8 Kasım 2019 Cuma

12 EYLÜL EVRANLARI (II)


BANA DEĞMEYEN YILAN BİN YAŞASIN MI?

Kenan Evren liderliğindeki Askeri Cunta, Türkiye Cumhuriyeti yönetimine el koydu. 12 Eylül 1980 sabahı, uykusundan uyanan bir kısım insanın dünyaları başlarına yıkıldı!
Bir kısım insana ise bol güneşli, bol kazançlı pırıl, pırıl yeni bir gün doğuyordu..

1980 öncesi ülkemizin bir çok bölgesinde maalesef önemli kötü olaylar oluyordu. 
Uzun süredir ülkede yaratılan ve yaşanan ideolojik kamplaşmalar nedeniyle, cinayetlerin ardı arkası kesilmez olmuştu. 
Belli ki bir plan vardı ve bu plan hızlandırılarak uygulamaya konulmuştu. 

1979 Şubat ayında Milliyet Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, İstanbul'da evinin yakınında arabasının içinde öldürüldü. 
On yıl DİSK Genel Başkanlığı yapan Türkiye Maden - İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler de, 1978 Yılında yine evinin önünde hunharca katledildi.

1977, 1978 ve 1979 yılları içinde özellikle, 12 Eylül 1980 tarihinin yakınlaşmasına doğru ülkemizin çeşitli köşelerinden gelen ölüm haberleri, her gün gazetelerde okunur, televizyon ve radyolarda dinlenir oluyordu. 

Birçok öğrenci, siyasetçi, öğretim üyesi, bilim adamı, eski millet vekili, eski bakan, eski başbakan ve sendikacı ardı ardına planlı biçimde öldürülür olmuştu...

Durmak bilmez ve durdurulmak istenmeyen bu cinayetler, 12 Eylül evranlarının ülkemizi, adım adım 1980 faşist darbe günlerine yakınlaştırma planları değil miydi?..
Zaten daha sonraları Kenan Evren, "müdahaleden önce bir yıl düşündük, bir yıl önce planladık ama şartların olgunlaşmasını bekledik" dememiş miydi? 

12 Eylül 1980 öncesi, eğer Evren'in söylediği gibi bir plan var idiyse, bu planın farkında olmayan yurtsever; siyasetçiler, ilericiler, demokratlar, bürokratlar, aydınlar "bana ne" diyerek sorumluluktan mı kaçmışlardı?
"Şartların olgunlaşmasına "bilerek, ya da bilmeyerek omuz veren iktidar mensupları, ve diğer siyasiler, "bana değmeyen yılan bin yaşasın" düşüncesiyle mi uzlaşmaz davranışlar sergiliyorlardı? 
Ülkenin hızla, planlı bir şekilde kaosa sürüklendiği görülmüyor muydu?

30 Nisan 1980 günü, 1 MAYIS Kutlamalarının yasaklanması nedeniyle DİSK üyesi işçiler iş bırakma eylemi başlattı. Bu eylem nedeniyle başta DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk olmak üzere, Yürütme Kurulu üyelerinin bir kısmı ve DİSK üyesi bazı sendikaların yöneticileri de o zamanlar, adı 2. Şube Müdürlüğü olan yapının hücrelerine konuk olmuşlardı!

Bir hücreden ben de nasibimi aldım! Üç dört kişilik bu hücrelere onar, onbeşer kişi doldurulduk.
İfadelerimiz gözlerimiz bağlı alındı. İşlemler tamamlandıktan sonra, sendika yöneticileri başta Abdullah Baştürk olmak üzere bir (GMC) askeri kamyona doldurularak Harbiye'de bulunan 1.Ordu Kışlasının içinde bir başka mekana nakledildik.
Bu arada DİSK Genel Merkezinin "iğneden ipliğe" arandığını ve yasa dışı hiçbirşeyin bulunmadığını öğrendik.

Anayasa ve yasalar uyarınca üyelerinin ekonomik ve demokratik haklarının koruyuculuğunu yapan, kurulduğundan beri hiçbir terör olayına karışmamış ve kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler'i faşist terörüne kurban veren, üye sayısı beşyüzbini aşan, DİSK genel başkanı BAŞTÜRK'ün ifadesinin, gözleri bağlı alınması nasıl yorumlanmalıydı?...

12 EYLÜL'DE EMEK VE EMEKÇİLER

12 Eylülcülerin darbecileri arasında, özgür sendikacılığı bitirmeyi, devrimci ve ilerici sendikacıları susturmayı düşünen ne kadar da çok evran varmış meğer?


Bu evranlar, meydanlarda at oynatmak ve düşüncelerini uygulayabilmek için, sonsuz imkân ve yeterli zemini hemen buldular.
 "Körün istediği bir göz Allah verdi iki göz" misali derhal kollar sıvandı, darbecilerin yeni bir bildirisi ile DİSK kapatıldı. DİSK üyesi sendikaların kapılarına birer, birer kilit vuruldu. 
Yıllarca bitmeyen anarşi ve terörü ortadan kaldırmak için yapıldığı söylenen uygulamalar, darbecilerin geçek yüzlerini ayna gibi ortaya çıkardı...
Özal-Evren ortaklığının belgesi mi?

TÜSİAD, TİSK, MESS, gibi kuruluşlar 12 Eylül darbecilerinin baş destekçileri durumundaydılar.
İşçilerin yıllar boyunca sendikaları vasıtası ile, elde ettikleri ekonomik kazanımların birçoğu derhal ortadan kaldırıldı.

İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı, bu utanç darbesinden nârin, nârin  memnuniyetini, kahkahalar atarak "şimdiye kadar (onlar) işçiler güldü, artık gülme sırası bizde" diyerek dile getiriyordu.

İşten çıkarmalar, tutuklamalar hapislere atılıp idamla yargılananların hesabı tutulamayacak kadar çoktu.  Bazı kayıtlara göre 30 binden fazla işçi sakıncalı denilerek işlerinden çıkarıldı ve yeniden iş bulmaları çeşitli biçimlerle engellendi.

12 Eylül darbecilerinin kurduğu hükûmette, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev alan Turgut Özal'ın darbecilerin destekçisi olduğu belgeleniyordu. "Ben zengini severim" diyen MESS başkanı Özal, darbecilerin kurduğu hükûmette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı yapıldı. TÜRK-İŞ Genel Sekreteri ise maalesef zihniyeti açıkça bilinen 12 Eylül Hükumetinde bakan olarak görev alıyordu...

12 Eylül faşist darbecilerinin, DİSK ve üye sendika yöneticileri hakkındaki darbe bildirilerini yazan ve zalimce uygulamaları yapanlar arasında meğer ne kadar da çok evran varmış?..

  
      12 Eylül Mutluluğu yaşanıyor besbelli!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder