13 Haziran 2020 Cumartesi

BİR 15-16 HAZİRAN HİKAYESİ

15-16 HAZİRAN VE 50. YIL
"Toplantı dediğin işte böyle olur be kardeşim." DİSK'İN, Ondört Haziran 1970 Günü Merter'de yaptığı toplantı sona erdi.
Toplantıya katılan sendika yöneticileri ve işyeri temsilcilerinin bir kısmı evlerine, bir kısmı ise çalıştıkları vardiyalarına yetişip, işbaşı yapmak üzere çalıştıkları fabrikaların yoluna koyuldular

Yakup, birlikte yürüdüğü arkadaşlarına bu toplantıyı ve toplantının önemini biraz önce söylediği bu tek cümle ile özetledi."Toplantı dediğin işte böyle olur be kardeşim, konuşanların tamamı önemli şeyler söylüyor, dinleyenler ise dikkat kesilmişler" diyerek konuşmasını sürdürüyordu.

Salih Usta, Yakup'un sözünü tam burasında keserek, atak yaptı ve araya girdi. "Siyasi iktidar geri adım atar mı ne dersin Turan Usta?" dedi. 
Turan usta Salih'i duymamış gibi yaptı ve Çotak Mehmet'e doğru dönerek,"Mehmet gece paydosunda bizim kısımdaki arkadaşlara, kararlaştırdığımız kadarını sen anlat, gündüzcülere de sabah ben anlatırım"dedi. 
Çotak "tamam usta meraklanma sen, gece yemek paydosunda güzelce anlatırım ben" diyordu ki, Salih Usta dayanamadı, "Çotak direniş kararını da söyleyecek misin" diyerek söze tekrar girdi?

Çotak çok sinirlendi azarlarcasına" Salih Usta bak kardeşim sen laftan anlamaz mısın? Direniş lafını da nereden çıkarıyorsun? Kaç defa aramızda konuştuk, kararlaştırdık. Direniş değil, üretim, üretim, üretim, üretimden gelen gücümüz, anladın mı?..

ÜRETİMDEN GELEN GÜCÜMÜZ

Çotak Mehmet konuşmasını sürdürdü, cümleyi tam olarak bir kere daha tekrarladı. "Üretimden gelen gücümüzü kullanacağız, bu gücümüzü de herkes görecek, hepsi bu kadar işte anlaşıldı mı?" diyerek sözlerini tamamladı.
Dört ay önce fabrikada yapılan sendika işyeri temsilciliği seçiminde işçiler, Salih Ustayı da temsilci olarak seçmişlerdi ama, Turan Usta, Salih'e  hiç güven duymuyordu. Zaten eskiden beri sevmezdi onu.
Diğer temsilcilere bir iki defa "Salih'e dikkat edin, onun yanında önemli şeyler konuşmayalım" demişti...

Diğer temsilciler Turan Ustaya bunun nedenini hiç sormadılar. Sormak da istemediler. Turan Usta böyle söylediyse bir sebebi hem de önemli bir sebebi vardır diye düşünürlerdi.
Zaten sorsalar da Turan Usta'dan cevap alamazlardı. Hepsinin yüzüne öylece baktıktan sonra sözü başka konuya getirirdi.

Turan Usta Karadenizliydi.
Fabrikanın en kıdemlilerinden sayılırdı. İşletmenin kuruluşunda işe alınmış, makine bakım kısmında usta olarak çalışmış ve tüm makine montajına nezaret etmişti.
Ustalığının yanında, çalışkanlığı nedeniyle de fabrika müdürü onu dökümhane kısmına da ustabaşı yapmıştı. Döküm işçileri Turan Ustaya çokça güven ve saygı duyarlardı.

AĞAÇLAR ÇİÇEK AÇAR

Turan Usta, temsilci arkadaşlarına doğru baktı, sıra ile hepsinin üzerinde birer, birer göz gezdirdi. Adanalıya döndü, "bana bak Sabbar çok düşüncelisin, hiç konuşmadın yoksa durum kritik mi" diyerek şaka yollu bir söz attı ortaya? 
"Ustacığım ben sana şöyle izah edeyim. Kışlar ne kadar uzun sürerse sürsün. Bu uzun süren kışların  ardından da, bahar mutlaka gelir. Gecikmelere rağmen ağaçlar yine de çiçeklerini açar. Meyvelerini de verirler."
"Anladım Sabbar anladım, yine her zamanki gibi filozofluğun üstünde" dedi Turan Usta.

GECE YEMEK PAYDOSU

Gece yarısını biraz geçmişti. Siren sesiyle birlikte işçiler topluca yemekhaneye doluşmaya başladı.
Çotak Mehmet yemekhaneye herkesten önce geldi. Bu güne kadar Çotak ellerini ve yüzünü yıkamadan yemekhaneye girmezdi. Ancak şimdi durum değişikti. 
Ne yıkanmayı ne de yemeği düşünecek durumdaydı...

Aklında, konuşmaya başlayacağı ilk cümle vardı. İçinden sürekli bu cümleyi tekrarlıyordu.
Yemekhanede herkesi görebileceği bir yer seçti ve beklemeye başladı.
İşçilerin çoğunluğunun gelmesini bekledikten sonra, sağına, soluna baktı, ayağa kalktı ve bağırarak,"arkadaşlar biliyorum çok yorgunsunuz ve çok acıktınız, gecenin bu saatinde ikinci dökümü de bitirdik ve yorulduk."
Devamı gelmedi konuşmanın.

SES DUYULMUYOR

Bir kısım işçi hala yemek almak için sıra kapma yarışındaydı. 
Çotak sesini duyuramadığını anladı. İki dakika bekledikten sonra bu sefer bir sandalyenin üzerine çıktı ve adeta gürledi.
"Arkadaşlar beni dinleyin"

"Dün sendikamızın toplantısına katıldık. İstanbul ve Kocaeli'deki bütün işyeri sendika temsilcileri bu toplantıya katılmışlardı. Hükumet'in değiştirmek istediği Sendikalar Kanunu ile ilgili konuşmalar yapıldı. Kararlar alındı. Bunları size kısaca anlatacağım, biraz sessizlik istiyorum" dedi ve devam etti.

"Toplantıda sendika başkanları konuştular. Sendikalar Kanununda yapılmak istenen değişikliklerin işçilerin aleyhine olduğunu belirttiler. Çok sayıda işyeri sendika temsilcisi konuştu. Konuşmalar gerçek sendikacılığın yok edilmek istendiği, işçilerin sendika seçme özgürlüğünün ortadan kalkacağı yönündeydi. Yani bizim anladığımız fabrikamızda, sanki eski günlere dönüş olacak!"

"Arkadaşlar biz eskiye dönmek istemiyoruz. Eskiden fabrikamızda sarı sendika vardı.  İşçiye sormadan  toplu sözleşmeler imzalıyordu. Ondan kurtulmak onların zulmünden korunabilmek için yıllarca mücadele ettik."
"Haklarımızı korumuyordu...

Adı sendika ama işçi sendikası gibi değildi...
Toplu sözleşmelerde bizi her dönem sattılar. 
Açıkça her dönem, satıldık. 
Hem de pazar malları gibi."

"Şimdiki sendikaya geçmek için çok zor günler yaşandı. Birçok arkadaşımız haksız yere işten atıldı, birçok arkadaşımıza yevmiye kesme cezaları verildi.
Korkunç günler yaşandı fabrikamızda. 
Bunlardan kurtulmak için eylemler yapıldı... 
Direniş yapıldı. 
Günlerce işbaşı yapılamadı."

"Bizleri polislerle, askerlerle karşı karşıya getirdiler...
Lafı fazla uzatmayacağım.
Herkes geçmişi bir düşünsün, eski günlere kim dönmek ister?
Toplantıda alınan karar şudur.
İşçi üretimden gelen gücünü kullanacak.
Hepinize afiyet olsun."

EN BÜYÜK GÜÇ BİRLİKTİR

Arka taraftaki masaların birinde, konuşmayı dikkatle dinleyen bir taraftan da çorbasını kaşıklayan, Erzurumlu Yusuf  Dayı, yanında oturan genç Zeynel'e döndü,"ula Zeynel sen bilirsin, üretim gücü ne ola ki?"

"Yusuf dayı üretim gücü işçinin en önemli silahıdır! Kısaca anlatayım, işçi çalışmazsa makineler durur. Mal üretilmez. Mal üretilmezse satış olmaz, satış olmayınca patronlar kar edemez. Makineleri durduran, malın üretilmesini engelleyen güç, işte işçinin üretimden gelen gücü budur. İşçi her zaman değil ama yeri geldiğinde bu gücünü kullanır."

Yusuf Dayı Zeynel'i pür dikkat dinledi. "Zeynel sana da bir şey sorduk, nutuk dinlettin yahu, ben bunu bir düşüneyim" dedi. 
Zeynel'i dinlerken çorba kasesi boşalmıştı Yusuf Dayının.
Bulgur tabağını önüne çekti, ekmek sepetine uzandı bir dilim ekmek daha aldı yemeye devam etti...

EKTİĞİMİZ BİTMEDİ

Yusuf Dayı kırk beş yaşında gelmişti İstanbul'a.
Erzurum'un Hınıs ilçesindendi.
İstanbul'a gelene kadar köyünde yaşayan ataları gibi o da çiftçilikle uğraşmış. Verimsiz ve susuz topraklarla boğuşmuş, kendi ifadesine göre tohum ekmiş bitmemiş, fidan dikmiş tutmamış.
Bu yaşına kadar yoksulluğun her türlüsünü yaşamış...

"Senenin sekiz ayını kış yaşarız biz, der ve gülerek, bizim oralarda arazi susuz ve çorak, ektiğimiz istediğimiz gibi bitmezdi ama dürtdüğümüz çıkardı(!)" diyerek çok çocuklu olduklarını şaka yollu anlatırdı hep.

Yusuf Dayı anlatmaya başlayınca dinleyenler, bu adamın hiç derdi yok zannederdi. Sürekli gülümser, nükteli konuşur, konuştuğu zaman da kesinlikle dinletirdi...
Bir defasında köyünde meydana gelen depremi anlatmıştı. Evler yıkılmış, hayvanlar telef olmuş, çoğu insan göçük altında kalarak ölmüş.
Göçük altından çıkarttıkları cesetleri anlatırken iki gözü iki çeşme dakikalarca hıçkırarak ağlamıştı...
O günleri yeniden yaşıyordu sanki...

DAĞ BAYIR DOLAŞTI DURDU

Depremde oğlu Suphi de göçük altında kalmış, iki gün sonra çıkarabilmişler yıkıntı altından.
Suphi sağ olarak çıkartılmış ama, o günden sonra uzun süre konuşamamış. "Dili tutuldu yavrumun, aylarca dağ bayır dolaştı durdu." diyordu.

"Bu günler çok zor geçti. Çoğu zaman açtık, şimdi bir de açıkta kalmıştık. Kader böyle yazılmış. Allah sevdiği kullarını zora sokarak imtihan edermiş" der ve gülümsemesine devam ederdi.
Bir yıl önce işe girmişti Yusuf Dayı. Karısını ve çocuklarını İstanbul'a getirmeyi düşünüyordu. Daha doğrusu birçokları gibi Erzurum'dan göçmeyi tasarlıyordu. Bazı hemşehrilerine bana Yıldıztabya'da kiralık iki göz bir gecekondu bakın demişti.

Yemek paydosu bitmek üzereyken Yusuf Dayı yemeğini bitirdi yemekhaneden çıkmak üzere ayaklandı. Üretim gücü meselesi aklını kurcalıyordu. Çalışacağı kısma doğru yönelmişti ki ani bir hareketle geri döndü, henüz yemeğinin tamamını bitirmeyen Zeynel'e dönerek "bana bak Zeynel  bu işi düşüneceğim, bir kere daha konuşalım olur mu?" dedi ve yürüdü.

Yusuf Dayı kum eleme işlemini yapmaya başladı. Döküm kalıpları hazırlanması için hem eski döküm kumunun hemde yeni kumun belli bir oranla karıştırılması gerekiyordu. Ayrıca bu bileşimin başka maddelerle de (kömür tozu gibi) desteklenmesi gerekir. Yusuf Dayı geri dönen eski kumları karıştırıyor, birbirine yapışan topakları eziyor, eliyor kendini otomatiğe bağlamış gibi durmadan dinlenmeden çalışıyor, çalışıyor.

Aklında, sabah uygulanacak veya uygulanmayacak üretim gücü!
Kendine göre hayaller kuruyor.
Hayallerinde karamsarlık ağır basıyor... 
İşten çıkarılıyor! 
Köyüne dönmek zorunda kalıyor.
Köyüne dönmeden komşu fabrikalarda iş arıyor, kimisi yaşlı diye, kimisi  de sanatkar işçi aradıklarını söyleyerek işe almıyorlar. 
Böyle hayaller kurarak öyle bunaldı ki nasıl çalıştığını, aynı kumu kaç defa elekten geçirdiğini unuttu. Elleri otomatik  hale gelmişti. 
Durmadan, nefes almamacasına çalışıyor, çalışıyordu...

Aslında, kendine göre işiyle kavga ediyordu... 
"Doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyor" beyninin tamamı üretim gücü ve sonrası olacaklarıyla dolmuştu. 
Birden aklına Zeynel geldi. 
Ona bir daha görüşelim demişti. 
Zaten sabah olmak üzereydi, paydos vakti de yaklaşmaktaydı. 
Kararını verdi. Zeynel'i buldu. 
"Zeynel ben kararımı verdim, siz nerede ben de oradayım." dedi ve hızla işine döndü.
Üretim gücü hareketi, yörüngeye girmişti!..

Fabrikadan çıkan gece vardiyası çalışanları, evlerine gitmedi.
Sabah işe gelenler ise fabrikaya girmedi...
Yusuf Dayı, 15 HAZİRAN 1970 sabahı, diğer fabrikaların işçileri ile buluşmak için yürüyen arkadaşlarının arasında ve ön sırasında yürüyordu...

Not: Bu hikaye, İstanbul Silahtarağa'da kurulu döküm fabrikalarının birinde yaşanmıştır. İsimler değiştirilmiştir.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme