7 Mayıs 2026 Perşembe

HAYDİ BRE BAŞKAN: DÖKÜMÜN DUMANI, KOLTUĞUN ATEŞİ

 HAYDİ BRE BAŞKAN KÜRSÜ SENİN


Seçimler yapılalı üç gün olmuştu. Artık, seçilmiş başkan olarak şube merkezine geliyor, makam koltuğuna oturuyor, sigarasını yakıp, dumanını büyük bir keyifle daireler çizdirerek üflüyordu.
Gözlerini kapatıp hayallere dalıyor, ne yapması gerektiğini düşünmeye çalışıyordu.
Aday olmak, seçilmek güzel şeylerdi.
Fakat sonrası…

Evet, işte sonrasındaki bu kararsızlığın sızısı, tüm hareketlerine yansıyor, kendisini çok derinden etkiliyordu.
Sigarasını, yine hayallere dalarak çeşitli duygular içinde içip bitirmişti.
İkinci sigarasını da, içtiği sigaranın ateşiyle yaktı, arka arkaya hiç durmaksızın onu da içip bitirdi.

Aslında sigarayı içiyor gibi gözüküyor ama, ısırıyor, dudakları arasında çeviriyor kavga ediyor gibiydi onunla. 

Arkadaşlarının deyişiyle, büyük adam olmuştu.(!)
Bundan böyle fabrikalara gidecek, toplantılarda konuşacak, gazetelere haber olacaktı!
Belki fotoğrafları da yayımlanacaktı.
İşte bu düşünceler, yüzünde görülmeye değer bir tebessüm oluşturuyordu.
Belli ki bu durum bir süre çok hoşuna gitmişti..

Gerçekte başkan olmak neydi acaba?
Gerçi bir defa, önceki başkanı bu makam koltuğunda otururken görmüştü. Dökümhanede çalışan eski sendika temsilcilerinden Ferit Ustayla gelmişlerdi sendika şubesine.
Ama şimdi kendisi için bu koltukta oturmak sanki başka şeydi.

Ustanın bir sorunu vardı, onu başkana anlatmış ve çözümünü sormuştu. Binadan ayrıldıktan hemen sonra, Usta ''başkana anlattım ama herhalde hallederler ”demişti. Çoğu zaman tamam hallederiz, bakarız o patronun ümüğünü sıkarız derler ama sonuç değişmez'' demişti.  Bu anlatılanlar o gün hoşuna gitmemişti!... 
Siyah beyaz fotoğrafta, genç ve takım elbiseli bir adam olan Hüseyin Ekinci, bir çalışma masasında otururken görülüyor. Önündeki evrakları veya gazeteyi dikkatle inceleyen Ekinci'nin masasında dönemin ruhunu yansıtan şık bir kalemlik seti bulunuyor. Arka planda ise ofis perdeleri yer alıyor.
Ferit Usta uzun zamandır fabrikada çalışıyordu ve sendikanın çok eski, yani kıdemli üyesiydi. Bir ara sendikanın, işyeri temsilciliğini yaptığını da anlatmıştı.
'Benim temsilciliğim zamanında daha sendikalar kanunu ve toplu iş sözleşmesi kanunları çıkmamıştı. Sendika aidatlarını makbuz karşılığında tek, tek üyelerden alır ve sendikaya götürürdük. İşyerinde toplu sözleşme de yapılmadığından sendikalar şimdiki gibi güçlü değildi'' diye anlatırdı.
Bilinçli bir kişiydi, sendikacılık konusunda çok şey biliyordu, halbuki kendisi bu konularda birçok şeyi daha yeni, işitiyordu.

Kendini sorumlu hissetmeye başlamıştı.
Ara sıra gözleri kapanıyor, düşünceleri, çok uzaklara gidiyordu. Gözlerini açtığı zaman ise sanki boşluğa bakar gibi oluyordu
Karışık duygular içinde kıvranıyordu adeta. Oturduğu koltuk sanki alev almış gibiydi ve kendisini yakan koltuk durumuna gelmişti. 

Sendika ana tüzüğüne göre yedi gün içinde, yeni seçilen yönetim kurulu üyelerini toplayıp görev bölümü yaptırmalıydı. Yönetim Kurulu üyeleri kendi aralarından, ikinci başkanı, şube genel sekreteri ve muhasip üyeyi seçeceklerdi.

Yeni seçilen yönetim kurulu üyeleri toplantıya nasıl çağırılır, toplantı nasıl yapılır, toplantıda neler konuşulur? Bu konularda herhangi bir fikrinin olmadığını da anlamıştı. Bütün bu olanlara kızmaya başlamıştı.
Seçildiğine de pişman olmuş gibiydi. 
Nereden gitmişti seçildiği o toplantıya? ''Gitmez olaydım keşke'' dedi içinden...

BİR İYİ BİR KÖTÜ 

Düşünceleri sürekli ikilem halinde gelişiyordu. Bir neşeli bir karamsar, bir iyi bir kötümser…
Şimdi ne yapacaktı? 
Bu işin içinden nasıl sıyrılacaktı?
En sonunda Şube Başkanlığını yapamayacağına karar verdi.
İşin içinde başarısızlık da vardı rezil olmak da…

Kararını verdi. En iyisi istifa etmekti. T. Maden-İş Sendikası antetli kâğıdı sümenin altından çıkardı müsvedde olarak karalamaya başladı. 
İstifasını genel merkeze bildirir, ondan sonra da eski işyerine ve eski işine dönerim diye düşünmüştü.!

“Evet, evet en iyi çare bu” diye fısıltılı biçimde dudakları kıpırdadı.
Önünde duran kâğıda istifa metnini yazmaya başladı.
“Seçilmiş bulunduğum Şube Başkanlığından, bu görevi ''îfa'' edemeyeceğim için” diye yazmaya başladı. Cümleyi bitirmeden yıldırım çarpmış gibi sarsıldı...

İstifa edemezdi, etse bile eski işyerine dönemeyeceğini hatırladı.
Seçim sonrası Genel başkanlık, kendisinin şube başkanlığına seçildiğini ve artık profesyonel olarak burada görev yapacağını, eski işyerine yazılı olarak bildirmişti. 
Bir an çaresizliğini hissetti. 

Oysa seçildiği gün herkes tarafından uzun süre, alkışlanmıştı. Oda gururlanmış, mutlu olmuş ve kendisini seçen delegelere sesi titreyerek teşekkür etmişti. Toplantıda divan başkanının yaptığı konuşma aklına gelmişti.

Sevgili delegeler! Biliyorum ki başkan olarak seçtiğiniz bu genç adam, işçi sınıfına çok önemli hizmetlerde bulunacak. Başarılı görevler yapacak.  Fabrikadan, fabrika tezgahlarından, yani proletaryanın içinden geliyor.
Emeğin değerini çok iyi biliyor. Genç, dinamik ve de tahsilli. Böyle birini seçtiğiniz için sizleri kutluyorum. Hayırlı olsun”.
Bu konuşmadan sonra süren alkışlar onda hem sevinç hem az da olsa bir heyecan ve korku yaratmıştı.
Kendisinin bu kadar yetenekli olmadığını biliyordu. Ama yine de içten içe gururlanmış ve hoş bir mutluluk duymuştu. 600'den fazla delegenin  doldurduğu kongre salonunda, alkışlanmak son derece güzel bir durumdu elbet.

Artık bir makamı ve bir de unvanı vardı...  
İşte şimdi bulunduğu yer ve seçildiği makam işçi ve emekçilere faydalı olmayı gerektiriyordu. Kısaca emekçilerin ve emeği ile geçinenlerin koruyucusu, hak arayıcısı olacaktı.
Ama şimdi seçildiğine pişman olmuş gibiydi. 

Birden kapının vurulduğunu duydu. “Girin” diye seslendi. Şube sekreteriydi gelen.
“Başkan bir işçi sizinle görüşmek istiyor” dedi sekreter. Zaten işçi de odaya girmişti bile. 
“Ben Demirdöküm fabrikasında çalışıyordum işten attılar suçsuz yere” dedi işçi. “Başkan yok mu? Ben asıl onunla görüşeceğim, on bir yıllık emeğim var bu fabrikada, nâhak yere işten atıldım” diyerek sandalyeye oturdu, daha doğrusu düşer gibi çöktü.

“Bir bu eksikti” dedi içinden. Hızlı bir şekilde düşünmeye çalıştı. Cevap aradı, aklına hiç bir şey gelmiyordu…

Ne yapabilirdi, acaba ne söylemeliydi, ne yapması gerekiyordu? Zaten gelen işçi kendisini başkana da benzetememişti.
Hani haksız da sayılmazdı.
Başkan dediğin şişman, kalın enseli, biraz da göbekli olurdu. O ise gerçekten başkanların yanında çocuk gibi kalan birisiydi.

“Her şeyin bir çözümü vardır, dur bakalım bir çaresini buluruz” dedi.    
Demedi aslında…
Kelimeler, dudaklarından kendiliğinden döküldü sanki.
Kendisi de şaşırdı ağzından çıkan cümlelere.
Güven gelmişti birdenbire.
''Sabah gel konuşalım, nedenini öğrenir halletmeye çalışırız.''dedi.
Elbette amacı zaman kazanmaktı! 
O sırada şube telefonu çaldı.

''Başkan merhaba ben Şakir Zümre Fabrikasından Cabir Usta, ben arkadaşlarla konuştum yarın sabah şubeye geleceğiz. Yönetim Kurulu görev bölümünü yapalım artık. dedi. 

Cabir Usta’nın sesi telefonda yankılanırken, başkan masanın üzerindeki istifa mektubuna gözü takıldı. Yarım kalmış, korkakça yazılmış o kağıt parçası duruyordu halâ. Karşısında oturan on bir yıllık işçinin nasırlı ellerine baktı. 

O eller, az önce telefonda konuşan Cabir Usta'nın sesi ve toplantı başkanının salonu inleten "proletaryanın içinden geliyor" sözleriyle zihninde birleşti.

"Tamam Cabir Usta," dedi sesi bu kez titremeden. "Sabah dokuzda bekliyorum. Kaybedecek vaktimiz yok, yapılacak çok iş var."

Telefonu kapattı. Önündeki istifa taslağını yavaşça buruşturup kül tablasının içine bıraktı. Henüz sönmemiş son sigarasının ateşiyle kağıdı tutuşturdu. Kağıdın yanışını, kelimelerin küle dönüşünü izlerken içindeki o çocuksu korkunun da yerini soğukkanlı bir kararlılığa bıraktığını hissetti.

Karşısındaki işçiye döndü. "Adın neydi arkadaşım?" dedi. İşçi şaşkınlıkla, "Hikmet" diye mırıldandı. Başkan, masanın altındaki çekmeceden sendika tüzüğünü ve boş bir not defteri çıkardı. "Bak Hikmet kardeş, ben de Rabak Fabrikasından bakır dökümünden geliyorum. Oturduğum bu koltuğun tozunu daha 4 gün oldu yutalı, ama fabrikanın tozunu yıllarca yuttum. Şimdi anlat bakalım, o patron seni hangi bahaneyle kapının önüne koydu? Önce konuyu bilmemiz öğrenmemiz gerekir. Öyle değil mi?

O an odadaki hava değişti. Artık o koltukta oturan "seçilmiş bir çocuk" değil, sanki kavganın içine dalmaya hazırlanan bir işçi önderi vardı. Akşam şube binasından çıkarken, "T. Maden-İş Şube Başkanlığı" yazısı artık gözüne sadece bir unvan gibi değil, taşınması gereken onurlu bir yük gibi göründü.

Haydi Bre Başkan, makam da kürsü de  senindir artık...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder