KAYI KÖYÜ VE İÇME SUYUNUN TARİHİ
Doğduğum ve yedi yaşıma kadar büyüdüğüm Kayı Köyü'nün kuruluşu, yerleşimi ve tarihi hakkında ne yazık ki çok detaylı bilgilere sahip değiliz. Bu yüzden, hafızama kazınan bazı önemli olayları, özellikle köyümüzün geçmişini merak eden genç ve çocuklar için kaleme almak istedim.
Kayı Köyü'nün tarihine ait izleri, Osmanlı Devleti’nin halktan aldığı vergileri kayıt altında tuttuğu Avarız Defterlerinde aramaya çalıştım. Bu defterlerdeki bilgilere göre, 1642 yılına kadar adı "Gercanis" olan Refahiye, 1884 yılında ilçe statüsüne kavuşmuştur.
Bilindiği gibi "Kayı" sözcüğü; güç, kuvvet ve kudret sahibi anlamına gelmektedir. Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuzların 24 boyundan biri, Kaşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti't-Türk eserine göre ise 22 boyundan ikincisidir. Birçok tarihi kaynakta, Osmanlıların da bu boydan geldiği belirtilmektedir.
Asıl işlevi vergi durumlarını kayıt altına almak olan Avarız defterleri; eyaletler, vilayetler, dağlar ve şehirler gibi coğrafi ve beşeri bilgileri de içerir. İşte Kayı Köyü de tıpkı adı ve konumu gibi köklü bir geçmişe sahiptir. Tarihteki yerini alan köyümüz; Yukarı, Karşı ve Aşağı Mahalle olmak üzere üç şirin mahalleden oluşan bir yerleşim bölgesidir. "Şirin" sözcüğünü bilerek kullanıyorum; zira tüm köyler, içinde doğup büyüyen herkes için dünyanın en güzel ve en şirin yeridir.
"Ben Elektriği Komşu Köyde Gördüm!"
Çok bilinen, "Ben feleği gördüm taştan inerken, gırıldı kanadım celvan ederken" diye başlayan güzel bir türkümüz vardır. Yazanın ve söyleyenin feleği gerçekten görüp görmediğini bilemem ama ben, bin dokuz yüz kırklı yıllarda henüz bir çocukken, komşu köyde elektriği gözlerimle görmüştüm!
Kırklı yıllarda ülke nüfusunun üçte ikisinden fazlası köylerde yaşıyordu. Genç Türkiye Cumhuriyeti, eğitim ve öğretimi ilk sıraya koymuş ve bu amaçla 1940 yılında Köy Enstitülerini kurmuştu. Enstitülerin ana amacı ilkokul öğretmeni yetiştirmekti. Ancak buralardan mezun olan öğretmenler; sadece okuma yazma değil, başta tarım olmak üzere köylünün kendi kendine yetmesini sağlayacak pratik bilgilerle de donatılıyordu.
İşte komşu Akarsu köyündeki Zeki Başöğretmen de bu idealist eğitimcilerden biriydi. Zeki Öğretmen, suyun akış hızıyla çalışan bir su türbini kurarak elektrik üretmeyi ve bu elektriği aydınlatmada kullanmayı başarmıştı!
Zannederim 1946 ya da 1948 yılıydı... Eski adı Avarız defterlerinde "Alakilise", yöre halkının dilinde ise "Alakise" olarak geçen Akarsu köyünde, bir köy odası elektrikle aydınlatılmıştı. O tarihlerde Refahiye'nin köylerinde aydınlatma çıra, idare lambası ve gaz lambaları ile yapılırken, ben elektriği o yakın köyde görmüştüm. Ampuller küçüktü, ışık bugünkü gibi parlak değildi; hani derler ya "ölü gözü gibi" yanıyordu ama odanın içi gaz lambasıyla değil, elektrikle aydınlanıyordu!
Köylerde Eğitim ve Gaz Yağı Sıkıntısı
Köyümüzde o dönemde tek odadan ibaret, tek sınıflı bir okul vardı. "Eğitmen" denilen öğreticiler vasıtasıyla birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar bir arada eğitim görürdü; çünkü eğitmenlerin sadece üçüncü sınıfa kadar okutma yetkisi vardı. O yıllarda henüz okul çağında olmadığım için okula giden çocukları çok kıskanırdım. Daha sonraları köyümüze yeni bir okul yapıldı. Balıkesirli, Köy Enstitüsü mezunu İsmail Kayalı adında bir öğretmen görevlendirildi ve böylece köyümüzün okulu beş yıllık eğitim veren bir yuva haline geldi.
O yıllarda köylerde okuma yazma bilenlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdı. Komşuların, gelen mektuplarını okunması için sık sık babama getirdiklerini hatırlıyorum. Babam hem Osmanlıca hem de Yeni Türkçe okuyup yazabilirdi; nitekim uzun yıllar köy muhtarlığı da yapmıştı.
Yine babamın anlattığına göre; 1939 Erzincan Büyük Depremi'nde Avrupa’dan ve dünyadan çok fazla yardım gelmiş fakat bu yardımlar halka pek yansıtılmamış. O tarihte de muhtar olan babam, "Köy halkı adına yardım olarak bize sadece bir teneke (18 litre) gaz yağı verdiler" diye hayıflanarak anlatırdı. Gaz yağı o dönemde hayati önem taşıyordu; evlerimizi aydınlatan idare, fiske, kandil ya da gaz lambalarının tek yakıtıydı.
Sağlıklı İçme Suyu Mücadelesi ve Gurbet Yılları
Üç mahalleden oluşan köyümüzde içme ve kullanma suyu, Akarsu köyü ve "boğaz" denilen bölgeden geçen, "Dinasor Çayı"ndan sağlanırdı. Kadınlar sabahın seherinde kalkar, "helke" dedikleri kovalarla Dinasor Çayı'ndan taşıdıkları suları evlerin en serin yerindeki çam kütüklerinden oyulmuş kürünlerin (su teknelerinin) içine boşaltırlardı. Kullanma suyu ise kesinlikle köyün tam ortasından geçen ırmaktan taşınırdı. Bu suların sağlıklı olup olmadığının tartışıldığına hiç şahit olmadım; insanlar "Akar su pislik tutmaz" diyerek kendilerini rahatlatırlardı.
Halkın geçimi arpa ve buğday başta olmak üzere tarıma dayalıydı. Ancak araziler susuz, tarlalar ise küçük parçalar halindeydi. Elde edilen ürün geçime yetmediği için köy halkının büyük bir kısmı gurbetçi olmuştu. Gurbetçiler çalışmak için genellikle İstanbul'a gider, bir süre çalıştıktan sonra köye dönerlerdi. Zamanla gurbete gidenlerin bir kısmı kalıcı işler bulup bir daha geri dönmedi. Bizim ailemiz de bu göç kervanına katılanlardan biriydi. 1960’ların ortalarına gelindiğinde, köyde yaşayanların sayısı eski nüfusun yarısından bile az kalmıştı.
Tenteli Kamyonla Dört Günlük İstanbul Yolculuğu
Doğduğum dönem, köyde işlerin en yoğun olduğu zamanlara denk gelmiş. Haziran ayı bizim oralarda arpa biçim zamanıdır ve arpa çok değerlidir. Doğumumdan kaç gün sonra olduğunu tam bilmiyorum; annem beni dört veya beş yaşındaki ablama emanet edip arpa biçmek için tarlaya gitmiş. Ben de gün boyu arkasından ağlamışım. Bu yoğun ağlamalar nedeniyle henüz bebekken kasık fıtığı olmuşum.
Altı yaşına kadar beni sancılarla boğuşturan bu fıtıkla büyüdüm; yaşıtlarımla oynadım, güreştim, yeri geldi kavga ettim. Sonunda ameliyat olmam için İstanbul'a gönderilmeme karar verildi. O senelerde Suşehri’li "Ateş Osman" isimli bir şoför çok meşhurdu. Onun tenteli kamyonunun kasasında, tam dört gün süren zorlu bir yolculuğun ardından "Ver elini İstanbul" dedik.
Dayanışma ve Kayı Köyü Yardımlaşma Derneği
Yıl 1967... İstanbul'a gurbetçi olarak gelen köylülerimiz artık iyi işler edinmeye başlamışlardı. Aralarında taksi şoförü, taksi sahibi, polis, bekçi olanlar; büyük otellerde komilik, garsonluk yapanlar; bankalarda güvenlik görevlisi ya da fabrikalarda işçi olarak çalışanlar vardı.
Hemşehrilerimizin büyük bir bölümü, tatil günlerinde Dolapdere Yenişehir'deki Haydar'ın Kahvesi'nde toplanır, hasret giderir, memleket meselelerini konuşurdu. İşte yine böyle bir gün, o kahvehanede toplanarak Kayı Köyü Yardımlaşma Derneği'ni kurduk. Çeşitli etkinlikler ve özverili çalışmalar neticesinde üye sayımız hızla çoğaldı.
1969: Temiz Suyu Köye Getirdiğimiz O Tarihi Gün
Dernek yönetimi olarak kolları sıvadık; Devlet Su İşleri (DSİ) ve Yol Su Elektrik (YSE) Müdürlüğü gibi ilgili kurumlarla yoğun yazışmalar, görüşmeler gerçekleştirdik. Gayretli çalışmalarımız meyvesini verdi ve köyümüz insanını yüzyıllar sonra, 1969 yılında nihayet sağlıklı içme suyuna kavuşturduk.
Ramazan aylarında köyün yaşlılarının iftarda oruçlarını açmak için özellikle tercih ettiği "Kahve Gözeleri"nden (yöre ağzıyla Gayfe Gözeleri) kova ve bakraçlarla taşınan o temiz ve şifalı su, yaptırdığımız modern çeşmelerden akmaya başladı.
İçme suyunun getirilişi ve çeşmelerin açılış töreninde, derneğin kurucu üyesi olarak gurur dolu bir konuşma yaptım. Bizlere destek veren siyasetçilere, bürokratlara, dernek üyelerimize ve emeğini esirgemeyen köy halkına teşekkür ettim.
Açılış törenimiz adeta bir devlet zirvesi gibiydi. Başbakan Süleyman Demirel'in Genel Başkan Yardımcısı ve Erzincan Milletvekili Sadık Perinçek, Devlet Bakanı Hüsamettin Atabeyli, Erzincan YSE Müdürü, mülki amirler ve çevre köylerden gelen çok sayıda konuk bizleri yalnız bırakmamıştı. Törene katılmak için başta İstanbul olmak üzere Erzincan ve Erzurum gibi büyük şehirlerden onlarca köylümüz memlekete akın etmişti.
1967 yılında kurduğumuz o küçük dernek, kısa sürede çok büyük ve tarihi bir iş başarmıştı. Yüzyıllardır çoğunlukla ırmak suyu içmek ve kullanmak zorunda kalan köylülerimiz; birlik olmanın, yardımlaşmanın ve el birliği ile çalışmanın meyvesini o çeşmelerden akan tertemiz suyla almış oldu.
Doğduğum ve yedi yaşıma kadar büyüdüğüm Kayı Köyü'nün kuruluşu, yerleşimi ve tarihi hakkında ne yazık ki çok detaylı bilgilere sahip değiliz. Bu yüzden, hafızama kazınan bazı önemli olayları, özellikle köyümüzün geçmişini merak eden genç ve çocuklar için kaleme almak istedim.
Kayı Köyü'nün tarihine ait izleri, Osmanlı Devleti’nin halktan aldığı vergileri kayıt altında tuttuğu Avarız Defterlerinde aramaya çalıştım. Bu defterlerdeki bilgilere göre, 1642 yılına kadar adı "Gercanis" olan Refahiye, 1884 yılında ilçe statüsüne kavuşmuştur.
Bilindiği gibi "Kayı" sözcüğü; güç, kuvvet ve kudret sahibi anlamına gelmektedir. Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuzların 24 boyundan biri, Kaşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti't-Türk eserine göre ise 22 boyundan ikincisidir. Birçok tarihi kaynakta, Osmanlıların da bu boydan geldiği belirtilmektedir.
Asıl işlevi vergi durumlarını kayıt altına almak olan Avarız defterleri; eyaletler, vilayetler, dağlar ve şehirler gibi coğrafi ve beşeri bilgileri de içerir. İşte Kayı Köyü de tıpkı adı ve konumu gibi köklü bir geçmişe sahiptir. Tarihteki yerini alan köyümüz; Yukarı, Karşı ve Aşağı Mahalle olmak üzere üç şirin mahalleden oluşan bir yerleşim bölgesidir. "Şirin" sözcüğünü bilerek kullanıyorum; zira tüm köyler, içinde doğup büyüyen herkes için dünyanın en güzel ve en şirin yeridir.
"Ben Elektriği Komşu Köyde Gördüm!"
Çok bilinen, "Ben feleği gördüm taştan inerken, gırıldı kanadım celvan ederken" diye başlayan güzel bir türkümüz vardır. Yazanın ve söyleyenin feleği gerçekten görüp görmediğini bilemem ama ben, bin dokuz yüz kırklı yıllarda henüz bir çocukken, komşu köyde elektriği gözlerimle görmüştüm!
Kırklı yıllarda ülke nüfusunun üçte ikisinden fazlası köylerde yaşıyordu. Genç Türkiye Cumhuriyeti, eğitim ve öğretimi ilk sıraya koymuş ve bu amaçla 1940 yılında Köy Enstitülerini kurmuştu. Enstitülerin ana amacı ilkokul öğretmeni yetiştirmekti. Ancak buralardan mezun olan öğretmenler; sadece okuma yazma değil, başta tarım olmak üzere köylünün kendi kendine yetmesini sağlayacak pratik bilgilerle de donatılıyordu.
![]() |
| Kayı Köyü Yardımlaşma Derneği'nin büyük gayretleri ileYSE Müdürlüğü tarafından üç mahalleye birer adet (1969 yılında açılışı) yapılan ve bu gün artık kullanılmıyan çeşmelerden birisi. |
Zannederim 1946 ya da 1948 yılıydı... Eski adı Avarız defterlerinde "Alakilise", yöre halkının dilinde ise "Alakise" olarak geçen Akarsu köyünde, bir köy odası elektrikle aydınlatılmıştı. O tarihlerde Refahiye'nin köylerinde aydınlatma çıra, idare lambası ve gaz lambaları ile yapılırken, ben elektriği o yakın köyde görmüştüm. Ampuller küçüktü, ışık bugünkü gibi parlak değildi; hani derler ya "ölü gözü gibi" yanıyordu ama odanın içi gaz lambasıyla değil, elektrikle aydınlanıyordu!
Alakise Nahiyesi (Akarsu Bucağı) ve Eski Günler
Köyümüz idari yönden, yeni adı Akarsu olan nahiyeye bağlıydı; karakol ve nahiye müdürlüğü buradaydı. Dört ya da beş yaşlarındayken babam bir gün nahiyeye giderken beni de yanında götürmüştü. O günden hatırımda kalan en net anı; şahane bir işçilikle, ahşap doğramalarla çok güzel dekore edilmiş bir köy odasında yapılan toplantıydı.
Büyük amcam marangozdu. Evlerdeki "yüklük" tabir edilen yatak dolaplarını, arpa, buğday koyduğumuz zahire ve un ambarlarını ahşap işçiliğiyle o yapardı. Çoğu zaman onun çalışmasını hayranlıkla seyrettiğim için ahşap işçiliğinin güzelliğinden az çok anlardım.
Köyümüz idari yönden, yeni adı Akarsu olan nahiyeye bağlıydı; karakol ve nahiye müdürlüğü buradaydı. Dört ya da beş yaşlarındayken babam bir gün nahiyeye giderken beni de yanında götürmüştü. O günden hatırımda kalan en net anı; şahane bir işçilikle, ahşap doğramalarla çok güzel dekore edilmiş bir köy odasında yapılan toplantıydı.
Büyük amcam marangozdu. Evlerdeki "yüklük" tabir edilen yatak dolaplarını, arpa, buğday koyduğumuz zahire ve un ambarlarını ahşap işçiliğiyle o yapardı. Çoğu zaman onun çalışmasını hayranlıkla seyrettiğim için ahşap işçiliğinin güzelliğinden az çok anlardım.
Bu yüzden Alakilise'de gördüğüm o köy odası bana muhteşem gelmişti. Sonradan o odanın, Zeki Başöğretmen’in babasına ait olduğunu öğrendim.
Zeki Öğretmen’in 1940'lı yıllarda köyüne getirdiği o elektriğe karşılık; biz 1969 yılında çeşme açılışları için köye gittiğimizde, köyümüzün hâlâ elektriksiz olduğunu görmek ise tarihin garip bir tezatıydı.
Köylerde Eğitim ve Gaz Yağı Sıkıntısı
Köyümüzde o dönemde tek odadan ibaret, tek sınıflı bir okul vardı. "Eğitmen" denilen öğreticiler vasıtasıyla birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar bir arada eğitim görürdü; çünkü eğitmenlerin sadece üçüncü sınıfa kadar okutma yetkisi vardı. O yıllarda henüz okul çağında olmadığım için okula giden çocukları çok kıskanırdım. Daha sonraları köyümüze yeni bir okul yapıldı. Balıkesirli, Köy Enstitüsü mezunu İsmail Kayalı adında bir öğretmen görevlendirildi ve böylece köyümüzün okulu beş yıllık eğitim veren bir yuva haline geldi.
O yıllarda köylerde okuma yazma bilenlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdı. Komşuların, gelen mektuplarını okunması için sık sık babama getirdiklerini hatırlıyorum. Babam hem Osmanlıca hem de Yeni Türkçe okuyup yazabilirdi; nitekim uzun yıllar köy muhtarlığı da yapmıştı.
Yine babamın anlattığına göre; 1939 Erzincan Büyük Depremi'nde Avrupa’dan ve dünyadan çok fazla yardım gelmiş fakat bu yardımlar halka pek yansıtılmamış. O tarihte de muhtar olan babam, "Köy halkı adına yardım olarak bize sadece bir teneke (18 litre) gaz yağı verdiler" diye hayıflanarak anlatırdı. Gaz yağı o dönemde hayati önem taşıyordu; evlerimizi aydınlatan idare, fiske, kandil ya da gaz lambalarının tek yakıtıydı.
Sağlıklı İçme Suyu Mücadelesi ve Gurbet Yılları
Üç mahalleden oluşan köyümüzde içme ve kullanma suyu, Akarsu köyü ve "boğaz" denilen bölgeden geçen, "Dinasor Çayı"ndan sağlanırdı. Kadınlar sabahın seherinde kalkar, "helke" dedikleri kovalarla Dinasor Çayı'ndan taşıdıkları suları evlerin en serin yerindeki çam kütüklerinden oyulmuş kürünlerin (su teknelerinin) içine boşaltırlardı. Kullanma suyu ise kesinlikle köyün tam ortasından geçen ırmaktan taşınırdı. Bu suların sağlıklı olup olmadığının tartışıldığına hiç şahit olmadım; insanlar "Akar su pislik tutmaz" diyerek kendilerini rahatlatırlardı.
Halkın geçimi arpa ve buğday başta olmak üzere tarıma dayalıydı. Ancak araziler susuz, tarlalar ise küçük parçalar halindeydi. Elde edilen ürün geçime yetmediği için köy halkının büyük bir kısmı gurbetçi olmuştu. Gurbetçiler çalışmak için genellikle İstanbul'a gider, bir süre çalıştıktan sonra köye dönerlerdi. Zamanla gurbete gidenlerin bir kısmı kalıcı işler bulup bir daha geri dönmedi. Bizim ailemiz de bu göç kervanına katılanlardan biriydi. 1960’ların ortalarına gelindiğinde, köyde yaşayanların sayısı eski nüfusun yarısından bile az kalmıştı.
Tenteli Kamyonla Dört Günlük İstanbul Yolculuğu
Doğduğum dönem, köyde işlerin en yoğun olduğu zamanlara denk gelmiş. Haziran ayı bizim oralarda arpa biçim zamanıdır ve arpa çok değerlidir. Doğumumdan kaç gün sonra olduğunu tam bilmiyorum; annem beni dört veya beş yaşındaki ablama emanet edip arpa biçmek için tarlaya gitmiş. Ben de gün boyu arkasından ağlamışım. Bu yoğun ağlamalar nedeniyle henüz bebekken kasık fıtığı olmuşum.
Altı yaşına kadar beni sancılarla boğuşturan bu fıtıkla büyüdüm; yaşıtlarımla oynadım, güreştim, yeri geldi kavga ettim. Sonunda ameliyat olmam için İstanbul'a gönderilmeme karar verildi. O senelerde Suşehri’li "Ateş Osman" isimli bir şoför çok meşhurdu. Onun tenteli kamyonunun kasasında, tam dört gün süren zorlu bir yolculuğun ardından "Ver elini İstanbul" dedik.
Dayanışma ve Kayı Köyü Yardımlaşma Derneği
Yıl 1967... İstanbul'a gurbetçi olarak gelen köylülerimiz artık iyi işler edinmeye başlamışlardı. Aralarında taksi şoförü, taksi sahibi, polis, bekçi olanlar; büyük otellerde komilik, garsonluk yapanlar; bankalarda güvenlik görevlisi ya da fabrikalarda işçi olarak çalışanlar vardı.
Hemşehrilerimizin büyük bir bölümü, tatil günlerinde Dolapdere Yenişehir'deki Haydar'ın Kahvesi'nde toplanır, hasret giderir, memleket meselelerini konuşurdu. İşte yine böyle bir gün, o kahvehanede toplanarak Kayı Köyü Yardımlaşma Derneği'ni kurduk. Çeşitli etkinlikler ve özverili çalışmalar neticesinde üye sayımız hızla çoğaldı.
1969: Temiz Suyu Köye Getirdiğimiz O Tarihi Gün
Dernek yönetimi olarak kolları sıvadık; Devlet Su İşleri (DSİ) ve Yol Su Elektrik (YSE) Müdürlüğü gibi ilgili kurumlarla yoğun yazışmalar, görüşmeler gerçekleştirdik. Gayretli çalışmalarımız meyvesini verdi ve köyümüz insanını yüzyıllar sonra, 1969 yılında nihayet sağlıklı içme suyuna kavuşturduk.
Ramazan aylarında köyün yaşlılarının iftarda oruçlarını açmak için özellikle tercih ettiği "Kahve Gözeleri"nden (yöre ağzıyla Gayfe Gözeleri) kova ve bakraçlarla taşınan o temiz ve şifalı su, yaptırdığımız modern çeşmelerden akmaya başladı.
İçme suyunun getirilişi ve çeşmelerin açılış töreninde, derneğin kurucu üyesi olarak gurur dolu bir konuşma yaptım. Bizlere destek veren siyasetçilere, bürokratlara, dernek üyelerimize ve emeğini esirgemeyen köy halkına teşekkür ettim.
Açılış törenimiz adeta bir devlet zirvesi gibiydi. Başbakan Süleyman Demirel'in Genel Başkan Yardımcısı ve Erzincan Milletvekili Sadık Perinçek, Devlet Bakanı Hüsamettin Atabeyli, Erzincan YSE Müdürü, mülki amirler ve çevre köylerden gelen çok sayıda konuk bizleri yalnız bırakmamıştı. Törene katılmak için başta İstanbul olmak üzere Erzincan ve Erzurum gibi büyük şehirlerden onlarca köylümüz memlekete akın etmişti.
1967 yılında kurduğumuz o küçük dernek, kısa sürede çok büyük ve tarihi bir iş başarmıştı. Yüzyıllardır çoğunlukla ırmak suyu içmek ve kullanmak zorunda kalan köylülerimiz; birlik olmanın, yardımlaşmanın ve el birliği ile çalışmanın meyvesini o çeşmelerden akan tertemiz suyla almış oldu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder