direniş gibi demokratik eylemlerle yeni haklar elde etmelerini sağlayan yasal kuruluşlardır denilebilirdi. Elde edilen yeni hakların muhafaza edilmesi  için çalışan ve yasal yöntemlerle görev alan mücadeleci sınıf ve kitle örgüt yöneticilerinin yaptıkları kapsamlı iş ise, sendikacılıktır şeklinde olabilirdi. 

KALİTELİ YAŞAM

İşçiler mevcut haklarını koruyabilmek, ailesi ile birlikte kaliteli bir yaşam sağlayabilmek için etkili ve güçlü demokratik eylemler geliştirmeyi amaç edinmelidirler. Sendikalar, bir araya  getirdikleri üye birlikteliği ile yetinemezler. Güçlü olabilmek, üyelerini rahat bir yaşantı hedefine doğru götürebilmek, yeni haklar elde etmeyi gerçekleştirebilmek için düşünce birliğini de sağlamalıdırlar. 

Sendikalar  aynı zamanda elbette demokratik meslek kuruluşlarının önemlilerinden birisidir. Oysa, sendikacılık asla bir meslek değildir. Günümüzde sendikacılık yapmak kolay, sendikal örgütlenme hedefi ise gündemden çıkmış gibi bir görünüm sergileniyor. Ülkemizde çalışanların sendikalarda yüzde olarak kapladıkları alan dibe vurmuş gibi.1970'li yılların sonlarına doğru işçilerin sendikal örgütlülük oranı yüzde olarak çok yukarılarda hatta rekor düzeydeydi.

KAZANÇ KAPISI

Sendikacılık, yöneticilerin kazanç kapısı değildir ve olmamalıdır. 
Sendikacılığın ne olduğuna ilişkin ağırlıklı cevaplardan biri de örgütlenmedir. Örgütlenmeyen veya eldeki üyelerle yetinen sendikacının ideolojisi ne olursa olsun, sendikayı geçim kapısı yapan sarı sendikacıdan farkı kalmaz. 

1963 Yılında Bülent Ecevit'in Çalışma Bakanlığı sırasında çıkarılan Sendikalar Kanunu ile birlikte sarı sendika furyası başlamıştı. İşverenler veya onların yardımları ile kurulan (kurdurulan) bu sarı sendikaların ana işlevleri, işverenlerin değirmenlerine su taşımaktı. İşverenlerin uygun buldukları oranlarda sözleşmeler imzalıyor, böylece sermaye kesiminin yararına hizmette kusur etmemiş oluyorlardı!

Diğer taraftan işçi birliğini gerçek sendikalarda buluşturmak, gerçek sendikacılığın ileri boyutlarını öğrenmek ve bilmek için Kemal Türkler, Rıza Kuas, Abdullah Baştürk gibi liderleri anlamadan ve onları anmadan olmaz. 

SARI İT VE REŞAT ENİS

Sarı ve gerçek sendika söylemleri1960'lı yıllarda çokça dillendirilmeye başlanmıştı. Bu durum biraz da Reşat ENİS tarafından yazılan ilk işçi romanlarından biri olan SARI İT adlı roman nedeniyle oluşuyordu. Çok kolay okunan bir kitap olan roman, işçi ve ailelerini, onların yaşantılarını, işçi sınıfının toplumsal hayatta yer almaya ve ağırlığını hissettirmeye başladığını konu alıyordu. 

Gerçekten de işçiler yavaş, yavaş1961 Anayasasının yarattığı, yeterli olmasa bile sendikal özgürlük ortamında işçilik bilincine ulaşmaya başlıyorlardı. Bunlardan bazıları olan Kavel Kablo, Derbi Lastik, Singer, Türk Demirdöküm, Sungurlar Kazan, Elektrometal İzabe gibi fabrikaların işçileri, sarı sendikalara karşı yaptıkları başarılı demokratik direniş eylemleri olarak gösterilebilir.


1963 KAVEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞ ÇADIRI

Türkiye Maden-İş sendikası üyesi Kavel Kablo Fabrikası işçilerinin ilki 1963, ikincisi 1968 tarihinde ve Türk Demirdöküm Fabrikası işçilerinin 1969, Singer Fabrikası işçilerinin 1968, Lastik-İş Sendikasına bağlı Derbi Fabrikası işçilerinin 1968 yılında yaptıkları direniş eylemleri sendikal mücadele tarihi içerisinde gerçek sendikacılığın kilometre taşı durumuna gelmişti.   

.



29 Nisan 2022 Cuma

1 MAYIS TAKSİME ÇOK YAKIŞIYOR

TAKSİM MEYDANI MAHZUN

1 Mayıs'ı yığınsal olarak, ilk defa 1976 yılında DİSK öncülüğünde kutladık. Taksim Meydanında kutlanan 1 MAYIS, halkımızın büyük bir bölümü için mutluluk kaynağı oldu. Güzel bir organizasyon, başarılı ve özenli bir çalışma, semeresini vermiş Taksim katılımcılarla dolup taşmıştı. 

O gün Taksim Meydanı 300 binleri aşan bir insan selini konuk ediyordu. "İğne atsan yere düşmez" örneği, bu günü de kapsıyordu. Katılımcılar günlerce emek vererek hazırladıkları pankartlarını özgürce havaya kaldırıyor, demokrasi ve demokratik isteklerini dillendiriyorlardı. İnsanlar büyük bir heyecan, güçlü duygular ve neşe içinde, söyledikleri marş ve şarkılarla bayramın ve bu özel günün tadını çıkarıyorlardı.

HERKESİN 1 MAYISI

Amacına uygun kutlanan bu güzel günün güvenliği, tamamen Disk üyesi işçiler tarafından sağlanmıştı.  Afişleme kömitesi başkanı oldğum için kesinlikle söyleyebilirim. Tüm afişlemelerin yapımı ve progranlaması tamamen Disk üyeleri tarafındangerçekleştirildi. 1976 1 MAYIS kutlaması başlangıcından bitimine kadar hem katılım, hem de taleplerin dillendirilmesi bakımından elbette ''herkesin 1 Mayısıydı.''

Toplantı düzeni, yürüyüş ve alan yerleşiminde hoşgörü en üst düzeydeydi. Gençler, aydınlar, sanatçılar, devrimciler, sol örgüt ve sosyalist kuruluşlar, bu kutlamada işçi sınıfıyla beraber olduklarını tarihe not düşürüyorlardı. 

1 Mayıs 1976 ilk yığınsal kutlaması, Taksim Meydanına çok yakışmıştı. Bu büyük gün, baştan sona katılım, dilek ve taleplerin tekrarlanması, zaman zaman şölen tadına ulaşması bakımından da herkesin 1 Mayıs'ıydı...

1 MAYIS ruhuna uygun olarak yapılan bu kutlamanın devam ettiği bu güzel gün, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in tarihi konuşmasıyla sonlandı. 

Bir MAYIS kutlamaları maalesef bir süredir Taksim'de yapılamıyor. 

Bu bakımdan Taksim Meydanı, 1 Mayıs'larda çok *mahzun...

*Üzgün, üzüntülü,kederli

20 Temmuz 2021 Salı

BENİM ADIM KEMAL TÜRKLER

BENİM ADIM KEMAL TÜRKLER

İşçi Sınıfının "Kara Günü" ve Kemal Türkler’in Anısına

Türk sendikacılık tarihinin devrimci lideri, sınıf ve kitle sendikacılığının öğretmeni, işçi sınıfının unutulmaz "Başkanı" Kemal Türkler'in vahşice katledildiği 22 Temmuz günlerinden biri bugün.

Aramızdan ayrılalı yıllar oldu; ancak bugün hâlâ işçi sınıfının "kara günü" olma ayrıcalığını koruyor.

Türk sendikacılık tarihinin devrimci lideri, sınıf ve kitle sendikacılığının öğretmeni, işçi sınıfının unutulmaz "İşçi Başkanı" Kemal Türkler'in vahşice katledildiği 22 Temmuz günlerinden biri bugün. Aramızdan ayrılalı yıllar oldu; ancak bugün hâlâ işçi sınıfının "kara günü" olma ayrıcalığını koruyor.

Günün ehemmiyeti bakımından Kemal Türkler'le ilgili kısa bir anekdot paylaşmak istiyorum

"Ben Buraya Talimat Almaya Gelmedim!"

Kemal Türkler, üstün sendikacılık donanımına ilave olarak aynı zamanda gözü kara bir liderdi. Kendisiyle uzun süre birlikte çalıştığım, çok şey öğrendiğim Türkler'in yeri geldiğinde ne kadar gözü kara olabildiğine bizzat şahit olmuştum.

Yıl 1969'du... Sarı sendikalardan kurtulmak için birçok demokratik eylem yapan işçiler T.Maden-İş'e üye olmak istemekteydiler. İşverenler ve MESS ise çeşitli bahanelerle bu durumu engellemeye çalışıyordu. Yaptığım çalışmalar sonucunda Demirdöküm işçileri, gerçekleştirdikleri eşi görülmemiş şahane demokratik direnişleriyle tekrar T.Maden-İş'e katıldı.

Diğer bazı fabrika işçileri de Demirdöküm işçilerinin açtığı yoldan yürüyerek Maden-İş içinde yerlerini almaya başlıyorlardı. Bunların en önemlilerinden birisi de Sebahattin Sunguroğlu'nun sahibi olduğu Sungurlar Kazan Fabrikasıydı. Sunguroğlu, işçilerin T.Maden-İş'e üye olmalarını istemiyor, kuruluşuna yardım ettikleri sarı Çelik-İş Sendikası ile kendi tabiriyle "gül gibi geçiniyordu."

Sunguroğlu'nun aşırı baskı yapması, çoğunluğun üye olduğu MADEN-İŞ Sendikasını tanımaması ve işçileri tekrar sarı sendikaya döndürmeye çalışması üzerine işçiler, "Artık yeter!" diyerek 1970 yılının Mart ayında işi bıraktı ve üretimi durdurdu.

Direnişin ikinci veya üçüncü günüydü. İstanbul Valisi Vefa Poyraz, vilayette bir toplantı tertip etmişti. Genel Başkan Kemal Türkler, tarafların çağrıldığı bu toplantıya benim katılmamı istemişti. Toplantıya işveren olarak Sebahattin Sunguroğlu, T. Maden-İş Sendikası adına ben, Eyüp Kaymakamı Kâzım Pamuk ve Alibeyköy Belediye Başkanı Fettah Kahraman katılmıştı.

Vali Vefa Poyraz tarafları anlaştırmak için çok çaba sarf etti. Toplantıda dile getirdiğim işçi tekliflerini, Sungurlar Kazan Fabrikası işvereni Sebahattin Sunguroğlu anında reddediyor ve sarı sendika Çelik-İş'i kastederek "Mevcut sendikamızla gül gibi geçiniyoruz" diyordu. 

Toplantının bir yerinde  Vali Bey ''Ankaradan aranıyorum, Kaymakam Kâzım Bey'e dönerek toplantıya sen başkanlık yap ve ben gelene kadar da  anlaşmayı gerçekleştirin'' diyerek ayrıldı. 

Tahminen yarım saat sonra Vali Vefa Poraz toplantıya katıldı. ''Neler oldu Kazım Bey anlaştırabildiniz mi neler konuştunuz'' dediğinde Kazım Bey sayın valim taraflara ''anlaşın dedim'' dediğinde Vefa Poyraz tebessümle ''iyi demişsiniz'' demişti. 

Vali Beyin başkanlık ettiği bu toplantıdan sonuç alınamadı. 

Direniş devam ediyorken bir gün Genel Başkan Kemal Türkler beni arayarak, "Seninle bir yere gideceğiz, oraya geliyorum, beni bekle" dedi. Zaten direniş başladığından bu yana 6. Bölge Temsilcisi olarak sendikamızın Silahtarağa'daki irtibat bürosundayım. Olayların ehemmiyeti bakımından çoğu zaman geceleri de burada kalıyorum.

Genel Başkan Türkler geldi, onun kullandığı arabaya bindim. "İstihkâm Okuluna gidiyoruz" dedi. İstihkâm Okulu Kağıthane'deydi ve yedek subay okuluydu. Komutanın yanına çıktık. Komutan bir generaldi; rütbesini ve ismini tam olarak hatırlamıyorum. Asık suratlıydı, bize doğru dürüst oturacak yer bile göstermemişti.

Genel Başkan Türkler oradaki koltuklardan birine oturdu ve komutana dönerek, "Beni davet etmiştiniz, geldim. Buyurun, sizi dinliyorum" dedi.

Komutan, "Bakın bu işi çabuk bitirin. Bizim acil kazan siparişlerimiz var, kazan fabrikasındaki grev kanunsuz. Bu grev bitirilmezse sonu çok kötü olacak" diyerek sesini yükseltti ve general olduğunu belirterek adını sertçe söyledi.

Kemal Türkler, hiç istifini bozmadan ayağa kalktı ve komutanın gözlerinin içine bakarak şu sözleri söyledi: "Ben buraya talimat almaya gelmedim. Sizin tehditleriniz beni korkutmaz. Benim adım da Kemal Türkler!"

Odadan çıktık. Kemal Türkler, o uzun koridorda ayakkabılarının topuklarını sertçe yere vurarak yürümeye başladı. Az sonra, benim de ona refakat etmemle, iki çift ayakkabı topuğunun çıkardığı kararlı sesler, askeri okul kışlasının uzun koridorlarında yankılanıyordu...

Türk sendikacılık tarihinin devrimci lideri, sınıf ve kitle sendikacılığının öğretmeni, işçi sınıfının unutulmaz "İşçi Başkanı" Kemal Türkler'in vahşice katledildiği 22 Temmuz günlerinden biri bugün. Aramızdan ayrılalı yıllar oldu; ancak bugün hâlâ işçi sınıfının "kara günü" olma özelliğini koruyor.

Tarihsel Notlar

  • Örgütlenme Başarısı: MADEN-İŞ 6. Bölge Temsilciliğim sırasında, yukarıda adını saydığım fabrikaların sendikal örgütlenmelerini 1970 yılında tamamlamıştım. İşyerlerinin tamamı DİSK üyesi MADEN-İŞ bünyesine katılmış, sarı sendika Çelik-İş bölgeden tamamen silinmiştir.O zamanlar Alibeyköy, Eyüp ilçesine bağlı bir belde belediyesiydi. Başkanı ise Bulgaristan'dan göçen Fettah Kahraman'dı. Başbakan Süleyman Demirel'in kendisiyle direkt olarak görüştüğü rivayet edilirdi.Sungurlar Kazan Fabrikası işyerinde Sunguroğlu'nun uzlaşmaz tutumu nedeniyle işçiler üç ayrı tarihte üç ayrı direniş yaptılar ve sonunda sendikal özgürlüklerini söke söke elde ettiler.


