Kınalı kuzu
Kınalı kuzum
Kınalı kuzular
Türk kültürü içinde ''kınalı kuzu'' sözleri derin bir şefkat, ölesiye bir fedakârlık ve vatan sevgisini barındıran bir deyim vardır. Yerine göre kullanıldığında insanı hem ısıtır hem de hüzünlendirir. Bu deyim bazen yön de değiştirebilir. Kuzu ile hiç benzetilemeyen ama söylendiği zaman benzetmenin, yerine eksiksiz ve tam olarak yakışıp oturduğu da görülür..
1965 yılında sendikal çalışmalara yönetici olarak adım atmış, Türkiye Maden-İş Sendikası'nın Silahtarağa Şubesi'nin Genel Kurulunda şube başkanı seçilmiştim. Böylece profesyonel sendikal toplumda (camia) kendime göre ben de yer almaya başlamıştım. Üyesi olduğum sendikaya ve üyelerine hizmet verme bilincindeyim.
1967 Yılıydı, sendikamızın Genel Başkanı Kemal Türkler, "Seninle hemen görüşmem lazım" diye haber göndermişti. O yıllar Silahtarağa şube başkanıyım, yoğun bir örgütlenme programı uyguluyorum. Bu nedenle organizatörümle birlikte gece yarılarına kadar koşuşturuyoruz.
Sendika genel merkezi Cağaloğlu'daydı. 3 veya 4 katlı küçük bir binaydı. Rıza Kuas'ın Genel Başkanı olduğu Lastik-İş ve İbrahim Güzelce'nin Genel Başkanı olduğu Basın-İş Sendikaları ile birlikte kullanıyorduk binayı.
BİRE BİR GÖRÜŞME
O güne kadar Kemal Türkler'le bire bir uzun bir görüşmem olmamıştı. Yönetim kurulu toplantıları, ya da genel kurul toplantılarında ayaküstü kısa konuşmalarımız olurdu. Başkan konuya hemen girdi ve ''seni Birinci Bölge Temsilciliğine atadık.'' dedi.
Çok şaşırmıştım!!.
SANKİ SENDİKAL DÜNYA
Birinci Bölge denilen yer; Binlerce fabrikayı içinde barındıran, İzmit, İstanbul ve Tüm Trakya..
Devasa bir bölge!
Yeni bir görev!!
Metal işkolununun merkezi durumundaki Eminönü, Zeytinburnu, Fatih, Bakırköy ilçelerinin bağlı bulunduğu Topkapı Şubesi, Beyoğlu, Beşiktaş- Sarıyer ve Şişli bölgelerini kapsıyan Şişli Şubesi, metal fabrikalarının kalbi durumundaki ve Pendik ve İzmit Şubelerinin tamamı. Bunların hepsi Birinci Bölge Temsilciliğine bağlı şubeler. Bu şubelerin birer başkanı ve yönetim kurulları var..
BİLGİLİ BAŞKANLAR
Bana göre benden daha kıdemli, sendikal mânada benden daha bilgili başkanlar var. Niye ben? Elbette gün boyu düşünme sırasında bu durumu düşünmedim değil. Benim kendime güvenim ve içinden çıkıp altından kalkabileceğim bir iş olabilir miydi?
Aslında bu durum, o yıllarda 35 veya 40 bin civarında toplam üye ve 100 binlerce metal işçisine ulaşabilmek görevi gerektiriyordu...
Başkan herhalde gerekçelerini söyleyecek, yol gösterici bir anlatı yapacak diye düşünürken sadece, ''Silahtarağa Şube başkanlığın devam edecek'' programlarını buna göre yap diyerek konuşmasını bitirdi.
Genel Başkanın bazı toplantılarda konulara direkt olarak girdiğini, gerekçelerini daha sonraları anlattığına şahit olmuştum. Böyle bir davranışta bulunmadı. Ben de sormadım, daha doğrusu soramadım...
DOLUYA KOYSAM ALMIYOR
Bir tam gün düşündüm. Nereden ve nasıl başlayacağıma karar veremedim. Hani derler ya ''doluya koydum almıyor boşa koysam dolmuyor.'' İşte tam da öyle. Kendi bölgem dışındaki fabrikaların yerlerini bile doğru dürüst bilmiyorum. İşyeri sendika temsilcilerinin büyük bölümünü tanımıyorum.
Aslında durum tam bir karamsarlık göstergesi.
Biraz daha ilerisi ise kesin bir yılgınlık durumu!.
Tüm düşüncem 1964 ylında sarı sendikaların bataklığına düşürüle fabrikalardaki işçileri sendikamız Türkiye Maden-İş çatısı altında tekrar birleştirmekti. Yanı kısaca onları tekrar örgütlemek.
SARI SENDİKA İŞVEREN MESS ÜÇLEMESİ
Türkiye Maden-İş Sendikası o yıllarda Türk-İş üyesiydi. Arçelik, Sungurlar, Türk Demirdöküm gibi fabrikalarda uyguladığı grevler, İşveren, MESS ve sarı sendikaların uyguladıkları işbirliği nedeniyle kırılmıştı!.
İşveren camiasının bu çirkin iş ve eylemlerinden etkilenmeyen fabrikalar da vardı. Bunlardan birisi de Bursa'da faytonculuk yapan, daha sonraları işlerin büyümesi nedeniyle 1958 yılında İstanbul Râmi'de - şimdi yerinde yeller bile esmeyen- modern bir fabrika yapan İbrahim Uzel'e ait işletmeler topluluğuydu..
KINALI KUZULAR
Genel bilgi ve olası problemlerden haberdar olabilmek için işyerlerini dolaşmaya başladım. Uzel'deyim. Elli yaşlarında Salih Çakır adında bir işyeri sendika baştemsilcimiz var. Temsilcilik odasında, konuşuyoruz. Kendimi ve yeni görevimi anlattıktan sonra Salih Usta ''biraz sonra öğle yemeği zamanı olacak; Gelmişken işçilere bir konuşma yaparsın herhalde, bir iki kişi sendika aidatlarına itiraz ediyor'' dedi.
AFİYET OLSUN
Yemekhanede konuşuyorum. Yaklaşan toplu sözleşme ve olması gereken teklifler konusunda yaptığım konuşma sırasında işçilerden birisi yerinden ayağa kalkarak ''ödediğimiz aidatlar çok yüksek, bizden bir yevmiye aidat kesiliyor. Bunları düşürün. Uzel bizim kınalı kuzumuz, yoksa sırada başka sendikalar var'' demişti!.
Bunun üzerine aidatla ilgili cümlelerimi üyelerin gözlerinin içine baka baka savundum. Bununla ilgili neler olması gerektiğini birer birer anlattım. Yapılacak yeni toplu sözleşme ile bunlar çok daha iyi telâfi edilir diyerek, kısa bir yemek paydosu zamanında neler söylenebilirse yürekten ve inanarak söyleyip konuşmamı bitirdim.
Şurası bir gerçek ki herşey istemekle olmuyor. Daha doğrusu istemek yeterli değil. İstediğin şeylerin gerçekleşmesi için bazı şeylerin de göze alınması gerekir! Onurlu olmak ve yürekten inanmak. Yürekten inananmıyorsan ne söylersen söyle, nasıl söylersen söyle çok fazla önemi olmuyor.
BİLGE SENDİKA TEMSİLCİSİ
*Baştemsilci Salih Çakır benim de bir iki söyleyecek cümlem var dedi ve konuşmaya başladı. ''Arkadaşlar. Uzel elbette bizim kınalı kuzumuz, ama bir kınalı kuzumuz daha var bunu iyi belleyin. Genç sendika yöneticisi arkadaşımızı hep beraber dinledik konuşmalarına ben de aynen katılıyorum. Bizim ikinci kınalı kuzumuz ise MADEN-İŞ Sendikasıdır'' diyerek cesurca bilgelik tavrı içinde tavizsiz ve talimat gibi konuşmasını tamamladı..
EKMEK KAPISI VE EKMEK KAVGASI
Bana göre, Uzel bizim kınalı kuzumuz diyen sendika üyesi, ''Uzel bizim ekmek kapımızdır'' demek istemişti!!
Baştemsilci Salih Çakır ise, ''Uzel bizim kınalı kuzumuz ama, ekmeğimizin kavgasını yapacak arkamızdaki güç ise bizim ikinci kınalı kuzumuz olan sendikamızdır'' demişti!..
Baştemsilci Salih Usta, o gün yemekhanede tek bir cümleyle işçinin emeğine de, ekmeğini savunan sendikasına da aynı anda nasıl sahip çıkılacağını gösteren bir ders vermişti. Uzel ekmek kapısıysa, T. Maden-İş Sendikası o ekmeğin namusuydu.
EKMEĞİMİZ KAVGAMIZ
Biri ekmeğimiz, diğeri kavgamız olan iki "kınalı kuzu"muz vardı artık. Ben ise, Kemal Türkler'in bana yüklediği bu ağır sorumluluğun altından nasıl kalkacağımı, o gün Salih Usta’nın gözlerinde gördüm: İnanarak, işçinin birliği ve bilgeliğine güvenerek.
"Doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyor" dediğim o karamsar günü geride bırakıp sonunda, Hüseyin Ekinci olarak bir işçi yemekhanesinden başım dik ayrılıyordum. Fakat bu sadece bir başlangıçtı.
Gelecek günler; Türkiye işçi sınıfı tarihine kazınacak direnişlere büyük grevlere ve amansız mücadelelere gebeydi....
(Devam edecek..)