Abdullah Baştürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abdullah Baştürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2023 Pazar

SENDİKACI MISIN ÖYLEYSE SÖYLE

Sendika ve sendikacılık nedir, ne değildir? Bu soruya, tek cümlelik tanımlamalar şeklinde onlarca uygun yanıtlar verilebilir. Uygun cevaplardan birisi de herhalde; İşçilerin birlik olmak birlikte toplu iş sözleşmesi, grev, direniş gibi demokratik eylemlerle yeni haklar elde etmelerini sağlayan yasal kuruluşlardır denilebilirdi. Elde edilen yeni hakların muhafaza edilmesi  için çalışan ve yasal yöntemlerle görev alan mücadeleci sınıf ve kitle örgüt yöneticilerinin yaptıkları kapsamlı iş ise, sendikacılıktır şeklinde olabilirdi. 

KALİTELİ YAŞAM

İşçiler mevcut haklarını koruyabilmek, ailesi ile birlikte kaliteli bir yaşam sağlayabilmek için etkili ve güçlü demokratik eylemler geliştirmeyi amaç edinmelidirler. Sendikalar, bir araya  getirdikleri üye birlikteliği ile yetinemezler. Güçlü olabilmek, üyelerini rahat bir yaşantı hedefine doğru götürebilmek, yeni haklar elde etmeyi gerçekleştirebilmek için düşünce birliğini de sağlamalıdırlar. 

Sendikalar  aynı zamanda elbette demokratik meslek kuruluşlarının önemlilerinden birisidir. Oysa, sendikacılık asla bir meslek değildir. Günümüzde sendikacılık yapmak kolay, sendikal örgütlenme hedefi ise gündemden çıkmış gibi bir görünüm sergileniyor. Ülkemizde çalışanların sendikalarda yüzde olarak kapladıkları alan dibe vurmuş gibi.1970'li yılların sonlarına doğru işçilerin sendikal örgütlülük oranı yüzde olarak çok yukarılarda hatta rekor düzeydeydi.

KAZANÇ KAPISI

Sendikacılık, yöneticilerin kazanç kapısı değildir ve olmamalıdır. 
Sendikacılığın ne olduğuna ilişkin ağırlıklı cevaplardan biri de örgütlenmedir. Örgütlenmeyen veya eldeki üyelerle yetinen sendikacının ideolojisi ne olursa olsun, sendikayı geçim kapısı yapan sarı sendikacıdan farkı kalmaz. 

1963 Yılında Bülent Ecevit'in Çalışma Bakanlığı sırasında çıkarılan Sendikalar Kanunu ile birlikte sarı sendika furyası başlamıştı. İşverenler veya onların yardımları ile kurulan (kurdurulan) bu sarı sendikaların ana işlevleri, işverenlerin değirmenlerine su taşımaktı. İşverenlerin uygun buldukları oranlarda sözleşmeler imzalıyor, böylece sermaye kesiminin yararına hizmette kusur etmemiş oluyorlardı!

Diğer taraftan işçi birliğini gerçek sendikalarda buluşturmak, gerçek sendikacılığın ileri boyutlarını öğrenmek ve bilmek için Kemal Türkler, Rıza Kuas, Abdullah Baştürk gibi liderleri anlamadan ve onları anmadan olmaz. 

SARI İT VE REŞAT ENİS

Sarı ve gerçek sendika söylemleri1960'lı yıllarda çokça dillendirilmeye başlanmıştı. Bu durum biraz da Reşat ENİS tarafından yazılan ilk işçi romanlarından biri olan SARI İT adlı roman nedeniyle oluşuyordu. Çok kolay okunan bir kitap olan roman, işçi ve ailelerini, onların yaşantılarını, işçi sınıfının toplumsal hayatta yer almaya ve ağırlığını hissettirmeye başladığını konu alıyordu. 

Gerçekten de işçiler yavaş, yavaş1961 Anayasasının yarattığı, yeterli olmasa bile sendikal özgürlük ortamında işçilik bilincine ulaşmaya başlıyorlardı. Bunlardan bazıları olan Kavel Kablo, Derbi Lastik, Singer, Türk Demirdöküm, Sungurlar Kazan, Elektrometal İzabe gibi fabrikaların işçileri, sarı sendikalara karşı yaptıkları başarılı demokratik direniş eylemleri olarak gösterilebilir.


1963 KAVEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞ ÇADIRI

Türkiye Maden-İş sendikası üyesi Kavel Kablo Fabrikası işçilerinin ilki 1963, ikincisi 1968 tarihinde ve Türk Demirdöküm Fabrikası işçilerinin 1969, Singer Fabrikası işçilerinin 1968, Lastik-İş Sendikasına bağlı Derbi Fabrikası işçilerinin 1968 yılında yaptıkları direniş eylemleri sendikal mücadele tarihi içerisinde gerçek sendikacılığın kilometre taşı durumuna gelmişti.   

.



8 Kasım 2019 Cuma

12 Eylül: Sermayenin Baharı, Emeğin Kışı oldu ÖZAL VE EVRAN İKİLİSİ

12 EYLÜL DARBE YÖNETİMİ: ÖZAL VE KENAN EVRAN

Kenan Evren liderliğindeki Askeri Cunta, Türkiye Cumhuriyeti Devlet yönetimine el koydu. 12 Eylül 1980 sabahı, uykusundan uyanan bir kısım insanın dünyaları başlarına yıkıldı!
Bir kısım insana ise bol güneşli, bol kazançlı pırıl, pırıl yeni bir gün doğuyordu!!..

1980 öncesi ülkemizin bir çok bölgesinde maalesef kötü ve çirkin olaylar oluyordu. Uzun süredir ülkede yaratılan ve yaşanan ideolojik kamplaşmalar nedeniyle, cinayetlerin ardı arkası kesilmez olmuştu.

Belli ki bir plan vardı ve bu plan hızlandırılarak uygulamaya konulmuştu. 1979 Şubat ayında Milliyet Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, İstanbul'da evinin yakınında arabasının içinde öldürüldü. DİSK'in kurucusu ve on yıl DİSK Genel Başkanlığını yapan Türkiye Maden - İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler de, 1980 Yılında yine evinin önünde hunharca katledildi.

1977, 1978 ve 1979 yılları içinde özellikle, 12 Eylül 1980 tarihinin yakınlaşmasına doğru ülkemizin çeşitli köşelerinden gelen ölüm haberleri, her gün gazetelerde okunur, televizyon ve radyolarda dinlenir oluyordu.

Birçok öğrenci, siyasetçi, öğretim üyesi, bilim adamı, eski millet vekili, eski bakan, eski başbakan ve sendikacı ardı ardına planlı biçimde öldürülür olmuştu...

Durmak bilmez ve durdurulmak istenmeyen bu cinayetler, 12 Eylül *evranlarının ülkemizi, adım adım 1980 faşist darbe günlerine yakınlaştırma planları gibi değil miydi? Zaten daha sonraları Kenan *Evran, "müdahaleden önce bir yıl düşündük, bir yıl önce planladık ama şartların olgunlaşmasını bekledik" dememiş miydi?

Turgut Özal'ın 12 Eylül darbesinin 4. yıldönümünde Kenan Evren'e yazdığı kalbi şükran ve teşekkür mektubu

Özal-Evren ortaklığının belgesi değil mi?

12 Eylül 1980 öncesi, eğer Evren'in söylediği gibi bir l2 Eylül’ün o koynumuzda beslenen evranlarının (yılanlarının) ülkemizi adım adım 1980 faşist darbe günlerine yakınlaştırma planları gibi değil miydi?... 

Bir plan var idiyse, bu planın farkında olmayan yurtsever; siyasetçiler, ilericiler, demokratlar, bürokratlar, aydınlar "bana ne" diyerek sorumluluktan mı kaçmışlardı? "Şartların olgunlaşmasına" bilerek, ya da bilmeyerek omuz veren iktidar mensupları ve diğer siyasiler, "bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın" düşüncesiyle mi uzlaşmaz davranışlar sergiliyorlardı?

Ülkenin hızla, planlı bir şekilde kaosa sürüklendiği görülmüyor muydu? 30 Nisan 1980 günü, 1 MAYIS kutlamalarının yasaklanması nedeniyle DİSK üyesi işçiler iş bırakma eylemi başlattı. Bu eylem nedeniyle başta DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk olmak üzere, Yürütme Kurulu üyelerinin bir kısmı ve DİSK üyesi bazı sendikaların yöneticileri de o zamanlar, adı 2. Şube Müdürlüğü olan yapının hücrelerine konuk olmuşlardı!Bu hücrelerden birinden ben de, İstanbul Valiliğine 1 Mayıs izin dilekçesini veren biri olarak nasibimi aldım!. Üç dört kişilik bu hücrelere onar, onbeşer kişi doldurulduk.

12 Eylül sonrası Turgut Özal ve Kenan Evren'in sınıfsal memnuniyet kahkahası

12 Eylül mutluluğunu birlikte yaşıyorlar besbelli!

İfadelerimiz gözlerimiz bağlı alındı. İşlemler tamamlandıktan sonra, sendika yöneticileri başta Abdullah Baştürk olmak üzere bir (GMC) askeri kamyona doldurularak Harbiye'de bulunan 1. Ordu Kışlasının içinde bir başka mekana nakledildik. Bu arada DİSK Genel Merkezinin "iğneden ipliğe" arandığını hatta duvardaki lambrililerin bile söküldüğünü ve yasa dışı hiçbir şeyin bulunmadığını öğrendik.

Anayasa ve yasalar uyarınca üyelerinin ekonomik ve demokratik haklarının koruyuculuğunu yapan, kurulduğundan beri hiçbir terör olayına karışmamış ve kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler'i faşist terörüne kurban veren, üye sayısı beşyüzbini aşan, DİSK Genel Başkanı BAŞTÜRK'ün ifadesinin, gözleri bağlı alınması nasıl yorumlanmalıydı?...

12 EYLÜL'DE EMEK VE EMEKÇİLER

12 Eylülcülerin darbecileri arasında, özgür sendikacılığı bitirmeyi, devrimci ve ilerici sendikacıları susturmayı düşünen ne kadar da çok *evran varmış meğer?

Bu *evranlar, meydanlarda at oynatmak ve düşüncelerini uygulayabilmek için, sonsuz imkân ve yeterli zemini hemen buldular. "Körün istediği bir göz Allah verdi iki göz" misali derhal kollar sıvandı. Darbecilerin yeni bir bildirisi ile DİSK kapatıldı kayyımlara teslim edildi. DİSK üyesi sendikaların kapılarına birer, birer kilit vuruldu.

Yıllarca bitmeyen anarşi ve terörü ortadan kaldırmak için yapıldığı söylenen uygulamalar, darbecilerin gerçek yüzlerini ayna gibi ortaya çıkardı...

Özal-Evren ortaklığının belgesi değil mi?

TÜSİAD, TİSK, MESS, gibi kuruluşlar derhal 12 Eylül darbecilerinin baş destekçileri oldular. İşçilerin yıllar boyunca sendikaları vasıtası ile elde ettikleri ekonomik kazanımların birçoğu derhal ortadan kaldırıldı.

İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı, bu utanç darbesinden memnuniyetini, kahkahalar atarak "Şimdiye kadar onlar (işçiler) güldü, artık gülme sırası bizde" diyerek dile getiriyordu.

İşten çıkarmalar, tutuklamalar hapislere atılıp idamla yargılananların hesabı tutulamayacak kadar çoktu. Bazı kayıtlara göre 30 binden fazla işçi sakıncalı denilerek işlerinden çıkarıldı ve yeniden iş bulmaları çeşitli biçimlerle engellendi.

12 Eylül darbecilerinin kurduğu hükûmette, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev verilen Turgut Özal'ın darbecilerin destekçisi olduğu belgeleniyordu. "Ben zengini severim" diyen MESS başkanı Özal, darbecilerin kurduğu hükûmette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı yapıldı. TÜRK-İŞ Genel Sekreteri ise maalesef zihniyeti açıkça bilinen 12 Eylül Hükumetinde bakan olarak görev almıştı!...12 Eylül faşist darbecilerinin, DİSK ve üye sendika yöneticileri hakkındaki darbe bildirilerini yazan ve zalimce uygulamaları yapanlar arasında meğer ne kadar da çok evran varmış!..

EVRAN:* ?


21 Aralık 2016 Çarşamba

İŞÇİLERİN İŞÇİ BAŞKANI ABDULLAH BAŞTÜRK

FARUK PEKİN YAZIYOR

Bugün 21 Aralık. 25 yıl önce sevgili Başkanımız, mücadale arkadaşım, dostum Abdullah Baştürk’ü yitirmiştik.
Bugün onu mezarı başında andık. Onun için bugünkü Cumhuriyet gazetesinde bir yazı yazdım.
ÇEYREK ASIR SONRA
ABDULLAH BAŞTÜRK’Ü ANARKEN
DİSK’in ikinci Genel Başkanı Abdullah Baştürk’ü 21 Aralık 1991 günü yitirmiştik. 25. Ölüm yıldönümünde onu sevgiyle, saygıyla, özlemle anıyoruz.
Genel-İş Sendikası eski Genel Başkanı, Uluslararası Kamu Çalışanları Feder-asyonu PSI Yönetim Kurulu eski üyesi, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ASK/ETUC Yönetim Kurulu eski üyesi, üç dönem milletvekili, Halkın Emek Partisi (HEP) kurucusu Abdullah Baştürk’ün eksikliğini 25 yıldır acı bir biçimde yaşıyoruz.
Türkiye sendikacılık hareketine değerli katkılarından sonra, Türkiye işçi sınıfının demokrasi, özgürlükler ve sendikal haklar savaşımına daha da önemli katkılar sağlayacağı bir dönemde kendisini yitirdik.
Orta öğrenimini tamamlayamadan işçilik hayatına atılan Baştürk daha genç yaşlarda örgütçülüğünü kanıtladı. Genel-İş Sendikası bir yerde onun ürünüydü. Yaklaşık otuz yılda, binlerden başlayan bir sendikal yapıyı yüzbinlerin üstüne taşıdı. O dönemin belediye başkanlarına sendika gerçeğini öğretti. Belediye işçileri işyerlerinde onunla kimlik kazandı, saygınlık gördü, farklı olanı yaşadı.
Türk-İş’te bugünlere kadar yansıyan muhalefetin en önemli unsurlarındandı. Bu muhalefetin ilkelerini belirleyen Dörtler Raporu, Onikiler Raporu, aynı zamanda Türkiye’deki sendikal mücadele sürecinin önemli noktalarını sergiliyordu.
Türk-İş’teki uzun muhalefet yıllarından sonuç alamayınca, mücadelesini DİSK ile bütünleştirdi. 27 Aralık 1980’de DİSK’in 5. Genel Kurulu’nda DİSK Genel Başkanlığına seçildi. 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’ndeki faşist katliam üzerine ilk kez Türkiye’de 2 saatlik bir “genel grev”i başlatan oydu. 1 Mayıs 1977 katliamının getirdiği yılgınlık, 1 Mayıs 1978’de onunla aşıldı. Tutukluluğu ilk kez 1961’de Balmumcu’da yaşamıştı. Ardından 1 Mayıs 1979 ve 1 Mayıs 1980 tutuklulukları geldi.
12 Eylül darbesinin ilk hedefi DİSK ve Abdullah Baştürk oldu. Ama gözlerinde korkunun zerresini göremediler. İşkence yaptılar. Horlamak istediler. O, inatçı ve bilge duruşuyla dimdik ayakta durdu. Geriye adım atmadı. Arkadaşlarını kucaklayarak yoluna devam etti.
Davutpaşa ve Metris hapishanelerini gördü. Direttiği için, “evet, işkence yaptınız” dediği için, mahkemede askeri hakimi reddettiği için, Sultanahmet ve Metris cezaevlerinin hücrelerini de yaşadı.
Daha darbeden birkaç ay sonra, yılgınlığın kol gezdiği bir ortamda, Sıkıyönetim yargılamasından önce, Bakırköy’de görülen “DİSK’i Kapatma Davası” sırasında tok bir sesle darbenin hukuk dışılığını tüm dünyaya ilan ediyor, “zaman DİSK’i ve bizleri haklı çıkaracaktır” diyordu.
İdamla yargılandığı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesindeki Sorgusu dünyanın gelmiş geçmiş en uzun sorgularından biri olarak 109 günde 21 celsede tamamlandı. Savunması okuması 7 celse sürdü.
DİSK Davası sırasındaki kararlı tavrıyla halkımızın ve dünya halklarının saygısını kazandı. DİSK Davası’nda yaptığı savunma kitaplaştırılıp Yargı Önünde Savunma adıyla basıldı (Cumhuriyet, Çağdaş yayınları). PSI tarafından İngilizceye çevrilerek tüm dünyaya dağıtıldı.
Abdullah Baştürk 12 Eylül öncesinde Türkiye’de ve uluslararası sendikal ha-rekette bilinen bir kişilikti. Ama onu asıl “büyük” kılan, 12 Eylül hücrelerindeki, hapishanelerindeki, mahkemelerindeki tavrı oldu.
Mahkemede yalnızca kendi dönemine değil, alınmasından sorumlu olmadığı kararlara da, kaleme alınmalarından haberli olmadığı yayınlara da sahip çıktı. Korkarak yurt dışına kaçan sendikacılara hiçbir gönderme yapmadan DİSK’in tüm geçmişinden sorumluymuş gibi DİSK’i sahiplenerek, DİSK’e ait ne varsa tek tek savundu.
Önceleri uluslararası düzeyde belli bir tanınmışlığı vardı. Ancak 12 Eylül son-rasında DİSK Davasındaki savunması, tutarlı ve kararlı tavrıyla Batı’da devleşti. Bazı yabancı sendikacılar 1985 yılında onu Lech Welesa ile bir tutuyor Nobel Barış Ödülüne aday göstermek istiyorlardı. 1987 yılında İsveç Sendikal Hareketi’nin verdiği “Özgürlük Ödülü” ile Mandela’dan sonra ödüllendirilen ikinci kişi oldu.
1978 başından itibaren 14 yıl boyunca Abdullah Baştürk’ün en yakınında olan kişilerden biriyim. Bu süre içinde onun danışmanlığını yaptım, tüm konuşma-larını, demeçlerini, savunmasını hazırladım. Yurt dışında yıllarca çevirmenliğinde bulundum.
Hayatta hiçbir şeyi zor görmedi. Engel tanımadı. En zor anlarda meşhur deyişiyle “goley” (yani kolay) derdi. Yürür giderdi. Zamanın askeri savcısı daha ilk günlerde “idam edileceksiniz” deyince kendisine “siz benim ancak ceketimi asarsınız” demişti.
İşçi sınıfının kurtuluşunun siyasi mücadeleyle olacağına, bu mücadelenin de bağımsız bir sınıf partisiyle ve işçi sınıfı ideolojisiyle yapılacağına inanıyor-du.Vizyonu, gelecek sezgisi, siyasi feraseti olağanüstüydü.
“Beşer nisyan ile maluldür” derler. Zaman geçince unutulur. DİSKlilerle birlikte hapis yattığım ve hapishanedeki DİSK Davası Savunması mimarlarından biri olduğum için rahatlıkla söyleyebilirim ki, o olmasaydı, DİSK Davası bu düzeyiyle sona ermezdi. DİSK Davası’nın kaderini belirleyen ilk 21 celse kahramanca savaştı. Tüm DİSK’e sahip çıkarak, hiçbir şeyi inkar etmeden, dobra dobra ko-nuşarak, zaman zaman ince alaylara girişerek.
Birlikteki son altı ayımız DİSK’in yeniden inşaasını, tıkanan sendikacılığı aşma yöntemlerini tartışmakla geçmişti. Ayazağa’ya taşınma, şeffaf sendikacılık, çağdaş yardımlaşma sandıkları, araştırma enstitüleri, işçi okulları, hatta işçi ün-iversitesi, DİSK Vakfı, DİSK Radyosu, genç işçilerin ve de özellikle emeklilerin sorunlarını aşma, yeni toplu sözleşme görüşme yöntemleri geliştirme…Beyin kanaması geçirmesinden birkaç gün önce arkadaşlarımızla birlikte içki içerken de bu konular gündemimizdi.
İşçilikten gelme bir işçi lideriydi. Sendikacı ve siyasetçi kişiliğinin ötesinde önce-likle güzel bir insandı. Sendikacılık dünyasında bir bilge kişiydi. Özellikle 12 Eylül sonrasında yaşadığı ihanetleri bu bilge kişiliğiyle aştı. Onda karamsarlığa yer yoktu. Her zaman pozitif enerjiyle doluydu. Çevresinde gördüğü karamsarlara söylediği söz “güzel bak, güzel” olurdu. Onca yoğun işler arasında her zaman ailesiyle, dostlarıyla paylaşacak, dostlarının sorunlarını çözmeye ayıracak bir zaman bulurdu.
1991 sonrasında, genel olarak her alandaki küreselleşme, neo-liberalizm yak-laşımları, kamunun tasfiyesi, özelleştirmeler, sosyal devletin daraltılması… gibi olumsuzlukları yaşayan dünya koşullarında ve ihracata dönük birikim modelinin zorunlu kıldığı sendikasızlaştırma, düşük ücret, yedek işçiler ordusunu ve kayıt dışı istihdamı genişletme, işçilerde sınıf bilincinin doğmasını engelleyecek yoğun ideolojik saldırı uygulamalarını içeren Türkiye koşullarında DİSK yöneticileri ne yazık ki gerekli “yeniden yapılanma”yı gerçekleştiremediler.
İşçilere yönelik her türlü saldırının artırıldığı, herkesin susturulmak istendiği, gazetecilerin bile hapse atıldığı günümüz koşullarında Abdullah Baştürk’ün vizyonu, kararlı, direnişçi, mücadeleci tavrı hala işçilere, DİSK yöneticilerine yol gösterebilir.
Bugün adı “Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülleri”nde yaşıyor.
FARUK PEKİN, DİSK Genel Başkanlığı eski Baş Danışmanı
(21 Aralık 2016 / Cumhuriyet Gazetesi)

18 Mayıs 2015 Pazartesi

YILMAYAN DEVRİMCİ Celal Alçınkaya

CELAL ALÇINKAYA

18 Mayıs 2014 tarihinde Celal Alçınkaya'yı kaybettik. Onu, çok sevdiği Bolu Yeniçağa ilçesindeki eşinin köyünde toprağa verilmek üzere İstanbul'dan uğurladık.

Alçınkaya'yı 1962 yılında tanıdım. Kağıthane'de kurulu Rabak Elektrolitik Bakır Fabrikasında birlikte çalıştık. Ben göztaşı (bakır sülfat) imalathanesinde çalışıyordum; Celal Alçınkaya ise fabrikanın en önemli maddesi olan sülfürik asidi taşıyan tankerin şoförü olarak görev yapıyordu. 1964 yılında ben şube gençlik kolları başkanlığına seçilmiştim, sevgili Alçınkaya da işyeri sendika baştemsilciliği görevine seçildi.

1965 yılında yapılan Silahtarağa Merkez Şubesi Genel Kurulunda şube başkanlığına seçildim. Aynı genel kurulda Alçınkaya ise şube yönetim kurulu üyeliğine seçilmişti. 1967 yılına kadar ben profesyonel şube başkanı, Alçınkaya ise amatör yönetim kurulu üyesi olarak sendikal görevleri birlikte yürütmeye devam ettik.

1967 yılında Türkiye Maden-İş Sendikası Genel Kurulunda tüzük değişikliği yapıldı. Bölge temsilcilikleri kuruldu; Silahtarağa Şubesi ile Şişli Şubesi, 6. Bölge Temsilciliği adı altında birleştirildi. Yapılan Bölge Temsilciliği Genel Kurulundaki seçimi, diğer aday İlyas Kabil'e karşı açık farkla ben kazanmıştım.

Sarı Sendikalar Kovuluyor

Altıncı Bölge Temsilciliği dönemimde, Kavel Kablo Fabrikasını Maden-İş çatısı altında tekrar örgütledim. İstinye'de kurulu Kavel Kablo Fabrikası işçileri, 1968 yılında yaptıkları başarılı ikinci direnişleri ile sarı sendika Çelik-İş'i kovarak Maden-İş bünyesine yeniden katıldılar.

Sarı sendikaların karargâh kurdukları Silahtarağa'da, Türk Demir Döküm Fabrikasında çalışan 2500 işçi, gece gündüz yaptığımız çalışmalar sonucunda 1969 yılındaki şanlı direnişleri ile sarı sendikayı kovarak Maden-İş Sendikasında örgütlendiler.

Aynı bölgede kurulu ve yaklaşık 600 işçinin çalıştığı Elektrometal Fabrikası işçileri de Maden-İş çatısı altında sınıf ve kitle sendikacılığı mücadelesini yürütmek üzere sınıfdaşları ile bütünleşti; sarı sendikayı kovarak Maden-İş içerisindeki yerlerini aldı. Sungurlar Kazan Fabrikası işçileri ise Maden-İş'e geçmek ve sarı sendikayı kovmak için çalıştıkları her iki fabrikada da direniş başlattılar ve başardılar.

Tüm bu örgütlenmeler sırasında yapılan direniş ve işgallerde Alçınkaya; kimi zaman Rabak işyeri baştemsilcisi, kimi zaman yönetim kurulu üyesi olarak görevler üstlendi. Sendikal mücadele hamuru ile yoğruldu. Üstlendiği görevleri amatörce ve hakkıyla yerine getirdi.

1962 yılında tanıdığım Celal Alçınkaya'nın, her şeyden önce çok iyi bir insan olduğunu belirtmem gerekir. Halk tabiriyle söyleyecek olursam "adam gibi adamdı"; eline, beline, diline sahip olarak yaşadı.

Yedi yıl şube başkanı ve 6. Bölge Temsilcisi (Bölge Başkanı) olarak görev yaptığım dönemi geride bırakarak 1972 yılında askere gitmem gerekiyordu. Genel Başkan Kemal Türkler'in önerisi ile Altıncı Bölgeyi ikiye ayırdık, iki ayrı bölge olarak düzenledik. Eyüp, Silahtarağa, Alibeyköy ve Haliç'in her iki yakasındaki fabrikaları kapsayan bölgeyi 14. Bölge olarak kurduk. Bölge Temsilcisi olarak da Rabak Fabrikası işyeri baştemsilcisi Celal Alçınkaya görevlendirildi.

1977 Eylül ayında yapılan 22. Genel Kurula kadar bölge temsilciliği devam eden Alçınkaya, işbaşına gelen sözde "ilerici" yeni yönetim tarafından işten çıkarıldı. Sendikal mücadeleninin ve çok sevdiği Maden-İş Sendikasının dışına itildi.

Celal Alçınkaya devrimciydi, sosyalist değildi ancak sol anlayışlara kapalı da değildi. Devrimci sendikal hareket içinde olanların bildiği gibi, T. Maden-İş Sendikasında görev alan yeni yönetimin benimsediği siyasi ideoloji ve anlayışlar, devrimci sendikal yönetim anlayışının önüne geçti.

Bu düşünceyle uyguladıkları sendikal faaliyetler, DİSK bünyesinde de büyük hasarlara neden oldu. Maden-İş ve DİSK içindeki devrimci ve sol düşüncede olan hemen herkesin bu gidişten rahatsızlık duyduğu bir gerçekti. O dönemlerde Türk Ceza Kanunu'nda 141 ve 142. maddeler bulunuyordu. Bu maddeler nedeniyle "illegal" kuruluş mensubu yöneticiler açıkça eleştirilemedi. Bu durum ise sendikal altyapıları yetersiz, siyasi çalışmalarda bağımlı olan kadroların işine geldi!

Yanlışlıklar, genel kurul ve toplantılarda devrimci sendikal kamuoyuna ve kadrolarına tam olarak anlatılamadı. Sadece kendi aralarında yanlışlarını dile getirdiler! Sendikal kadrolarda bulunan "uzmanların" ideolojisi, düşüncesi ve uygulamaları; zaten sendikal birikim ve deneyimleri sınırlı olan yöneticilerin anlayışlarının önüne geçti. DGM, UDC, 1 Mayıs 1977 ve MESS grevlerinde yapılan hataları bildikleri hâlde görmezden geldiler. Sessiz kaldılar, hataları anlayamadılar ve tüm bu olumsuz durumların örgüte zarar vermesine göz yumdular.

Asla bir özeleştiri de yapmadılar; kendi aralarında birbirlerini suçladılar. Bu suçlamalar, bir zamanlar toz kondurmadıkları ve temel direk olarak gördükleri birinin, baskılar nedeniyle Yürütme Kurulundaki görevinden istifa etmesiyle sonuçlanıyordu.

Sendikal çalışmada siyaset, sendikal anlayışın önüne geçmemelidir. Türkiye sendikal hareketi içinde bir kilometre taşı olarak duran devrimci bir büyük sendikanın genleriyle oynadılar. Nitekim genel kurul sonrası çözülmeler başladı. Maden-İş Sendikasının en önemli kalelerinden Türk Demirdöküm karıştı. Ereğli Demir Çelik ve Kavel Fabrikaları işçileri Maden-İş'ten koptu.

Ne var ki Abdullah Baştürk başkanlığındaki DİSK Yürütme Kurulu Alçınkaya'ya sahip çıktı. Ona; Topkapı, Gaziosmanpaşa, Eyüp, Bayrampaşa ve Silahtarağa bölgelerinden sorumlu DİSK Bölge Temsilcisi olarak görev verdi. İşçi sınıfının mücadele şerbetini içen Celal Alçınkaya, sevdiği işte ve çok sevildiği bölgelerde tekrar çalışmaya başladı.

Alçınkaya, Kenan Evren ve aynı zihniyetteki takımı tarafından yapılan 1980 faşist darbesine kadar DİSK'te bu görevini sürdürdü. Maden-İş yönetimine gelen malum zihniyet; sendikaya omuz veren, gece gündüz, sıcak soğuk, yağmur çamur demeden başarılı örgütlenmeler ve toplu sözleşmeler yapan bir kısım yönetici, uzman, avukat, temsilci ve organizatörü de sırf kendi ideolojilerini benimsemedikleri gerekçesiyle haksızlık yaparak işten çıkardı, tasfiye etti.

DİSK Genel Başkanlığını kaybeden ve Maden-İş Genel Başkanlığını sürdüren Kemal Türkler başkanlığındaki Yürütme Kurulunun, Alçınkaya'nın işine son vermesi oldukça düşündürücüdür.

Celal Alçınkaya, çok uzun yıllar maddi bir beklentisi olmadan amatörce sendikaya hizmet etmiş, sendikanın yeni işyeri örgütlenmelerine emek vermiştir. Alçınkaya'yı, onun sendikal ahlakını ve çalışma disiplinini çok yakından tanıyor, biliyorum. Çok uzun yıllar onun şube başkanlığını ve bölge temsilciliğini yaptım. Çok iyi bir sendikacı olup olmadığı, sendikacılık bilgi ve birikimi tartışılabilir; ancak onun insanlığına, sendikal inanışına, namus ve erdemine kimse ama hiç kimse laf söyleyemez.

Sırf kendi ideolojilerinden olmadığı, kendileri gibi düşünmediği için görevine son verilen ve zor günler yaşayan Alçınkaya, buna rağmen yaşamı boyunca (tasfiye edilen birçoğumuz gibi) Maden-İş aleyhinde tek bir kelime etmedi. Genel Başkan Kemal Türkler hakkında bir kez olsun kötü söz söylemedi. Alçınkaya'nın sendikal mücadele içerisinde gösterdiği vefa ve adamlığı her zaman on numaraydı. Alçınkaya Rabak Fabrikasında işyeri baştemsilcisi iken onun Silahtarağa Şube başkanlığını, sonra 6. Bölge Temsilciliğini, daha sonra da Genel Başkan Vekilliğini yaptı.

Alçınkaya, 15-16 Haziran Büyük Direnişi'nin Eyüp, Alibeyköy, Silahtarağa, Kağıthane, Cendere yürüyüş kolu yöneticisiydi. Celal Alçınkaya'nın ışıklar içinde ve rahat uyuduğunu düşünüyor, onu çok uzun yıllardır tanıyan biri olarak buna tüm kalbimle inanıyorum.

Celal Alçınkaya'yı Maden-İş'ten çıkaran sözde ''ilerlemeci'' yeni yönetim affedilir gibi değil. Bazı şeylerin dönüşü olmaz...

* TCK'nin (kısaca) 141 ve 142. maddeleri; sınıf esaslı örgütlenmeyi ve propagandayı yasaklayarak örgütlenme ile ifade özgürlüğünü ihlal eden ceza hükümlerini içermekteydi.













11 Eylül 2014 Perşembe

12 Eylül Darbesinin İşçilere Etkisi: Sendikalar, Hak Kayıpları ve Baskılar

12 Eylül Darbesinin Genel Etkileri

12 Eylül Faşist Darbesinin üzerinden çok yıllar geçti.

Bu cümle çok kolay yazıldı...
Kolayca da söyleniyor, 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden yıllar geçti.

Oysa gerçek başka.
Gerçeklerin anlatılması kolay değil...

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden evet çok yıl geçti, geçti ama, deldi de geçti...

Gerçekleri, herkes kendine göre anlıyor...
Anlatılanları, yine herkes, anladığı kadar biliyor...
Anlatılsa bile anlatılanları, yaşamayanlar tam anlayabiliyor mu?..
Doğrusu gerçekleri, tam olarak o günleri, yaşayanlar biliyor...

EYLÜL ZOR AY

Eylül, ülke insanının bir kesimine göre her zaman zor ay.
Sonbaharın ilk ayı.

Sonraki mevsim, kış...
Kışın içinde bir de "zemheri" var ki...
Adına uygun bir soğuk yapınca, titretir insanı...

Odun, kömür...

Okul, çanta, defter, kalem...

Ayakkabı, önlük…

Zor mu? Zor, hem de çok zor…
12 Eylül ise zorların en zoru...
Ne anlarsan anla...

BİRİLER İÇİN

Birileri için, vatanın kurtuluşu...
Birileri için, ürkeklik...
Birileri için, kuşku...
Birileri için, işsizlik, açlık...
Birileri için muhbirlik...
Birileri için polis kapıda, bileklerde kelepçe...
Birileri için aylarca, yıllarca hapislik, işkence...
Birileri için, darağacı...
Birileri için, "asmayalım da besleyelim mi"?

Kaybolan babalar...
Babasız kalan çocuklar...

Ağlayan analar...
Dinmeyen gözyaşları...

Kısaca işte,12 Eylül'ün özeti...

Sendikaların Kapatılması ve Baskı Süreci

Devletin başına oturup, yönetime el koyan zorbalar, toplumun birçok kesimine suçlu gözüyle bakıyor.

İşçi sınıfının bir kesimini, DİSK ve üyelerini, zanlı gözüyle değil, karar verilmiş, hüküm giymiş "suçlu" anlayışı ile görüyorlar.
Ülke yönetimine el koyan generallerden biri ilk günlerinde “otel garsonu bile benim kadar maaş alıyor” demişti. Daha ilk demeçlerinin birinde, ülkedeki gerçek ve devrimci sendikaları “suçlu” ilan etmişti.

Darbeciler, ülke yönetimine el koyar koymaz, DİSK ve üye sendikaların faaliyetlerini durdurdu. Yönetimlerine, emek ve emekçi düşmanı "kayyum" tayin ettiler.
Yine bu sendikaları, yıllarca bu anlayıştaki darbe hayranı, darbecilerin gözü kulağı durumundaki "kayyumlarla" yönettiler.

Sendikaların Kapatılması ve Baskı Süreci

Sendikacılara Yönelik Tutuklamalar ve Baskılar

Abdullah Baştürk Fotoğrafı
DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk, Genel Sekreter Fehmi Işıklar ve yöneticilerin tamamını, temsilci ve üyelerin ileri gelenlerini tutuklattırıp, yıllarca hapis damlarında yatırdılar. Davutpaşa "Otağı Hümayun"da işkencelerden geçirdiler...
Metris ve Hasdal ceza evlerinde aylar ve yıllarca tecrit edildiler.

İnsanlık vasıflarını kaybetmiş darbeci ve uşakları, insanlığı unutturmak istediler...
Sendika merkez, şube ve ofislerinde defalarca arama yaptılar.
Suç belgeleri aradılar, didik didik ettiler her yeri.
Yok işte, delil yok, suç belgesi yok.
Suç yok, delil de yok...

Suçlu ilan ettikleri, DİSK yönetici ve üyeleri "suç yok, delil de yok" ama nedeni belli bir şekilde hapis damlarına kondu.

                                  

YARGILAMALAR

Yargılamalar, duruşmalar bilerek ve isteyerek yıllarca sürdürüldü. DİSK'İN Avukatı Ercüment Tahiroğlu ve devrimci avukatlar, duruşmalar srasında çok önemli savunmalar yaptılar.
Yıllar sonra davalar, sıkıyönetim mahkemelerince beraatla sonuçlandı.

İşte bunu da söylemek kolay, iki kelime, sadece iki kelime, beraat ettiler...

İşkenceli günler, sevdiklerinden, sevenlerinden ayrılık, acılar ve ömürden kaybolan yıllar...

Bu uzun sürede, içeride ve dışarıda elbette hayat devam ediyordu...


Çocuklar okula başlayacak,
Okula götürecek, baba yok...
Soba yanacak, odun yok...
Odun alınacak, para yok.
Beş, altı yıl sonra,
Baba beraat ediyor, suç yok...
Baba iş arıyor, iş yok...
İş yok, aş da yok...


Darbeci general, ''garson benim kadar maaş alıyor'' diyerek çalışanların ücretlerinin yüksek olduğunu da işaret ediyordu. Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı ''ben zengini severim'' diyen, kollarını sıvadı ve işçi ücretlerini birlikte törpüleyerek ayarladılar!.

İşçileri zorla sarı sendikalara üye yaptırdılar...

Çalışanların, demokratik mücadele sonucunda, toplu sözleşmeler yolu ile elde ettikleri ikramiye, kıdem tazminatı, çalışma süreleri ve iş güvenliği gibi kazanılmış haklarını birer birer tırpanladılar.

Sendikalarda çalışan personelin tamamını işten çıkarttılar. Fabrikalardan, solcu diyerek bir çok işçiyi işten attırdılar. Yıllarca bu insanlar iş bulamadı.
Anneler tencerelerde yemek yerine dert kaynattı...
Babalar, kurulan ev sofralarında aç oturup, bu gün iştahım yok diyerek aç kalktılar.

Soğuk günlerde birlikte titrediler...

Darbeciler ve yalaka siyasileri, bir kere olsun bu suçsuz anne, baba ve çocukları düşünmediler.
Buldozer oldular...
Buldozerin direksiyonuna sıra ile oturdular.
Önlerine geleni ezdiler, insanlığı da öldürdüler...

BİR GARİP TÜRK-İŞ

Garip olan şey, kendilerinin büyük olduklarını, her demeçlerinde övünerek söyleyen konfederasyonun, (TÜRK-İŞ) bir yöneticisini darbeci generallerin başında olduğu yönetime bakan vermiş olmasıydı.

Sendikal örgütlenme, grev hak ve uygulamalarını zorlaştırıp, işçilerin gerçek mücadele, yön ve yöntemlerini ortadan kaldırırken, çok enteresandır, Sosyal Güvenlik Bakanlığı koltuğunda, bir sendikacı oturuyordu.(!)

Bu,Türk-İş Genel Sekreteri, Sadık Şide'den başkası değildi.

DİSK ve üye sendikaların, yöneticileri hapishanelere gönderilirken, Türk-İş yöneticileri sus pus olmuşlardı. Devrimci sendikaların yönetimlerine oturtulan, faşist zihniyetteki "kayyumlarla" işçilerin gerici ve sarı sendikalara transfer pazarlıklarını sürdürüyorlardı.

Umduklarını Kısa zamanda, bulamadılar.
Gerçek ve devrimci sendikacılık eğitimi alan DİSK üyeleri uzun süre direndi.

İşten Atmalar ve İşçi Sınıfının Tasfiyesi

Üyeler, direnç gösterdikçe, sıkıyönetim mahkemelerinde, davalar uzatıldıkça uzatılıyordu. Bu süreler içinde işverenlerin bir kısmı ise, bilinçli işçileri, işten çıkarmaya devam ediyordu...

Onları ve ailelerini işsizliğe, açlığa mahkum ediyorlardı.
İşten çıkardıkları işçilerin işe alınmamaları için, daha önceden tespit ettikleri isim listeleri, çoktan işverenlerin kendi aralarında paylaşılmıştı.

Sendikal Örgütlülüğün Dağıtılması

Darbeciler, bir kısım patron ve "sarılar", el birliği yaparak amaçlarını gerçekleştirdiler.
DİSK'in sınıf bilinçli tabanını dağıttılar.

Sendikal Hakların Gerilemesi ve Günümüze Etkileri

İşçi sınıfının, demokratik mücadele örgütü olan sendikal çalışma yolu ile elde ettikleri kazanılmış hakları, ellerinden alınırken bile, darbe kalıntısı siyasiler ''İleri Demokrasi" şirinliğini ağızlarından hiç eksik etmedi. "İleri Demokrasi" söylemlerini hep tekrarlayıp durdular....

Nasıl bir "ileri demokrasi" ise, hala çalışan büyük kesimin grevli toplu sözleşme hakkı yok.
Hakkı olduğu iddia edilen kesimin ise grev hakları oldukça sınırlı...

Sendikalara serbestçe üye olma özgürlüğünün önünde, sayısız engeller hala duruyor.
Siyasiler ve "büyük"(!) işçi konfederasyonu, sessizliğini sürdürmeye devam ederken, bu konfederasyon üyesi çok sayıda sendika, sandukaya* sokulmuş görüntüsü vermiyor mu?


*Sanduka; Bazı mezarların üzerine konulan, tahta veya mermerden yapılmış sandık.