Sendikal hareketler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sendikal hareketler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2026 Pazartesi

YENİ BİR YAZI DEĞİL; DARBIMESEL

İRANLI SOSYOLOG ve ATATÜRK

ÜLGEN TÖLGE isimli İran'lı bir sosyoloğun 26 Eylül 2021 tarihli Milliyet Gazetesinde yayınlanan ''ATATÜRK'' kimdir? Hakkındaki tespitlerini içeren bir yazı.

ATATÜRK kimdir...?! 1-ATATÜRK üst insandı. Onu başka İnsanlarla karşılaştırmak doğru olmaz. ATATÜRK'ün vatan sevgisine inanmıyorum. Üst insanlarda vatan sevgisinden daha yüce bir duygu olduğuna inanıyorum. "Vatan kuruculuğu." Farklı düşünüyorum bu konuda. Çünkü o zaman sevilecek vatan diye bir olgu yoktu'ki Osmanlının yok ettiği ümmetçi karanlık geçmişin harabeleri vardı. Vatan sadece toprak yiğınından oluşmuyor.
Vatan; Yüce değerlerin zarfıdır. Peki ATATÜRK zamanında hangi değerler vardı? Hiç bir değer.. Hiçlik vardı. İnsan hiçliği nasıl sevebilir. ATATÜRK sevilecek ve insanca değerlere zarf olacak bir vatan tesis etmek istedi. Yüksek ölçüde de bunu başardı. Çünkü üst insanlar değerlerin kurucuları olurlar. O değerlerle de vatan madde olmaktan, toprak yığını olmaktan çıkarak, manevi ölçütlerin yurduna dönüşür. ATATÜRK'ün kurduğu ve Anadolu'ya armağan ettiği değerlerin ondan önce var olduğuna dair hiçbir örnekle, emareyle karşılaşmadım. Nelerdi bu örnekler...?
2-Cumhuriyet bir değerdir ve ATATÜRK öncesi yoktu.
3- Laiklik, sadece bir değer değildir, değerlerin üreme üretilme temel taşı ve olanağıdır, bu da ATATÜRK öncesi yoktu..
4-Türkçe bir değerdir ve ATATÜRK öncesi yoktu. Özellikle benim için önemli olan
budur. Ben bir kaç dil bilirim ve Türkçenin de bir kaç lehçesini bilirim. ATATÜRK öncesi Türkçe yoktu. Felsefeye, fiziğe, ilme, bilime, bütün bilim dallarına girmiş bulunan modern Türkçenin kurucusu ATATÜRK'tür.

Atatürk, öğrencilerle birlikte...
Çağımızda eski Yunan felsefesinden modern Batı felsefesine denli bilgi kaynakları tercüme edilmişse, bunun nedeni ATATÜRK tarafından insanlık tarihine sunulan ve grameri belli olan Türkçedir...
5- ATATÜRK öncesi kadın yoktu. Şeriat esiri ve seks makinası olan, evde oturması gereken, cihat için çocuk doğuran dişi nesne vardı.

dusunce@milliyet.com.tr

28 Mayıs 2026 Perşembe

27 MAYIS CUNTASI VE MENDERES DÖNEMİ SENDİKACILIĞI


27 Mayıs: Kimilerine göre bir devrim. Kimilerine göre ise ''askeri cunta'' tarafından yapılan bir darbe.

 Ne denirse densin 27 Mayıs Adnan Menderes döneminin son bulduğu tarihtir. 1950 seçimlerinde büyük bir parıltı ve iddiayla iktidara gelen Demokrat Parti (DP), takvimler 1960'ı gösterdiğinde askeri müdahaleyle yönetimden uzaklaştırıldı. Siyasi tartışmalar bir yana, bu dönemin işçi sınıfı ve sendikal haklar açısından geride bıraktığı miras oldukça çarpıcıdır. 

1950 seçimler öncesi hemen her konuda büyük  vaatlerde bulunan Menderes, sendikacılık konularında da en başta işçilere grev hakkı verme sözünü vermişti. Özellikle bu vaadin rüzgârıyla işçi sınıfının desteğini arkasına alan DP, iktidara geldikten sonra ise bu sözü adeta rafa kaldırdı. Verdiği sözü tutmadı.

SENDİKACILIKTA GEL GİT DÖNEMİ

Verdiği sözü tutmaması bir yana, 10 yıllık sürede sendikal hareketleri tamamıyle devlet kontrolüne aldı. Bu dönemde Türk sendikacılığı çokça gel gitler yaşadı. Dolayısı ile Menderes, işçi sınıfına iktidarı döneminde sendikal açıdan tam bir kıskaç dönemi yaşattı. 

Yani 1950-1960 dönemi ''sendikal haklar ve demokratik özgürlükler'' açısından  oldukça çalkantılıydı. Vaatler, kısıtlama ve yasakların içiçe geçtiği bu yıllarda sendikalar emekleme dönemini yaşar gibiydi. Bu dönemdeki sendikacılığımız,  baskıcı vesayetin gölgesinde büyük bedeller ödedi. 

TÜRK İŞ KURULUYOR

Vadedilen ''grev hakkı''rafa kaldırıldı. İşçi sınıfı ve onun sendikalarının siyaset ve partilerle organik bağ kurmaları yasağını taviz vermeden devam ettirdi. Bu yılların en önemli gelişmesi 1952 tarihinde Türk- İş Konfederasyonunun kurulmasıydı. DP iktidarı Türk-İş Konfederasyonunun kurulmasına destek oldu. Fakat sözde ''partiler üstü'' politika izlenmesi yönünde baskı yaparak devlet kontrolünde kalmasını sağlıyordu. Elbette bu durum işçi üzerinde umut ve hayal kırıklığı yaratmaya devam ediyordu.

ANTİDEMOKRATİK UYGULAMALAR

Menderes hükumeti 1954 seçimlerinden sonra tam olarak otoriterleşme durumuna geçti. Bizden olanlar ve olmayanları ayrıştırmak için ''vatan cephesi'' adlı bir kuruluş yarattı. Bu yapıya sendikaların da dahil edilmesi için sürekli baskı yapıldı. İşçilerin masumca sokağa çıkarak hak aramaları, "kamu düzenini bozma" gerekçesiyle sert önlemlerle ve polis müdahalesiyle karşılanıyordu.

SENDİKAL VESAYET

Sendika yönetimlerinin koltuklarını korumaya yönelik çabalarının arttığı, siyasi iktidarın ise sendikaları tam olarak kontrol etme ve uygulama dönemi yaşanıyordu. Tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesi saman altına itilmiş görünmez olmuştu.

Sendikalar bu dönemde de özgür olamadı, haktan ve halktan yana seçilmiş kişi ve yönetimlerin değil, sanki bu durum, egemen güç, işveren ve siyasi yapıların kontrolüne girmesi gibi bir vesayet dönemiydi!!


16 Eylül 2025 Salı

1971 Profilo Grevi: Bay Jak ve İşçilerin Unutulmaz Direnci

Profilo'nun Kuruluşu ve Jak Kamhi’nin Sanayicilik Yılları

Profilo ülkemizin ilk holdingleri arasında sayılır. Yahudi asıllı Bay Jak diye hitap edilen Jak Kamhi ilk işyerini 1954 Yılında İstanbul Mecidiyeköy'de kurmuştur. Profil Demir İşleri adıyla kurulan atölye konumundaki Profilo, iki katlı bir kooperatif evinin alt katını kiralamış, onbeş civarında çalışanı ile bu atölyede üretim yapmaya başlamış ve kısa zamanda kiraladığı evi satın almıştır.

Jak Kamhi 70 civarındaki bu kooperatif evlerinin büyük çoğunluğunu birer birer satın almış, daha doğrusu buradaki ev sahipleri, bir söylentiye göre Profil atölyesinin meydana getirdiği kirlilik ve gürültü nedeniyle evlerini satmak zorunda kalmıştır. 

Fabrikanın biraz uzağında kalan bazı ev sahipleri ise evlerini satmayı kabul etmemişler, Evlerin birkaç tanesi mesken bazıları da işyeri olarak bu gün halâ varlığını devam ettirmektedirl.

Kısa zamanda Profilo Alışveriş Merkezinin karşısındaki binayı yapan Bay Jak bu binada uzun yıllar beyaz eşya üretmeye başlamıştır. Buzdolabı, çamaşır makinesi gibi ev eşyaları üreten Profilo Fabrikası, aynı zamanda ilk siyah beyaz konumunda Profilo ve National marka televizyon da üretmeye başlayarak, kısa zamanda Arçelik Fabrikası ile rekabet eder duruma gelmiştir. 

''Kuzum ben Profiloyu büyütmek için çok kapsamlı projeler yapmadım. Yapmaya da fırsatım olmadı.
Çünkü karşımda Vehbi Koç gibi koca bir dev vardı. Onun bana karşı yaptığı hamlelerden, çelmelerden kurtulmaya çalıştım ve böylece Profilo kendi ayakları üstünde durmaya devam etti''. 

Bir toplu sözleşme görüşmesi sırasında söylemişti bu sözleri. 
Jak Kamhi söylemek istediklerini sanki çok önceden hazırlayan birisiydi. Toplu sözleşme müzakeresi sırasında fabrika burada ''böylece büyüdü'' dememek için ''ayakları üstünde durmaya başladı'' diyordu.

Mecidiyeköy Profilo Fabrikası Eski Hali Fotoğrafı

          Daha sonraları adı Profilo Plaza olan 1800  ile 2000 kişinin çalıştığı ve grev yapılan ilk fabrika binası.
                Fotoğraf  ikibinli yıllar. Sağda birinci kat pencereleri Bay Jak Kamhi ve danışmanlarının ofisi.

Mecidiyeköy’deki Küçük Atölyeden Holdingleşmeye

Jak Kamhi bir taraftan bu ilk fabrikasını büyütüp geliştirirken diğer taraftan yeni kuruluşlar yapmaya devam ediyordu. Bu gün Profilo AVM '' alışveriş merkezi olarak kullanılan binanın arsasını da satın alarak orada, ''TELRA'' marka renkli televizyon üretimine başladı. Böylece holdingin büyümesini devam ettirdi. 

Daha sonraları ise Mecidiyeköy'de ki ilk fabrika binasını Plaza, TELRA binasının yerine ise Profilo alışveriş merkezini kurmuştur. Bundan sonra beyaz eşya ve televizyon üretimlerini Çerkezköy'de kurduğu yeni fabrikalarda devam ettirmiştir. Daha sonraları basından öğrendiğimize göre ''fabrika ve alışveriş merkezinin yerleri daha değerli oldu'' ifadesini kullanarak yeni arayışlarda bulunacağını ifade etmiştir.

Profilo Fabrikasında Çalışma Koşulları ve Sendikal Mücadele

Profilo Çerkezköy Fabrikası
Profilo Çerkezköy Fabrikası
T. Maden-İş 6. Bölge Temsilciğine bağlı fabrikalar içerisinde beni en çok uğraştıran, en çok ve en hızlı problem oluşturan, işveren camiasında da Bay Jak olarak bilinen Profilo Fabrikasının sahibi Jak Kamhi idi. Enerjimizin büyük bir bölümünü gece gündüz demeden Profilo işçilerinin birliğini sağlamak için harcıyorduk. 

Bu iş yerinde her yıl, iki yüz ile üç yüz arasında mevsimlik işçi çalışıyordu. Yapılan toplu sözleşme sonrası bu mevsimlik işçilerin ücretleri de yükseldiği için büyük bir kısmı işten çıkarılıyor ve yerlerine daha düşük olan asgari ücretle yeni işçiler alınıyordu. Bu işçi alma ve işten çıkarmalar dolayısı ile meydana gelen sirkülasyon, fabrikada devamlı huzursuzluk yaratıyordu. Bazen kitle halinde protesto, bazen de kısa süreli direnişlere sebep teşkil ediyordu. 

1971 Grevi: Asgari Ücret ve Geçici İşçi Sorunu

Mecidiyeköy'de 2000 civarındaki üyemizin çalıştığı fabrikada, işveren olarak Bay Jak ve onun da kurucuları arasında olduğu Metal İşverenleri Sendikasının (MESS) uzlaşmaz tutumu nedeniyle 1971 Yılında yapılması gereken Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinden bir sonuç alınamadı. 

Uzlaşılamayan maddelerin başında işyerinde uygulanması gereken asgari ücret konusuydu. İşyerinde yasal asgari ücret uygulanıyordu. Bu durum işverenin tabii ki işine yarıyordu. Halbuki işyerinde uygulan asgari ücren yüksek oluşu iş güvencesi anlamına gelmekteydi. 

İşveren devletin belirlediği asgari ücretin uygulanmasında ısrar ediyordu. Biz ise Ücret zamları, sosyal yardımlar, ikramiye gibi mâli konularda anlaşma sağlanmışken bu konu nedeniyle grev kararı alınm ıştı. Yani işyerinde uygulanan asgari ücretin yasal asgari ücretten daha fazla olması gerektiğinde ırar ediyorduk.

DEĞİŞİK KARAKTERLER

Silahtarağa Şube Başkanı olduğum tarihte de, daha sonra Şişli Şubesinin katılımı ile 6. Bölge Temsilcisi olduğum dönemlerde de, toplu sözleşme müzakerelerini bizzat yöneten biriydim. Tüm toplu sözleşme müzakerelerine işyerlerinde en demokratik biçimde kapalı oy ve açık sayımla seçilen yasal işyeri temsilcilerimizin tamamı katılıyordu. Toplu iş sözleşmesi müzakerelerinde işyerini temsilen personel müdürü ile MESS uzmanı bulunuyordu. 

Zaman zaman da fabrikada yapılan görüşmelere Bay Jak bizzat katılıyor ve ''bu teklifler bizi batırır pasam'' diyerek sızlanıyordu. Jak Kamhi pasam sözcüğünü çok sık kullanırdı. Bu söylemlerinde nedense (Ş) harfini kullanmazdı, ya da kullanamazdı.  Çoğu zaman danışman veya yönetim kurulu üyesi olarak yanında emekli general veya amirallerden birilerini görürdük.

"Bay Jak" ve İşveren Kimliği

Jak Kamhi enteresan birisiydi. Sosyolojik açıdan bakıldığında Türk patronlar, hele hele ustalıktan veya ustabaşılıktan patronluğa soyunanlar gibi değildi. Metal işkolunda ustabaşılıktan sanayiciliğe geçen bilhassa, demir çekme, döküm atölyesi gibi işletmelerde bir hayli patron görürdük. 

Onların çalışanlarına karşı tutum ve davranışlarının zaman zaman hoş olmadığını duyardık!.. Bay Jak onbeş çalışanı ile başladığı işyerini uzun sayılmayacak zaman diliminde koskoca bir holding yaratan birisi olarak belki kendisini gururlu hissediyordu ama bunu dışarıya yansıttığına hiç şahit olmadık. İkibin civarında çalışanı bulunan fabrikada, kendisine çeşitli nedenlerden dolayı sımsıkı bağlı sanatkâr ve ustalığı ön planda olan altmış ve yüz arasında değişen bir kadrosu vardı. İşyeri sendika temsilcilerinin söylemlerine göre, gerek onlarla gerekse görüştüğü diğer işçilere karşı asla kibirli davranmazdı.

Grev Oylaması ve İşçi Kararlılığı   

Grev hazırlıklarını tamamladık. Nöbet çizelgeleri, grev çadırı, grev komitesi yeri, yemek yapım komitesi ve başka işlemlere ait görevler belirlendi. Bu sırada MESS yetkilileri ve işveren boş durmadı. Kendinden yana olan bazı işçiler ve beyaz yakalı personellerin imzaları vasıtası ile Bölge Çalışma Müdürlüğüne başvurarak işyerinde grev oylaması yapılması müracaatında bulundular. 

Bölge çalışma müdürlüğü iş müfettişleri belirledikleri gün geldiler, onların nezaretinde yapılan gizli oylamada ezici bir çoğunlukla ''işçilerin beşte dördü'' greve evet dediler. Bu oylamayı sabah saatlerinde bir süre, Dostlar tiyatrosundan Genco Erkal ve Mehmet Akan da  birlikte izlediler...

BİLDİRİLER

Grevi başlatmamıza az bir zaman varken bir gece yarısı Bay Jak'ın, kendi imzası olan bir bildiri yayınladığını haber aldım. Kendisinin iyi zamlar verdiğini buna rağmen sendikanın grev yapmakta ısrarlı olduğunu, sendikanın yanlış yolda olduğunu belirtiyor ve sendikayı üyelere şikayet ediyordu. Bu durum sonuç itibari ile işçilere, ''greve çıkmayın'' anlamını taşıyordu!!.

Teksir Makinesinden Çıkan Bildiri Savaşları

O zamanlar Bölge temsilciliği ofisi Levent'teydi. Gece ofise gidip işverenin yazdığı bildiriye cevaben az sayıda da olsa bir bildiri hazırladım.  Şimdiki olanaklar o zamanlar yoktu. Bildiri ve diğer yazılar mumlu kağıt tabir edilen özel bir kağıda daktilo ile şeritsiz olarak yazılır, daha sonra elle çevrilen teksir makinesinde kendine özgü mürekkeple yazılıp basılırdı.
 
Toplu sözleşme tekliflerimizin de yazılı olduğu ve mevsimlik işçiler ve asgari ücretin çok önemli olduğu belirtilen bildiriler fabrikaya çok yakın olan çay ocağına bırakıldı, gerekli tembihatlar yapıldı, bildiriler işe gelen işçilere işbaşı yapmadan önce dağıtıldı.

TEK HEDEF KALDI AGARİ ÜCRET VE MEVSİMLİK İŞÇİLER

Grev Çadırı Olarak Kullanılan TIR Kamyonu

Grev için hazırlıklar çok iyi gidiyor. İşçilerin grev konusundaki kararlığı mükemmel ama  kulağımıza gelen bir söylenti var. Bay Jak'ın danışmanları kadrolu işçilerin, 200-300 geçici işçi için 1500'den fazla kadrolu işçi greve çıkmaz diyerek, işverene akıl hocalığında bulunmuşlar. Bu durum sendika ve Profilo işçileri için çok önemliydi. Bu sözleşme döneminde ana hedeflerin başında geçici işçi sorunu vardı. 

İşverenin yaygın düşüncesi kadrolu işçilerin özellikle kıdemli ve sanatkâr işçilerin geçici işçiler için greve çıkmayacağı, çıksalar da uzun süre grevi devam ettiremeyecekleri yönündeydi. 

Oysa biz iki yıldır hazırlıklarımızın işçi eğitimlerimizin nasıl olduğunu bu konuda işçilerin ne düşündüklerini, dayanışmayı sonuna kadar götüreceklerine inanıyorduk. Fabrikada Grev çadırı kuracak yerimiz yoktu. Fabrikanın karşısındaki odun deposunun sahibi ''çadır yeri veririm ve grevde üstüme düşen bir hizmetim olursa yaparım'' diye söz vermişti. Nitekim grev süresince dışarıda kaynatılan yemek kazanlarının odunlarını ücretsiz verdi. 

Profilo Grevi Nasıl Başladı ve Nasıl Sonuçlandı?

İşverenin alabileceği tedbirlere karşı grev başlama tarihi, saati ve parola gizli tutuluyordu. Sendika organizatörünün odun deposunun üzerine çıkıp flamayı açması ile grevin başladığı anlaşılacaktı!.. Gizli tutulan parola işte buydu. Onbeş dakika beklenildi, yarım saat oldu greve çıkan olmadı. Ancak bir saat sonra üç tane temsilci dışarı çıktı, ardından otuz civarında işçi dışarı çıktı.  
                                                                                     
İşçilerin bir kısmı kapı önündeki TIR kamyonunun lastiklerinin havalarını boşalttı, ön ve arkalarına takoz yerleştirdi. Diğer bir kısmı ise TIR'ın içine girdi, birden bire grev çadırı oluştu!.

Kısa bir süre sonra ise gruplar halinde dışarıya çıkmaya başladılar. Dışarıya çıkan işçiler boş çıkmıyordu. Kimisi sırtında patates, soğan çuvalı ile kimisi, kimisi de kilerde ve erzak ambarında ne var ne yoksa hepsini sırtlayarak çıktılar. Gıdalar planlı biçimde boş TIR'ın içine yerleştirildi. Yiyeceklerin boşaltılması planlı olarak yapılmıştı. Uzun sürecek bir grev görüntüsü vermek ve belki de gerçekten çok uzun süren bir grev olacaktı. Hazırlıkların yapımı sırasında adeta psikolojik bir de savaş yaşanıyordu. 
Önceden planlandığı gibi tüm komiteler görev yerlerine yerleştiler. 

FİNAL 

Profilo grevi çok uzun sürmedi. Üyelerimizin tamamı ile kararlaştırdığımız tekliflerimizin bütünü işveren tarafından kabul edilerek son buldu. 
1- Bu grevde, sendikal literatürde ''hak verilmez alınır'' sözü hayat buldu             
2- Kurulan yemek yapma komitesi de dahil, işçi grev komitelerinin tamamı görevlerini tam olarak yerine getirdi.                                     
 3-Üyelerimize son madde olarak, işverence grevde geçen sürelerin yevmiyeleri tam olarak ödendi.

Bay Jak'ın sık sık bu teklifler bizi batırır diyerek sızlandığı fabrikada işçi sayısı 2000 iken, geçici işçilik de kalktığı halde 2500 oldu. Holding oldu. Yetmedi, Çerkezköy'de Profilo fabrikalar grubu oluşturuldu. Kesin olarak ifade edilebilir ki bu güne kadar toplu sözleşme nedeni ile batan işyeri, fabrika, holding görmedik, duymadık. 

Toplu iş sözleşmesi ve grev konularında yaptığımız çoğu çalışmaların boşa gitmediği, tam tersine, üyelerin ekonomik ve sosyal yönden gelişip güçlendikleri gerçeğe dönüşüyordu.
Bu fabrikada 1965-1977 yılları arasında işçi arkadaşları ve sendika adına görev yapan baş temsilcilerimizin adlarını anmadan geçmek olmaz. Sırasıyla Yaşar Gök, Hasan Ustaoğlu, Ahmet Şener ve Cengiz Erdönmez'e teşekkür bir borçtur. 


5 Ocak 2024 Cuma

SENDİKAL HAREKETLER VE BÜYÜK GREV

Aziz Nesin, Vatan Gazetesinde yayımladığı ve Kemal Türkler'i eleştirdiği yazısında, sanki eleştiri sınırlarını zorluyor..

Üretim fazlası olduğunu, bu nedenle büyük patron Vehbi Koç'un ödemediği işçi ücretleri dahil, birçok konudan daha kârlı çıkacağını ve bu grevlerin zamansız başlatıldığını, belirtiyor. 

"Sendika işçilere tam gündelik veremez oldu, yarı gündelik verilmeye başlandı" dedikten sonra "yarı gündelik de veremez oldu, üçte bir gündelik vermek için taşınmazlarını satılığa çıkarmıştı" diyor.

"Büyük Grev" isimli yazıyı daha doğrusu, her ne kadar masal öykü dense de, DİSK ve Maden-İş Sendikasının  Genel Başkanını ve onun sendikal anlayışını hedef alan yazıyı, Aziz Nesin gibi bir yazarın hangi düşünceyle yazdığını (gerçeğini) anlamak güç..

YANILGI FAZLA

Aziz Nesin'in grevlerin zamansız başladığı söylemi ile büyük bir yanılgı içinde olduğunu söyleyebilirim. Adını ''büyük'' koyduğu bu grevlerin aynı anda başlatıldığını mı zannediyor? 
Ya da grevde olan onlarca fabrikanın Koç'un olduğunu mu sanıyor? İkisi de değil. 

Aziz Nesin bu yazıyı 3 Aralık 1977 tarihinde yazdı. 
Yazının yazıldığı tarihte (şu anda) tam sayı söyleyemem ama, büyük ağırlık İstanbul'da olmak üzere Kocaeli, Çerkezköy, Eskişehir, Ankara, İzmir, Mersin, Manisa ve Antalya gibi il ve bölgelerde büyüklü küçüklü onlarca fabrikada grev devam ediyordu. 

GREVCİ İŞÇİLER DİRENÇLİ KAHRAMANLAR

Bu aynı zamanda
Turgut Özal'ın danışmanlığı ve kısa süre sonra başkanlığındaki MESS, T.Maden-İş Sendikası karşısında sanki çelikten geçilemez ağlar örmek istiyordu.  MESS ve metal Sanayicileri birlikte onlarca fabrikada lokavt olduğunu sergiliyorlardı. Bir taraftan Bakın
ca Grev, diğer taraftan bakınca gizli Lokavt uygulanıyordu. 
Grev Lokavt konusunda ihtisası olanlar şunu bilirler ki devrimci ve gerçek sendikacılıkta bu kavgadan kaçılma olamaz..
  
ileride ''ben zengini severim'' diyecek olan Özal şimdiden görevini yerine getirmek için canla başla sermayeden yana çalışıyordu! 

Bu dönemde Özal sayesinde  işverenlerde öyle bir düşünce hakim oldu ki emek, emekçi, işçi, üretim, ülke ekonomisi gibi düşünce kesin olarak bir tarafa bırakıldı veya bıraktırıldı..

Gerçek şu ki grevdeki bu işçiler her türlü olumsuz koşullara rağmen  çok uzun süre ekmek, adalet, sendikal özgürlük ve onur mücadelesi verdiler, işyerlerini de koruyup kollayarak yürekli büyük bir kahramanlık gösterdiler.

BAZI ŞEYLER YAZILMIYOR

Şair ''Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban'' demiş ya. 
Aşkın kağıda yazılıp yazılmadığını bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var, bazı şeyler galiba yazılamıyor..
En azından ben yazamıyorum... 

Ama şunları açıkça söyleyebilirim ki, gerek DİSK gerekse Maden-İş yöneticilerinin bir kısmı ve uzman kadrolar sendikal anlayıştan daha çok ütopik ideolojik anlayışı benimseyip çalışmalarını bu doğrultuda yapmaya başlamışlardı. 

Sendikal ve siyasal sloganlar eski TKP ideologlarının çizdiği sınırlara göre hazırlanıp onların uygun buldukları yer ve mekanlarda seslendiriliyordu. 
Özellikle bazı uygulama ve sloganlar patronların MESS içerisindeki birlikteliklerini daha da kemikleştiriyordu. 

1977 yılında yapılması gereken T. Maden-İş ve DİSK Genel Kurulları, birileri için grevlerden daha önemliydi!!
DİSK ve T.Maden-İş Sendikası nın 1977 Genel Kurulları, sendikal konular uzak, daha çok, ideolojik (siyasi) anlayış doğrultusunda geliştiği ve sonuçlandığı anlaşılmıştı... 

28 Haziran 2022 Salı

1975 Maden-İş Dönemi ve Cüneyt Arkın'ın Babasının Oğlu Filmi

 Türk Sinemasının "haksızlıklara baş kaldıran" efsanelerinden birini daha kaybettik.  

Yeşilçam efsanesi Cüneyt Arkın'ın gençlik yıllarına ait portre fotoğrafı

Yeşilçam’ın Toplumsal Hafızası: Cüneyt Arkın ve Sendikal Mücadele

Sayamayacağım kadar sinema filmlerinde başrol oynayan Cüneyt Arkın, ülkemizde "insan" olan kişiliği ile hep saygınlığını koruyan bir sanatçıydı. 1975 Yılında, Kemal Türkler'in genel başkanlığını yaptığı Türkiye Maden-İş Sendikasının, ben de Toplu sözleşme ve ekonomi politika dairesinden sorumlu genel başkan vekili idim. 1975, 1976, 1977 MADEN-İŞ'in toplu sözleşme dönemlerinin en çetin geçtiği ve ekonomik bakımdan çok üstün ücret ve diğer sendikal hakların alındığı yıllardı. 

DİSK'in, "işçiler sendikalarında söz ve karar sahibidir"ilkesinin tam olarak uygulanması nedeniyle, bu yıllarda özellikle de "sanayi sendikacılığında" örgütlenme, çok başarılı bir duruma gelmişti...

Babanın Oğlu Filmi ve 1975 Yılındaki Unutulmaz Gala

Zannediyorum 1975 yılıydı, Cüneyt Arkın imzalı bir davetiye ulaşmıştı. İstanbul Site Sinemasında gösterime yeni giren bir filme davet edilmiştim. Böyle davetler sendika yürütme kurulunun tamamına gelir. Ama bu nedense sadece benim adıma yazılmıştı.Çok yıllar geçtiği için tam olarak hatırlayamıyorum ama filim galiba "Babanın Oğluydu". 

Bilindiği gibi filmin ana teması, bir fabrika işçisinin mafya patronluğuna soyunması ve buna ilişkin gelişmelerdi... 

SİNEMANIN 2. ADAMI

Sinema salonuna girmeden filmin diğer karakterlerinden liseden arkadaşım  Aydın *(Avdan) Haberdar, Cüneyt Arkın'la birlikte hoş geldin karşılaması yaptılar. Cüneyt Arkın, kısa söyleşimizde Aydın'ın bulunmaz bir karakter oyuncusu olduğunu, bazı filmlerinde dublörlüğünü de yaptığını söyledi. 

Konuşmamız, Cüneyt Arkın'a gösterilen yoğun ilgi nedeniyle devam edemedi. 
Arkın'la film bitiminde beş, on dakika kadar ayak üstü konuştuk. Çok kısa olarak filme ait görüşlerimi bildirdim. O da "evet bazı yerlerde eksiklerimiz oldu" demişti. 
Arkın'a yoğun ilgi devam ediyordu."Keşke sizinle çekim öncesi konuşmuş olabilseydik" demişti. 

Cüneyt Arkın, kişiliği ile, Atatürkçülüğü ile, haksızlıklara karşı yaptığı fılm uygulamaları ve asla kaybolmayan memleket sevgisiyle dik duran önemli sanatçılarımızdan birisiydi. 

* Bizler, Aydın Haberdarı Avdan Haberdar olarak bilirdik.

25 Ocak 2022 Salı

28 OCAK KAVEL GÜNÜ

 KAVEL

İşime karım dedim, karıma Kavel diyeceğim. 
Ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada, 
Güneşe karışmadıkça etim 
Kavel Grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim. 
Ve izin verirlerse Kavel Grevcileri, 
İzin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim, 
İzin verirlerse Kavel Grevcileri, 
Ve ben kendimi tutabilirsem eğer sesimi tutabilirsem 
O çoban ateşinin yandığı yerde Kavel'de, 
O erkekçe direnilen yerde, Kavel'de 
Karın altında nişanlanıp dostlarımın arasında 
Öpeceğim nişanlımı Kavel kapısında 
Ve izin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim 
İzin verirlerse Kavel Grevcileri 
İlk çocuğumun adını Kavel koyacağım.,

                                                                                          Hasan Hüseyin Korkmazgil
                                                                   
KAVEL DİRENİŞİ YAŞIYOR

Türkiye'de sendikal hareketler var olduğu müddetçe, Kavel Kablo Fabrikası işçilerinin, emek dünyasına, yol gösterici direnişleri, 28 Ocak Kavel Günü olarak hep hatırlanacak. 
Ekmekleri için emek veren, bu uğurda alınteri döken yiğit kablo işçileri, aynı zamanda işçilik onurlarının mücadelesini de veriyorlardı.

İstanbul İstinye'de kurulu Kavel Kablo Fabrikasının, teknik personel ve büro personeli ile birlikte  220 civarında çalışanı bulunuyordu...
KAVEL işçileri gece gündüz, sıcak, soğuk demeden, o yıllarda ülkenin çokça ihtiyacı olan,özellikle de iletişim alanında kullanılan kaliteli kablo üretiyorlardı.
Çalışanların büyük çoğunluğu fabrikanın kuruluşundan itibaren varolan elemanlardı.
Zamanına göre modern ve yüksek teknolojiyle kurulmuş olan bu fabrikaya, 1961 Yılında İbrahim Üzümcü adında Amerika'dan yeni dönmüş genç bir adam genel müdür tayin edilmişti.



İyi okullarda okuyan, Amerikada eğitim ve ihtisas yapan bu şahsın, kısa zamanda kendine göre bir yönetim şekli oluşturduğu görüldü. 

Yapılan üretimi yeterli bulmuyor çok, daha çok üretim istiyordu. Bu nedenlerle uzun süreli fazla mesailer yaptırıyor, işçiler üzerinde anlaşılmaz baskılar uyguluyordu.  
İşçiler bu durumlara uzun süre dayandılar. 
Genel müdürün sendikadan ayrılmaları konusunda ki dayatmaları ve zamanında ödenmeyen fazla mesai ücretleri ile ikramiyelerden kalan alacaklarının ödenmemesi nedeniyle işçilerin huzursuzlukları artarak devam etti. 

İşçilere söz geçiremeyen genel müdür işyerinde yetkili konumdaki T. Maden-İş Sendikasının yasal işyeri temsilcilerini işten çıkardı. 
Bununla yetinmeyen genel müdür 10 işçiyi daha işten attı. 
Bunun üzerine işçiler 28 Ocak 1963 tarihinde işi durdurdular ve direnişe başladılar. 
36 gün devam eden Kavel işçilerinin bu direnişi hükumetin aracılığı ile son buldu.

Sendikal hareketler tarihi içinde, Kavel işçilerinin sendikal alanda meydana getirdikleri, özgürlük ve hak aramaya yönelik uygulamaları fabrika kapanana kadar hiç kaybolmadı. 
İşverenler de, işçi sendikaları da bu konular hakkında tartışmalarını hep sürdürdüler. 
Kavel olaylarıyla ilgili çokça görüşler sergilendi.Toplantı ve paneller yapıldı, makaleler yayımlandı, kitaplar yazıldı, karikatürler çizildi.

09.03.1963 Milliyet (Terahi Tekamül) Bedri Koraman
"1. KAVEL DİRENİŞİ 1963" ve "2. KAVEL DİRENİŞİ 1968" direnişleriyle ilgili olan yazılarıma, konu hakkında bilgi ve düşüncelerimi yeteri kadar anlattığımı zannediyorum. Bu yüzden aynı konulara bir kez daha değinmeyeceğim...

28 Ocak 1963 Tarihinde Ocak ayının karlı ve soğuk bir gününde, henüz sendikalar yasası çıkmadığı için "Anayasa içi" özgürlük hareketlerini başlattılar
Çalışma hayatında, sendikal alanda, edebiyatta, siyasette, Kavel olayları hep yer aldı, varoldu, varolmaya da devam edecek.
İşçi dostu büyük usta Hasan Hüseyin Korkmazgil'in yukarıda okuduğunuz ve emek dünyasına gümüş çivilerle çakılan altın plakete yazdığı, "İşime karım dedim karıma Kavel diyeceğim" dizesiyle başlayan şiiri gibi hep parıltılı ve canlı kalacak...

22 Temmuz 2020 Çarşamba

ÖMRÜNÜ İŞÇİ SINIFINA ADAYAN BİR ÇINAR: Kemal Türkler’in Ardından

DİSK Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler portre fotoğrafı

KEMAL TÜRKLER VE ONSUZ GEÇEN YILLAR

Kemal Türkler, Türkiye sendikal hareketleri içinde yeri doldurulamaz, devrimci ve öncü bir işçi lideriydi. 22 Temmuz 1980 sabahı, henüz ömrünün en verimli çağında, işe gitmek üzere çıktığı evinin önünde kurşunlanarak aramızdan koparıldı. Onu 54 yaşında toprağa verdiğimizde, Türkiye işçi sınıfı sadece genel başkanını değil, aynı zamanda geleceğin en güçlü sesini kaybetti.

DİSK’in kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler, gerçek ve devrimci sendikacılığın evrensel ilkelerini bu topraklarda inşa eden, o ilkeleri hayata geçirmek için de bıkmadan, yılmadan ve hiçbir güç karşısında eğilmeden mücadele eden bir liderdi. Bugün bile demokratik sendikacılığın temeli sayılan "Taban (işçiler), sendikalarda daima söz ve karar sahibi olmalıdır" ilkesinin isim babasıydı. Onun tüm mücadelesi, sendikal bürokrasiyi yıkıp kararı bizzat tezgah başındaki işçiye teslim etmek üzerine kuruluydu.

Kemal Türkler ile yollarımız, kendisi Türkiye MADEN-İŞ Sendikası Genel Başkanı iken, bu onurlu sendikaya 1962 yılında bakır fabrikasında çalışırken üye olmamla kesişti. Onu ilk kez o tarihte tanıdım. Zaman içinde işçi sınıfının verdiği o büyük enerjiyle basamakları omuz omuza tırmandık. İşyeri sendika temsilciliği, şube gençlik kolu başkanlığı yaptım. 1965 yılında Türkler'inde bulunduğu T. Maden-İş Silahtarağa Merkez Şube  Genel Kurulunda Şube Başkanlığına seçildim. 1966 Yılında Şube başkanlığıyla birlikte 1. Bölge Temsilciliğini yürüttüm.   .

  • 1967 yılında Silahtarağa Şubesi ile Şişli Şubesinin birleşmesi ile oluşan  6. Bölge Temsilciliği görevini üstlendim.

  • 1972 Yılında Ankara 2. Bölge Temsilcisi olarak tüm iç Anadolu'yu temsil ettim.

  • 1974-1977 yılları arasında ise Genel Başkan Vekili olarak, Kemal Türkler ile doğrudan, en yakın halkada çalışma onuruna eriştim. Dolayısı ile gerek yurtiçi çalışmalarda gerekse yurt dışında üyesi olduğumuz federasyon genel kurul ve konferanslarında T.Maden-İş olarak ülkemizi birlikte  temsil ettik.

On beş yıla yakın bir süre, fabrikalarda, direnişlerde, grev çadırlarında ve zaman zaman müzakere masalarında hep birlikteydik. Türkiye işçi sınıfının tarihini değiştiren DİSK’in kurulması da dahil olmak üzere, o dönemin bütün ilklerinde, bütün kavgalarında ve bütün tarihsel atılımlarında ben de vardım; o büyük yürüyüşe, gelişmeye bizzat tanıklık ettim.

Bugün onsuz geçen yılların ardından, burjuva medyasının veya tarihin soğuk sayfalarının yazdığı klişe cümlelerle olduğu gibi yeni bir yazı kaleme almak istemedim. Bunun yerine; acının, adaletsizliğin ve o karanlık dönemin fotoğrafını en net haliyle çeken değerli gazeteci Bekir Coşkun'un, Cumhuriyet Gazetesi'nde 3 Aralık 2010 tarihinde yayımlanan "Oysa Yerde Kan Vardı" başlıklı o sarsıcı yazısını birlikte bir kez daha okuyalım, hafızalarımızı tazeleyelim istedim.

Çünkü dönüp geriye baktığımızda görülen yalın ve can yakıcı durum şudur: Kemal Türkler KORUNAMADI, göz göre göre gelen bir karanlığın ortasında yalnız bırakıldı. Ama bıraktığı miras, "tabanın söz ve karar sahibi olduğu" o büyük ideal, bugün de Birleşik Metal -İş ve bazı gerçek sendikalarda aydınlatmaya devam ediyor.

 

 Oysa Yerde Kan Vardı.

~ 03.12.2010, Bekir COŞKUN ~

Biliyorsunuz, her sene tam bu günler geleneksel “Turgut Özal öldürüldü” günleridir…
Çankaya Köşkü’nün içinde, kapıda muhafız alayı, iki yüz nöbetçi, yanında doktoru, elli görevlinin arasında, ambulans, Hacettepe Hastanesi’nin yığınla raporları…
Yine de “öldürüldü” diyorlar…
Ama herkesin önünde, evinin kapısında, bedeninde kurşunlarla vurulan emekçilerin lideri Kemal Türkler’in “öldürüldüğü” kanıtlanamadığı için önceki gün dava zamanaşımına uğradı ve düştü…
*
Mesela; Adnan Kahveci; trafik kazası ile öldürüldü…
Muhsin Yazıcıoğlu; telefon sinyali ile öldürüldü…
Bülent Ecevit; yanlış teşhis ile öldürüldü…
Turgut Özal; zehirli börek ile öldürüldü…
Ama Kemal Türkler, kurşunlarla, yolun ortasında, kanı oluk gibi aka aka vuruldu da “öldürüldüğü” belirlenemedi…
Tam 26 yıl sürdü mahkeme…
Dava düştü…
*
Aslında Türkiye’nin nasıl bu günlere geldiğinin uzun ve hazin hikâyesidir bu…
Emperyalizme karşı duran bu ülkenin yiğit çocukları işte böyle bir bir yok edildiler. Böylece dün liberal (!) işbirlikçileri ile Türkiye’yi yağmalayan sömürgeciler, bugün de dinci ortakları ile aynı yağmayı-talanı aralıksız sürdürebiliyorlar…
Bu yüzdendir:
Yaşlı ve hasta bedenleri yapılan eziyete dayanamayan İlhan Selçuk da, Türkan Saylan da öldürülmedi… Bombalarla paramparça edilen Uğur Mumcu’dan Ahmet Taner Kışlalı’ya kadar daha nicelerinin öldürüldüğü de ortada kaldı…
Kemal Türkler’in kızı babasının öldürüldüğünü gördü, vurulmuş bir beden ve yerde kan vardı…
Ama “öldürüldüğü” kanıtlanamadı…
Dava önceki gün düştü…
(Cumhuriyet 03.12.2010)

3 Ekim 2018 Çarşamba

TÜRK PHILIPS FABRİKASI ve SENDİKAL HAREKETLER

ÇALIŞANLARIMLA AYNI MASAYA OTURMAM

İstanbul LEVENT  Bölgesinde görkemli bir binanın, gök yüzüne doğru yükseldiğini görüyoruz.
AVM (alışveriş ve ticaret  merkezi ) olarak faaliyette bulunan bu büyük binanın hemen bitişiğinde, yine iki adet çok katlı dev rezidans bulunuyor. Rezidanslar bir nevi akıllı binalardır. Bu binalar genellikle dışarıdan yardım almadan işlerinin tamamını kendileri görürler. İşte bu pahalı ve değerli binaların yerinde bir zamanlar 900 civarında işçinin çalıştığı ve gece gündüz durmadan üretim yapıldığı bir fabrika vardı.

Ticari adı Türk Philips olan, ancak işçiler ve halkın "Filips" diye söylemde bulunduğu fabrika, 1956 yılında sanayi kuruluşu olarak İstanbul Levent'te kurulmuştu. Gerçi Philips firması 1930 yılından itibaren,Türk Philips limited şirketi, 1953 yılından itibaren de Philips Ticaret Aş olarak İstanbul'da zaten faaliyetteydi. Bu dünya devi firmanın bu gün, 150 ülkede faaliyet gösterdiği ve 227 binden fazla çalışanı bulunduğu belirtiliyor. Karl Marks'ın kuzeni olduğu söylenen Gerard Philips tarafından 1891 yılında kurulan firmanın genel merkezi, Hollanda'da Eindhoven şehrindedir.
LEVENT'TE MAHALLE

1947 Yılından itibaren Levent Çiftliği olarak bilinen bu bölge değişmeye başladı. Emlak Bankası inşaatlara başladı, büyük bir kısmını, bu gün çok değerli ve aynı mimari projeye göre yapılan iki katlı bu evleri 1950 Yılından itibaren teslim etmeye (satmaya) devam etmişti.

İşte bu sıralarda, Philips'in Fabrika inşaatı da başlamış ve kısa sürede tamamlanmıştır. Sonraki yıllarda 800 den fazla işçinin çalışmaya başlayacağı fabrika ve 50 den fazla beyaz yakalı personelin çalışacağı idare binası 1956 yılında faaliyete başlamış oldu.

   
Zamanının modern fabrika ve sosyal(idare) binaları çok geniş bir alanda bulunuyordu. Fabrikanın
kendisine ait futbol sahası da dahil bu geniş alan, Zincirlikuyu Mezarlığının Levent tarafına komşuydu. Elektrikle çalışan lambalı radyo imalatına başlayan fabrikada, kısa süre sonra çantalı pilli taşınabilir radyo imalatı da gerçekleşti.
Ev gereçleri, televizyon, pikap, elektronik aletler ve televizyon tüpleri, Levent'te kurulu fabrikanın imalat çeşitlerinden bazılarıydı. Bazı ürünlerinin bir kısım parçalarını ise dışarıdan tedarikçiler vasıtası ile temin ediyorlardı.

Böyle bir tedarikçinin yine Levent'te bulunan bir evin çatı katındaki atölyesinde dört hafta süre ile on lira haftalıkla ben de çalışmıştım. Lisede okuduğum 1962 Yılında yaz tatili sırasıydı. Elde taşınan portatif radyo  kutularının dış yüzeyleri sun'î deri ile kaplanıyordu. Bir gün öğle paydosunda dışarıda yemek yediğimiz sırada sendikacı olduklarını söyleyen iki kişi yanımıza gelerek sendika hakkında bilgi vermişlerdi. Bir arkadaşımla birlikte ilgi duyduk onlarla konuştuk. İşimizde dördüncü haftaydı Cumartesi günü haftalıklarımızı aldık. İkimize de artık işe gelmeyeceğimiz söylenmişti...

TÜRK PHILIPS (FİLİPS) VE SENDİKAL İLİŞKİLER 

1967 Yılında Türkiye MADEN-İŞ Sendikasının Silahtarağa Merkez Şubesi (Şube Başkanı Hüseyin EKİNCİ) ile Şişli Şubesi (Şube Başkanı İlyas KABİL) 6. BÖLGE TEMSİLCİLİĞİ adı altında birleştirildi.

Birleşmeden sonra, Ana Tüzük gereğince yapılan ilk Bölge Konseyinde (Genel Kurul) Şişli Şube Başkanı İlyas Kabil'le birlikte aday olduk. Yapılan seçimi açık ara oy farkı ile ben kazanmıştım.

Kısa süre sonra Filips fabrikası Toplu Sözleşme görüşmeleri başladı. Sendikayı müzakere heyeti başkanı olarak ben temsil ediyorum. Yanımda organizatörüm var.
Fabrikada yapılan müzakere toplantısında işveren adına Personel Müdürü ve MESS (işveren sendikası) uzmanı katılmışlardı. Bir süre sonra İşveren Temsilcisi, "görüşmelere başlayalım mı?" dedi.
 "Gayet tabii başlayalım ama, bizim müzakere ekibimiz henüz tamamlanmadı, onlar olmadan müzakere başlamaz" dedim.
Sendikamızın daha önce işveren tarafına yazılı olarak bildirdiği yetki belgesindeki isimlerin, toplantı salonuna henüz gelmediğini ve onlar gelmeden toplantının başlamayacağını bildirdim.

AYNI MASAYA OTURMAM

Kısaca, işyeri sendika temsilcilerimizin bu toplantılarda bulunması gerektiğini aksi halde toplantının başlamayacağını söyledim. LAHUT Bey denilen Personel Müdürü ayağa kalkarak hiddetli bir şekilde "ben çalışanlarımla aynı masaya oturmam." dedi ve müzakere masasından kalktı, odayı terk etti.

Uzun boylu ve oldukça iri bu müdürün davranışı beni şaşırtmadı. Sendikanın güçlü, işçinin bilinçli ve birlik içinde olduğu işyeri yetkililerinin, masaya tekrar geleceklerini ya da getirileceklerini deneyimlerimle biliyordum. Bu tavır(!) hakkında elbette saatlerce konuşulabilir. Tartışma yapılabilir.
Biz de söylenmesi gerekenleri söyledik. "Birilerinin anlatması gereken asıl konulardan birinin, buradaki işçilerin varlığının olduğudur. Müdürün kendi arkadaşlarına ve akrabalarından istediği kişilerle istediği şekilde konuşabileceği, ama işçileri, işyerindeki sendikamızı temsil eden üyelerimize yapılan bu söylemi kabul etmediğimizin anlatılması gerektiğini belirttim."

Taraflar olarak anlaşamadığımızı belirten, anlaşmazlık tutanağını yazmak için çantamda getirdiğim dosya kağıtları ve karbon kağıtlarını çıkarıp yazmaya başladım. O yıllarda birden fazla nüsha yazılar, bu gün, A dört dediğimiz (dosya) kağıtlarının arasına kopya(karbon)kağıtlarının konulup yazılmasıyla sağlanıyordu.

Durumun ciddiyetini anlayan (Metal İşverenleri Sendikası) MESS uzmanı Av.Oytun ATAUZ,  toplantıya on dakika ara verilmesini rica etti.  Kendi aralarında bir görüşme yapmaları gerektiğinden bahsetti. İşveren heyeti yanımızdan ayrıldı. On, onbeş dakika sonra yanlarında işyeri sendika baştemsilcisi Cemali Çakıroğlu olduğu halde müdür odaya girdi ve artık müzakerelere geçebiliriz dediler. "Cemali neden yalnız geldin?" dedim. "Başkan, diğerlerini de ben temsil ediyorum!"demişti. Anlaşılan Cemali öğretilmişti!

Ben, müzakere heyetimizin kimler olduğunun belirlendiğini, daha önce işverene bildirdiğimiz yetki belgesindeki isimlerin yani, işyerinde çalışan temsilcilerimizin tamamı gelmeden müzakerelerin başlamasının imkansız olduğunu ısrarla belirttim.
Kısa süre sonra altı temsilcimiz de iş elbiseleri ile müzakere masasında genel müdürün tam karşısında yerlerini aldılar...

1967 Yılında başladığımız toplu sözleşme müzakereleri çeşitli tarihlerde devam etti. İşçilerin (sendika) teklifleri kabul edildi. Toplu sözleşme yemekhanede işçilerin huzurunda törenle imzalandı.
Daha sonra işyerinde temsilci seçimi yapıldı. Seçim sonunda sandıktan Cemali Çakıroğlu çıkmamıştı!
Bir süre sonra da LAHUT Bey fabrikaya gelmez oldu...

Philips işçileri, Türkiye Maden İş Sendikası ve DİSK'İN en bilinçli ve  inançlı üyeleri olarak,  sendikal hareketler içindeki yerlerini hep başarılı olarak korudular.

BİRLİK OLMAK GÜÇLÜ OLMANIN İLK BASAMAĞIDIR
 


13 Haziran 2018 Çarşamba

16 HAZİRAN İŞÇİ EYLEM DİRENİŞ GÜNÜ

  KUTSAL İŞÇİ YÜRÜYÜŞÜ

13 ŞUBAT 1967 Tarihinde DİSK kuruldu. Böylece devrimci ve gerçek sendikacılık dönemine girilmiş oldu. Kısa zamanda üye sayısı onbinlere, elli binlere, seksenbinlere ulaştı. Hükûmet ve patron güdümündeki sendikalar rahatsız oldu.
İşçiler akın akın DİSK içinde örgütleniyorlardı.
Gerçek sendikacılığın ilk ürünleri görülmeye başlandı. İşçi hakları ve emek mücadelesi artık toplu sözleşmelerle işçiden yana esmeye başlamıştı. Bu durum patronlar ve onların düşünce yapısındaki siyasiler  rahatsız oldular.

Onlara göre gerçek ve devrimci sendikacılık derhal engellenmeliydi!
DİSK kapatılmalıydı!
Süleyman Demirel hükûmeti, alelacele bir kanun çıkardı. Sendikal özgürlüklere aykırı, işçi haklarını yok edecek bu kanuna karşı, işçi sınıfının devrimci kesimi derhal tavır belirledi.

DİSK üyeleri, 15 Haziran 1970 Tarihinde üretimi durdurdu. Yürüyüşlerle yasayı protesto ettiler.
Bağımsız sendikalar ve bir kısım TÜRK-İŞ üyesi işçi de yürüyüşlere katıldı. Bu yürüyüşler Türk sendikacılık tarihine 15-16 Haziran 1970 olayları diye geçti. Antidemoratik olduğu kesinleşen kanun iptal edildi.

15-16 HAZİRAN 1970 Büyük İşçi Direnişi, işçi sınıfının demokrasi mücadelesinde, gücünün önemini ispat ettiği şanlı bir demokratik eylemdir.
İşçiler, emek dünyasının, sadece burjuvaya, onların tek yanlı ve sadece onlardan yana olanlara bırakılamayacağını, dosta düşmana kabul ettirdikleri ve bunu beyaz sayfalara yazdırdıkları şahane bir haykırıştır.

15-16 Haziran işçi direnişi, Türkiye sendikal eylemleri içerisinde işçi sınıfının başarı ile sonuçlandırdığı emek mücadelelerine ait kutsal iki günüdür...

T.MADEN-İŞ  başta olmak üzere, DİSK üyesi sendikaların başlattıkları iş bırakma ve yürüyüş  eylemleri, 15 HAZİRAN sabahı heyecan ve coşku ile başladı. Gece çalışan işçiler sabah evlerine gitmedi.
Sabah, fabrikalarına çalışmak üzere gelen işçiler işbaşı yapmadı.
İstanbul'un Topkapı, Bayrampaşa, Sağmalcılar, Bakırköy, Güngören, Küçükçekmece, Büyükçekmece kısaca sur dışında bulunan ilçeleri o tarihlerde tamamen bir sanayi bölgesi niteliğindeydi.
Eyüp, Alibeyköy, Silahtarağa, Kâğıthane ve Haliç'in her iki yakası ise büyüklü küçüklü Fabrikalar ve atölyelerle doluydu.

Anadolu yakası, Kadıköy, Kartal, Pendik, Maltepe, Gebze, Kocaeli ülkemizin yüzünü güldüren ve ülke ekonomisinin belkemiği durumundaki büyük sanayi kuruluşlarının toplandığı bölgeler durumundaydı.

Beyoğlu, Şişli, Levent, Sarıyer İstinye bölgeleri özellikle, Televizyon, beyaz eşya, ilaç ve kaliteli kablo imalatının adeta stok deposuydu.

15 Haziran 1970 sabahı baba, işçi olan oğlu Ali'yle, işçi Hasan, karısı Halime'yle, Hüseyin dede, torunu işçi Fatma'yla gönül köprüleri kurarak yürümeye başladılar...
Sur dışında birbirleri ile buluşarak yürüyen işçiler Beyoğlu tarafına geçmek istediler.

Valilik, Galata Köprüsünü açarak geçişe yasak koydu. Zannediyorlardı ki emekleri ile dünyayı vareden emekçiler engellenir. Madeni topraktan çıkaran, eriten, dökümünü yapan, çeliğe dönüştürüp köprüler kuran emekçileri durdurmak mümkün mü? Köprüler kurmayı bilen emekçiler, birbirleriyle derhal en sağlam köprüyü,"gönül köprülerini" kurdular. 
Artık 15 Haziran Günü İstanbul ve Kocaeli'nin her tarafı, karınca yuvaları gibi hareketlilik yaşıyordu.

İşçiler komşu fabrika işçileri ile buluşuyor, güvenliklerini kendileri sağlıyor, birleşiyor, yürüyor, yürüyorlardı.
Yürüyerek iktidarın inatlaşarak çıkardığı ve gerçek sendikacılığı yok eden, yeni sendikalar kanununu protesto ediyorlardı. İktidarın çıkardığı yeni yasanın, gerçek ve özgür sendikacılığı yok ettiğini anlıyor yürüyorlardı...

16 HAZİRAN günü tekrar deneyeceklerini kararlaştırdılar.
15 Haziran gecesi Demirel Hükumeti İstanbul ve Kocaeli'de "sıkıyönetim" ilan etti. Sıkı yönetim yürüyüşleri yasakladı. 16 Haziran günü işçiler fabrikalarında çalışmadılar, pasif direnişe geçtiler. Bazı fabrika işçileri direnişlerini uzun süre devam ettirdiler.

Silahtarağa'da kurulu Türk Demir Döküm Fabrikası işçileri ile Kağıthane'de kurulu Rabak Fabrikası işçileri direnişi, en son bırakma konusunda inatlaştılar. Pasif direniş günlerce devam etti. Sendika yöneticilerinin araya girmesi ile direniş aynı gün ve aynı saatte sona erdirildi.

İşçiler sendikalarını sahiplenmek, gerçek sendikanın varlığını devam ettirmek, emek meydanını sadece burjuva ve onların işbirlikçilerine bırakmamak için yürüdüler...
Kazanılmış haklarının ellerinden alınacağını bilerek, onları korumak için yürüdüler...
Tekrar sarı sendikaların, ve onların işbirlikçisi patron sarmalına girmemek için yürüdüler...
Demokrasilerde gerçek, bağımsız ve devrimci sendikaların varlığının bulunması gerektiğini ispat için yürüdüler...
Anlaştılar, buluştular, birleştiler, binler, onbinler, yüzbinler olarak yürüdüler, yürüdüler...
Kazandılar...


19 Mayıs 2018 Cumartesi

ÇALIŞANLARIN SENDİKASIZLIĞI

SENDİKASIZLIK YALNIZLIKTIR

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 31 Ocak 2018 Tarihinde, işçi sendikalarının üye sayılarıyla ilgili bir istatistik yayınladı. Bu duruma göre sendikalı işçi sayısı 1.714.397 dir.
Bilindiği gibi Türkiye'de; 
Ülkemizde, şu anda etkili üç işçi sendikaları konfederasyonu vardır.

Bu istatistiğe göre, TÜRK-İŞ Konfederasyonunun 34 üye sendikası vardır. Bunların toplam üye sayıları ise 925.039 dur.  Konfederasyon 1952 yılında kurulmuştur.
Kuruluş yılları çok çalkantılı geçmiştir. Seyfi DEMİRSOY başkanlığı döneminde  (1960) örgütlenmesini tamamlayabilmiştir. "PARTİLER ÜSTÜ POLİTİKA" ve "ANKARA'DA TÜRK-İŞ" var sözcükleri, Seyfi DEMİRSOY ve daha sonra gelen başkanların çok sık kullandıkları sloganları olmuştur. Genellikle iktidar olan parti ve hükûmetlerle iyi ilişkiler oluşturmaya dikkat eder bir politika izlemektedir.

Bu günkü iktidar tarafından uzun zamandır desteklenen, HAK-İŞ Konfederasyonunun ise 22 üye sendikası bulunmaktadır. Toplam üye sayısı 615.301 olarak belirtilmektedir. HAK-İŞ konfederasyonu 22 EKİM 1976
Yılında Ankara'da kurulmuştur. 

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK ise, üye sayısı bakımından üçüncü sırada yer almaktadır. DİSK 13 ŞUBAT 1967 Yılında İstanbul'da kurulmuştur. DİSK'in 22 üye sendikası vardır. Bu sendikaların üye sayıları toplamı 149.187 dir. Türkiye'de ilk defa bir sendikal örgüt, adının başına "DEVRİMCİ" unvanı yazılarak kurulmuştur. 

Genel Başkanlığını uzun süre Kemal TÜRKLER yürütmüştür.
Örgütlenmesini kısa zamanda tamamlayan DİSK, sendikal hayata önemli ilkler yaşatmıştır. Demokratik kitle ve sınıf sendikacılığının olmazsa olmazlarını denemiş, uygulamış, işçiler lehine bir çok kazanımlar sağlamıştır. Bu nedenlerle işçilerin takdirlerini kazanarak üye sayısını kısa zamanda BEŞYÜZBİNLERE taşımıştır.
1 MAYIS, (işçi bayramı) ilk defa 1976 Yılında DİSK öncülüğünde TAKSİM'de kutlanmıştır.
TÜM-İŞ, BİRLİK-İŞ Konfederasyonları ile bağımsız sendikaların üye sayıları toplamı ise 24.870 dir.

BU TABLO TÜRKİYE SENDİKAL HAREKETİNE YAKIŞMIYOR

2018 Yılı itibari ile Türkiye'de zorunlu SSK (sosyal sigorta)lı çalışan sayısının yaklaşık 20 milyon  olduğu ifade edilmektedir. Bunların büyük bir bölümü sanayi sektöründe, kalan kesim ise hizmet sektöründe çalışır durumdadır.
Sözün getirilmek istendiği yer;  Bu gün sendikalı işçi sayısı %10 dan daha düşüktür. Yani çalışan on işçiden biri sendika üyesi durumundadır. 1980 öncesinde sendikalı işçi sayısının, % 50-60 olduğu ifade edilebilmekteydi.
Bu durum, 1980 darbesinin, işçi sınıfının sendikal hareketlerini, işçi aleyhine nasıl etkilediğinin çok açık bir göstergesidir..

Şurası bir gerçektir ki 1980 Yılından itibaren işçi sendikaları devamlı kan kaybetmektedir. Bu durum ise sonuç olarak işçi sınıfının ekonomik ve demokratik sendikal haklarının geriletilmesine, zayıflatılmasına neden olmuştur.

12 EYLÜL DARBESİ, gerçek sendikal çalışmaların ortadan kaldırılmasını planlamıştır. Sendikal hareketlerin zayıflatılmasının, geriletilmesinin asıl ve önemli sebeplerinden birisidir. Düzenle uzlaşmış görünümündeki, TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ yöneticileri ise, sürekli geriletilen sendikal hareketlere ses çıkarmaz olmuşlardır.

BEN ZENGİNİ SEVERİM

12 EYLÜL Yöneticileri, başta Turgut Özal olmak üzere sendikal çalışmalarla elde edilen bir çok işçi haklarını, özellikle de toplu sözleşmelerle elde edilen sosyal yardım, ikramiye gibi ekonomik hakları sürekli törpülemiştir. Bazı hakları ise tamamen ortadan kaldırmıştır.

Darbeci Evren, "garson benimle aynı maaşı alıyor" diyerek işçi ücretlerinin yüksekliğinden olan rahatsızlığını dile getirmiş, darbecinin başbakanı Özal ise "ben zengini severim" demiş ve her ikisi de işçi hakları karşıtlığını açıkça belirtmişlerdir.
Ne yazık ki düzenden yana, işçi emeğinin değerini bilmeyen, gerçek ve devrimci bir ruh taşımayan, sendikacılar birçok şeyin farkında değiller..

Gerçek sendikacılığın gereğini hâla yapmayanlar, âla yaşantılarına devam ederek işçi emeğine ihanet ediyorlar.
Sendikacının ilk görevi, işçileri sendikalı yapmaktır. Sendikaları sayısal bakımdan çoğaltmak ve güçlendirmektir.
İşçinin ilk görevi ise sendikalı olmaktır...


SENDİKASIZLIK YALNIZLIKTIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN ŞEMSİYESİDİR...
SENDİKA, İŞÇİNİN AVUKATIDIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN EVİNDEN SONRAKİ YUVASIDIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN VE GELECEĞİNİN YAŞAM GÜVENCESİDİR...


28 Nisan 2018 Cumartesi

SENDİKAL ÖZGÜRLÜK YOLU ÖRGÜTLENMEKTEN GEÇER

Otuz beş, kırk yaşlarında, orta boylu, etrafına şaşkın, şaşkın bakan bir adam, 
yalpalayarak içeri girdi. Hızlı, hızlı nefeslenen, kızgın bir surat...
Göz bebeklerinin etrafı kıpkırmızı. 
Bir sağa, bir sola bakıyor. 
"Nâhak yere işten çıkarıldım. Başkan yok mu? Başkanla görüşeceğim" dedi.

Mırıldanma tonundaki bir sesle konuşmuş, yarı anlaşılır şekilde sormuştu soruyu.
Hani bazen umutsuzluğun, tüm yüze yansıdığı zamanlar olur ya, işte durum öyle.
Suratında derinleşen çizgiler, sanki bir yılı üç yıl yaşamış gibi... 

Daha doğrusu yaşamadan yaşlanmış gibi...
Sanki çözümsüzlüğün, daha sorarken anlaşıldığının dışa vurumu... 
Karşımda öylece duruyor...

"Buyur şöyle otur, bir nefeslen dedim."
"Ben başkanla görüşmek istiyorum, dedim ya, o yok mu?" diyerek sordu ve oturdu.
Oturdu demek çok doğru olmaz adeta yığıldı...

Odada üç kişiyiz. 
Üçümüzü de başkanlık makamına uygun görmedi besbelli. Hakkı da yok değil, şube başkanı, yirmi beş yaşında zayıf cüsseli bir genç adam. Şakir Zümre Fabrikasından tornacı Cabir Usta, altmış yaşını aşmış kır saçlı, iş tulumuyla sol tarafta oturuyor. 

Oto Yay Fabrikasından Dursun Koçakoğlu, yine iş elbiseli, uzun boyu ve iri cüssesi ile sağda oturuyordu. Her ikisi de, üyeler tarafından seçilen işyeri sendika baş temsilcilerimiz.
Çalıştıkları fabrikalardaki sorunları görüşüyoruz...

Cabir Usta, yaşlılığının verdiği kıdemli sendika üyesi sıfatıyla, hemen söze girdi, "na hak yere diyorsun ama, mutlaka bir sebebi vardır, durup dururken seni niye çıkarsınlar?" 

Kırıkkale Makine Kimya Fabrikalarında uzun yıllar çalıştığını anlatırdı hep Cabir Usta. Konuşmalarına "ben Makine Kimyada iken" şeklinde başlar, anlatacağı konuları da oldukça uzatırdı. Asıl mesleği tornacılıktı ama, daha çok, pik döküm işlerinde uzmanlaşmıştı.

Şakir Zümre, Cumhuriyetimizin ilk sanayicilerinden birisidir. Atatürk'ün, Bulgaristan'da görev yaptığı (askeri) ataşelik yıllarında tanışmışlar. 
Cumhuriyetin ilk yıllarında, kurduğu, Sütlüce'de ki fabrikasında devlete, uzun yıllar askeri cephane üretmiştir.

Bomba üreten ve yurt dışına, Türkiye'den silah ihracatı yapan ilk Türk sanayicisi olduğu bilinir. 
Savaş sonrası ise ürettiği döküm, emaye kömür sobaları, zengin fakir bir çok evin, belli başlı ısınma aracı olmuştu... 

ANTİKA SOBA

Çeşitli renk, şekil ve büyüklükte üretilen, emaye sobaların bir kısmı, bu gün bile birer antika olarak, lüks konak ve yalıların  en değerli yerlerini süslüyorlar.

Şakir Zümre o yıllara ait devlet tarafından verilen, teşekkür ve takdirnameleri renk, renk döktürdüğü Atatürk büstleri ile birlikte yazıhanesinin duvarlarında teşhir eder, müşteri ve misafirlerine göstermekten büyük haz duyarmış. 1966 Yılında vefat ettikten donra fabrikayı eşi yönetmeye başladı. O da Şakir Zümrenin iftihar vesilesi saydığı bu teşekkür ve takdir belgelerini aynen muhafaza etmiş.

Cabir Usta uzunca bir süre, sessiz durduktan sonra tekrar "nerede çalışıyordun dedi ve devam etti, "sebepsiz yere işten çıkarıldım dedin, anlat bakalım sence neden çıkardılar?" diyerek "na hak" sözcüğünün anlamını da kendince açıklamış oluyordu.

"Ekmek" dedi. "Ekmek, öğlen yemeğinde doymadım, ekmek sepetinden, çeyrek ekmek daha aldım. Kurallara uymuyorum diye şikayet ettiler şerefsizler, işten attırdılar beni."

Üçümüz de dikkat kesildik. Bir süre birbirimizin yüzüne öylece baka kaldık...
Konuşamadık, konuşmak, soru sormak gelmedi içimizden...
"Çeyrek ekmek, şerefsizler" ne demek, ne anlama geliyordu bütün bunlar?...
"Şerefsizler dediğin kimler" dediğimde, "kim olacak, sarı sendikanın adamları, döküm fabrikasının  patronlarıyla birlikteler. Adı sendika, ama sanırsın işveren kuruluşu, olmaz olsunlar" dedi.
Bir an göz göze geldik.

"Bak kardeşim ben, T.Maden - İş Sendikası Silahtarağa Merkez Şube 
Başkanıyım, o fabrikada başka bir sendika yetkili. Toplu sözleşmeyi Çelik - İş Sendikası yapmış, sözleşme bitimine de, uzun zaman var" dedim. 
"Bizden istediğin nedir" diye sordum? 

OLMAZ OLSUNLAR

"Toplu sözleşmeyi sendika yapmadı, işveren yazdı onlar da imzaladılar, onun için olmaz olsunlar dedim ya" dedi. 
İsmini sordum, "Hidayet, Hidayet Yılmaz" dedi.
" Hidayet Usta ben bu fabrikadaki işçileri, Maden İş Sendikasına üye kaydetmek isterim, ama bu güne kadar bu fabrikadan hiç kimse bizimle temas kurmadı. 
Besbelli işverenden korkuyorlar...
Sözümü daha bitirmemiştim ki "istersen bu akşam üç arkadaşımı getiririm başkan" dedi. 

Otoyay Fabrikasının baş temsilcisi Dursun Koçakoğlu'da, söze karıştı," başkan döküm fabrikasında benim de mahalleden arkadaşlarım çalışıyor, orada çalışan işçiler sendikadan memnun değiller, istersen ben de onlarla konuşayım" dedi.

YAPRAK YAY 

Oto Yay Fabrikası, Silahtarağa Eyüp güzargâhında 1950 li yıllarda kurulan fayton, kamyon ve otomobillere yaprak yaylar üreten 150 civarında işçinin çalıştığı bir fabrika.
Sahibi Hasan Hami Çon isimli, Bulgaristan'dan göçen bir sanayici.


Bu fabrika daha sonra, Uzel Makine Fabrikası tarafından satın alındı. Uzun yıllar, Uzel Fabrikası tarafından üretilen, Massey Ferguson marka traktörlerin (makas) yaprak yaylarını üretti...

SENDİKAL ÖZGÜRLÜĞE İLK ADIM

İşler kızışmaya başlamış gibi görünüyor. 
Aylarca beklediğim bu fabrikadaki sendikal örgütlenme hareketine, ilk adımların atılacağı belirmeye başlamıştı...

Akşam uzunca bir süre bekledim. 
Gelen olmadı. 
Hidayet Usta ve arkadaşlarının geleceğinden artık umudu kesmiştim. 
Akşam karanlığı da basmıştı... 
Sendika şubesinin, kapısını kapatıp çıkmak üzere iken, Hidayet Usta yanında üç kişiyle birlikte geldi. 
"Hidayet Usta, ikinci vardiya paydos edeli saatler oldu çok geciktiniz" dedim.

"Başkan arkadaşlar gündüz gitmeyelim, bir gören olur, bizim de başımız belaya girmesin dediler. Biz de karanlık olana kadar kahvede oturduk, hem konuştuk hem de pişpirik oynadık" dedi. 
Hidayet Usta ve getirdiği arkadaşları ile, bir saat kadar fabrikadaki sorunlar hakkında konuştuk. Hidayet Ustaya "yarın öğleden sonra gel, seninle işim var" dedim. Zaten saat geç olmuştu. 
Dağıldık.