27 Nisan 2021 Salı

1 MAYIS BU YIL GÖNÜLLERDE KUTLANACAK

Bir Mayıs, dünyada işçi ve emekçiler tarafından birlik, dayanışma ve mücadele günü   olarak kutlanıyor. 

Dünyayı saran ve sarsan  (Corona) virüs salgını, nedeniyle bu yıl ''2021'' meydanlarda yığınsal olarak kutlanamıyor. 

Ülkemizde, 1 MAYIS ilk defa yığınsal olarak, İstanbul “1 MAYIS MEYDANI” Taksim’de kutlandı. 1976 ve 1977 yıllarında, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) öncülüğünde, Taksim Meydanında yapılan kutlamalar çok yüksek katılımlı, hem de çok görkemli oldu.


1 Mayıs 1976 sol başta Hüseyin Ekinci
 
DİSK üyesi Sendikalar ve sivil toplum örgütleri, bazı siyasi parti temsilcileri ve bir çok ideolojik grupların taraftarları ile katılımları, Taksim Meydanında bu güne kadar görülmemiş yığınsal bir durum oluşturuyor, eşine ender rastlanan bir güzellik sergileniyordu. 

Gençlik örgütleri ve sanatçıların katılımı ve çok sayıda vatandaşın oluşturduğu topluluk elbette görülmeye değerdi...

İstanbul'un, meydan, cadde ve sokakları, 1 Mayıs afişleri ile donatılmış, "haydi Taksim'e" diyordu.
Başta işçiler olmak üzere, halkın büyük bir kesimi gruplar halinde, meydana yürümeye başlıyordu.
İnsanlar, dilek ve isteklerinin yazılı olduğu pankartları havaya kaldırıp, şarkı ve marşlar söyleyerek, heyecanlı ama gülümseyen suratlarla Taksim Meydanını tıklım, tıklım doldurmuştu... 

1976 1 Mayıs Günü Taksim, meydanı dolduran yüzbinlerce insanı konuk ediyordu.
1976 kutlaması başlangıcından sonuna kadar hem katılım, hem dilek ve isteklerin dillendirilmesi, hem de şenlik olarak "herkesin 1 MAYIS  BAYRAMI" olarak tamamlandı.

DİSK öncülüğünde yapılan 1 Mayıs 1976 kutlamaları, halkımızın büyük bir bölümü için mutluluk kaynağı oldu. 
Güzel bir organizasyon, başarılı ve özenli bir çalışma, semeresini vermiş,Taksim meydanı katılımcılarla 
dolup taşmıştı. Katılan örgütler demokratik isteklerini dillendirmiş, büyük bir heyecan, coşku ve sevinç içinde, söyledikleri marş ve şarkılarla bayramın tadını çıkarmıştı.

Güvenliğinin tamamı DİSK üyesi işçiler tarafından sağlanmış olan bu güzel gün, Türkiye işçi sınıfı ve onun ekonomik kitle örgütlerinin, sendikacılık tarihine başarılarla dolu, birlik ve dayanışma duygularıyla kayıt düşüyordu. Herhangi tatsız bir olayın yaşanmadığı bu büyük kutlama, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler tarafından yapılan harika bir konuşmayla sonlanmıştı,

1976 1 Mayıs kutlaması beklenenden daha yığınsal olmuştu. Düzen, saygı, hoşgörü en üst düzeydeydi. İşçi sınıfı kendi içinde, birliğini ve dayanışmasını en güzel şekilde gösterdi.
Gençler, aydınlar, sanatçılar, sol örgütler, sosyalist kuruluşlar işçi 
sınıfıyla yan yana olduklarını perçinlediler. 
Taksim her yönden ihtişamlıydı. 

Taksim her yönden ihtişamlı, kutlama ise muhteşemdi...

Elbette 1 MAYIS 1977 kutlaması daha yığınsal ve daha görkemli olmalıydı. Bu nedenle  kutlama hazırlıklarına oldukça erken başlandı. DİSK başta olmak üzere üye sendikalar ve diğer örgütler de kutlamaya en iyi biçimde katılmak istiyorlardı. Örgütlerin amacı, Taksim Meydanına daha kalabalık, daha organize ve daha ihtişamlı girmek, gruplarıyla daha iyi bir yer tutmaktı. 

Nitekim bu düşünce ve uygulama, meydanın çok erken dolmasına neden oldu. Beşiktaş ve Dolmabahçe tarafından gelmekte olan konvoy ile Tarlabaşı yönünden gelen konvoyların bir kısmı kalabalık nedeniyle meydana ulaşamadı. Tarlabaşı tarafından gelen siyasi gruplar arasında zaman, zaman meydana girişte gerginlikler yaşanıyordu. 

1 MAYIS 1977 kutlamaları, katılım, meydana giriş ve toplumsal heyecan  bakımından doruk noktasına ulaşmıştı...

Ne yazık ki bu güzel gün, istenilen güzellikte sonlanmadı. 
DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler konuşmasını bitirmek üzereyken, bazı provokatörler ve karanlık eller devreye girdi. 

Silahlar ateşlendi.
Büyük bir panik yaratıldı.
Korkunç olaylar yaşandı.
37 vatandaşımız hayatını kaybetti.

1977 1 MAYIS gösterilerine kan karıştırıldı, acılar oluştu.
Olaylar hakkında pekçok yayın yapıldı. 
Makaleler yazıldı. 
Kitaplar yayımlandı. 
Yetkili yetkisiz ağızlar konuştu. 
Televizyon programları yapıldı.
İlgili ve yetkililerce yüzlerce rapor yazıldı. 
Sorumluları bulunmadı, bulunmak istenmedi...  

Yıl 2021 Yığınsal kutlama yapılamıyor ama milyonlarca işçi, emekçi, emek dostu üzgün, meydanlar ise mahzun.

Pandemi (Salgın) nedeni ile bu yıl 1 Mayıs günü sokağa çıkma yasağı konuldu. DİSK Yönetimi elbette, 1977 yılında kaybedilenleri anmak için Taksim Meydanında olacaktır. 

Bir kısım insan ise kutlama yapmak için Taksime gelmenin mücadelesini verecektir. 1 Mayısı kutlamak için Meydana gelemeyenler gönüllerinde kutlayacak. 

Gönüllerinde kutlama yapan milyonların kalpleri ise Taksim 1 MAYIS  Meydanında atacak..

10 Nisan 2021 Cumartesi

1974 ANKARA'SI ADEM YAVUZ VE ANKARA SENDİKACILIĞI

Ankara sendikacılığı deyimi bana, "Ankara'da hükûmet varsa, bir de TÜRK-İŞ var" diyen ve bazı sendikal çevrelere göre "efsane başkan" olarak nitelendirilen Seyfi Demirsoy'u hatırlatmaktadır. Bu söz dizimi, oldukça iddialı bir deyim olarak sendikal hayatta yerini aldı. TÜRK-İŞ ve Başkanı Demirsoy bu söylemlerinin arkasında durdu mu, hakkını verdi mi? Bunun cevabı her zaman koskocaman bir hayır gibi gelişiyor.  

Gerek Seyfi Demirsoy gerekse ondan sonra başkan olan Halil Tunç ve diğer yöneticiler, söylemlerinin aksine iktidarlarla, her zaman uzlaşan bir politika izlediler... 

TÜRK-İŞ Konfederasyonunun "Partiler üstü politika" diye sık, sık dillendirdikleri bir ilkeleri daha vardı. Bu düşüncelerini de övünç kaynağı olarak belirtmelerine rağmen, aldıkları karar ve çalışmalarını genellikle iktidardan yana uygulayarak, söylemleriyle sürekli çelişki yaşıyorlardı.

Kemal Türkler'in Genel Başkanlığını yaptığı T.MADEN-İŞ ve Rıza Kuas'ın başkanlığını yaptığı LASTİK-İŞ Sendikaları 1952 yılında kurulan TÜRK-İŞ'in üyesiydiler. Her iki sendikanın yöneticileri de anlayış ve yetersiz çalışmalar bakımından konfederasyon üst yönetimiyle sürekli anlaşmazlık yaşıyorlardı.

TÜRK-İŞ'in ABD Yardım Teşkilatından (AID) para yardımı alması anlaşmazlığın önemli sebeplerinden birisiydi. İki liderin TÜRK-İŞ üst yönetimi ile, sendikal ve siyasal anlayış farklılıkları uzun yıllar devam etti. 

Rıza KUAS ve Kemal Türkler 1961 Yılında bir kısım sendikacılarla birlikte Türkiye İşçi Partisinin (TİP), kurucuları arasında yer aldılar. Parti 1965 Genel seçimleri sonucu, 15 Milletvekili çıkararak  Türkiye Büyük Millet Meclisine girmişti. Rıza Kuas bu seçimde İstanbul Milletvekili oldu.

Sol bir partinin 15 Milletvekili ile Parlamentoda yer alması, kamuoyunun bazı kesimlerinde hoşnutluk, sendikal tabanda ise elbette kıpırdanmalar yaratıyor, adeta devrimci sendikal bir işçi kuruluşun zemini oluşuyordu. 

1963 Yılında Kavel işçilerinin Anayasal direnişi ve 1964 yılında yapılan MADEN-İŞ'e bağlı Sungurlar, Arçelik, Türk Demirdöküm, 1965 Kocaelindeki Mannesmann fabrika grevleri ve son olarak da 1966 Paşabahçe KRİSTAL-İŞ Sendikası grevinde, TÜRK-İŞ üst yönetiminin olumsuz tavırları ve işçilerin yanında yer almamış olmaları adeta bardağı taşıran son damla oldu.

1967 yılında ise çeşitli tartışmalar ve uygulanan uzlaşmacı ve işçi sınıfına yakışmayan kararlar nedeniyle, MADEN-İŞ ve LASTİK-İŞ Sendikası, Türk-İş'ten istifa ederek devrimci bir konfederasyonun (DİSK) en önde gelen  kurucuları oldu. 

DİSK ve MADEN-İŞ Genel Başkanı Kemal Türkler ve Yürütme Kurulunun aldıkları karar gereği  görevlendirmeleriyle, 1974 Yılının soğuk bir Şubat günü, eşim ve beş yaşındaki oğlumla Ankara'ya taşınmış, DİSK üyesi T. MADEN-İŞ Sendikasının II. Bölge Temsilcisi olarak işe başlamıştım. 

Aldığım görevin omuzlarıma yüklediği ağırlığın farkındaydım. 
Çok iyi tanımadığım, bir bölgede görev üstlenmem, üstelik ailemi de taşımış olmam, sorumluluğumun iki katına çıkmış olduğunun bilincindeydim. 
Benden bekleneni vermem, başarılı olmam gerekiyordu.  

Bölge Temsilciğine bağlı işyerleri ve buralarda çalışan üye sayıları hakkında bilgilenmek üzere çalışmalarımı ilerletmek istedim. Kayıtların varlığı, düşündüğüm gibi değildi. 
Yenimahalle Siteler'de iki işyerinde toplam 160 kadar üyemiz vardı. Bu fabrikaların birisi Nace Makina diğeri de Selnikel işyerleriydi.

Örgütlenme konularına ilişkin çalışmaları tasarladığım sırada, siması yabancı gelmeyen ama tam olarak hatırlayamadığım biri gülerek, "Ankara'ya hoş geldin ben  Adem Yavuz" demişti. 

Birlikte aynı lisede okuduğumuz yılların üzerinden 12 yıl geçmişti. Adem'le kucaklaşarak, koyu bir sohbete giriştik. İstanbul'da Atatürk Erkek Lisesi'de Adem, 1-B, ben 1-E sınıfında okurken tanışmıştık. Birinci sınıfın ikinci yarısında ikimiz de lisemizin edebiyat koluna seçilmiştik. Okul tanışıklığımızın dışında birlikte çok fazla bir arkadaşlığımız olmamıştı. Nedeni herhalde ayrı sınıflarda oluşumuzdu. Birbirimizi okul içinde, özellikle edebiyat kolu çalışmalarında kıskanır gibiydik. 

Edebiyat dersinde çok şanslı olduğumuzu, Vasfi Mahir Kocatürk, Bakiye Ramazanoğlu ve Rauf Mutluay gibi çok değerli öğretmenler tarafından okutulmuş olmamın farkına, elbette daha sonraları varacaktım.  
Onlar her zaman sevgi ve saygıyla anılmayı çokça hak eden öğretmenlerimizdi.
 
İNGİLİZ KEMAL  VE YENİ MELEK SİNEMASI

Bir gün Beyoğlu Yeni Melek Sinemasına bilet alırken karşılaşmıştık Adem'le. 
"Gel seni İngiliz Kemal'le tanıştırayım" demişti.
Doğrusu ben o güne kadar bu ismi hiç duymamıştım. İngiliz Kemal Atatürk'ün casusuymuş demişti. Yeni Melek Sinemasına yakın bir yerdeki Melek Kıraathanesi önünde bir iskemle üzerinde oturan ufak tefek birini göstererek "işte orada" dedi. Yarım saat kadar Atatürk'ten aldığı talimatları nasıl uygulamaya çalıştığını anlatmıştı. Kısa boylu mavi gözlü bu insanın anlattıklarını büyük bir dikkat ve hayretle dinlemiştik. Daha doğrusu büyük bir heyecanla bize dinletmişti... 

Adem sayesinde Ankara'yı ve sanayi bölgelerini çok kısa zamanda öğrendim ve bu arada sendikal çevrem oldukça genişledi. Adem o yıllarda ANKA Ajansında çalışıyordu. Ajansın sahibi Örsan ve Altan Öymen kardeşlerdi. Bir hafta sonra ANKA ajansında Örsan Öymen'le tanıştım. Sanırım Almanya'nın Sesi Radyosuna haber programları hazırlıyorlardı. Hatırladığım kadarıyla o yıllarda Erdal Çetin, Yazgülü Aldoğan da ajansta Adem'le birlikte gazetecilik yapıyorlardı. 
 
ŞEHİT GAZETECİ ADEM YAVUZ

Doğrusu ben bir taraftan Ankara'yı tanımaya çalışırken diğer yandan Adem'i de tanımaya devam ediyordum. 
Türkiye sevdalısı bu genç gazeteci arkadaşım, Günaydın Gazetesi adına haber çalışması için 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında gazetecilik yaparken Rumlar tarafından kalleşçe kurşunlandı. Bilindiği gibi savaş muhabiri gazetecilere kurşun sıkmak evrensel planda olmaması, yapılmaması gereken hususların başında gelmektedir.
Adem tüm çabalara rağmen kurtarılamadı. Adem Yavuz'u çok genç yaşta kaybettik. 

Ankara'da kısa zamanda Esenboğa hava alanı yolunda kurulu Emek Elektrik Fabrikasında çalışan 300 civarındaki işçiler ile, Kaya Döküm ve Sincan Bölgesinde (o yıllarda ilçe değildi) iki fabrika işçilerini daha sendikamız çatısı altında örgütledim. 

Bu fabrikaların toplu sözleşme yetkilerinin alımı sırasında, de her zaman çoğu yerde olduğu gibi diğer sendikaların, Bölge Çalışma Müdürlüklerine verdikleri sahte üye (kayıt) fişleri yüzünden sürekli zaman kayıpları oluşuyordu. Toplu sözleşme yetkisi alımı konusunda Bölge Çalışma Müdürlüğüne gidip, gelmeyi su yolu etmiştim. Bu sıralarda *Çalışma Bakanlığı ve Bölge Çalışma Müdürlüğünde değerli insanlar ve değerli iş müfettişleri tanıdım.

YENİDEN İSTANBUL

Ankara'da uzun süre kalamadım.
Doğrusunu söylemek gerekirse Ankara'yı sevdim, ama Ankara sendikacılığını sevemedim. Sendikal alt yapı son derece durağan, heyecansız ve sığdı.  
Sendikal hareketlerin derinliğini oluşturan örgütlenme, eğitim, grevlerden uzak bir görüntü oluşmuştu Ankara'da. 

Daha çok bürokratik uğraşılardan öteye geçmeyen çalışmalar gibiydi sendikal hayat. 
Sendikal yapıya bakıldığında Ankara'da, sendikal hareketler bakımından sadece genel merkez sendikacılığı ana ilke gibi sergilenmişti. 
Taban sendikacılığından arınılmış, sendika üyesinin doğrudan genel merkezle temasları sanki bilinçli bir şekilde etkisizleştirilmiş bir görünümdeydi... 

Ankara sendikacılığım altı ay sürdü. 
1974 yılında İstanbul'da yapılan Sendika Genel Kurulunda Kemal Türkler tekrar Genel Başkanlığa, ben ise Genel Başkan Vekili olarak seçildim. Genel Merkezimiz İatanbul'da olduğundan tekrar İatanbul yolu görünmüştü. Elbette tası tarağı topladık, ver elini İstanbul.
   



8 Kasım 2019 Cuma

12 Eylül: Sermayenin Baharı, Emeğin Kışı oldu ÖZAL VE EVRAN İKİLİSİ

12 EYLÜL DARBE YÖNETİMİ: ÖZAL VE KENAN EVRAN

Kenan Evren liderliğindeki Askeri Cunta, Türkiye Cumhuriyeti Devlet yönetimine el koydu. 12 Eylül 1980 sabahı, uykusundan uyanan bir kısım insanın dünyaları başlarına yıkıldı!
Bir kısım insana ise bol güneşli, bol kazançlı pırıl, pırıl yeni bir gün doğuyordu!!..

1980 öncesi ülkemizin bir çok bölgesinde maalesef kötü ve çirkin olaylar oluyordu. Uzun süredir ülkede yaratılan ve yaşanan ideolojik kamplaşmalar nedeniyle, cinayetlerin ardı arkası kesilmez olmuştu.

Belli ki bir plan vardı ve bu plan hızlandırılarak uygulamaya konulmuştu. 1979 Şubat ayında Milliyet Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, İstanbul'da evinin yakınında arabasının içinde öldürüldü. DİSK'in kurucusu ve on yıl DİSK Genel Başkanlığını yapan Türkiye Maden - İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler de, 1980 Yılında yine evinin önünde hunharca katledildi.

1977, 1978 ve 1979 yılları içinde özellikle, 12 Eylül 1980 tarihinin yakınlaşmasına doğru ülkemizin çeşitli köşelerinden gelen ölüm haberleri, her gün gazetelerde okunur, televizyon ve radyolarda dinlenir oluyordu.

Birçok öğrenci, siyasetçi, öğretim üyesi, bilim adamı, eski millet vekili, eski bakan, eski başbakan ve sendikacı ardı ardına planlı biçimde öldürülür olmuştu...

Durmak bilmez ve durdurulmak istenmeyen bu cinayetler, 12 Eylül *evranlarının ülkemizi, adım adım 1980 faşist darbe günlerine yakınlaştırma planları gibi değil miydi? Zaten daha sonraları Kenan *Evran, "müdahaleden önce bir yıl düşündük, bir yıl önce planladık ama şartların olgunlaşmasını bekledik" dememiş miydi?

Turgut Özal'ın 12 Eylül darbesinin 4. yıldönümünde Kenan Evren'e yazdığı kalbi şükran ve teşekkür mektubu

Özal-Evren ortaklığının belgesi değil mi?

12 Eylül 1980 öncesi, eğer Evren'in söylediği gibi bir l2 Eylül’ün o koynumuzda beslenen evranlarının (yılanlarının) ülkemizi adım adım 1980 faşist darbe günlerine yakınlaştırma planları gibi değil miydi?... 

Bir plan var idiyse, bu planın farkında olmayan yurtsever; siyasetçiler, ilericiler, demokratlar, bürokratlar, aydınlar "bana ne" diyerek sorumluluktan mı kaçmışlardı? "Şartların olgunlaşmasına" bilerek, ya da bilmeyerek omuz veren iktidar mensupları ve diğer siyasiler, "bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın" düşüncesiyle mi uzlaşmaz davranışlar sergiliyorlardı?

Ülkenin hızla, planlı bir şekilde kaosa sürüklendiği görülmüyor muydu? 30 Nisan 1980 günü, 1 MAYIS kutlamalarının yasaklanması nedeniyle DİSK üyesi işçiler iş bırakma eylemi başlattı. Bu eylem nedeniyle başta DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk olmak üzere, Yürütme Kurulu üyelerinin bir kısmı ve DİSK üyesi bazı sendikaların yöneticileri de o zamanlar, adı 2. Şube Müdürlüğü olan yapının hücrelerine konuk olmuşlardı!Bu hücrelerden birinden ben de, İstanbul Valiliğine 1 Mayıs izin dilekçesini veren biri olarak nasibimi aldım!. Üç dört kişilik bu hücrelere onar, onbeşer kişi doldurulduk.

12 Eylül sonrası Turgut Özal ve Kenan Evren'in sınıfsal memnuniyet kahkahası

12 Eylül mutluluğunu birlikte yaşıyorlar besbelli!

İfadelerimiz gözlerimiz bağlı alındı. İşlemler tamamlandıktan sonra, sendika yöneticileri başta Abdullah Baştürk olmak üzere bir (GMC) askeri kamyona doldurularak Harbiye'de bulunan 1. Ordu Kışlasının içinde bir başka mekana nakledildik. Bu arada DİSK Genel Merkezinin "iğneden ipliğe" arandığını hatta duvardaki lambrililerin bile söküldüğünü ve yasa dışı hiçbir şeyin bulunmadığını öğrendik.

Anayasa ve yasalar uyarınca üyelerinin ekonomik ve demokratik haklarının koruyuculuğunu yapan, kurulduğundan beri hiçbir terör olayına karışmamış ve kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler'i faşist terörüne kurban veren, üye sayısı beşyüzbini aşan, DİSK Genel Başkanı BAŞTÜRK'ün ifadesinin, gözleri bağlı alınması nasıl yorumlanmalıydı?...

12 EYLÜL'DE EMEK VE EMEKÇİLER

12 Eylülcülerin darbecileri arasında, özgür sendikacılığı bitirmeyi, devrimci ve ilerici sendikacıları susturmayı düşünen ne kadar da çok *evran varmış meğer?

Bu *evranlar, meydanlarda at oynatmak ve düşüncelerini uygulayabilmek için, sonsuz imkân ve yeterli zemini hemen buldular. "Körün istediği bir göz Allah verdi iki göz" misali derhal kollar sıvandı. Darbecilerin yeni bir bildirisi ile DİSK kapatıldı kayyımlara teslim edildi. DİSK üyesi sendikaların kapılarına birer, birer kilit vuruldu.

Yıllarca bitmeyen anarşi ve terörü ortadan kaldırmak için yapıldığı söylenen uygulamalar, darbecilerin gerçek yüzlerini ayna gibi ortaya çıkardı...

Özal-Evren ortaklığının belgesi değil mi?

TÜSİAD, TİSK, MESS, gibi kuruluşlar derhal 12 Eylül darbecilerinin baş destekçileri oldular. İşçilerin yıllar boyunca sendikaları vasıtası ile elde ettikleri ekonomik kazanımların birçoğu derhal ortadan kaldırıldı.

İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı, bu utanç darbesinden memnuniyetini, kahkahalar atarak "Şimdiye kadar onlar (işçiler) güldü, artık gülme sırası bizde" diyerek dile getiriyordu.

İşten çıkarmalar, tutuklamalar hapislere atılıp idamla yargılananların hesabı tutulamayacak kadar çoktu. Bazı kayıtlara göre 30 binden fazla işçi sakıncalı denilerek işlerinden çıkarıldı ve yeniden iş bulmaları çeşitli biçimlerle engellendi.

12 Eylül darbecilerinin kurduğu hükûmette, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev verilen Turgut Özal'ın darbecilerin destekçisi olduğu belgeleniyordu. "Ben zengini severim" diyen MESS başkanı Özal, darbecilerin kurduğu hükûmette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı yapıldı. TÜRK-İŞ Genel Sekreteri ise maalesef zihniyeti açıkça bilinen 12 Eylül Hükumetinde bakan olarak görev almıştı!...12 Eylül faşist darbecilerinin, DİSK ve üye sendika yöneticileri hakkındaki darbe bildirilerini yazan ve zalimce uygulamaları yapanlar arasında meğer ne kadar da çok evran varmış!..

EVRAN:* ?