MADEN-İŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MADEN-İŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2023 Perşembe

UDC EYLEMİ VE SORUMSUZ SORUMLULAR

1970 Yılının 15-16 Haziran günlerinde yapılan ''Büyük İşçi Direnişi'' Türkiye Sendikacılık tarihinin çok önemli dönüm noktalarından biridir. Aynı zamanda Türk sendikal hareketleri içindeki bu etkili eylem, işçi sınıfının haklı davasının eşsiz bir mücadele ile kabul edilebilirliğinin tescili oldu.

Devrimci sendikalarda örgütlenmiş sendika üyeleri, iktidarın işçi aleyhine alelacele çıkarttıkları anti demokratik bir kanunu demokratik yollarla yaptıkları planlı ve başarılı eylemlerle engellediler. 

Demirel İktidarının gece yarısı yangından mal kaçırır gibi alelacele çıkarttığı, Anayasaya da açıkça aykırı olan sendikalar kanunu, Anayasa Mahkemesi tarafından da iptal edildi.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun yaptığı demokratik eylemlerin başarıya ulaşması ve giderek üye sayısının yükselmesi Demirel iktidarının hoşuna gitmiyordu. 

ANAYASAL DÜZEN

İktidar bu sefer de anayasal düzenin korunması gerektiği bahanesiyle DGM Yasasını gündeme getiriyordu. DGM Yasasının uygulanmasının altında elbette başta demokrasinin kısıtlanması yatıyordu. DİSK Yönetimi ise asıl amacın, iktidarın DİSK'i hedef seçtiğini bu bakımdan zayıflatmayı hatta kapatmayı deneyeceği anlayışındaydı.

Demirel ve ortaklarının oluşturduğu ''cephe iktidarı'' bir yıl içinde, DGM Yasalarını  çıkaracağı düşüncesini açıklamaya başlamıştı. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler iktidarla mücadele edilmesi konusunda bu defa UDC (Ulusal Demokratik Cephe) kurulması gerektiğini açıklıyordu.

ENDİŞELİ DURUM

Kemal Türkler, Milliyetçi Cephe İktidarının yapmak istediği anti demokratik siyasi uygulamalara karşı, ülke çapında DİSK'in iş bırakma konusunda ''Genel Yas Eyleminin'' başladığını kamu oyuna ilan etti. 

UDC kuruldu ama Konfederasyonu oluşturan büyük sendikaların, MADEN-İŞ dışındakiler bu yapılandırmanın çok işlevsel olabileceği konusunda dışa yansımayan endişeleri vardı. 

Genel-İş, Lastik-İş, Gıda-İş ve Tekstil sendikası gibi üye sayısı bakımından büyük sendikalar ile aynı görüşte olan diğer bazı sendikalar, DİSK'te oluşturulan TKP algısından hoşnut değillerdi. Bu durum Genel Yas Eyleminin uygulanması ve devamı aşamasında kendini açıkça gösteriyor olacaktı...

Genel yas eylemi 16 Eylül 1976 günü başladı. 19 ve 20 Eylül'e kadar başta İstanbul olmak üzere Ankara İzmir ve Diyarbakır gibi illerde etkisini gösterdi. TMMOB ve TÖB-DER gibi bazı kuruluşlar da bu eylemi desteklediler.   

SIKI YÖNETİMSİZ SIKI YÖNETİM

DİSK, ''DGM yasalaştığı takdirde siyasi iktidar, ülkede sıkı yönetimsiz sıkı yönetim uygulayacak'' şeklindeki söylemlerini çok iyi kullandı. ''DGM'ye Hayır'' sloganı özellikle İstanbul varoşlarında, işyerleri ve fabrikalarda çok etkili oldu..  

16 Eylül Günü başlayan eylemde T. Maden-İş Sendikasının örgütlü olduğu tüm fabrika ve işyerlerinin tamamında işçiler iş bıraktılar. DİSK'e bağlı diğer sendikalar ise mümkün olabildiği kadar dört gün eylemi sürdürmeye devam ettiler. 

Çok etkili başlayan bu büyük eylemin, "Maden-İş yönetimi tarafından iyi yönetildiği söylenemez. DİSK Yönetimi, eylemin başlayacağı günü belirtmiş ve fakat sona ereceği tarih belirtilmemişti. Bu durum ''ucu açık bir eylem'' olarak uygulamaya konulmuş, sanki sorumsuz sorumluların ya da sorumlu sorumsuzların ekmeğine yağ sürülmüştü!...

DİSK ve üye sendikalar içerisinde çeşitli ideolojideki personel ve uzmanlık gibi görevlerde bulunan sorumsuz kadroların bu eylemde sorumlulardan çok daha fazla inisiyatif kullandıkları görülüyordu.  "Özellikle Maden-İş yönetimini fikren yönlendiren bazı uzmanlar, bu tip kritik anlarda yönetim zafiyetine ve kaotik durumların ortaya çıkmasına neden olmuştu."   

 Ayrıca MADEN-İŞ yönetiminde demokratik sendikal anlayıştan daha çok ideolojik siyasi düşünceyi ön plana çıkaran yöneticilerin varlığı, bu konudaki davranış ve uygulamaları eylem sürecinin oldukça uzamasını sağlıyordu. 

