21 Ocak 2026 Çarşamba

SENDİKACILIK VE ASGARİ ÜCRET DEVRİMİ

1974 yılının Eylül ayı, Türkiye Maden-İş Sendikası için tarihi bir dönüm noktasıydı. Genel Kurul sonucunda efsanevi liderimiz Kemal Türkler tekrar Genel Başkanlığa, ben ise Genel Başkanvekilliğine seçilerek dinamik bir kadroyla göreve başladık.

Görev dağılımımızda; toplu sözleşme, araştırma, ekonomi-politika ve işçi sağlığı/iş güvenliği dairelerinin sorumluluğunu üstlendim. DİSK’e bağlı T. Maden-İş Sendikasının kurumsal gücünü artırmak amacıyla bu alanlarda hayata geçirdiğimiz yeni çalışma modeli, kısa sürede meyvelerini vermeye başladı. 

Araştırma ve ekonomi-politika dairelerimizin ürettiği bilimsel veriler, toplu sözleşme masasında elimizi güçlendiren kozlarımızdan birisi haline geldi.

Asgari Ücret Prangası  

O dönemde öncelikli hedefim, üyelerimizin ekonomik refahını artıracak, alın terinin karşılığını alabilecek ve bunun  mücadelesini verecek adımlar atabilmekti. Bunların başında, yasal asgari ücretin belirlenme şekline ve işyerlerinde uygulanma biçimine karşı yeni bir yöntem uygulamak, en azından bunun mücadelesi için çalışmak geliyordu.

"Yasal" Aldatmaca mı

Asgari ücret, tanımı gereği, bir işçiye verilebilecek en alt sınırı temsil eder. Ancak o günlerde (ve aslında her dönemde) iktidarlar, oy kaygısı ve siyasi dengeler nedeniyle inisiyatif almaktan kaçınırlar. Asgari ücret kararını ve bu konudaki çalışmaları bilimsel temelden uzak, göstermelik bir komisyon aracılığıyla yönetirler. "Yasal asgari ücret" adı altında belirlenen bu rakam, ne yazık ki özellikle sanayi işçisinin emeğinin gerçek karşılığı değildi.

Sermayenin "Ucuz İş Gücü" Çarkı

İşveren kesimi, düşük yasal asgari ücreti her zaman bir fırsat olarak kullanıyordu. Sendikasız veya "sarı sendikalı" iş yerlerinde işçiler yıllarca bu sefalet ücretine mahkûm ediliyordu.

Daha da vahimi, toplu sözleşmelerle ücretleri bir nebze yükselen vasıfsız işçiler, yüksek işsizlik oranlarının yüksek olduğu ülkemizde kolayca kapı önüne konulurdu. İşveren, sendikalı ve yüksek ücretli kıdemli işçiyi çıkarıp yerine "yasal asgari ücretle" yeni işçi alarak maliyeti düşürüyordu. Bu durum, işçinin üzerinde sürekli bir ''demoklesin kılıcı'' gibi sallanan işsizlik tehdidi gibiydi.

Stratejik Atak: "İş Yeri Asgari Ücreti"

Bazı fabrikalarda işverenlerin iki yüz, üç yüz gibi sayılarda ''mevsimlik işçi'' adı altında geçici işçi çalıştırıldıkları olurdu. Bunlar çıkarılmaya hazır halde beklerdi. Bu sirkülasyonu durdurmak ve emeği korumak için toplu sözleşme maddelerimize yeni bir hedef koyduk: İş yeri asgari ücretini, yasal asgari ücretin çok üzerinde belirlemek.

Bu stratejik düşünceyle iki önemli başarı hedeflemiştik: 

İşten Çıkarmaların Önlenmesi: İş yerindeki en düşük ücret yasal sınırın çok üzerinde olduğunda, işverenin işçiyi çıkarıp yerine daha ucuza acemi birini alma düşüncesi kısmen ortadan kalkacaktı.

Gerçek İş Güvencesi: Asgari ücretin toplu sözleşmeyle yüksek tutulması, sadece yeni giren işçiyi değil, aynı zamanda kıdemli işçilerin de yerini sağlamlaştırarak bir iş güvencesi oluşturacaktı.

İşçi Emeğinin onurunu korumak için yapılacak bu çalışmalar,  Maden-İş’in sınıf mücadelesindeki bilimsel ve kararlı duruşunun bir simgesi olacaktı. 

Nitekim, 1975, 1976 ve 1977 yıllarında yaptığımız toplu sözleşmelerde, hedeflediğimiz düzeyde olumlu sonuçlar almıştık.


Gelecek Yazı: YILLIK İKRAMİYELER

4 Ocak 2026 Pazar

RİYÂZİ VE NİZÂMÎ BEYLER

1965 Yılında profesyonel sendikacılığa, genel kurulda seçilerek ilk adımımı atmış ve çalışmalara başlamıştım. Bazı konularda oldukça ürkek davranıyordum. Bunun da sebeplerinden birinin sendikal konular hakkında bilgi eksikliğinden doğduğunu ve sendikal çalışmalarda işyeri temsilciliğinden daha fazla bilgimin olmadığı zannıydı. 

Henüz iki ayını yeni doldurmuş çiçeği burnunda bir başkan olarak, sendikamızın, Cağaloğlu'nda Alibabatürbe Sokakta bulunan genel merkezine gitmem gerekmişti. 

                                948 model, hurdalardan toplama Başkanlık aracı ve Başkan Hüseyin Ekinci

İşlerimi bitirip bir an önce Silahtarağa'da bulunan sendika şubesine dönmek için yola çıktım. Şişhane'ye kadar belediye otobüsü ile geldim ve Silahtarağa dolmuşlarından birisine  bindim.
Kasımpaşa, Halıcıoğlu istikameti ile Haliç'in sağ yanından giderken Hasköy'de, tam da iplik fabrikasının sırasında, sırtlarını duvara yaslayarak oturmuş "tünemiş" yirmiye yakın işçi gördüm.

Birden bire dolmuştan inmek ve onlarla sohbet etmek istediğimi anladım. Ben bunu düşünürken dolmuş biraz ilerlemişti. Dolmuştan indim, gerisin geriye yürüyerek onların bulunduğu yere geldim, selam vererek yanlarına oturmak için izin istedim.

Sadece Metal işkolunda, Ramazanoğlu Bakır Fabrikası, Kısmet Fermuar Fabrikası, Kutup Kazan Fabrikası ve bir çok küçük fabrika ve onlarca atölyede işçiler, gece gündüz üretim yapıyorlardı.

Duvara oturarak yaslanmış, uzun boylu olduğu hemen belli olan, yüzünün bir tarafı diğerine göre daha isli görünen birisi "elbette oturabilirsin, iş mi arıyorsun" diye sordu?
İş aramadığımı sizi böyle duvara yaslanmış olarak gördüğüm için merak ettiğimi belirtip, yüzüm onlara doğru yere bağdaş kurarak oturdum.

Bir iki dakika sonra "herşey!" konulu bir sohbet başladı. Burasının bir döküm fabrikası olduğunu altmışa yakın işçinin çalıştığını öğrendim.
Sohbet sırasında, ben daha çok dinlemede kalmıştım. Sendikadan söz açıp açmamayı düşünüyordum ama, nasıl başlayacağımı şu anda tam olarak yeri olup olmadığına karar veremedim. 
"Hadi bakalım işbaşı saati geldi" diyen biri ayağa kalktı, diğerleri de onu takip ederek fabrika giriş kapısına doğru yöneldiler...

Bir gün sonra öğle paydosunda görüşmek, dünkü konuşmaların devamını getirmek ve durum uygun olursa sendika konusunu açmak üzere tekrar döküm fabrikasının önündeydim.

Bu sefer dışarıda oturanlar onbeş civarındaydı. Farklı olan şeyin ise el ve yüzlerinin daha isli (duman karası) görünmesiydi. Belli ki öğle paydosuna yakın döküm yapmışlardı...

"Dünden yarım kalan sohbeti dinlemeye geldim" diye şaka yollu bir söylemde bulundum ve yanlarına oturdum.
"Fermuar fabrikasında bir işimiz vardı, arkadaşım işverenle görüşmeye gitti ben de buraya geldim" dedim.
Bir iki dakika daha başka konulardan bahsettikten sonra sendikal konulara girmiştim. Sendikadan söz açılınca üç dört kişi ayağa kalkarak yolun karşı tarafına geçti!.

Sendikanın yararları konusunda bildiklerimi sıralarken, içlerinden birisi "nefesini boşuna tüketme, biz sendikalı olamayız, ''bizim Riyazi Bey'imiz var!" dedi!. Oluruz, olamayız tartışması işçiler  arasında devam ederken, daha önce bana, iş mi arıyorsun diye soran ve adının Hikmet olduğunu öğrendiğim kişi "bu iş nasıl olacaksa, biz de sendikalı olmalıyız, akşam beş altı kişi sendikaya geliriz, bizi bekleyin" dedi...

Akşam Hikmet, on civarında arkadaşıyla geldi. Geç saatlere kadar konuştuk. Patronları hakkında özellikle de Riyazi Bey hakkında bilgilendim. Fabrikanın adının Diren Kolektif Şirketi, sahiplerinin ise Riyazi ve Nizami Diren kardeşler olduğunu, işçilerin özellikle Riyazi Bey'i çok sevdiklerini öğrendim. Konuşmalarımızda bazı işçilerin Riyazi Bey'i üzmemek(!) için sendikaya soğuk bakıyor olduklarını anladım...

Üye çoğunluğunu sağlayarak toplu sözleşme yapma yetkisini aldık. Sözleşme görüşmelerine, işveren adına bir avukat hanım ve fabrika ortağı olan Riyâzi Bey'in kardeşi Niyazi (Nizâmî) Bey, sendika adına ise ben ve organizatörüm ile işyeri sendika temsilcilerimiz katıldık. 

Müzakerelerde avukat hanımla zaman zaman sürtüşmelerimiz oluyordu. Bir defasında "Hüseyin Bey siz çok gençsiniz, çalışmalar hakkında yeterli bilgileriniz olmayabilir" demişti. Ben de biraz abartarak "hanımefendi ben tarlada doğdum sonra da annemle birlikte ekin biçmeye başladım" diyerek çalışma konularında tecrübemin fazla olduğunu belirtmek istemiştim!...

Üçüncü toplantıya Riyazi Bey de katılmıştı. Adını ilk duyduğumda şaşırmıştım doğrusu. Lisede yaşlı matematik hocamız, "kefkef  İzzet" derslerde ara sıra *riyâziye sözcüğünü kullanırdı.

Riyâzi Bey, yavaş ve *oturaklı konuşmalar yapan, nazik, güler yüzlü ve beyefendiliği ile toplantıda işveren adına tüm konuşmaları kendisi yaptı. İşçilerle birlikte hazırladığımız sendika tekliflerimize olumlu yaklaştı ve bu üçüncü toplantıda anlaşma tutanağa geçirildi.

Birkaç gün sonra toplu sözleşmeyi de fabrikada, tüm işçilerin katılımıyla yapılan törenle imzaladık.
Törende Riyazi Bey üzgün değildi(!), ben de ilk sendikal örgütlenmemi yapmış, işçi üyelerimizin memnun oldukları bir toplu sözleşme bitirmiştim...

* Matematik (
arapça)
* Nizami (düzenli, tertipli)
* Oturaklı (yerinde, düzgün)

30 Aralık 2025 Salı

SENDİKAL HAREKET

BİR ELİN NESİ VAR

Sendikaların ve sendikacıların ilk işi, üye tabanlarını oluşturmak ve sayısal olarak büyütmektir. Bu göreve gelen, görevin gerektirdiği sorumluğu taşıyanlar, veya yönetim kadroları arzuladıkları büyük işleri her zaman yapamayabilirler. 
Başkası ya da başkalarıyla işbirliği yapmak zorundadırlar. Büyük engeller ancak o zaman daha kolay aşılır. 

Zaten sendikal eylemler de ilk cümle; "bir elin nesi var, iki elin sesi var" söylemi değil midir? 

İşveren sendikaları, bu işi  oldukça kolay yaparlar. İki satırlık bir yazı ile bu işi başarırlar. Hemen bir araya gelebilirler. Grevlere karşı koymak, işçi sendikalarının mücadele kararlılığını ve eylemlerini bastırmak için kullanacakları, lokavt fonlarını güçlendirerek kasalarını şişirirler. 

İşveren sendikaları hükûmetler nezdinde de genellikle saygındırlar. Medya ve yazılı basın, onların söylemlerine oldukça önem verir. Onlar da her zaman ve her yerde her şeyi konuşmazlar. Bu konuların nerede ne zaman konuşulacağını gayet iyi bilir uygular veya uygulatırlar.. 

Hukukçuları, ekonomistleri, her konuya özgü uzmanları ve her zaman bol paraları vardır. Geçtiğimiz yıllarda işverenlere ait sivil toplum (PATRON) örgütleri ile işbirliği yapmaları durumunda hükumetleri bile düşürdükleri görülmüştür!

İşçi sendikaları  ise iki türlü örgütlenir.

Birincisinin işi kolaydır. 
İşçilerin üye olmalarına işyeri yetkililerince göz yumulur. Hatta işverene yakın bir kısım adamlar devreye sokulur, işçilerin üye yazılmalarına yardımcı olunur. Genellikle bu sendikaların kurulmasına her türlü destekte verilir. 

Prosedür çarçabuk tamamlattırılır. Toplu sözleşme yetkisi aldırılır. Çoğu zaman işçilerin bile sonradan duyacakları iki ya da üç yıl süreli toplu sözleşmeler imzalarlar. İşte bu gibi sendikalara “ SARI SENDİKA”, yöneticilerine de “SARI SENDİKACI” deniyor. 
Bu sarı sendikalar altmışlı, yetmişli yıllarda çok sayıda vardı. Günümüzdeki sendikal hareket içinde var oldukları elbette görülüyor, biliniyor.
Bazı kamu sektöründe ise görünüş itibari ile gerçek gibi görünen, konuştukları zaman ''mangalda kül bırakmayan'' öyle sendikal bir kesim vardır ki sarılara rahmet okuturlar!..

GERÇEK İŞÇİ SENDİKALARIN işleri ise oldukça zordur. Karşılarında her zaman patronlar vardır. Sarı sendikalar ve sarı sendikalardan nemalanan(yararlanan) az sayıda da olsa bu işleri bilen ve işverene çalışan bir kesim vardır. 

Sendikalar, sivil toplum örgütü olmanın ötesinde, aslında mücadele örgütleridirler. İşi için, aşı için, ailesinin daha iyi yaşamını sağlamak için mücadele ederler.

Gerçek sendikalar devrimci örgütlerdir. Devrimci örgütler her zaman ana işlerini birinci planda tutarlar. Sendikaların birinci plandaki ana görevleri örgütlenmektir. Yani üye sayısını çoğaltmaktır.

Sendika üye tabanlarının sayısal olarak güçlü olması, maddi güçlülüğü de yaratır. 

Gerçek sendikaların gücü üye tabanının sayısal olarak çokluğunu, bu çokluğun da parasal olarak sendikanın mali yapısının gücünü oluşturur. Bir sendikanın üye sayısının durumu ve kasa varlığı, o sendikanın gücü ile doğru orantılıdır.
  
Güçlü sendikaların varlığı, doğal olarak işverenlerin menfaatlerine aykırıdır. İşçi sendikasının güçlü olmasını istemezler. 
  
Yıllarca gerçek sendikacı olarak tanıdığımız yöneticilerin varlığını biliyoruz. Sendikalarını geliştiremeyen, üye tabanını sayısal olarak güçlendiremeyen yöneticilerin, gerçek de olsa, solcu da olsa, devrimci de olsa varlıkları çok şey ifade etmez.

Sendikalar sınıf ve kitle örgütleridir. Demokratik kitle örgütü olmak, bu vasıflarıyla faaliyet göstermek durumundadırlar. Üyeleri aynı siyasi düşüncede ve aynı ideolojide olmayabilir. İnançları ayrı, milliyetleri, cinsiyetleri farklı olabilir. 

Onların bir olmaları, birlik olmaları ortak menfaatleri ile ilgilidir. Çalışma şart ve koşulları, işçi sağlığı, iş güvenliği, ücret durumları ve kısaca yaşam kalitelerinin yükseltilmesi gibi konular, ortak menfaatlerini oluşturan unsurlardır. Birlik olmak, birlikte mücadele etmek, mücadelede başarılı olmanın önemli şartlarından biridir.

Elbette sendikacıların da siyasi görüşleri vardır ve olacaktır.
Olmalıdır da.

Ancak sendikacılar, sendikal çalışma ve eylemlerini sadece kendi siyasi görüşlerine göre yapamazlar. 
Yapmamalılar!..

Geçmişte bazı sendika ve sendikacıların siyasi görüşlerini doğrudan yansıttıkları, sendikal çalışmalarda başarılı olamadıkları, hatta işçi sınıfının birliğine zarar verdikleri açıkça görülmüştür.


Çalışmalarını siyasi iktidarlara yaslamak onların tarafında olmak, çoğu zaman iktidarların ekonomi politikalarına uygun davranmak da, gerçek sendikal anlayış ve uygulamasıyla da asla bağdaşmaz.

2 Ekim 2025 Perşembe

UĞUR MUMCU VE ÖZAL TAHLİLİ

GAZETECİLİĞİN YÜZ AKI

Değerli gazeteci, yazar Uğur Mumcu, 18 Ocak 1980 tarihli CUMHURİYET Gazetesindeki yazısında önemli bir Özal değerlendirmesi yapıyor. 

Bu değerlendirmeyi sizlerle paylaşmak istedim. 

12 Eylül uğursuzluğu sonrası, büyük sermayenin babalarından birisi olan TİSK Başkanı Halit Narin,  gülerek ''şimdiye kadar onlar güldü (işçiler) bundan sonra da biz güleceğiz.'' demişti. 

''Garson benim kadar maaş alıyor'' diyen 12 Eylül uğursuzluğunun başka bir lideri Kenan Evran ve ben ''zengini severim'' diyen Turgut Özal'ın birlikte aldıkları karar ve uygulamaları, işçi sınıfının omurgasını kaydırdı!!. 

Gerçek ve devrimci sendikacılığı ortadan kaldırmak için tutuklama ve işten çıkarmaları başlattılar. Bunlar yetmezmiş gibi işçilerin, sendikaları vasıtası ile yıllardır demokratik ve hukuksal biçimde yaptıkları toplu sözleşmelerle, elde ettikleri, kıdem tazminatları, ikramiyeler, asgari ücret, yıllık ücretli izinler gibi ekonomik haklarını budamaya başladılar. Özgür, bağımsız ve devrimci işçi sendikacılığına düşmanca saldırdılar. Büyük sermayenin kasalarını şişirmek için ellerinden gelen her çalışmayı severek, gülerek, isteyerek yapmaya devam ettiler. 



İSTEDİKLERİ OLDU

Madeni Eşya Sahipleri Sendikası kısa adıyla ''MESS'' başkanı Turgut Özal, Başbakanlık Müsteşarlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı müsteşar vekilliğine oturtulduktan sonra çok önemli kararlar alındı.

Bu ne demektir?
Bu, yerli ve yabancı sermaye ile ilgili bütün işlemlerin doğrudan doğruya MESS Başkanı Turgut Özal'a bağlanması demektir. ''Hür teşebbüs'' ve '' ürkek ve nazlı sermaye'', bu kez ''turnayı gözünden vurmuş'', devlet bürokrasine ''ismen ve cismen'' yerleşmiştir.

Yerli ve yabancı sermaye yalnızca Turgut Özal ile görüşecektir. Yerli ve yabancı sermaye, bundan sonra, Sanayi ve Teknoloji Bakanlıklarına, maliye bakanlığına hiç uğramayacaktır
Sermayenin kazanç alanları, MESS Başkanı Turgut Özal'ın iki dudağı arasındadır! Yerli ve yabancı sermaye, Demirel Hükümetinin yüzüncü günü dolmadan karşısındaki bütün engelleri atlatmıştır.
Özal, büyük sermayede, ''görgü ve bilgisini artırdıktan ve MESS başkanlığında iyice bilinçlendikten sonra, yeniden bir kadro oluşturup yerli ve yabancı sermayeye yeni kolaylıklar sağlamak üzere görev başına getirilmiştir.  

Şimdi görüntüye bakınız, bir yandan yabancı sermayeye kolaylıklar tanınması için yasa değişiklikleri hazırlanırken bir yandan da yerli ve yabancı sermaye ile ilgili bütün yetkiler, MESS başkanının eline veriliyor.! ve MESS başkanı, tıpkı eskiden yaptığı gibi, yeni kadrolar oluşturularak, yerli ve yabancı sermayeye olanaklar sağlıyor.
Bir zamanlar büyük sermaye, ''ille AP-CHP koalisyonu olsun'' diye getirdi. Bakın CHP - AP yakınlaşmasının sağlanmak istendiği bu günlerde büyük sermayeden böyle istekler geliyor mu? 

Öyle anlaşılıyor ki, adamlar yerli ve yabancı sermayeye sağlanan bu olanaklar ve ayrıcalıklardan sonra bu gidişten çok hoşnut kaldılar.

Ne diyelim:
-Gökten düştü üç elma / Biri yazana, biri anlatana, biri dinleyene / onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...

Cumhuriyet. 18 Ocak 1980

25 Eylül 2025 Perşembe

İLHAN SELÇUK YAZIYOR ''GEL DE ŞAŞMA''

Cumhuriyet Gazetesinin unutulmaz köşe yazarlarından, yazar İlhan Selçuk'un 27 Ekim 1998 günlü 'PENCERE' isimli köşesindeki  ölmez, yitmez kaybolmayacak yazısı.

Gel de Şaşma!..

Şaşıp kalıyorum...

Yıl 1920...

Arap, İngiliz’le birleşmiş, Türk’ü arkadan vurmuş; Ermeni Rus’la birleşmiş. Doğu Anadolu’yu kana boyamış; Rum Yunan’la, Yunan İngiliz’le birleşmiş, Batı Anadolu’yu ele geçirmiş...

Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık, kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış...

Kalan ne?..

Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok!.. Anadolu’nun altı yedi milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde 95’i okuma yazma bilmez, yorgun, yoksul, bitkin, ezik bir halk...

Nasıl kurtulmuşuz?..

Şaşıp kalıyorum...

*

Yunan’ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz, İngiliz’i İstanbul’dan nasıl çıkarmışız, dünyanın süper

16 Eylül 2025 Salı

BAY JAK VE PROFİLO GREVİ

PROFİLO FABRİKASI GREVİ 1971

Profilo ülkemizin ilk holdingleri arasında sayılır. Yahudi asıllı Bay Jak diye hitap edilen Jak Kamhi ilk işyerini 1954 Yılında İstanbul Mecidiyeköy'de kurmuştur. Profil Demir İşleri adıyla kurulan atölye konumundaki Profilo, iki katlı bir kooperatif evinin alt katını kiralamış, onbeş civarında çalışanı ile bu atölyede üretim yapmaya başlamış ve kısa zamanda kiraladığı evi satın almıştır.

Jak Kamhi 70 civarındaki bu kooperatif evlerinin büyük çoğunluğunu birer birer satın almış, daha doğrusu buradaki ev sahipleri, bir söylentiye göre Profil atölyesinin meydana getirdiği kirlilik ve gürültü nedeniyle evlerini satmak zorunda kalmıştır. 
Fabrikanın biraz uzağında kalan bazı ev sahipleri ise evlerini satmayı kabul etmemişlerdir. Evlerin birkaç tanesi mesken bazıları da işyeri olarak bu gün halâ varlığını devam ettirmektedirler.

Kısa zamanda Profilo Alışveriş Merkezinin karşısındaki binayı yapan Bay Jak bu binada uzun yıllar beyaz eşya üretmeye başlamıştır. Buzdolabı, çamaşır makinesi gibi ev eşyaları üreten Profilo Fabrikası, aynı zamanda ilk siyah beyaz konumunda Profilo ve National marka televizyon da üretmeye başlayarak, kısa zamanda Arçelik Fabrikası ile rekabet eder duruma gelmiştir. 

''Kuzum ben Profiloyu büyütmek için çok kapsamlı projeler yapmadım. Yapmaya da fırsatım olmadı.
Çünkü karşımda Vehbi Koç gibi koca bir dev vardı. Onun bana karşı yaptığı hamlelerden, çelmelerden kurtulmaya çalıştım ve böylece Profilo kendi ayakları üstünde durmaya devam etti''. Bir toplu sözleşme görüşmesi sırasında söylemişti bu sözleri. 
Jak Kamhi sanki söylemek istediklerini çok önceden hazırlayan birisiydi. Toplu sözleşme müzakeresi sırasında fabrika burada ''böylece büyüdü'' dememek için ''ayakları üstünde durmaya başladı'' diyordu.


          Daha sonraları adı Profilo Plaza olan 1800  ile 2000 kişinin çalıştığı ve grev yapılan ilk fabrika binası.
                Fotoğraf  ikibinli yıllar. Sağda birinci kat pencereleri Bay Jak Kamhi ve danışmanlarının ofisi.

Jak Kamhi bir taraftan bu ilk fabrikasını büyütüp geliştirirken diğer taraftan yeni kuruluşlar yapmaya devam ediyordu. Bu gün Profilo AVM '' alışveriş merkezi olarak kullanılan binanın arsasını da satın alarak orada, ''TELRA'' marka renkli televizyon üretimine başlamış ve holdingin büyümesini devam ettirmiştir. Daha sonraları ise Mecidiyeköy'de ki ilk fabrika binasını Plaza, TELRA binasının yerine ise Profilo alışveriş merkezini kurmuştur. Bundan sonra beyaz eşya ve televizyon üretimlerini Çerkezköy'de kurduğu yeni fabrikalarda devam ettirmiştir. Daha sonraları basından öğrendiğimize göre ''fabrika ve alışveriş merkezinin yerleri daha değerli oldu'' ifadesini kullanarak yeni arayışlarda bulunacağını ifade etmiştir.
                                                 
Profilo Çerkezköy Fabrikaları

T. Maden-İş 6. Bölge Temsilciğine bağlı fabrikalar içerisinde bizi en çok uğraştıran, en çok ve en hızlı problem oluşturan, işveren camiasında da Bay Jak olarak bilinen Profilo Fabrikasının sahibi Jak Kamhi idi. Enerjimizin büyük bir bölümünü gece gündüz demeden Profilo işçilerinin birliğini sağlamak için harcıyorduk. Bu iş yerinde her yıl, iki yüz ile üç yüz arasında mevsimlik işçi çalışıyordu. Yapılan toplu sözleşme sonrası bu mevsimlik işçilerin ücretleri de yükseldiği için büyük bir kısmı işten çıkarılıyor ve yerlerine daha düşük olan asgari ücretle yeni işçiler alınıyordu. Bu işçi alma ve işten çıkarmalar dolayısı ile meydana gelen sirkülasyon, fabrikada devamlı huzursuzluk yaratıyordu. Bazen kitle halinde protesto, bazen de kısa süreli direnişlere sebep teşkil ediyordu. 

Mecidiyeköy'de 2000 civarındaki üyemizin çalıştığı fabrikada, işveren olarak Bay Jak ve onun da kurucuları arasında olduğu Metal İşverenleri Sendikasının (MESS) uzlaşmaz tutumu nedeniyle 1971 Yılında yapılması gereken Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinden bir sonuç alınamadı. Uzlaşılamayan maddelerin başında işyerinde uygulanması gereken asgari ücret konusuydu. İşyerinde uygulanan asgari ücretin yüksek oluşu bir nevi iş güvencesi anlamına gelmekteydi. İşveren devletin belirlediği asgari ücretin uygulanmasında ısrar ediyordu. Ücret zamları, sosyal yardımlar, ikramiye gibi mâli konularda anlaşma sağlanmışken bu konu nedeniyle grev kararı alınmıştı.

1970 li yıllarda Bölge Temsilciliğinin üye sayısı 11.000 (onbir bin) olmuştu. Bu tarihte genel üye sayımız ise otuz otuz beş bin civarındaydı.

DEĞİŞİK KARAKTERLER

Silahtarağa Şube Başkanı olduğum tarihte de, daha sonra Şişli Şubesinin katılımı ile 6. Bölge Temsilcisi olduğum dönemlerde de, toplu sözleşme müzakerelerini bizzat yöneten biriydim. Tüm toplu sözleşme müzakerelerine işyerlerinde en demokratik biçimde kapalı oy ve açık sayımla seçilen yasal işyeri temsilcilerimizin tamamı katılıyordu. Toplu iş sözleşmesi müzakerelerinde işyerini temsilen personel müdürü ile MESS uzmanı bulunuyordu. Zaman zaman da fabrikada yapılan görüşmelere Bay Jak bizzat katılıyor ve ''bu teklifler bizi batırır pasam'' diyerek sızlanıyordu. Nedendir bilinmez, Jak Kamhi pasam sözcüğünü çok sık kullanırdı. Bu söylemlerinde nedense (Ş) harfini kullanmazdı, ya da kullanamazdı.  Çoğu zaman danışman veya yönetim kurulu üyesi olarak yanında emekli general veya amirallerden birilerini görürdük.

KİBİRLİ PATRONLUK 

Jak Kamhi enteresan birisiydi. Sosyolojik açıdan bakıldığında Türk patronlar, hele hele ustalıktan veya ustabaşılıktan patronluğa soyunanlar gibi değildi. Metal işkolunda ustabaşılıktan sanayiciliğe geçen bilhassa, demir çekme, döküm atölyesi gibi işletmelerde bir hayli patron görürdük. Onların çalışanlarına karşı tutum ve davranışlarının zaman zaman hoş olmadığını duyardık!.. Bay Jak onbeş çalışanı ile başladığı işyerini uzun sayılmayacak zaman diliminde koskoca bir holding yaratan birisi olarak belki kendisini gururlu hissediyordu ama bunu dışarıya yansıttığına hiç şahit olmadık. İkibin civarında çalışanı bulunan fabrikada, kendisine çeşitli nedenlerden dolayı sımsıkı bağlı sanatkâr ve ustalığı ön planda olan altmış ve yüz arasında değişen bir kadrosu vardı. İşyeri sendika temsilcilerinin söylemlerine göre, gerek onlarla gerekse görüştüğü diğer işçilere karşı asla kibirli davranmazdı!.

GREV OYLAMASI
   
Grev hazırlıklarını tamamladık. Nöbet çizelgeleri, grev çadırı, grev komitesi yeri, yemek yapım komitesi ve başka işlemlere ait görevler belirlendi. Bu sırada MESS yetkilileri ve işveren boş durmadı. Kendinden yana olan bazı işçiler ve beyaz yakalı personellerin imzaları vasıtası ile Bölge Çalışma Müdürlüğüne başvurarak işyerinde grev oylaması yapılması müracaatında bulundular. Bölge çalışma müdürlüğü iş müfettişleri belirledikleri gün geldiler, onların nezaretinde yapılan gizli oylamada ezici bir çoğunlukla ''işçilerin beşte dördü'' greve evet dediler. Bu oylamayı sabah saatlerinde bir süre, Dostlar tiyatrosundan Genco Erkal ve Mehmet Akan da  birlikte izlediler...

BİLDİRİLER
Grevi başlatmamıza az bir zaman varken bir gece yarısı Bay Jak'ın, kendi imzası olan bir bildiri yayınladığını haber aldık. Kendisinin iyi zamlar verdiğini buna rağmen sendikanın grev yapmakta ısrarlı olduğunu, sendikanın yanlış yolda olduğunu belirtiyor ve sendikayı üyelere şikayet ediyordu. Bu durum sonuç itibari ile işçilere, ''greve çıkmayın'' anlamını taşıyordu!!.

TEKSİR MAKİNESİ MATBAA GİBİ

O zamanlar Bölge temsilciliği ofisi Levent'teydi. Gece ofise gidip işverenin yazdığı bildiriye cevaben az sayıda da olsa bir bildiri hazırlandı.  Şimdiki olanaklar o zamanlar yoktu. Bildiri ve diğer yazılar mumlu kağıt tabir edilen özel bir kağıda daktilo ile şeritsiz olarak yazılır , daha sonra elle çevrilen teksir makinesinde kendine özgü mürekkeple yazılıp basılırdı. Toplu sözleşme tekliflerimizin de yazılı olduğu ve mevsimlik işçiler ve asgari ücretin çok önemli olduğu belirtilen bildiriler fabrikaya çok yakın olan çay ocağına bırakıldı, gerekli tembihatlar yapıldı, bildiriler işe gelen işçilere işbaşı yapmadan önce dağıtıldı.

TEK HEDEF KALDI AGARİ ÜCRET VE MEVSİMLİK İŞÇİLER

Grev için hazırlıklar çok iyi gidiyor. İşçilerin grev konusundaki kararlığı mükemmel ama  kulağımıza gelen bir söylenti var. Bay Jak'ın danışmanları kadrolu işçilerin, 200-300 geçici işçi için 1500'den fazla kadrolu işçi greve çıkmaz diyerek, işverene akıl hocalığında bulunmuşlar. Bu durum sendika ve Profilo işçileri için çok önemliydi. Bu sözleşme döneminde ana hedeflerin başında geçici işçi sorunu vardı. 

İşverenin yaygın düşüncesi kadrolu işçilerin özellikle kıdemli ve sanatkâr işçilerin geçici işçiler için greve çıkmayacağı, çıksalar da uzun süre grevi devam ettiremeyecekleri yönündeydi. 

Oysa biz iki yıldır hazırlıklarımızın işçi eğitimlerimizin nasıl olduğunu bu konuda işçilerin ne düşündüklerini, dayanışmayı sonuna kadar götüreceklerine inanıyorduk. Fabrikada Grev çadırı kuracak yerimiz yoktu. Fabrikanın karşısındaki odun deposunun sahibi ''çadır yeri veririm ve grevde üstüme düşen bir hizmetim olursa yaparım'' diye söz vermişti. Nitekim grev süresince dışarıda kaynatılan yemek kazanlarının odunlarını ücretsiz verdi. 

İŞTE GREV

İşverenin alabileceği tedbirlere karşı grev başlama tarihi, saati ve parola gizli tutuluyordu. Sendika organizatörünün odun deposunun üzerine çıkıp flamayı açması ile grevin başladığı anlaşılacaktı!.. Gizli tutulan parola işte buydu. Onbeş dakika beklenildi, yarım saat oldu greve çıkan olmadı. Ancak bir saat sonra üç tane temsilci dışarı çıktı, ardından otuz civarında işçi dışarı çıktı.  Doğrusu dışarıdaki sendika görevlileri biraz meraklandılar!!!                                                                                      
İşçilerin bir kısmı kapı önündeki TIR kamyonunun lastiklerinin havalarını boşalttı, ön ve arkalarına takoz yerleştirdi. Diğer bir kısmı ise TIR'ın içine girdi, birden bire grev çadırı oluştu!.

Kısa bir süre sonra ise gruplar halinde dışarıya çıkmaya başladılar. Dışarıya çıkan işçiler boş çıkmıyordu. Kimisi sırtında patates çuvalı ile kimisi soğan, kimisi de kilerde ve erzak ambarında ne var ne yoksa hepsini sırtlayarak çıktılar. Gıdalar planlı biçimde boş TIR'ın içine yerleştirildi. Yiyeceklerin boşaltılması planlı olarak yapılmıştı. Uzun sürecek bir grev görüntüsü vermek ve belki de gerçekten çok uzun süren bir grev olacaktı. Hazırlıkların yapımı sırasında adeta psikolojik bir de savaş yaşanıyordu. 
Önceden planlandığı gibi tüm komiteler görev yerlerine yerleştiler. 

FİNAL 

Profilo grevi 15 gün sürdü, 16.günü üyelerimizin tamamı ile kararlaştırdığımız tekliflerimizin bütünü işveren tarafından kabul edilerek son buldu. 
1- Bu grevde, sendikal literatürde ''hak verilmez alınır'' sözü hayat buldu             
2- Kurulan yemek yapma komitesi de dahil, işçi grev komitelerin tamamı görevlerini tam olarak yerine getirdi.                                     
 3-Onbeş günlük bu grevde üyelerimize son madde olarak, işverence grevde geçen sürelerin yevmiyeleri tam olarak ödendi.
4- Bay Jak'ın sık sık bu teklifler bizi batırır diyerek sızlandığı fabrikada işçi sayısı 2000 iken, geçici işçilik de kalktığı halde 2500 oldu. Holding oldu. Yetmedi, Çerkezköy'de Profilo fabrikalar grubu oluşturuldu. Kesin olarak ifade edilebilir ki bu güne kadar toplu sözleşme nedeni ile batan işyeri, fabrika holding görmedik, duymadık. Bu konuda örnekleri çoğaltmak mümkün ama yazı çok uzadı.

Toplu iş sözleşmesi ve grev konularında yaptığımız çoğu çalışmaların boşa gitmediği, tam tersine, üyelerin ekonomik ve sosyal yönden gelişip güçlendikleri gerçeğe dönüşüyordu.
Bu fabrikada 1965-1977 yılları arasında işçi arkadaşları ve sendika adına görev yapan baş temsilcilerimizin adlarını anmadan geçmek olmaz. Sırasıyla Yaşar Gök, Hasan Ustaoğlu, Ahmet Şener ve Cengiz Erdönmez'e teşekkür bir borçtur. 

14 Haziran 2025 Cumartesi

ELLİBEŞ YIL SONRA 15-16 HAZİRAN

15-16 Haziran 1970 Büyük işçi direnişinin üzerinden Ellibeş yıl geçti. Başka bir deyişle Onbeş, Onaltı Haziran 1970 şanlı direnişinin 55. Yılını hatırlıyacağız, konuşacağız belki de kutlayacağız. Bu tarih asla unutulmayacak. İşçi sınıfı işi için, aşı için, emeğini, ekmeğini, sendikal özgürlüğünü ve dolayısı ile ailesini korumak için demokratik bir eylem başlatıyordu!!!

İşte bu haklı demokratik eylemde, kendi aleyhlerine çıkarılan kanunu protesto etmek için yüzbinlerce işçi iş buraktı. Gece çalışanlar fabrika, makine ve tezgah güvenliklerini aldılar. İş paydosundan sonra evlerine gitmediler. 

Sabah işe gelenler işbaşı yapmadı. 14 Haziran toplantısında kararlaştırdıkları gibi kendilerine en yakın fabrika işçileriyle buluştular. Birlikte çoğalarak yürüdüler. Türkiye işçi sınıfı tarihine adeta 15-16 Haziran adında bir anıt diktiler. Bu konular çok konuşuldu. Şiirler yazıldı, kitaplar basıldı, yayınlar yapıldı. Belki de o günleri ve o günlerdeki sendikacılığı günümüz sendikacılığı ile kıyaslamak gerekiyor!..

O günlerin yaşandığı sendikal anlayışla, günümüz sendikacılığının benzerlikleri ya da ayrıştıkları hususlar hakkında elbette söylenecek fazlaca söz var. Şimdilik konuyla örtüşen eski bir değerlendirmemizle yetineceğiz..

BU GÜN 15 HAZİRAN 1970

14 Haziran 1970, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunun (DİSK) İstanbul Merter Bölgesinde, çok önemli bir toplantısı yapıldı. Bu toplantıya DİSK ve üye sendikaların tüm yöneticileri ile  İstanbul ve Kocaeli'deki işyeri sendika temsilcileri katıldı. 

Süleyman Demirel iktidarı, uzun zamandır 1967 Yılında kurulan, emek dünyası içinde gelişerek büyüyen ve gerçek sendikacılığın temsilcisi haline gelmeyi başaran DİSK'İ zayıflatmayı hatta kapatmayı amaçlayan çalışmalar yapıyordu. Amacına ulaşmak için Sendikalar Kanununda alelacele bir  değişikliğe giderek Anayasaya aykırı yeni bir kanun çıkardı.

Sendikal özgürlüğü ortadan kaldırmayı amaçlayan, Anayasaya da aykırı olan bu kanuna karşı işçiler her ilde bu duruma karşı ses verdiler. Kendilerine göre çeşitli şekillerde demokratik protesto haklarını kullandılar. 

İstanbul ve Kocaeli'de 15 Haziran sabahı işbaşı yapmadılar. Üretim durdu. İktidarın bu uygulamasını protesto etmek için en yakın fabrikadaki işçilerle buluşarak ve birleşerek yürüdüler. 15 ve 16 Haziran'da DİSK'e bağlı işçilerin yaptıkları bu büyük protesto eylemi, devrimci gençlik, sol kuruluşlar ve bazı siyasi parti mensupları tarafından da desteklendi. 

Planlı ve kararlı biçimde yapılan bu eylem şahane bir haykırış, yüzbinlerin katıldığı ve beyaz sayfalara yazılan bir unutulmaz oldu... 

15 ve 16 Haziran sendikal özgürlük direnişi "16 Haziran İşçi Eylem Günüdür" sloganı ile emek tarihi içindeki yerini aldı.

İşçi sınıfının devrimci sendikal kanadının öncülüğünde yapılan 15- 16 Haziran Direnişi ile işçiler,

kararlaştırdılar,
buluştular,
birleştiler,
birleşerek anlaştılar,
binler,
onbinler,
yüzbinler olarak yürüdüler, yürüdüler,
kazandılar...

8 Haziran 2025 Pazar

TENTELİ KAMYONLA DÖRT GÜNDE İSTANBUL

KAYI KÖYÜ İÇME SUYU 
Doğduğum ve yedi yaşıma kadar büyüdüğüm Kayı Köyü'nün kuruluşu, yerleşimi, kısaca, tarihi hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Hafızama kazınan bazı konuları özellikle merak eden köyümüz genç ve çocukları için yazmak istedim. Kayı Köyü'nün tarihine ait bilgilerin varlığına belki *AVARIZ Defterinde rastlarım diye aramaya çalıştım. Osmanlı Devletinin halktan aldığı vergilerin kayıt altında tutulduğu bu defterlerdeki yazılı bilgilere göre 1642 yılına kadar adı Gercanis olan Refahiye1884 yılında ilçe olmuştur.                         
Bilindiği gibi Kayı güç, kuvvet sahibi ve kudretli anlamlarını içermektedir. Oğuz Kaan destanına göre Oğuzların 24 boyundan biridir. Kaşgarlı Mahmut'un eserine göre ise Oğuzların 22 boyundan ikincisidir. Bazı kaynaklara göre Osmanlıların bu boydan geldikleri belirtilmektedir.

Avarız defterleri Osmanlı Döneminde içinde şehirler, dağlar, eyalet, vilayet gibi coğrafi ve beşeri bilgilerin de bulunduğunu içermekle birlikte asıl işlevi, müslüman ve gayri müslim halktan alınan veya alınması gerekli vergi durumlarına ait bilgilerin yazılı olduğu defterlerdir.  
İşte Kayı Köyü, adı gibi, konumu gibi, isminin tarihte belirtilen adların anlamına göre Yukarı, Karşı ve Aşağı mahalleden oluşan şirin bir yerleşim bölgesidir. Şirin sözcüğünü bilerek kullandım. Elbette tüm köyler, köyünde doğan büyüyen herkes için güzel ve şirindir.
Çok bilinen, ''Ben feleği gördüm taştan inerken, gırıldı ganadım celvan ederken'' diye başlayan güzel bir türkü vardır. Yazanın ve söyleyenin feleği görüp görmediğini bilemem ama, bin dokuz yüz kırklı yıllarda çocuktum, komşu köyde ben elektriği görmüştüm!..
1967
Kayı Köyü Yardımlaşma Derneği'nin büyük gayretleri
ileYSE Müdürlüğü tarafından üç mahalleye birer adet
 (1969 yılında açılışı) yapılan ve bu gün artık
kullanılmayançeşmelerden  birisi.


KÖYLERDE OKUL DURUMU
Köyümüzde, tek odadan ibaret tek sınıflı bir okul vardı. Eğitmen denilen öğretici tarafından bir, iki ve üçüncü sınıfa kadar bir arada eğitim yapılırdı. Eğitmenlerin üçüncü sınıfa kadar okutma hakları vardı. O yıllarda henüz eğitim yaşında değilim, okula giden çocukları kıskanırdım. Daha sonraları yeni okul yapıldı ve İsmail Kayalı adında Köy Enstitüsü mezunu Balıkesirli bir öğretmenin görevlendirildiğini gördük. Böylece köyümüzün okulu beş yıllık eğitim yapılır hale geldi. 
GAZ YAĞI
O yıllar köylerde okuma yazma bilenlerin sayısı çok azdı. Komşular, gelen mektuplarını çoğu zaman, okunmak üzere babama getirdiklerini görürdüm. Babam hem Osmanlıca hem de Yeni Türkçe okuma yazma bilirdi ve uzun yıllar köy muhtarlığı da yapmıştı. 1939 Erzincan büyük depreminde söylentilere göre Erzincan, Avrupa ve Dünyadan çok fazla yardım almış, yine rivayetlere göre bu yardımlar ahaliye (halka) fazlaca yansımamış. Bu tarihte de muhtar olan babam köy halkı için yardım olarak bir teneke de gaz yağı (18 Litre ) verdiler diye anlatırdı!!. Gazyağı o tarihlerde çok önemliydi, bölge halkına göre isimlendirilen idare, fiske, kandil veya gaz lambası denilen gereçlerle aydınlatmada kullanılıyordu. 
BEN ELEKTRİĞİ GÖRDÜM 
Kırklı yıllarda ülke nüfusunun üçte ikisi veya dörtte üçü köylerde yaşıyordu. O yıllar Genç Türkiye Cumhuriyeti, eğitim ve öğretimi ilk sıralarda ele almış ve bu nedenle 1940 Yılında Köy Enstitülerini kurmuştu. Enstitülerin ana amacı ilkokul öğretmeni yetiştirmekti. Enstitülerden mezun olan bu öğretmenler başta tarım olmak üzere, köylünün kendi kendine yetmesine yönelik bilgilerle donatılmış durumdaydılar. İşte Zeki Başöğretmen de bunlardan birisiydi. Komşu Akarsu köyünde suyun akış hızı ile çalışan su türbini vasıtası ile elektrik üretmiş ve aydınlatmada kullanmıştı!.. 
Zannederim 1946 ya da 1948 yılında eski adı, Avarız denen defterde Alakilise diye belirtilen Akarsu Köyünde, yöre halkının söylemine göre (Alakise) denilen bir köy odası elektrikle aydınlatılmıştı!. O tarihlerde Refahiye köylerinde aydınlatma, çıra, idare ve gaz lambaları ile yapılırken ben elektriği yakın köyde görmüştüm. Ampüller küçük, ışık ise çok parlak değildi,  (ölü gözü gibi) ama, odanın içi gaz lambası değil de elektrikle aydınlanıyordu!!!. 
ALAKİSE NAHİYESİ (AKARSU BUCAĞI)Köyümüz idari yönden yeni adı Akarsu olan nahiyeye bağlıydı. Karakol ve nahiye müdürlüğü buradaydı. Zannediyorum dört ya da beş yaşındaydım, babam bir gün nahiyeye giderken beni de götürmüştü. Hatırımda kalan şeylerden biri çok güzel döşenmiş, şahane bir işçilik ve ahşap doğramalarla dekore edilmiş bir köy odasında yapılan bir toplantıydı. O tarihlerde köy halkının büyük çoğunluğu kendi ihtiyaçlarını kendileri görürlerdi. Büyük amcamın marangoz ustalığı vardı. Yüklük tabir edilen ve gündüz, döşek, yorgan yastık gibi şeylerin konduğu dolapları, zahire (arpa, buğday) ve un ambarlarını ahşap doğramalarla yapmıştı. Çoğu zaman onun çalışmalarını seyrettiğim için ben de ahşap doğrama güzelliklerinden anlardım. O bakımdan Alakilise'de gördüğüm o köy odasına şahane demiştim!. Odanın, Alakilise'li Zeki başöğretmenin babasına ait olduğunu anlatmışlardı. Zeki Başöğretmenin 1940 lı yıllarda oluşturduğu elektrik, 1969 Yılında çeşme açılışlarını gerçekleştirmek için gittiğimiz tarihte gördük ki, köyümüz halâ elektriksiz durumdaydı!..SAĞLIKLI İÇME SUYUÜç mahalleden oluşan köyümüzde içme ve kullanma suyu, Akarsu Köyü ve boğaz denilen bölgeden geçen ''dinasor'' veya diynasor adı verilen akarsudan sağlanırdı. Genellikle kadınlar sabah çok erken kalkar helke dedikleri kovalarla Dinasor çayından doldurdukları suları evlerin en serin yerlerinde çam kütüklerinden yapılan kürünlerin içine boşaltırlardı. Kullanma suyu ise kesinlikle köyün tam ortasından yine kovalarla taşınan ırmaktan temin edilirdi. Dinasor çayı ve ırmaktan alınan suyun sağlıklı olup olmamasınının konuşulup, tartışıldığına hiç şahit olmamıştım!. İnsanlar, ''akar su pislik tutmaz'' diyerek kendilerini rahatlatırlardı!!.                               Halkın geçimi arpa ve buğday başta olmak üzere tarıma dayalıydı. Araziler susuz, tarlalar ise küçük parçalar halindeydi. Dolayısı ile elde ettikleri ürün geçimlerine yetmiyordu. Bu bakımdan köy halkının büyük bir kısmı gurbetçiydi. Gurbetçiler özellikle İstanbul'a gider, bir zaman çalıştıktan sonra köye dönerlerdi. Bir süre sonra gurbetçilerin belli bir bölümü devamlı iş bulup köye dönmez oldu. Bizim aile de bunlardan biriydi. 1960 yıllarının yarılarında köyde yaşayanlar, tüm köy nüfusunun yarısından daha az durumdaydı.
DAYANIŞMA
1967 Yılıydı, İstanbul'a gurbetçi olarak gelen insanların büyük bölümü iyi işlerde çalışmaya başlamışlardı. Taksi şöförü olan, taksi sahibi olanlar vardı. Polis, bekçi, olanlar vardı. Büyük otellerde komi, garson, büyük firmalarda ve bankalarda güvenlik görevlisi, fabrika işçiliği gibi meslek dallarında devamlı olarak çalışan hemşehrilerimiz oluşmuştu.
Bunların büyük bir bölümü tatil günlerinde Yenişehir'de (Dolapdere) Haydar'ın kahvesinde toplanır, görüşür, konuşurlardı. İşte bir gün böyle bir toplantıda KAYI KÖYÜ YARDIMLAŞMA DERNEĞİ'Nİ kurduk. Çeşitli etkinlik ve çalışmalar sonucunda üye sayısı çoğaldı, ve mali durumu da o günkü şartlara göre  azda olsa güçlendi.   
TENTELİ KAMYONLA DÖRT GÜNDE VER ELİNİ İSTANBUL YOLCULUĞU
Anam tarlaya gittiği için, gün boyu ağlamışım. Haziran Ayı bizim oralarda arpa biçimidir. Arpa  çok değerlidir. Doğumumdan kaç gün sonra bilmiyorum, annem beni, dört yaş büyük ablama emanet edip arpa biçmek için tarlaya gitmiş. Bütün gün ağlamışım ve bu nedenle kasık fıtığı olmuşum. Altı yaşına kadar beni sancılarla boğuşturan fıtıkla büyüdüm dolaştım, yaşıtlarımla oynadım, güreştim yeri geldi kavga ettim!. O senelerde (Şuşarlı) Suşehri'li Ateş Osman isimli şöför çok meşhurdu. Onun tenteli kamyonu içinde, ameliyat olmak için dört günde ver elini İstanbul yolculuğu yaptım. O ayrı bir yazı konusu, acılı, ballı ve güldürücü olayların yaşandığı durumları kapsayan bir yolculuktu.
TEMİZ İÇME SUYU
Dernek olarak Devlet Su İşleri Müdürlüğü ve diğer ilgili kurumlarla yapılan görüşme ve yazışmalar sonunda  kısaca yaptığımız gayretli çalışmalar sonucunda köyümüz insanlarını 1969 Yılında sağlıklı içme suyuna kavuşturduk. 
Ramazanda köy yaşlılarının genellikle iftarda oruçlarını açtıkları su kaynağı olan ''Kahve Gözeleri'den'' kova ve bakraçlarla getirilen, temiz ve sağlıklı su, yaptırdığımız çeşmelerden içilmeye başlandı. İçme suyu getiriliş ve çeşmelerin açılış töreninde, dernek kurucusu olarak bir konuşma yaptım. Destek veren siyasetçilere, bürokratlara, dernek üyelerine ve emekleri ile katkıda bulunan köy halkına teşekkür ettim.
Çeşme açılışına Başbakan Süleyman Demirel'in Genel Başkan yardımcısı Erzincan Millet vekili SADIK PERİNÇEK ve Devlet Bakanı HÜSAMETTİN ATABEYLİ, Erzincan YSE Müdürü, bürokrat ve çevre köylerden konukların katıldığı açılış törenine, başta İstanbul, olmak üzere Erzincan ve Erzurum gibi şehirlerde yaşayan köylülerimiz de katıldı. 
1967 yılında kurduğumuz dernek kısa sürede önemli işler başardı. Yüz yıllardır ırmak suyunu içen ve kullanan köylülerimiz birlik olmanın, yardımlaşmanın ve elbirliği ile iş yapmanın faydalarını bir kere daha gerçekleştirmiş oldular. 

27 Mayıs 2025 Salı

DİSK'İN SESİ FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

Yıl 1970 Beyoğlu Balıkpazarı semtinde salaş bir lokanta var. İki katlı, üç ya da dört masası, küçük bir mutfağı ve yaşlı da bir garsonu var.  Alt katı ise kahvehane...   

İki işyerinin müdavimleri de (müşteriler) genellikle birbirlerini tanırlar. Küçücük mutfağını da müşteriler, zaman zaman dışarıdan alıp getirdikleri veya yaptıkları mezeler için kullanabiliyorlard. İlk okulu Taksim'de, orta okulu da Tünel (Beyoğlu) semtinde okudum. Orta okula gittiğim 1955 ve 57 li yıllarda bazen evden erken çıkar, balık satıcılarının tezgahlarında bulundurulan, çeşitli balıklar, ahtapot, ıstakoz, kalamar, karides, midye, istiridye gibi deniz varlıklarını seyrederdim. Sokağın iki yakası da balık tezgahlarıyla doluydu. Bunların bir kısmını tezgah üzerinde yürürken görürdüm. Bir çoğunun yenip yenmediğini bile bilemezdim. Hatta balık hariç diğerlerinin tadını hiç bilmiyor, doğrusu merak da etmiyordum!.. 

DEMLENME HAZIRLIĞI

Gayri müslimlerden, Rum ve Ermeniler'in İstanbul'da sayısal olarak çokça bulundukları 1950 li yıllarda, Beyoğlu Balıkpazarı, balık satışı ile ilgili çok meşhur bir yerdi. Onunla bağlantılı dar bir sokak ise, İstanbul'un aristokrat ve zenginlerinin alım yaptıkları ve her çeşit mezenin satıldığı dükkanlarla dolu bir merkez gibiydi sanki. Adı Cumhuriyet olan bu küçük ve çok uygun fiyatlı lokantanın bazı müşterileri, gelirken meze satılan dükkanlara veya balıkçılardan birine uğrar kendilerinin demlenmelerine yetecek kadar alım yaparlardı.

 GÜNLERDEN 15-16 HAZİRAN 

15-16 Haziran 1970 İstanbul tarihi bir güne, bu günlere kadar görülmemiş bir büyük eyleme şahitlik etti. İşçi sınıfı, emeğine ve ekmeğine (işine aşına) dolayısıyla sendikal özgürlüğüne göz koyanlara karşı fabrikalarda üretimi durdurdu. İş yerlerlerinin güvenliklerini sağladılar ve kendilerine en yakın fabrikada çalışan işçi kardeşlerine doğru yürüyüşe geçtiler. Demirel iktidarının yapmak istediği işçi aleyhine olan sendikalar yasasını protesto etmeyi amaçladılar. Birken yüz, yüzken bin, binken beşbin on bin oldular yürüdüler. 

1 Nisan 2025 Salı

SENDİKAL HAFIZA

PARILDAYAN YILLAR

Ben Zengini Severim
''Ben Zengini Severim!''
Ülke Sendikacılığımızın işçi lehine parıldadığı dönemler, zaman itibariyle şüphesiz 1970 li yıllardır.  İşçi sınıfının sendikal bazda örgütlenme çalışmalarını ileri seviyelere taşıyabildiği daha çok bu yıllarda görülür. Fikirsel ve eylemsel düzeyde işverenlere karşı gerek temsil, gerekse demokratik haklarının kullanılması bakımından kendine güven duygusunun da en fazla bu yıllarda yeşerip geliştiği gözlenmektedir. İşçiler donanımlı kadrolarla, mali ve hukuki bazda sendikalarını kurumsallaştırabildikleri takdirde, işverenlere karşı dik durabilmeyi daha çok bu dönemlerde başarabildiler.

Örgütlenme, hukuksal çalışma, toplu sözleşme, grev ve demokratik yollarla yapılan eylem ve direnişlerin daha çok bu dönemde başarıldığı görülüyor. Kenan Evran veTurgut Özal'ın 80 sonrası  ''işçiler benim kadar maaş alıyor'', ''ben zengini