SANAYİDE TÜRKİYE İLKLERİ
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'un fethi sırasında döktürdüğü toplar hariç; bildiğim kadarıyla Osmanlı döneminde sanayi ürün imalatı, III. Selim zamanında kısmen seri üretimle başlamış ve ilk olarak tüfek üretilmiştir. Ancak imparatorluğa kapitülasyonların tanınması, küçük sanayi çalışmalarını olumsuz etkilemiş ve var olan sanayi hamlelerini sürekli geriletmiştir.
CUMHURİYET VE AĞIR SANAYİ HAMLELERİ
Cumhuriyetle birlikte, özellikle Atatürk döneminde sanayideki ilkler, 1923-1938 yıllarında planlı bir ekonomi ile hayata geçirilmiştir. Ülke kalkınmasının bel kemiği olan ağır sanayi hamleleri bu dönemde başarıyla kendini göstermiş; devletçilik ilkesinin uygulanmasıyla tesislerin üretime katkısı en üst seviyeye çıkmıştır.
Şeker Fabrikaları: İlk büyük girişim şeker üretimi dalında olmuş, 1926 yılında Uşak ve Alpullu şeker fabrikaları kurulmuştur.
Sanayi Tesisleri: Yine bu dönemde bez, kâğıt ve savunma sanayi tesisleri gibi 50 civarında ağır sanayi tesisi açılmıştır.
ÖZEL SEKTÖR İLKLERİ VE TARIMDA DÖNÜŞÜM
Özel sektörün de bu süreçte çok önemli katkıları olmuştur:
Savunma Sanayi: Şakir Zümre (1925) ve Nuri Killigil (1930) özel sektörün ilk silah üreticileridir.
Modern Tarım: Tarımda saban yerine ilk modern pulluk yapımı 1930'larda gerçekleşmiştir.
Yerli Traktör: Türkiye'nin ilk yerli traktörü ise 1963 yılında HSG markasıyla üretilmiştir. Tamamen yerli imkânlarla geliştirilen bu traktör, ne yazık ki seri üretime geçememiştir.
KOÇ HOLDİNG: BİR SANAYİ DEVİNİN DOĞUŞU
Türkiye'nin ilk holdingi Koç Holding'dir. 1938 yılında temelleri atılan Koç topluluğu, 1963 yılında holding yapısına kavuşmuş ve tüm yönetim tek elde toplanmıştır. Koç Holding, ülke ekonomisine birçok "ilk" kazandırmıştır:
1955: Arçelik Fabrikası kuruldu.
1959: İlk yerli çamaşır makinesi üretildi.
1960: İlk yerli buzdolabı üretildi.
1964: Ankara'da ilk traktör montaj fabrikası faaliyete geçirildi.
Vehbi Koç, "göz bebeğim" dediği Türk Demirdöküm fabrikasını 1954 yılında İstanbul Silahtarağa'da kurdu. Hemen ardından, 1955 yılında Haliç'in kıyısında, Sütlüce Mahallesi'nde Arçelik Fabrikasını işletmeye açtı.
Yazınızın bu bölümü, sanayileşmenin sadece makinelerden ibaret olmadığını, aynı zamanda bir hak ve sınıf mücadelesi olduğunu vurgulayan çok kritik bir geçiş noktası. Bu kısmı da önceki bölümlerle uyumlu, akıcı ve profesyonel bir yapıya kavuşturalım:
SANAYİ VE SENDİKAL MÜCADELENİN DOĞUŞU
Bu her iki önemli fabrika; çalıştırdığı işçi sayısı, devasa üretimi, yüksek kârlılığı ve beraberinde getirdiği sendikal hareketlilikle sürekli gündemdeydi. "Grev, direniş, işgal" kavramları, bu tesisler aracılığıyla halkın ve basının dilinden düşmüyordu. Vehbi Koç, bu dinamik süreci yönetmek adına her iki fabrikaya da kendine göre "önemli" (!) genel müdürler tayin etti.
Bu becerikli (!!) genel müdürler, metal sanayicilerinden 9 kişiyi daha yanlarına alarak işçilere ve sendikalara karşı birleşme kararı aldılar. Toplam 11 patron, 1959 yılında ilk kez MESS (Metal İşverenleri Sendikası) ismiyle bir araya geldi. Metal işkolu içerisindeki bu devasa mücadeleyi; MESS ve T. MADEN-İŞ sendikası arasındaki çekişmeleri ileride çok daha teferruatlı bir şekilde kaleme alacağım.
TÜRKİYE'NİN "İLK"LERİ VE ARÇELİK
Türkiye sanayisi, bu dönemde pek çok alanda ilkleriyle tanıştı:
İlk otomobil ve ilk kamyon
İlk ampul ve ilk şofben
İlk kompresör ve ilk LPG gazı
İlk cam yünü ve ilk motor bloku
İlk kaliteli kablo
Ve tüm bu beyaz eşya devriminin öncüsü: ARÇELİK.
ARÇELİK FABRİKASI TOPLU SÖZLEŞMESİ (1975)
1973 yılı Eylül ayında yapılan genel kurulda Genel Başkan Vekili olarak seçildim. Bu süreçte Toplu Sözleşme, Araştırma, Ekonomi-Politika, İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı daire başkanlıkları gibi kritik görevleri üstlendim.
SENDİKACILIKTA PİŞME DÖNEMİ: SİLAHTARAĞA VE RABAK
Sendikacılık yönetimindeki "çıraklık" dönemim, Kağıthane’de kurulu Rabak Fabrikası ile
Silahtarağa Şubesi arasında geçti. Şube Gençlik Kolu Başkanlığı dönemimde bu mücadelenin içinde pişerek olgunlaştım. Çok kısa bir süre sonra, 1965 yılında yapılan şube genel kurulunda başkan seçildim.Bu yıllar, Maden-İş'in özellikle Silahtarağa bölgesinde adeta şahlandığı bir dönemdi. Onlarca toplu sözleşme müzakeresini bizzat yönettim. Başarıyla sonuçlanan her sözleşme, sendikal örgütlenmeyi hızlandırıyor; yeni üyelerin katılımı ise sendikamızı hem sayısal hem de maddi olarak güçlendiriyordu.
ARÇELİK’TE MÜZAKERE SÜRECİ VE TASLAK HAZIRLIĞI
Genel Başkan Vekili ve Toplu Sözleşme Dairesi Başkanı olarak, Arçelik işçileriyle farklı tarihlerde iki büyük salon toplantısı gerçekleştirdim. Hazırladığımız toplu sözleşme taslağını bu toplantılarda enine boyuna tartıştık. Üyelerimizin görüşlerini alarak olgunlaştırdığımız ve oy birliğiyle kabul edilen tasarıyı Arçelik işverenine sunduk.
GEBZE 1974: ANLAŞMAZLIK VE MESS DUVARI
2200 işçinin ter döktüğü Gebze Arçelik Fabrikası'nda, 4 Aralık 1974 tarihinde başlayan toplu sözleşme görüşmeleri maalesef çıkmaza girdi. İşverenin üyesi olduğu MESS, uzlaşmaz bir tutum sergileyerek görüşmelerin anlaşmazlıkla sonuçlanmasına neden oldu.
MESS'in o dönemdeki temel stratejisi, işçi sendikalarını olumsuzluğa sevk etmek ve işçiler arasında bir yılgınlık yaratmaktı. Aslında bu, 1964 yılında Maden-İş'e karşı verdikleri ve sendikamız için oldukça zorlu geçen mücadelenin bir devamı niteliğindeydi. Ancak bu kez durum farklıydı; işçi daha bilinçli, örgüt daha güçlüydü.
SANAYİ İLKLERİNE KARŞI: SOSYAL HAK İLKİ
27 Şubat 1975 tarihinde, yasalara uygun olarak alınan grev kararı Arçelik fabrikasının duvarına asıldı. Bu toplu sözleşme döneminde eğer tekliflerde bir anlaşma sağlanmazsa, Arçelik işçilerinin greve ne kadar kararlı oldukları her hallerinden belli oluyordu.
Grevin başlamasına artık sadece sayılı günler kalmıştı. Pankartlar hazırlanmış, grev önlükleri dikilmiş, nöbet çizelgeleri tamamlanmıştı. Hatta disiplini ve birliği korumak adına kullanılacak olan "grev şifresi" bile belirlenmiş durumdaydı. Her şey hazırdı.
HEDEF: METAL İŞKOLUNDA BİR DEVRİM
Bu dönemdeki asıl büyük hedefimiz, metal işkolunda bir devrim niteliği taşıyacak olan yıllık ikramiye artışıydı. Hedefimiz, ikramiyeyi yılda 3 maaş seviyesine çıkarmaktı. Bu, işçi cephesi için tarihi bir "ilk" olacaktı.
Gerek devletin, gerek özel sektörün ve Koç topluluğunun ürettiği bunca "ilkin" arkasındaki asıl güç işçiler ve onların emeği değil miydi? Arçelik bugüne kadar hep makineleriyle ilkleri başarmıştı; ancak bana göre artık işçinin de kendi "ilk"ini yaratma sırası gelmişti.
İŞÇİNİN KENDİ "İLK"İ
Arçelik işçilerinin sosyal refahını güçlendirecek olan bu uygulama —yani her dört ayda bir
olmak üzere yılda toplam 3 tam maaş ikramiye— mutlaka kazanılmalı ve işçi maaşlarına yansıtılmalıydı. Sendikamızın gücü ve işçilerin sarsılmaz birliği bu kazanımı zorunlu kılıyordu.
Biz bu kararlı havayı, bizzat yönettiğim ve MESS yetkililerinin de hazır bulunduğu toplu sözleşme müzakerelerinde işveren tarafına her fırsatta hissettirmiştik. Masadaki bu gerilim, fabrikadaki üretim bantlarından çok daha canlıydı.
MÜZAKEREDEN EYLEME: "İLK"LERİN SAVAŞI
Arçelik işçilerinin yarattığı grev havası ve heyecanı artık doruk noktasına ulaşmıştı. Bu durum, arzu edilmese de üretim bantlarına yansıyor; ara dinlenmelerinde ve yemek paydoslarında yankılanan davul sesleri vaktin daraldığını haber veriyordu. Fabrikanın içinde bir devrim sessizce demleniyordu.
Grevin başlamasına sadece iki ya da üç gün kalmıştı. O kritik günlerde Genel Başkan Kemal Türkler, dahili telefondan beni aradı: "Beş on dakika içinde odamda olabilir misin? Bir misafirimiz gelecek, senin de yanımda olmanı istiyorum," dedi. Kim olduğunu sormadım, o da söylemedi.
BEŞİKTAŞ’TA BİR SÜRPRİZ: RAHMİ KOÇ SENDİKADA
Yaklaşık beş-altı dakika sonra, elinde bir çikolata kutusuyla Rahmi Koç içeri girdi. Başkan "Hoş geldiniz," diyerek karşıladı. Rahmi Bey çok beklemeden konuya girdi: "Kemal Bey, Arçelik durumunu konuşmak için geldim, ama müzakere için değil. Arçelik adına birini yetkili olarak görevlendirsem, konular bir kere daha konuşulsa olur mu?" dedi.
Başkan Türkler, "O durumu bizim Toplu Sözleşme Dairesi Başkanımıza soralım," diyerek beni tanıştırdı. Rahmi Bey, nedendir anlamadığım imalı bir ses tonuyla; "Öyle mi? Hüseyin Bey sizsiniz demek..." diyerek cevap verdi.
MASADAKİ DÜĞÜM: ÜCRET VE İKRAMİYE
Bu tarihi karşılaşmada nezaketimizi bozmadan görevimizin bilinciyle yanıt verdim: "Elbette görüşürüz, bizim asli görevimiz görüşmektir. Arzu ederseniz size konu hakkında özet bir anlatım yapayım," dedim.
Müzakere safhalarını kısaca özetledim. Genel ve sosyal haklar bölümlerinde anlaşma sağlandığını, ancak ücret zamları ve yıllık ikramiye konularında düğümlendiğimizi belirterek yanlarından ayrıldım. O an, o odadaki hava bıçak sırtıydı; bir yanda devasa bir sermaye grubu, diğer yanda 2200 işçinin sarsılmaz iradesi...
ARÇELİK 1975: MASADAKİ SATRANÇ VE ORMAN YÜRÜYÜŞÜ
Ege Cansen, masadaki kararlılığımızı gördüğünde aslında sadece bir sendikacıyla değil, fabrikadaki binlerce işçinin ortak sesiyle karşı karşıya olduğunu anlamıştı. O gün Beşiktaş’taki o odada sadece rakamlar değil, Türkiye’nin endüstriyel geleceği ve emeğin bu gelecekteki payı görüşülüyordu.
Ege Bey bir noktada, "Görüşmelere kısa bir ara verelim, biraz yalnız kalmak istiyorum," dediğinde nezaketen "Tamam, ben dışarı çıkıyorum," dedim. Ancak o, imalı ve nükteli bir cevap verdi: "Hayır, ben dışarı çıkacağım; biraz ormanda yürüme ihtiyacım var."
Yaklaşık kırk dakika sonra dönen Ege Bey'in yüzündeki ifadeyi hala hatırlıyorum. Bir ekonomist titizliğiyle maliyetleri hesaplıyor, bir taraftan da fabrikada asılı duran grev kararının ciddiyetini tartıyordu. Tazelenen çaylarımızı içerken nihayet söze başladı: "Tamam Hüseyin Bey, ücret zamlarını kabul edelim ama ikramiyeleri üçe çıkaramayız."
KİLİDİN ANAHTARI: 3 MAAŞ İKRAMİYE
Cevabım net ve kararlıydı: "Sayın Ege Bey, saatlerdir bir problemin kilidini çözmeye çalışıyoruz; bu problemin anahtarı ikramiyelerdir." Bu sözüm üzerine Ege Bey, "Tamam, 3 maaş ikramiye de tamam; artık anlaşma tutanağını tutalım," dedi. Ancak ben tutanağı o an imzalamadım. "Tutanağı sonra tutarız. Benim fabrikaya gidip işçilere durumu anlatmam lazım; çünkü onlara sözüm var, onlara sormadan imzalamayacağım," diyerek masadan kalktım.
FABRİKADA ALKIŞ TUFANI: BİR "İLK"İN ZAFERİ
Hemen fabrikadaki baştemsilciyi aradım: "Görüşme bitti, geliyorum; işçileri toplayın." Gebze'ye vardığımda beni davul, zurna ve halaylarla karşıladılar. Üyelerimizin bir kısmı grev başlatacağımı zannetmişti, heyecan doruktaydı.
Önce şaka yaptığımı zannettiler. Metal işkolunda ilk defa ikramiyenin üç maaşa çıkarıldığına onları inandırmak hayli güç oldu. Arçelik işçisi tarihi bir "ilk" yaşıyordu. "Eğer bu sözleşmeye evet diyorsanız, gidip imzayı atacağım," dediğimde yükselen o alkış tufanı, verilen emeğin ve birliğin en güzel ödülüydü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder