14 Eylül 2014 Pazar

GÜNÜMÜZDE SENDİKALAR


SENDİKA NEDİR NİÇİN VARDIR? 
Sendikalar, üyelerinin hak ve menfaatlerini, işverenlere ve bazen de devlete karşı korumak için kurulan işçi örgütleridir. İşçiler, bu kuruluşlara üye olurlar ve her ay, tüzüklerinde belirtilen bir aidat öderler. 

Sendikalar kâr etmek için kurulan ticaret şirketleri gibi davranamazlar. 
Tabipler odası, mimarlar odası, barolar, gibi meslek örgütleri olmadıkları için amaç ve çalışmaları onların faaliyetlerinden oldukça farklıdır. 
Kalkındırma ve güzelleştirme dernekleri veya vakıflar gibi de olamazlar.

Sendikalar dinamik örgütleridir. 
Özünde, bitmez, tükenmez bir sınıf mücadelesi vardır.  
Kitle örgütü olmaları nedeni ile, üyeleri çeşitli siyasi anlayış ve ideolojilerde olabilir.
Aralarında, ayrı inançlarda, değişik milliyette insanlar bulunabilir. 
İçlerinde, nitelikli ve mesleki bakımdan oldukça donanımlı insanlar olduğu gibi, çok sayıda niteliksiz, düz işçileri de barındırırlar. 

İşte bu yapı "birlikten kuvvet doğar" anlayışını meydana getirir. Bu anlayış ise sınıf bilinci alfabesinin birinci harfi gibidir...
Onları bir arada tutan, birlikte davranmalarını sağlayan, mücadele ve dayanışmalarında güçlü kılan, zafere taşıyan işte bu anlayıştır.

Kısaca emeğin "en yüce değer" olduğu bilincine ulaşan insanların meydana getirdiği topluluktur sendika.

Türkiye'de sendikal hareketler,1800 lü yılların sonlarına doğru etkili şekilde görülmeye başlamıştır. Asıl işçi örgütlenmeleri, 1908 İkinci Meşrutiyetle birlikte devam etmiştir. 

Cumhuriyetin, tek partili dönemlerinde sendika ve birlikler üzerinde zaman, zaman bazı baskı ve yasakçılık oluşmuştur. 
Bu engelleyici yöntemlere rağmen işçiler, yine de örgütlenme çalışmalarını devam ettirebilmişlerdir.  
                                        
1960 askeri darbe sonrası, özgürlükçü bir anayasanın yürürlüğe girmesi ile, sendikal hareketlerde çok daha önemli gelişmeler meydana gelmiştir. 

1963 yılında çıkarılan 274 sayılı Sendikalar Kanunu, başarılı sendikal örgütlenmelerin asıl unsuru olmuş,1960 ve 1970 ler,Türkiye sendikal hareketlerinin olabildiğince yükselir hale geldiği yıllar olarak gözlenmektedir.

Bu yıllarda sendikaların gelişme  ve örgütlenmeleri hususunda başarılı çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar sırasında, Seyfi Demirsoy, Kemal Türkler, Rıza Kuas, Abdullah Baştürk gibi dirayetli liderlerin yetiştiği görülmektedir. Sendika ve konfederasyon başkanlıkları sırasında, verdikleri mücadeleler sonunda önemli işler yaparak unutulmaz olmuşlardır.


Fabrika ve işletmelerde, çalışanlarla, çalıştıranlar güç bakımından eşit değildir. İşçi sınıfı tarihinde, bu eşitsizliğin genellikle sömürüye neden olduğu bilinmektedir...

Sendikaların asıl görevleri işte, tam da burada başlamaktadır. 
İşçiler sömürüye karşı mücadeleyi, ancak sendikaları vasıtası ile başarabilirler. Kalıcı ve yeni haklar elde etmek, yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek, yine sendikaları ile verecekleri mücadele ile sağlanabilir.

Mücadeleleri başlatacak, yönetecek ve sonuçlandıracak, donanımlı, başkan ve yöneticiler, işte bu mücadeleler sonucunda meydana çıkar. Grev çadırları ve meydanlar, sendikacılık okulunun birinci sınıflarıdır...

Gazeteci Bekir Coşkun’un, 28 Mayıs 2014 tarihli SÖZCÜ Gazetesinde yazdığı "SENDİKACI" başlıklı yazısı, günümüz sendika çalışmalarının bir kısmına çok önemli bir ayna tutuyor. 

Soma da 301 madencimizin, toprağa verildikleri günlere rastlıyor bu yazı. Uzun zamandır sendikal konularda, böyle acı veren ve iç karartan bir yazı yazılmadı.Yazıyı okuyan siyasetçilerin, ilgili bürokratların, aydınların, tüm sorumluların ve de herkesin üzüntü duymaması mümkün olabilir mi?

İster maden ocağında, ister binlerce derecede ergimiş maden potasının karşısında, ter döken işçinin bu yazıyı okuyunca, elbette canının acıması kaçınılmazdır.  

Üçyüzbir maden işçisinin ölümünden sorumlu olanlar tabii ki bellidir. Bu olay siyasetçisinden, bürokratlara, işvereninden sendikacılara kadar uzayan bir görev ihmali ve ihanete varan bir durum değil midir? 
Üçyüzbir emekçinin toprağa verilmesi, bu nedenle, anaların ağlaması, çocukların babasız kalması, aymazlık ve aşırı kâr hırsı değil de nedir?

İşyerlerinde, daha doğrusu çalışma hayatımızın genelinde, işçi sağlığı ve iş güvenliği ne durumdadır? İş güvenliğinin sağlanmasında devletin ve sendikaların rolü ve görevleri nelerdir? 
Bu konu hakkında, siyasiler, bürokratlar, gözleri paradan başka hiçbir şey görmeyen patronlar, patron vekilleri, müdürler, mühendisler, denetçiler ve daha bir sürü ilgilinin uzun uzun düşünmeleri gerekir...

2000 li yıllarda ülkemde sendikalar ne haldedir? 
Sendikacılığımızın olması gerektiği yer burası mıdır?
Bu durumda siyasetçinin, sendikacının, işçinin rolü nedir?
Sendikalarımız, sendikacılarımız yeterli donanıma sahipler mi ?
Sendika yöneticilerinin bir, iki, beş kere düşünmeleri gerekmez mi?

BİRLİKTEN KUVVET DOĞAR

Patronların, sarı ve işverenden yana olan işçi sendikaları ile çalışmaları onları himaye etmeleri onları zorla sarı sendikalara yönlendirmeleri hatta üye yaptırmaları işveren  adına anlaşılabilir! 
İşverenin ucuza işçi çalıştırmak, işçi sağlığı ve iş güvenliğine yatırım yapmamak, kârlarını daha da artıracaktır. Türkiye de bu uygulama, artık olağan hale (gelmiş) getirilmiştir.

Bu durumda devlete görev düşmüyor mu? Devlet yapılanması, işçilerin, çalışanların haklarını, sadece laf ve çıkarılan yasa ve yönetmeliklerle sağlayamaz. Etkili denetim yapması da (yaptırması) şarttır. 

En basit ifade ile sendika, birliktir. Bir olmaktır. Birlikte güçlü olmaktır.
Sendikaların ve sendikacıların ilk işi üye tabanlarını oluşturmak ve sayısal olarak büyütmektir. Zaten sendikal eylemler de ilk cümle,"bir elin nesi var, iki elin sesi var" söylemi değil midir? 


İşveren sendikaları, bu işi  oldukça kolay yaparlar. İki satırlık bir yazı ile bu işi başarırlar. Hemen bir araya gelebilirler. Grevlere karşı koymak, işçi sendikalarının mücadele kararlılığını ve eylemlerini bastırmak için kullanacakları, lokavt fonlarını güçlendirerek şişirirler. 

İşveren sendikaları hükumetler nezdinde genellikle saygındır. Medya ve yazılı basın, onların söylemlerine oldukça önem verir. Onlar da her zaman ve her yerde her şeyi konuşmazlar, neyin nerede ne zaman konuşulacağını gayet iyi bilirler. 

Hukukçuları, ekonomistleri, her konuya özgü uzmanları ve her zaman bol paraları vardır. Geçtiğimiz yıllarda işverenlere ait sivil toplum (PATRON) örgütleri ile işbirliği yapmaları halinde hükumetleri bile düşürdükleri görülmüştür!...


İşçi sendikaları  ise iki türlü örgütlenir.

Birincisinin işi kolaydır. İşçilerin üye olmalarına yetkililerce göz yumulur. Hatta işverene yakın bir kısım adamlar devreye sokulur, işçilerin üye yazılmalarına yardımcı olunur. Genellikle bu sendikaların kurulmasına da destek verilir. 

Prosedür çarçabuk tamamlattırılır. Toplu sözleşme yetkisi aldırılır.  Çoğu zaman işçilerin bile sonradan duyacakları iki ya da üç yıl süreli toplu sözleşmeler imzalarlar. İşte bu gibi sendikalara “ SARI SENDİKA”, yöneticilerine de “SARI SENDİKACI” denir. Bu sarı sendikalar altmışlı, yetmişli yıllarda çok sayıda vardı. Günümüzde de var oldukları biliniyor.

Bu gün de var olduğu bilinen "işçi sarı sendikalarına" rağmen, bir tane de olsa "işveren sarı sendikası" mevcut değildir!

Sendikalar, sivil toplum örgütü  olmanın ötesinde, mücadele örgütleridirler....
Gerçek işçi sendikalarının işleri ise oldukça zordur. Sendika üye tabanlarının sayısal olarak güçlü olması, maddi güçlülüğü de yaratır. 

Güçlü sendikaların varlığı, işverenlerin menfaatlerine doğal olarak aykırıdır ve karşılarındaki işçi sendikası güçlü olsun  istemezler. 

Gerçek sendikaların sayısal ve parasal olarak güçlenmesini her zaman engellemeye çalışırlar. İşçi sendikalarının gücü, üye sayılarının çokluğu ile doğru orantılıdır.

Yıllarca gerçek sendikacı olarak tanıdığımız yöneticilerin varlığını biliyoruz. Sendikalarını geliştiremeyen, üye tabanını sayısal olarak güçlendiremeyen yöneticilerin, gerçek de olsa, solcu da olsa, devrimci de olsa varlıkları çok şey ifade etmez.

Sendikalar sınıf ve kitle örgütleridir. Demokratik kitle örgütü olmak, bu vasıflarıyla faaliyet göstermek durumundadırlar. Üyeleri aynı siyasi düşüncede ve aynı ideolojide olmayabilir. İnançları ayrı, milliyetleri, cinsiyetleri farklı olabilir. 

Onların bir olmaları, birlik olmaları ortak menfaatleri ile ilgilidir. Çalışma şart ve koşulları, işçi sağlığı, iş güvenliği, ücret durumları ve kısaca yaşam kalitelerinin yükseltilmesi gibi konular, ortak menfaatlerini oluşturan unsurlardır. Birlik olmak, birlikte mücadele etmek, mücadelede başarılı olmanın önemli şartlarından biridir.

Elbette sendikacıların da siyasi görüşleri vardır ve olacaktır. Olmalıdır da.
Ancak sendikacılar, sendikal çalışma ve eylemlerini sadece kendi siyasi görüşlerine göre yapamazlar. 

Geçmişte bazı sendika ve sendikacıların siyasi görüşlerini doğrudan yansıttıkları, sendikal çalışmalarda başarılı olamadıkları, hatta işçi sınıfının birliğine zarar verdikleri açıkça görülmüştür.



Çalışmalarını siyasi iktidarlara yaslamak onların tarafında olmak, iktidarın ekonomi politikalarına uygun davranmak da, gerçek sendikal anlayış ve uygulamasıyla da asla bağdaşmaz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder