26 Eylül 2014 Cuma

SİLAHTARAĞA ÇUKURU (ZİLİFTARAĞA) VE İLK BOMBA FABRİKASI

LALE DEVRİ SADABAD VE HALİÇ

Osmanlı İ
mparatorluğu, III. Ahmet döneminin bir bölümüne Lale Devri dendiğini biliyoruz. Bu devirde Kağıthane Bölgesi, İstanbul seçkinlerinin en önemli ve en çok sevilen mesire (gezinti) yerlerinden birisiydi.

Kağıthane deresinin iki yanına, kasır, saray, köşk ve hamamlar yapılmış, giderek buralarda uzun süreli şenliklerin yapılması günümüz deyimiyle moda haline gelmişti. 

Geceleri kaplumbağaların, üzerlerinde yanan mumlarla dolaştığı bu şenliklere daha sonraları "Sadabad Şenlikleri" denilmeye başlanmıştır.  
Devrin ünlü şairi Nedim, bakalım bu şiiri ile şenlikleri nasıl anlatıyor.

BİR SAFA BAHŞEDELİM

Bir safâ bahşedelim gel şu dil-i nâ-şâda
Gidelim serv-i revânım yürü Sa‘dâbâd’a
İşte üç çifte kayık iskelede âmâde
Gidelim serv-i revânım yürü Sa‘dâbâd’a

Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan
Mâ-i tesnîm içelim çeşme-i nev-peydâdan
Görelim âb-ı hayât akdığın ejderhâdan
Gidelim serv-i revânım yürü Sa‘dâbâd’a
 
O zamanlar, içinde onlarca çeşit balığın oynaştığı bir akvaryum gibi olan, masmavi Haliç'in her iki yakası da çok beğenilen seçkin (güzide) bir yerleşim bölgesiydi...Yüzlerce sene, şenliklerin çılgınca yaşandığı, Kağıthane deresinin denizle buluştuğu yer Silahtarağa Bölgesidi.

Silahtarağa veya mahallî bazı insanların söylemi ile Ziliftarağa, Marmara Denizi'nden ayrılarak kara içine doğru uzanan dünya incisi Haliç'in de son bulduğu noktadır.
Osmanlı zamanında, Haliç kenarına temeli Fatih Sultan Mehmet tarafından atılan tersane ve daha sonra ordu (asker) için elzem olan Feshane Fabrikası kurulmuştur. 

Tersane ve Feshane işletmelerinin yanlarına Cumhuriyet dönemiyle birlikte yeni, yeni büyüklü küçüklü işletme ve fabrikalar kurulmaya başlanmıştır.
Haliç'in her iki yanı ve Silahtarağa Bölgesi, kısa bir zaman (1990) öncesine kadar İstanbul'un en önemli sanayi bölgelerinden biri durumundaydı.  

Başta inşaat tuğlası olmak üzere çeşitli inşaat malzemeleri, tekstil, lastik plastik, döküm, çelik, kereste, mermer, beyaz eşya ve sayamayacağım kadar ev eşya ve sanayi ürünleri yapan işletmelerin kurulduğu bölgelerde bu satırların yazarı, yedi sekizli yaşlarında Eyüp'te denize girdi. 
Oniki, onbeş yaşlarında, Kasımpaşa vapur iskelesinde oltayla balık tuttu. 

Yirmibeş, otuzlu yaşlarında Silahtarağa ve Haliç'in her iki yakasında uzun yıllar işçi ve sendika temsilcisi olarak çalıştı. T. Maden - İş Sendikası şube başkanı ve bölge temsilcisi olarak DİSK'i temsil ederek işçi yararına önemli görevlerde bulundu.

Çoğu zaman döküm fabrikalarının bacalarından çıkan dumanlı havayı soludu. Bazen de Eyüp, Alibeyköy, Yıldıztabya ve Küçükköy'ün çamurlu sokaklarında ıslanarak yürüdü.
İş bitimi fabrika önlerinde, sendika örgütlenmesi için  bildiriler dağıttı. 

Başka bir gün çeşitli semt kahvelerinde gece, gündüz demeden işçi ve sendika üyeleriyle toplantılar yaptı. 
Türk Demirdöküm, Sungurlar gibi önemli fabrikalarda çalışan işçilerle birlikte işgal direnişler yaşadı. 
Grevler yönetti, çok başarılı toplu sözleşmeler bağıtladı...




Osmanlı döneminde kurulan Haliç Tersanesi ve Feshane işletmelerinin yanlarına, İnönü, Menderes, Demirel ve sonraki yöneticiler zamanda da yeni işletme ve fabrikalar kurulmaya devam edildi. Plansız ve alt yapısız kondurulan bu yapıların, elbette daha sonraları İstanbul'a ve özellikle bölge insanına olumsuz etkileri besbelli ki hiç düşünülemedi!..

Cumhuriyet dönemi başlangıç yıllarında, Haliç'in Beyoğlu tarafı olan Sütlüce'de 1923yılındamezbaha, 1925yılında da Şakir Zümre'ninilk özel sektörsşlah fabrikası kuruldu.





20 Eylül 2014 Cumartesi

İŞ KAZASI NE DEMEK

İŞ KAZASI MI  İŞ CİNAYETİ Mİ

Yakın geçmişte, 301 maden emekçisi Soma kömür ocaklarında meydana gelen faciada toprağa verildi. Tuzla'da kurulu tersanelerde sık sık meydana gelen kazalarda işçi ölümlerini, yaralanmalarını basından ve görüntülü haberlerden öğreniyoruz.

Mecidiyeköy'de yapımı sürdürlen, büyük bir inşaat şirketine ait inşaatlarda ekmek parası peşindeki 10 işçi, "asansör kazası" denilerek göz göre göre ölüme gönderildi. Bolu'daki otelde meydana gelen yangında ölenler ve yaralananlar elbette ciğer dağladı.

"Kaza değil, cinayet!" diye basına yansıyan feryatlar can acıtıyor. Canlar acıyor ama asıl ateş düştüğü yeri yakıyor, kavuruyor... Her ölümlü facia sonrası ilgililer ve bu konuda söz söylemeyi kendilerinde hak görenlerin büyük bir kısmı ekranlara çıkıyor, ortalıkta görülmeye başlıyor...

"Kader bu, kaderin önüne geçilmez." "Onlar şehit oldular." "Suçlular bulunacak."Siyasi demeçler ardı ardına söylenip duruyor... Değişen ne var? Neler değişiyor? Kocaman bir hiç...


İŞ KAZASI NE DEMEK?

İş hayatında çalışırken bu kadar çok sayıda yaralanmalı ve ölümlü büyük facialar oluyorsa buna iş kazası denmez, denemez! Ölüm ve yaralanmalar çoğalıyorsa, demek oluyor ki yeterli önlem alınmıyor. 

Sorumlu kurumlarda görevli yetkililer de işlerini ya savsaklıyor ya da savsaklanmasına çeşitli nedenlerle göz yumuluyor. Olması gereken denetimler usulüne uygun ve zamanında neden yapılmıyor?

Kanunlar ve uygulamalar tozlanan raflarda bekletiliyorsa bu konularda meydana gelen facialardan en alttaki görevliden en yukarıdaki mevkilerde bulunan herkes sorumludur. İş güvenliğinin sağlanmış olması, önlemlerin tam olarak alınmasını ifade eder. İş kazası; gerekli ve yeterli önlemler alındıktan sonra meydana gelen kazalara diyebiliriz. Aksi halde bu bir iş cinayetidir. 

İş yerlerinde yeterli önlemlerin alınmasını sağlamayan iş yeri sahipleri, bunları yeterli biçimde denetlemeyen devlet yetkilileri, kazalarda ölen ve yaralanan insanların elbette sorumlusudurlar. 

Bu sorumluluk elbette işçi sendikalarının ve onların üst örgütü olan konfederasyon başkan ve yöneticilerini de kapsıyor. Hem de azımsanmayacak kadar sorumludurlar.. 

İşyerlerinde yapılan yapılması gereken işçi sağlığı ve iş güvenliği denetim kontrolleridende neredeler? 

Her kaza sonrası dizlerini döven anaları, yiğidinin tabutunu okşayan babaları görüyoruz. Son yıllarda meydana gelen korkunç olayların çokluğu ve önüne geçilemez olduğu, yayınlanan devlet istatistiklerinden de anlaşılıyor.

Toplu ölümler, kalabalık cenaze görüntüleri elbette hepimizi hüzünlendirip üzüntüye sevk ediyor... 

Bu durum artık son bulmalı...

Görev ihmali, yasa ihmali, denetim ve yaptırım eksikliği gibi nedenlerle birçok hayat zamansızca toprağa veriliyor.

Ülkemizde meydana gelen kazaların en önemli unsuru, kısa zamanda çok kâr etme hırsı değil mi? Kısa zamanda kâr öne çıkınca, insan unsuru gerilere düşüyor. Gelişmiş ülkelerin uygulamalarında en önemli unsurun insan olduğunu biliyor ve görüyoruz. Bu ülkelerde; sanayide, eğitimde, ekonomide, sağlıkta, sporda, trafikte ve her alanda planlama insana göre yapılıyor...


14 Eylül 2014 Pazar

GÜNÜMÜZDE SENDİKALAR


SENDİKA NEDİR, NİÇİN VARDIR?

İşçi sendikaları; üyelerinin hak ve menfaatlerini işverenlere ve bazen de devlete karşı korumak için kurulan işçi örgütleridir. İşçiler bu kuruluşlara üye olurlar ve her ay, tüzüklerinde belirtilen bir aidat öderler.

Sendikalar, kâr etmek için kurulan ticaret şirketleri gibi davranamazlar. Tabipler odası, mimarlar odası, barolar gibi meslek örgütleri olmadıkları için amaç ve çalışmaları onların faaliyetlerinden oldukça farklıdır. Kalkındırma ve güzelleştirme dernekleri veya vakıflar gibi de olamazlar.

Sendikalar dinamik örgütlerdir. Özünde, bitmez tükenmez bir sınıf mücadelesi vardır. Kitle örgütü olmaları nedeni ile üyeleri çeşitli siyasi anlayış ve ideolojilerde olabilir. Aralarında ayrı inançlarda, değişik milliyette insanlar bulunabilir. İçlerinde nitelikli ve mesleki bakımdan oldukça donanımlı insanlar olduğu gibi, çok sayıda niteliksiz, düz işçi de vardır.

İşte bu yapı, "birlikten kuvvet doğar" anlayışını meydana getirir. Bu anlayış ise sınıf bilinci alfabesinin birinci harfi gibidir... Onları bir arada tutan, birlikte davranmalarını sağlayan, mücadele ve dayanışmalarında güçlü kılan, zafere taşıyan işte bu anlayıştır. Kısaca sendikalar, emeğin "en yüce değer" olduğu bilincine ulaşan insanların meydana getirdiği topluluklardır.

Türkiye'de sendikal hareketler, 1800'lü yılların sonlarına doğru etkili şekilde görülmeye başlamıştır. Asıl işçi örgütlenmeleri ise 1908 İkinci Meşrutiyet'le birlikte devam etmiştir.

Cumhuriyetin tek partili dönemlerinde sendika ve birlikler üzerinde zaman zaman bazı baskı ve yasakçılık oluşmuştur. Bu engelleyici yöntemlere rağmen işçiler, yine de örgütlenme çalışmalarını devam ettirebilmişlerdir. 27 Mayıs 1960 askeri darbe (devrim!) sonrası, özgürlükçü bir anayasanın yürürlüğe girmesi ile sendikal hareketlerde çok daha önemli gelişmeler meydana gelmiştir.

1963 yılında çıkarılan 274 sayılı Sendikalar Kanunu, başarılı sendikal örgütlenmelerin asıl unsuru olmuş; 1960'lar ve 1970'ler, Türkiye sendikal hareketlerinin olabildiğince yükselir hale geldiği yıllar olarak gözlenmektedir.

1960'lı ve 70'li yıllar, sendikaların gelişme ve başarılı çalışmalar yaptıkları dönemler olmuştur. Bu çalışmalar sırasında Seyfi Demirsoy, Kemal Türkler, Rıza Kuas, Abdullah Baştürk gibi dirayetli liderlerin yetiştiği görülmektedir. Sendika ve konfederasyon başkanlıkları sırasında verdikleri mücadeleler sonunda önemli işler yaparak unutulmaz olmuşlardır.





Fabrika ve işletmelerde çalışanlarla çalıştıranlar güç bakımından eşit değildir. İşçi sınıfı tarihinde, bu eşitsizliğin genellikle sömürüye neden olduğu bilinmektedir...

Sendikaların asıl görevleri işte tam da burada başlamaktadır. İşçiler sömürüye karşı mücadeleyi ancak sendikaları vasıtası ile kazanabilirler. Kalıcı ve yeni haklar elde etmek, yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek, yine sendikaları ile verecekleri mücadele ile sağlanabilir.

Mücadeleleri başlatacak, yönetecek ve sonuçlandıracak donanımlı başkan ve yöneticiler, işte bu mücadeleler sonucunda meydana çıkar. Grev çadırları ve meydanlar, sendikacılık okulunun ilk basamaklarıdır...

Gazeteci Bekir Coşkun’un, 28 Mayıs 2014 tarihli Sözcü gazetesinde yazdığı "SENDİKACI" başlıklı yazısı, günümüz sendika çalışmalarının bir kısmına çok önemli bir ayna tutuyor.

Soma'da 301 madencimizin toprağa verildikleri günlere rastlıyor bu yazı. Uzun zamandır sendikal konularda böyle acı veren ve iç karartan bir yazı yazılmadı. Yazıyı okuyan siyasetçilerin, ilgili bürokratların, aydınların, tüm sorumluların ve de herkesin üzüntü duymaması mümkün olabilir mi?

İster maden ocağında ister binlerce derecede ergimiş maden potasının karşısında ter döken işçinin bu yazıyı okuyunca elbette canının acıması kaçınılmazdır.

Üç yüz bir maden işçisinin ölümünden sorumlu olanlar tabii ki bellidir. Bu olay; siyasetçisinden bürokratına, işvereninden sendikacısına kadar uzayan bir görev ihmali ve ihanete varan bir durum değil midir? Üç yüz bir emekçinin toprağa verilmesi, bu nedenle anaların ağlaması, çocukların babasız kalması; aymazlık ve aşırı kâr hırsı değil de nedir?

İşyerlerinde, daha doğrusu çalışma hayatımızın genelinde işçi sağlığı ve iş güvenliği ne durumdadır? İş güvenliğinin sağlanmasında devletin ve sendikaların rolü ve görevleri nelerdir? Bu konu hakkında siyasiler, bürokratlar, gözleri paradan başka hiçbir şey görmeyen patronlar, patron vekilleri, müdürler, mühendisler, denetçiler ve daha bir sürü ilgilinin uzun uzun düşünmeleri gerekir...

2000'li yıllarda ülkemde sendikalar ne haldedir? Sendikacılığımızın olması gerektiği yer burası mıdır? Bu durumda siyasetçinin, sendikacının, işçinin rolü nedir? Sendikalarımız, sendikacılarımız yeterli donanıma sahipler mi? Sendika yöneticilerinin bir, iki, beş kere düşünmeleri gerekir...






11 Eylül 2014 Perşembe

12 Eylül Darbesinin İşçilere Etkisi: Sendikalar, Hak Kayıpları ve Baskılar

12 Eylül Darbesinin Genel Etkileri

12 Eylül Faşist Darbesinin üzerinden çok yıllar geçti.

Bu cümle çok kolay yazıldı...
Kolayca da söyleniyor, 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden yıllar geçti.

Oysa gerçek başka.
Gerçeklerin anlatılması kolay değil...

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden evet çok yıl geçti, geçti ama, deldi de geçti...

Gerçekleri, herkes kendine göre anlıyor...
Anlatılanları, yine herkes, anladığı kadar biliyor...
Anlatılsa bile anlatılanları, yaşamayanlar tam anlayabiliyor mu?..
Doğrusu gerçekleri, tam olarak o günleri, yaşayanlar biliyor...

EYLÜL ZOR AY

Eylül, ülke insanının bir kesimine göre her zaman zor ay.
Sonbaharın ilk ayı.

Sonraki mevsim, kış...
Kışın içinde bir de "zemheri" var ki...
Adına uygun bir soğuk yapınca, titretir insanı...

Odun, kömür...

Okul, çanta, defter, kalem...

Ayakkabı, önlük…

Zor mu? Zor, hem de çok zor…
12 Eylül ise zorların en zoru...
Ne anlarsan anla...

BİRİLER İÇİN

Birileri için, vatanın kurtuluşu...
Birileri için, ürkeklik...
Birileri için, kuşku...
Birileri için, işsizlik, açlık...
Birileri için muhbirlik...
Birileri için polis kapıda, bileklerde kelepçe...
Birileri için aylarca, yıllarca hapislik, işkence...
Birileri için, darağacı...
Birileri için, "asmayalım da besleyelim mi"?

Kaybolan babalar...
Babasız kalan çocuklar...

Ağlayan analar...
Dinmeyen gözyaşları...

Kısaca işte,12 Eylül'ün özeti...

Sendikaların Kapatılması ve Baskı Süreci

Devletin başına oturup, yönetime el koyan zorbalar, toplumun birçok kesimine suçlu gözüyle bakıyor.

İşçi sınıfının bir kesimini, DİSK ve üyelerini, zanlı gözüyle değil, karar verilmiş, hüküm giymiş "suçlu" anlayışı ile görüyorlar.
Ülke yönetimine el koyan generallerden biri ilk günlerinde “otel garsonu bile benim kadar maaş alıyor” demişti. Daha ilk demeçlerinin birinde, ülkedeki gerçek ve devrimci sendikaları “suçlu” ilan etmişti.

Darbeciler, ülke yönetimine el koyar koymaz, DİSK ve üye sendikaların faaliyetlerini durdurdu. Yönetimlerine, emek ve emekçi düşmanı "kayyum" tayin ettiler.
Yine bu sendikaları, yıllarca bu anlayıştaki darbe hayranı, darbecilerin gözü kulağı durumundaki "kayyumlarla" yönettiler.

Sendikaların Kapatılması ve Baskı Süreci

Sendikacılara Yönelik Tutuklamalar ve Baskılar

Abdullah Baştürk Fotoğrafı
DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk, Genel Sekreter Fehmi Işıklar ve yöneticilerin tamamını, temsilci ve üyelerin ileri gelenlerini tutuklattırıp, yıllarca hapis damlarında yatırdılar. Davutpaşa "Otağı Hümayun"da işkencelerden geçirdiler...
Metris ve Hasdal ceza evlerinde aylar ve yıllarca tecrit edildiler.

İnsanlık vasıflarını kaybetmiş darbeci ve uşakları, insanlığı unutturmak istediler...
Sendika merkez, şube ve ofislerinde defalarca arama yaptılar.
Suç belgeleri aradılar, didik didik ettiler her yeri.
Yok işte, delil yok, suç belgesi yok.
Suç yok, delil de yok...

Suçlu ilan ettikleri, DİSK yönetici ve üyeleri "suç yok, delil de yok" ama nedeni belli bir şekilde hapis damlarına kondu.

                                  

YARGILAMALAR

Yargılamalar, duruşmalar bilerek ve isteyerek yıllarca sürdürüldü. DİSK'İN Avukatı Ercüment Tahiroğlu ve devrimci avukatlar, duruşmalar srasında çok önemli savunmalar yaptılar.
Yıllar sonra davalar, sıkıyönetim mahkemelerince beraatla sonuçlandı.

İşte bunu da söylemek kolay, iki kelime, sadece iki kelime, beraat ettiler...

İşkenceli günler, sevdiklerinden, sevenlerinden ayrılık, acılar ve ömürden kaybolan yıllar...

Bu uzun sürede, içeride ve dışarıda elbette hayat devam ediyordu...


Çocuklar okula başlayacak,
Okula götürecek, baba yok...
Soba yanacak, odun yok...
Odun alınacak, para yok.
Beş, altı yıl sonra,
Baba beraat ediyor, suç yok...
Baba iş arıyor, iş yok...
İş yok, aş da yok...


Darbeci general, ''garson benim kadar maaş alıyor'' diyerek çalışanların ücretlerinin yüksek olduğunu da işaret ediyordu. Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı ''ben zengini severim'' diyen, kollarını sıvadı ve işçi ücretlerini birlikte törpüleyerek ayarladılar!.

İşçileri zorla sarı sendikalara üye yaptırdılar...

Çalışanların, demokratik mücadele sonucunda, toplu sözleşmeler yolu ile elde ettikleri ikramiye, kıdem tazminatı, çalışma süreleri ve iş güvenliği gibi kazanılmış haklarını birer birer tırpanladılar.

Sendikalarda çalışan personelin tamamını işten çıkarttılar. Fabrikalardan, solcu diyerek bir çok işçiyi işten attırdılar. Yıllarca bu insanlar iş bulamadı.
Anneler tencerelerde yemek yerine dert kaynattı...
Babalar, kurulan ev sofralarında aç oturup, bu gün iştahım yok diyerek aç kalktılar.

Soğuk günlerde birlikte titrediler...

Darbeciler ve yalaka siyasileri, bir kere olsun bu suçsuz anne, baba ve çocukları düşünmediler.
Buldozer oldular...
Buldozerin direksiyonuna sıra ile oturdular.
Önlerine geleni ezdiler, insanlığı da öldürdüler...

BİR GARİP TÜRK-İŞ

Garip olan şey, kendilerinin büyük olduklarını, her demeçlerinde övünerek söyleyen konfederasyonun, (TÜRK-İŞ) bir yöneticisini darbeci generallerin başında olduğu yönetime bakan vermiş olmasıydı.

Sendikal örgütlenme, grev hak ve uygulamalarını zorlaştırıp, işçilerin gerçek mücadele, yön ve yöntemlerini ortadan kaldırırken, çok enteresandır, Sosyal Güvenlik Bakanlığı koltuğunda, bir sendikacı oturuyordu.(!)

Bu,Türk-İş Genel Sekreteri, Sadık Şide'den başkası değildi.

DİSK ve üye sendikaların, yöneticileri hapishanelere gönderilirken, Türk-İş yöneticileri sus pus olmuşlardı. Devrimci sendikaların yönetimlerine oturtulan, faşist zihniyetteki "kayyumlarla" işçilerin gerici ve sarı sendikalara transfer pazarlıklarını sürdürüyorlardı.

Umduklarını Kısa zamanda, bulamadılar.
Gerçek ve devrimci sendikacılık eğitimi alan DİSK üyeleri uzun süre direndi.

İşten Atmalar ve İşçi Sınıfının Tasfiyesi

Üyeler, direnç gösterdikçe, sıkıyönetim mahkemelerinde, davalar uzatıldıkça uzatılıyordu. Bu süreler içinde işverenlerin bir kısmı ise, bilinçli işçileri, işten çıkarmaya devam ediyordu...

Onları ve ailelerini işsizliğe, açlığa mahkum ediyorlardı.
İşten çıkardıkları işçilerin işe alınmamaları için, daha önceden tespit ettikleri isim listeleri, çoktan işverenlerin kendi aralarında paylaşılmıştı.

Sendikal Örgütlülüğün Dağıtılması

Darbeciler, bir kısım patron ve "sarılar", el birliği yaparak amaçlarını gerçekleştirdiler.
DİSK'in sınıf bilinçli tabanını dağıttılar.

Sendikal Hakların Gerilemesi ve Günümüze Etkileri

İşçi sınıfının, demokratik mücadele örgütü olan sendikal çalışma yolu ile elde ettikleri kazanılmış hakları, ellerinden alınırken bile, darbe kalıntısı siyasiler ''İleri Demokrasi" şirinliğini ağızlarından hiç eksik etmedi. "İleri Demokrasi" söylemlerini hep tekrarlayıp durdular....

Nasıl bir "ileri demokrasi" ise, hala çalışan büyük kesimin grevli toplu sözleşme hakkı yok.
Hakkı olduğu iddia edilen kesimin ise grev hakları oldukça sınırlı...

Sendikalara serbestçe üye olma özgürlüğünün önünde, sayısız engeller hala duruyor.
Siyasiler ve "büyük"(!) işçi konfederasyonu, sessizliğini sürdürmeye devam ederken, bu konfederasyon üyesi çok sayıda sendika, sandukaya* sokulmuş görüntüsü vermiyor mu?


*Sanduka; Bazı mezarların üzerine konulan, tahta veya mermerden yapılmış sandık.

9 Eylül 2014 Salı

Sinemanın Çirkin Kralı ve Silahtarağa’da Umut

 Silahtarağa’da Umut

"Çirkin Kral", büyük adam, Yılmaz Güney aramızdan ayrılalı yıllar oldu... 9 Eylül 1984 yılında yurt dışındayken; vatanına hasret, sevdiklerinden ayrı, sevenlerinden uzak, ellerin memleketinde gözlerini hayata kapattı.

Yönetmen Yılmaz Güney, ülkemiz sinemacılarının birçoğunun sinema anlayışını derinden etkiledi. Sinema yönetmeni, aktör, senarist ve yazar olan Yılmaz Güney, aynı zamanda bir düşün adamıydı. Yazar olarak kaleme aldığı öyküleri dikkatle okundu; aktör olarak ise yaptığı her işin hakkını tam anlamıyla verdi.

Ülkemiz, belli dönemlerde büyük siyasal çalkantılar yaşadı, askeri darbeler gördü. Bu darbelerden elbette yararlananlar da oldu ancak çok sayıda insan maddi ve manevi olarak büyük zararlara uğradı. Yıllarca hapislerde yatırıldılar, dünyaları karartılmak istendi. Aileleri, çocukları açlık, soğuk ve yokluklarla karşı karşıya bırakıldı.

Yılmaz Güney de pek çok aydın ve emekçi gibi birçok soruşturmadan geçti, hapishanelerde yattı... Sinema mesleğini hapisteyken bile çok başarılı bir şekilde sürdürdüğünü biliyoruz. Yılmaz Güney'in sinema anlayışı ve çalışmaları hakkındaki detaylı görüşleri, elbette bu konuda söz sahibi olan sinema otoritelerine bırakmamız gerekiyor.

Silahtarağa'da Sendikal Örgütlenmenin Yükselişi

1970 yılında İstanbul’da, Türkiye MADEN-İŞ 6. Bölge Temsilcisi olarak sendikal çalışmaları yürütüyor; özellikle sendikal örgütlenmeye ve eğitime büyük önem veriyordum. Bu nedenle sayısal birikimi elde etme ve eğitim çalışmalarımızı büyük bir inatla, yoğun biçimde devam ettiriyordum.

Özellikle metal iş kolunda çalışan işçiler, bu bölgede karargâh kurmuş olan sarı sendikalardan ayrılabilmek ve kendi istedikleri sendikalara üye olabilmek için direniş ve fabrika işgalleri gibi eylemlere başvuruyorlardı. Bu yıllar, sarı sendika ve işverenlerin baskılarından kurtulmak isteyen farklı sektörlerdeki işçilerin, yığınlar halinde DİSK üyesi sendikalara katıldıkları dönemlerdi.

Demirdöküm İşçileri ve Fabrika İşgalleri

Gece gündüz, sabah akşam, yağmur çamur, kar kış demeden yaptığımız çalışmalarla; sarı sendika bünyesinde bulunan Türk Demirdöküm, Sungurlar Kazan, Çelik Endüstrisi, Elektrometal ve Bahariye Demir Çekme fabrikalarında çalışan işçilerin o sarı sendika zincirlerini kırmalarını sağladık ve onları sendikamız bünyesinde örgütledik.

Yaklaşık 4500 metal işçisi, bu zorlu sendikal özgürlük mücadelesinin sonunda T. MADEN-İŞ çatısı altındaki onurlu yerlerini aldılar. Ayrıca henüz sendikasız olan birçok fabrikada da örgütlenme çalışmalarımızı aralıksız sürdürüyorduk.

Silahtarağa'da Sendikal Eğitim Seferberliği

Türkiye Maden-İş Sendikasının 6. Bölge Temsilcisi olarak bölgede yoğun bir eğitim seferberliği başlattım. Yeni üye eğitimlerimiz; bölge irtibat ofisinde ve bölgedeki düğün salonlarında devam ediyor; anayasa, iş kanunu, sendika ve toplu sözleşme kanunları ile genel işçi hakları konusunda seminerler düzenliyorduk. İrili ufaklı yaptığımız birçok toplantı sonucunda, yeni üyelerimiz kısa sürede hakları konusunda bilinçlenmeye başlanmıştı.

Sendikal eğitimlerin yanı sıra; cumartesi, pazar ve tatil günlerinde işçiler ve aileleri için emekçi dostu sanatçıların katıldığı konserler organize ediyordum. Ruhi Su, Aşık İhsani ve Aşık Nesimi Çimen kendilerine özgü, devrimci deyiş ve türküleriyle katılanlara duygulu, coşkulu ve hoş anlar yaşatıyorlardı...

Yılmaz Güney ile Buluşma ve Umut Filmi

Bölgemizdeki yeni ve eski üyelerimizin bir araya gelmelerini, birbirlerini daha iyi tanıyıp kaynaşmalarını sağlamak amacıyla bir sinema gösterimi düzenlemeye karar verdim. Program için Yılmaz Güney'in efsanevi UMUT filmini seçmiştim ancak filmi çeşitli bürokratik ya da teknik nedenlerden ötürü bir türlü temin edemedim.

Bunun üzerine değerli sanatçı, emek ve işçi dostu sevgili Yılmaz Güney'i telefonla arayarak konu hakkında görüşmek istediğimi belirttim. Sözümü ikiletmedi, bir an bile düşünmeden, "Buyurun gelin abem" dedi.

Levent’teki Evde Randevu

Bana Levent'teki evinde randevu vermişti. Önünde iki iri cins köpeğin bulunduğu kapıdan geçerek içeri girdim. Güzel insan, değerli eşi Fatoş Hanım ve Yılmaz Güney'in annesi de oradaydı.

Konuşmalarımızın önemli bir bölümü, Demirdöküm Fabrikası işçilerinin başarıyla sonuçlandırdıkları sendikal mücadele ve fabrika işgali üzerine geçti. Anlattıklarımdan o kadar etkilenmişti ki, sözümü heyecanla keserek, "Ben bu olayı filme çekmeliyim!" dedi.

Bir süre sonra geniş bir zamanda bu konuyu enine boyuna tekrar konuşmamız gerekeceğini, işgal sırasında fabrika içinde olan işçilerle de bizzat görüşmek isteyeceğini belirtti ve bu konuda yardımcı olmamı rica etti. Ben de "Senaryo aşamasında size seve seve yardımcı olabilirim" demiştim. Konuşmamızın o anında, "Ben senaryoyu, çekim yaparken yazarım abem" dediğini hiç ama hiç unutamıyorum...

Eşinin getirdiği kalem ve kağıdı aldı, hemen oracıkta kısa bir not yazdı ve zarfa koyarak kapattı. Zarfı bana uzatırken, "Beyoğlu'nda Akün Film var. Oraya gidin, selamımı söyleyin, filmi size verecekler" dedi. Teşekkür ederek yanından ayrıldım.

Zarfı götürdüğümde filmi hemen teslim ettiler. Böylece "Umut", Silahtarağa Mehtap Sinemasında günler boyunca gösterimde kaldı. Bölgedeki işçiler; eşleri ve çocuklarıyla birlikte kendi "umutlarını" tazeleyerek büyük bir gururla filmi seyrettiler...

Emekçi ve işçi dostu, büyük sanatçı Yılmaz Güney’i saygı, sevgi ve özlemle anıyorum. Anısı, Silahtarağa işçilerinin mücadelesinde ve sinemamızın dik duruşunda yaşamaya devam edecek.