Gelenek ve Gelecek (MESS)

Bu durum ise işverenler ile MESS birlikteliğini daha da sağlamlaştırarak adeta perçinliyordu. 

DGM Direnişi, MESS ve Kara Liste

Ayrıca, devam eden grevler ile oluşabilecek yeni grev dalgası bambaşka bir mecraya taşınacaktı. DGM direnişinin ve devam edenyasal grevlerin uzaması, MESS’in ekmeğine adeta yağ sürüyordu. İşçi aleyhine olduğu bilinen Grup toplu iş sözleşmelerinin imzalanması sırasında Kemal Türkler’in niçin asık suratlı, diğer yöneticilerin ise neden şaşkın bakışlı olduğu, sürecin sonunda net bir şekilde görülecekti.

Açıkça söylemek gerekirse, o tarihte sendika yönetiminde resmi bir görevi olmadığı halde kararları etkileyen ideolojik figürlerin yönlendirmeleri, DİSK ve Maden-İş içerisindeki görevli kadroların ise direniş sürecini uzatmaya yönelik karar ve uygulamaları, işyerlerinde çok sayıda işçi önderinin işten çıkarılmasına ve kara listelere alınmasına sebep oldu.

Bu durum hem mevcut grevlerin daha da uzamasına yol açtı hem de grevlerin devam ettiği fabrikalar ile yeni başlayacak toplu sözleşme görüşmelerinde "işe iade" maddesinin sürekli birincil gündem maddesi olarak masada kalmasına neden olacağı görülecekti..

Sonuç: Bigisayarın tuşları basmıyor!!!






20 Temmuz 2021 Salı

BENİM ADIM KEMAL TÜRKLER

BENİM ADIM KEMAL TÜRKLER

İşçi Sınıfının "Kara Günü" ve Kemal Türkler’in Anısına

Türk sendikacılık tarihinin devrimci lideri, sınıf ve kitle sendikacılığının öğretmeni, işçi sınıfının unutulmaz "Başkanı" Kemal Türkler'in vahşice katledildiği 22 Temmuz günlerinden biri bugün.

Aramızdan ayrılalı yıllar oldu; ancak bugün hâlâ işçi sınıfının "kara günü" olma ayrıcalığını koruyor.

Türk sendikacılık tarihinin devrimci lideri, sınıf ve kitle sendikacılığının öğretmeni, işçi sınıfının unutulmaz "İşçi Başkanı" Kemal Türkler'in vahşice katledildiği 22 Temmuz günlerinden biri bugün. Aramızdan ayrılalı yıllar oldu; ancak bugün hâlâ işçi sınıfının "kara günü" olma ayrıcalığını koruyor.

Günün ehemmiyeti bakımından Kemal Türkler'le ilgili kısa bir anekdot paylaşmak istiyorum

"Ben Buraya Talimat Almaya Gelmedim!"

Kemal Türkler, üstün sendikacılık donanımına ilave olarak aynı zamanda gözü kara bir liderdi. Kendisiyle uzun süre birlikte çalıştığım, çok şey öğrendiğim Türkler'in yeri geldiğinde ne kadar gözü kara olabildiğine bizzat şahit olmuştum.

Yıl 1969'du... Sarı sendikalardan kurtulmak için birçok demokratik eylem yapan işçiler T.Maden-İş'e üye olmak istemekteydiler. İşverenler ve MESS ise çeşitli bahanelerle bu durumu engellemeye çalışıyordu. Yaptığım çalışmalar sonucunda Demirdöküm işçileri, gerçekleştirdikleri eşi görülmemiş şahane demokratik direnişleriyle tekrar T.Maden-İş'e katıldı.

Diğer bazı fabrika işçileri de Demirdöküm işçilerinin açtığı yoldan yürüyerek Maden-İş içinde yerlerini almaya başlıyorlardı. Bunların en önemlilerinden birisi de Sebahattin Sunguroğlu'nun sahibi olduğu Sungurlar Kazan Fabrikasıydı. Sunguroğlu, işçilerin T.Maden-İş'e üye olmalarını istemiyor, kuruluşuna yardım ettikleri sarı Çelik-İş Sendikası ile kendi tabiriyle "gül gibi geçiniyordu."

Sunguroğlu'nun aşırı baskı yapması, çoğunluğun üye olduğu MADEN-İŞ Sendikasını tanımaması ve işçileri tekrar sarı sendikaya döndürmeye çalışması üzerine işçiler, "Artık yeter!" diyerek 1970 yılının Mart ayında işi bıraktı ve üretimi durdurdu.

Direnişin ikinci veya üçüncü günüydü. İstanbul Valisi Vefa Poyraz, vilayette bir toplantı tertip etmişti. Genel Başkan Kemal Türkler, tarafların çağrıldığı bu toplantıya benim katılmamı istemişti. Toplantıya işveren olarak Sebahattin Sunguroğlu, T. Maden-İş Sendikası adına ben, Eyüp Kaymakamı Kâzım Pamuk ve Alibeyköy Belediye Başkanı Fettah Kahraman katılmıştı.

Vali Vefa Poyraz tarafları anlaştırmak için çok çaba sarf etti. Toplantıda dile getirdiğim işçi tekliflerini, Sungurlar Kazan Fabrikası işvereni Sebahattin Sunguroğlu anında reddediyor ve sarı sendika Çelik-İş'i kastederek "Mevcut sendikamızla gül gibi geçiniyoruz" diyordu. 

Toplantının bir yerinde  Vali Bey ''Ankaradan aranıyorum, Kaymakam Kâzım Bey'e dönerek toplantıya sen başkanlık yap ve ben gelene kadar da  anlaşmayı gerçekleştirin'' diyerek ayrıldı. 

Tahminen yarım saat sonra Vali Vefa Poraz toplantıya katıldı. ''Neler oldu Kazım Bey anlaştırabildiniz mi neler konuştunuz'' dediğinde Kazım Bey sayın valim taraflara ''anlaşın dedim'' dediğinde Vefa Poyraz tebessümle ''iyi demişsiniz'' demişti. 

Vali Beyin başkanlık ettiği bu toplantıdan sonuç alınamadı. 

Direniş devam ediyorken bir gün Genel Başkan Kemal Türkler beni arayarak, "Seninle bir yere gideceğiz, oraya geliyorum, beni bekle" dedi. Zaten direniş başladığından bu yana 6. Bölge Temsilcisi olarak sendikamızın Silahtarağa'daki irtibat bürosundayım. Olayların ehemmiyeti bakımından çoğu zaman geceleri de burada kalıyorum.

Genel Başkan Türkler geldi, onun kullandığı arabaya bindim. "İstihkâm Okuluna gidiyoruz" dedi. İstihkâm Okulu Kağıthane'deydi ve yedek subay okuluydu. Komutanın yanına çıktık. Komutan bir generaldi; rütbesini ve ismini tam olarak hatırlamıyorum. Asık suratlıydı, bize doğru dürüst oturacak yer bile göstermemişti.

Genel Başkan Türkler oradaki koltuklardan birine oturdu ve komutana dönerek, "Beni davet etmiştiniz, geldim. Buyurun, sizi dinliyorum" dedi.

Komutan, "Bakın bu işi çabuk bitirin. Bizim acil kazan siparişlerimiz var, kazan fabrikasındaki grev kanunsuz. Bu grev bitirilmezse sonu çok kötü olacak" diyerek sesini yükseltti ve general olduğunu belirterek adını sertçe söyledi.

Kemal Türkler, hiç istifini bozmadan ayağa kalktı ve komutanın gözlerinin içine bakarak şu sözleri söyledi: "Ben buraya talimat almaya gelmedim. Sizin tehditleriniz beni korkutmaz. Benim adım da Kemal Türkler!"

Odadan çıktık. Kemal Türkler, o uzun koridorda ayakkabılarının topuklarını sertçe yere vurarak yürümeye başladı. Az sonra, benim de ona refakat etmemle, iki çift ayakkabı topuğunun çıkardığı kararlı sesler, askeri okul kışlasının uzun koridorlarında yankılanıyordu...

Türk sendikacılık tarihinin devrimci lideri, sınıf ve kitle sendikacılığının öğretmeni, işçi sınıfının unutulmaz "İşçi Başkanı" Kemal Türkler'in vahşice katledildiği 22 Temmuz günlerinden biri bugün. Aramızdan ayrılalı yıllar oldu; ancak bugün hâlâ işçi sınıfının "kara günü" olma özelliğini koruyor.

Tarihsel Notlar

  • Örgütlenme Başarısı: MADEN-İŞ 6. Bölge Temsilciliğim sırasında, yukarıda adını saydığım fabrikaların sendikal örgütlenmelerini 1970 yılında tamamlamıştım. İşyerlerinin tamamı DİSK üyesi MADEN-İŞ bünyesine katılmış, sarı sendika Çelik-İş bölgeden tamamen silinmiştir.O zamanlar Alibeyköy, Eyüp ilçesine bağlı bir belde belediyesiydi. Başkanı ise Bulgaristan'dan göçen Fettah Kahraman'dı. Başbakan Süleyman Demirel'in kendisiyle direkt olarak görüştüğü rivayet edilirdi.Sungurlar Kazan Fabrikası işyerinde Sunguroğlu'nun uzlaşmaz tutumu nedeniyle işçiler üç ayrı tarihte üç ayrı direniş yaptılar ve sonunda sendikal özgürlüklerini söke söke elde ettiler.


21 Temmuz 2020 Salı

SEYFİ DURSUNOĞLU'NUN VASİYETİ ve TÜRKAN SAYLAN'IN EĞİTİM MİRASI

Huysuz Virjin adıyla ünlenen sanatçı Seyfi Dursunoğlu, 17 Temmuz 2020 tarihinde 87 yaşında aramızdan ayrıldı.

Huysuz Virjin Seyfi Dursunoğlu'nun çok güzel bir fotoğrafı
Dursunoğlu söylediği kantoları, ve şovlarıyla
insanları güldüren, eğlendiren, hem de düşündüren bir önemli sanatçıydı. Sağlığında tüm mal varlığını, Türkan Saylan'ın kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine bağışladığını vasiyet etmişti.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Ayşe Yüksel ''binlerce genç eğitim görsün, yetişsin diye mal varlığını derneğimize bağışlayan Dursunoğlu'nun isteği doğrultusunda gereğini yapacağız'' demiştir.

Söz Türkan Saylan'dan açılmışken, bu değerli insanla olan karşılaşma ve tanışmamızı anlatmak istedim.

Bir Sendikacının Anılarında Türkan Saylan: 1976 Çapa Tıp Fakültesi

Maden-İş ve MESS Süreci: Yoğun İş Temposunda Bir Sağlık Sorunu

1976 Yılında, DİSK kurucu üyesi T.Maden-İş Sendikamızın çeşitli fabrikalara ait toplu sözleşme çalışmaları, MESS'e karşı azalmayan bir hızla devam ediyor... 
Anadolu'da örgütlü olduğumuz işyerlerinin toplu sözleşme müzakereleri, genel merkezden gönderdiğimiz uzmanlarca yürütülüyordu.
Genel Merkezde ise, bazı zamanlar aynı günde yedi, sekiz ayrı işyeri müzakeresi yaptığımız günler oluyordu.

1975 Yılının ikinci yarısından itibaren çok başarılı toplu sözleşmeler imzalıyoruz. 
Ücret zamları, ikramiye, kıdem tazminatları ve diğer sosyal hakların teklifleri, günün ve işyerlerinin gerçeklerine göre hazırlanarak çalışmalar yürütülüyor ve sonuçlar işyerlerinde çalışan üyelerimizin memnuniyetiyle karşılanarak sonuçlanıyordu.

Bu sözleşmeler basında yer aldıkça, sendikamıza bağlı olmayan işyerlerinde çalışan işçilerin bir bölümü, sarı ve bağımsız sendikalardan istifa ederek T.Maden-İş Sendikamıza üye olmaya doğru bir akım başlamıştı.

Müzakereler gece yarılarına kadar devam ediyor, bazen yemek yemeye bile zaman bulamıyorduk.
Nedendir bilinmez işte bu sıralarda ayağımın tam altında çıban gibi bir yara oluştu. Üzerine tam basamadığım için aksamaya başlamıştım.
Bu durum üç dört gün böyle devam etti.

Yine böyle aksak durumda iken bir gün, eğitim dairesi müdürümüz sevgili Süleyman Üstün "başkan doktora gidiyoruz" demişti.
Benim haberim olmadan randevu almışlar.

İnsancıl Bir Hekim ve Mücadeleci Bir Aydın Olarak Türkan Hoca

Çapa Tıp Fakültesine gittik. Cildiye Bölümünde bir kadın doktor bizi karşıladı. İşçi sınıfının sevgili öğretmeni Süleyman Hoca hal hatır sorduktan sonra beni Maden-İş Sendikası Genel Başkan Vekili ve Toplu Sözleşme Dairesi Başkanı diye tanıştırdı. Gerçi onun (lepra) cüzzam ve zührevi hastalıklar  konusunda verdiği mücadeleyi duyuyor ve biliyordum.

Prof. Dr. Türkan Saylan güler yüzlü bir portre fotoğrafıAyağımı muayene etti, müdahaleden sonra pansumanı yaptı. Bir de reçete yazarak işini bitirdi.
Onbeş veya yirmi dakika kadar sohbet ettiğimiz Türkan Hoca o sırada galiba henüz profesör olmamıştı. İşini bilen mücadeleciliğini bu sohbet sırasında anlamaya çalıştığım alçak gönüllü, değerli insan Türkan Hocayı iyi ki tanımışım.


Profesör olduktan sonra tekrar görüşüp sohbet ettiğim bilim insanı, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin yorulmaz başkanı, yeri doldurulamaz, yurt ve insan sevgisi tartışılmaz büyük insan, kızlarımızın eğitimci annesi, insanlığın medarı iftiharı, size muayene olmuş ve şifa bulmuş biri olarak benim de size karşı elbette bir saygı borcum var.

İyi ki vardınız.
Işıklar içinde uyuyun...


28 Nisan 2018 Cumartesi

SENDİKAL ÖZGÜRLÜK YOLU ÖRGÜTLENMEKTEN GEÇER

Otuz beş, kırk yaşlarında, orta boylu, etrafına şaşkın, şaşkın bakan bir adam, 
yalpalayarak içeri girdi. Hızlı, hızlı nefeslenen, kızgın bir surat...
Göz bebeklerinin etrafı kıpkırmızı. 
Bir sağa, bir sola bakıyor. 
"Nâhak yere işten çıkarıldım. Başkan yok mu? Başkanla görüşeceğim" dedi.

Mırıldanma tonundaki bir sesle konuşmuş, yarı anlaşılır şekilde sormuştu soruyu.
Hani bazen umutsuzluğun, tüm yüze yansıdığı zamanlar olur ya, işte durum öyle.
Suratında derinleşen çizgiler, sanki bir yılı üç yıl yaşamış gibi... 

Daha doğrusu yaşamadan yaşlanmış gibi...
Sanki çözümsüzlüğün, daha sorarken anlaşıldığının dışa vurumu... 
Karşımda öylece duruyor...

"Buyur şöyle otur, bir nefeslen dedim."
"Ben başkanla görüşmek istiyorum, dedim ya, o yok mu?" diyerek sordu ve oturdu.
Oturdu demek çok doğru olmaz adeta yığıldı...

Odada üç kişiyiz. 
Üçümüzü de başkanlık makamına uygun görmedi besbelli. Hakkı da yok değil, şube başkanı, yirmi beş yaşında zayıf cüsseli bir genç adam. Şakir Zümre Fabrikasından tornacı Cabir Usta, altmış yaşını aşmış kır saçlı, iş tulumuyla sol tarafta oturuyor. 

Oto Yay Fabrikasından Dursun Koçakoğlu, yine iş elbiseli, uzun boyu ve iri cüssesi ile sağda oturuyordu. Her ikisi de, üyeler tarafından seçilen işyeri sendika baş temsilcilerimiz.
Çalıştıkları fabrikalardaki sorunları görüşüyoruz...

Cabir Usta, yaşlılığının verdiği kıdemli sendika üyesi sıfatıyla, hemen söze girdi, "na hak yere diyorsun ama, mutlaka bir sebebi vardır, durup dururken seni niye çıkarsınlar?" 

Kırıkkale Makine Kimya Fabrikalarında uzun yıllar çalıştığını anlatırdı hep Cabir Usta. Konuşmalarına "ben Makine Kimyada iken" şeklinde başlar, anlatacağı konuları da oldukça uzatırdı. Asıl mesleği tornacılıktı ama, daha çok, pik döküm işlerinde uzmanlaşmıştı.

Şakir Zümre, Cumhuriyetimizin ilk sanayicilerinden birisidir. Atatürk'ün, Bulgaristan'da görev yaptığı (askeri) ataşelik yıllarında tanışmışlar. 
Cumhuriyetin ilk yıllarında, kurduğu, Sütlüce'de ki fabrikasında devlete, uzun yıllar askeri cephane üretmiştir.

Bomba üreten ve yurt dışına, Türkiye'den silah ihracatı yapan ilk Türk sanayicisi olduğu bilinir. 
Savaş sonrası ise ürettiği döküm, emaye kömür sobaları, zengin fakir bir çok evin, belli başlı ısınma aracı olmuştu... 

ANTİKA SOBA

Çeşitli renk, şekil ve büyüklükte üretilen, emaye sobaların bir kısmı, bu gün bile birer antika olarak, lüks konak ve yalıların  en değerli yerlerini süslüyorlar.

Şakir Zümre o yıllara ait devlet tarafından verilen, teşekkür ve takdirnameleri renk, renk döktürdüğü Atatürk büstleri ile birlikte yazıhanesinin duvarlarında teşhir eder, müşteri ve misafirlerine göstermekten büyük haz duyarmış. 1966 Yılında vefat ettikten donra fabrikayı eşi yönetmeye başladı. O da Şakir Zümrenin iftihar vesilesi saydığı bu teşekkür ve takdir belgelerini aynen muhafaza etmiş.

Cabir Usta uzunca bir süre, sessiz durduktan sonra tekrar "nerede çalışıyordun dedi ve devam etti, "sebepsiz yere işten çıkarıldım dedin, anlat bakalım sence neden çıkardılar?" diyerek "na hak" sözcüğünün anlamını da kendince açıklamış oluyordu.

"Ekmek" dedi. "Ekmek, öğlen yemeğinde doymadım, ekmek sepetinden, çeyrek ekmek daha aldım. Kurallara uymuyorum diye şikayet ettiler şerefsizler, işten attırdılar beni."

Üçümüz de dikkat kesildik. Bir süre birbirimizin yüzüne öylece baka kaldık...
Konuşamadık, konuşmak, soru sormak gelmedi içimizden...
"Çeyrek ekmek, şerefsizler" ne demek, ne anlama geliyordu bütün bunlar?...
"Şerefsizler dediğin kimler" dediğimde, "kim olacak, sarı sendikanın adamları, döküm fabrikasının  patronlarıyla birlikteler. Adı sendika, ama sanırsın işveren kuruluşu, olmaz olsunlar" dedi.
Bir an göz göze geldik.

"Bak kardeşim ben, T.Maden - İş Sendikası Silahtarağa Merkez Şube 
Başkanıyım, o fabrikada başka bir sendika yetkili. Toplu sözleşmeyi Çelik - İş Sendikası yapmış, sözleşme bitimine de, uzun zaman var" dedim. 
"Bizden istediğin nedir" diye sordum? 

OLMAZ OLSUNLAR

"Toplu sözleşmeyi sendika yapmadı, işveren yazdı onlar da imzaladılar, onun için olmaz olsunlar dedim ya" dedi. 
İsmini sordum, "Hidayet, Hidayet Yılmaz" dedi.
" Hidayet Usta ben bu fabrikadaki işçileri, Maden İş Sendikasına üye kaydetmek isterim, ama bu güne kadar bu fabrikadan hiç kimse bizimle temas kurmadı. 
Besbelli işverenden korkuyorlar...
Sözümü daha bitirmemiştim ki "istersen bu akşam üç arkadaşımı getiririm başkan" dedi. 

Otoyay Fabrikasının baş temsilcisi Dursun Koçakoğlu'da, söze karıştı," başkan döküm fabrikasında benim de mahalleden arkadaşlarım çalışıyor, orada çalışan işçiler sendikadan memnun değiller, istersen ben de onlarla konuşayım" dedi.

YAPRAK YAY 

Oto Yay Fabrikası, Silahtarağa Eyüp güzargâhında 1950 li yıllarda kurulan fayton, kamyon ve otomobillere yaprak yaylar üreten 150 civarında işçinin çalıştığı bir fabrika.
Sahibi Hasan Hami Çon isimli, Bulgaristan'dan göçen bir sanayici.


Bu fabrika daha sonra, Uzel Makine Fabrikası tarafından satın alındı. Uzun yıllar, Uzel Fabrikası tarafından üretilen, Massey Ferguson marka traktörlerin (makas) yaprak yaylarını üretti...

SENDİKAL ÖZGÜRLÜĞE İLK ADIM

İşler kızışmaya başlamış gibi görünüyor. 
Aylarca beklediğim bu fabrikadaki sendikal örgütlenme hareketine, ilk adımların atılacağı belirmeye başlamıştı...

Akşam uzunca bir süre bekledim. 
Gelen olmadı. 
Hidayet Usta ve arkadaşlarının geleceğinden artık umudu kesmiştim. 
Akşam karanlığı da basmıştı... 
Sendika şubesinin, kapısını kapatıp çıkmak üzere iken, Hidayet Usta yanında üç kişiyle birlikte geldi. 
"Hidayet Usta, ikinci vardiya paydos edeli saatler oldu çok geciktiniz" dedim.

"Başkan arkadaşlar gündüz gitmeyelim, bir gören olur, bizim de başımız belaya girmesin dediler. Biz de karanlık olana kadar kahvede oturduk, hem konuştuk hem de pişpirik oynadık" dedi. 
Hidayet Usta ve getirdiği arkadaşları ile, bir saat kadar fabrikadaki sorunlar hakkında konuştuk. Hidayet Ustaya "yarın öğleden sonra gel, seninle işim var" dedim. Zaten saat geç olmuştu. 
Dağıldık.


14 Eylül 2016 Çarşamba

GENCO ERKAL GREV OYLAMASI VE DOSTLAR TİYATROSU

1971 Yılında, Dostlar Tiyatrosunun davetiyle gittiğimiz, "Havana Duruşması" oyununu büyük bir dikkatle seyretmiştim. O günkü seyirciler arasında Küba'lı bir de konuk vardı. Zannediyorum adı Ortega idi. Oyuna, T.MADEN-İŞ Sendikamızın Genel Başkan Vekili Şinasi Kaya ile birlikte gitmiştik. Ben o tarihte T.MADEN-İŞ Sendikasının 6. Bölge Temsilciydim .(Haliç'in her iki tarafı, Eyüp, Gaziosmanpaşa, Silahtarağa, Kağıthane, Beyoğlu Şişli ve Sarıyer.) 
Sevgili dostumuz Mehmet Akan, antrakta yanımıza geldi. "Oyundan sonra hemen gitmeyin lütfen, sizinle bir kahve içmek istiyoruz" dedi. Şinasi "ne oluyor Mehmet, bize oyunda rol vereceksen şimdiden kabul ediyoruz" dedi.

Gülüştük...

Mehmet Akan tiyatro oyunculuğunun yanı sıra şahane bir folklor dansçısıydı. Türk Folklor dansları hakkında, engin bir bilgisi vardı. Urfa'lı olması onun, danslarına ayrı bir renk, beceri ve yatkınlık yüklüyordu. Urfa, Bitlis ve Siirt Folklor ekibi oyunlarında her zaman arananlardan biriydi.

Şinasi Kaya sendikacılığından önce fabrikada çalışırken, Mehmet Akanla tanışmış ve birlikte folklor oynamışlardı. Özellikle Kars ve Artvin oyunlarında, eline kolay kolay kimse su dökemezdi.

Oyunu, ilgi ile pür dikkat seyrettik. Genco ve Akan harika bir oyun seyrettirdi bize. Rollerinin hakkını tam olarak verdiklerini düşünmüştük. Bu durum oyun bitiminde, tüm seyircilerin ayakta ve uzun süren alkışlarıyla da kendini belli etmişti. Oyun bitti, fuayede biraz oturduk. Mehmet, Genco Erkal'la birlikte geldi. Oyun hakkındaki görüşlerimizi kısaca aktardık, sohbet sırasında, Genco bir sendikal etkinlik görmek istediği belirtti.

Ben, Genco Erkal'a, "Mecidiyeköy Profilo Fabrikasında grev kararı aldık, iki gün sonra fabrikada grev oylaması" yapılacak, 2500 civarında çalışan işçi oy kullanacak. "Greve evet" veya "greve hayır" diyecekler, isterseniz gelip izleyin" dedim. "O gün öğleden sonra provamız var, sabah gelsek olur mu" diye sormuştu. Oylama sabah başlayacak ne zaman isterseniz gelin demiştim.

Profilo Fabrikasında, toplu sözleşme yapmak için her seferinde patron Jak Kamhi ile devamlı sorun yaşanırdı. Toplu Sözleşme müzakereleri bu sorunlar nedeni ile oldukça uzuyordu.

Profilo Fabrikasında vasıfsız işçi sayısı fazlaydı.
Toplu sözleşmeler yapılıyor. Seyyanen alınan zamlardan tüm sendika üyesi işçiler yararlanıyor, tabi ki vasıfsız işçi ücretleri de bu durumda yükseliyordu. İşte, işveren işçilik ücretlerinin ortalamasını düşürmek için baş vurduğu en etkili ve kolay yolu, vasıfsız işçilerin işten çıkarılmasında buluyordu. Çünkü sokakta çok sayıda işsiz var, çıkarılanların yeri, daha düşük ücretli işçilerle dolduruluyordu.

Bu defa çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ücret zamları, yıllık ikramiye ve diğer sosyal yardımlar miktarının yükseltilmesi gibi, mali konuların görüşülmesinin yanında, işyerinde asgari ücretin yasal asgari ücretten daha fazla olması yönündeki isteğimiz işveren tarafından reddedildi. İşyerinde asgari ücretin, yasal asgari ücretten daha yüksek olması çalışanların bir nevi iş  güvencesi oluyordu.

MADEN - İŞ Sendikası olarak yasal grev kararımızı aldık.
Çalışma Bakanlığı İstanbul Bölge Çalışma Müdürlüğü, işveren 
yanlısı bir kısım işçinin isteği üzerine grev oylaması yapılmasına karar verdi.


Çalışma Bakanlığı iş müfettişleri gözetiminde (bir fabrikada) yapılan grev oylaması. Gizli oy, açık sayım.

PROFİLO FABRİKASI GREV OYLAMASI

Belirtilen günde sandıklar kuruldu. Oylama başladı. Ben ve bölge organizatörümüz Mustafa Demirci sendika üyesi işçileri temsil ediyoruz.. MESS uzmanı avukat Oytun Atauz ise işvereni temsil ediyor. MESS temsilcisi işyerinde sendikanın gücünü biliyor, işçilerin kesin olarak "greve evet" diyeceklerinden emin, bir kenarda oturuyor. Bu arada ilk defa gördüğümüz şık giyimli bir zat dikkatimi çekmişti.

Sağa sola emirler veriyor, bizim sandıklardan çok ötelere gitmemizi istiyor. "Siz kimsiniz yeni Bölge Çalışma Müdürü müsünüz?"  Sorusunu sorduğumda, "Ben avukatım işvereni temsil ediyorum" demişti. "Yetki belgenizi görelim, sahiden vekil misiniz, biz sizi ilk defa görüyoruz" dediğimde, "yetki belgem çantamda çantamı da arabama bıraktım" dedi ve çantasını almaya gitme gibi bir hamle yaptı. 

Ben "gerek yok, tamam inandık, gitmenize gerek yok, yalnız sağa sola emir veremezsiniz, belki siz bilmiyorsunuz ama biz sonucu gayet iyi biliyoruz, kendinizi fazla yormayın" demiştim. Söylentiye göre, işveren MESS avukatı dışında, bu konularda daha uzman, daha becerikli olduğuna inandığı, Paşabahçe Şişe Cam Fabrikası Hukuk Müşaviri Selçuk Tuzlalı'nın da oylama esnasında bulunmasını istemiş.

Mehmet Akan ve Genco Erkal, sabah erkenden gelerek bir saat kadar oylamayı izlediler. "Biz sonucu öğrenmek isteriz" diyerek gittiler. Onlara oylama sonucunu mutlaka bildireceğimi söyledim.

Çalışma Bakanlığı iş müfettişlerinin gözetiminde yapılan oylama grev oylaması sonlandırıldı.
Sayım, açık ve herkesin huzurunda yapıldı. Sayım sonucu hazırlanan tutanak, sendika ve işveren yetkililerine teslim edildi. 
Oylamaya katılan işçilerin beşte dördünden fazlasının "greve evet" dediği anlaşıldı... 

Gelecek yazı ''BAY JAK PROFİLO GREVİ VE ŞANZALİZE''


23 Temmuz 2016 Cumartesi

KEMAL TÜRKLER VE İŞÇİ SINIFI

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu kurucusu, Kurucu Genel Başkanı, işçi sınıfı önderlerinden Kemal Türkler, işe gitmek üzere evinden çıkarken kendisine pusu kuranlar tarafından kurşun yağmuruna tutuldu. 

Kemal Türkler, 1954 yılından itibaren Türkiye Maden-İş Sendikası'nın Genel Başkanlığını yürütüyordu. 1967 Yılında Disk'in bir numaralı kurucusu oldu. Kurucu Genel Başkanlığına seçildi ve uzun süre DİSK Genel Başkanlığını sürdürdü.
işçi sınıfının ve onun sendikal örgütlerinin, işçiden yana, bağımsız karar alma, ve işçiler tarafından yönetilmeleri ilkesinin hayata geçirilmesi için çok büyük uğraşlar verdi.

Türkiye Maden-İş Sendikası ve DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in Sendikal Mirasının Kısa bir özeti;

Sınıf ve Kitle Sendikacılığı: DİSK'in kuruluşuna öncülük ederek, sendikacılığı sadece bir "ücret pazarlığı" aracı olmaktan çıkarıp, işçi sınıfının topyekûn bir hak arama mücadelesi haline getirdi.

Uzmanlaşma ve Eğitim: İşverenler karşısında işçinin elini güçlendirmek adına sendikalara akademisyenleri, hukukçuları ve uzmanları dahil etti. Eğitim çalışmalarını sendikanın merkezine koydu.

Mali Şeffaflık: Sendikaların, işçinin öz malı olduğu bilinciyle, mali yapıların sağlıklı ve denetlenebilir olması için kurumsal mekanizmalar geliştirdi.

Siyasi Mücadele: İşçi sınıfının haklarının sadece meydanlarda değil, Büyük Millet Meclisi ve siyaset arenasında da savunulması gerektiğine inandı; Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruluşunda aktif rol oynayarak emeğin siyasetini var etmeye çalıştı. Türkiye İşçi Partisinin kısa bir süre Genel Başkanlığını yaptı.

22 Temmuz 1980: Kemal Türkler'in katledilmesi, Türkiye'nin 12 Eylül askeri darbesine sürüklendiği o karanlık dönemin en kanlı eşiklerinden biriydi. Onun kaybı sadece işçi sınıfı için değil, Türkiye'nin demokrasi ve adalet arayışı için de telafisi imkansız bir kayıp oldu.

Kemal Türkler, sadece bir sendika başkanı değil; aynı zamanda Türk sendikacılığına kurumsal, bilimsel ve siyasi bir vizyon kazandıran bir stratejistti.

İşçi sınıfının sınıfsal yapısına ve sınıfsal yapı çalışmalarına düşman bir kesimin eli kanlı tetikçilerince 22 Temmuz 1980 yılında öldürüldü.

Abdullah Baştürk başkanlığında toplanan DİSK Genel Yürütme Kurulu, Kemal Türklerin öldürülmesini protesto etti ve ülke çapında uygulanmak üzere 23 Temmuz günü iş bırakma eylem kararını aldı.

Ölümünün ardından DİSK'in aldığı genel yas ve iş bırakma kararı, işçi sınıfının kendi önderine duyduğu saygının ve faşizme karşı gösterdiği refleksin tarihi bir kanıtı oldu.

Azımsanmıyacak bir süre, birlikte çalıştığım, üye, işyeri temsilciliği, şube gençlik kolu  başkanlığı, şube başkanlığı, bölge temsilciliği gibi organlarda başarılı hizmetler vererek en sonunda da onun Genel başkan vekilliğinde bulunmaktan gurur duyuyorum. Kemal Türkler gibi ülke için, ülke insanı için çalışanların öldürülmeleri, Türkiye'ye hiç bir şey kazandırmadı. Ancak çok şey kaybettirdi.














25 Mayıs 2016 Çarşamba

OĞLUMUN ADINI MADEN-İŞ KOYDUM

ENVER PAŞA VE NURİ KİLLİGİL

 Cumhuriyet döneminde Haliç ve Silahtarağa Bölgesinin önemini artıran unsurlardan birisi de, ilk silah fabrikalarının burada kurulmuş olmasıdır. Atatürk'ün emri ile Zümrezade Şakir Bey, Sütlüce Karaağaç semtinde silah ve bomba fabrikası kurmuştur.

Bu fabrika Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ülke savunmasına çok önemli faydalar sağlamış, yurt dışına ihracat yaptığı için de ekonomiye önemli katkı sağlamıştır.

Konu silah fabrikasından açılmışken burada ki en önemli silah fabrikasından da bahsetmek gerekiyor.

Nuri Killigil Paşa, Birinci Dünya Savaşında bir çok cephede savaşan komutanlardan biridir. Enver Paşa'nın bazı kararlarını benimsememiş ve ordudan ayrılmıştır.

Zeytinburnu'da silah fabrikası kurmuş ve bir süre sonra fabrikasını, yine Haliç kıyısındaki Sütlüceye semtine taşımıştır.

Killigil, Mısır ve bazı ülkeleri ziyaret etmiş, Suriye'den  bomba ve Mısırdan çok sayıda tabanca siparişi almıştır. Siparişlerin teslimi için yoğun bir çalışma içerisine giren Killigil'in Sütlüce' deki fabrikası 1949 Yılında nedeni açıklanamayan bir patlamayla yerle bir olmuştur.

Bu patlamada ondan fazla işçi ölmüş,fabrika sahibi Nuri Killigil ise parçalanmıştır.


SİLAHTARAĞA FİŞEK FABRİKASI

Maliye Bakanlığı adına, sivil amaçlarla haliç kenarında Silahtar ile Eyüp arasındaki bölgede ise av fişeği fabrikası kurulmuştur. Bu fabrikayı yapan Fransız Melinit Şirketidir. Fişek fabrikasının kurulması ile birlikte Silahtarağa sanki savunma silahları yapım merkezi haline gelmiştir.

Fişek Fabrikası, Av Malzemesi İnhisarı (tekel) isimli kanunla, Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğüne bağlanmıştır. 1968 Yılında da Kayaş Kapsül Fabrikası ile birleştirilerek Silahtarağa fabrikasındaki üretim sonlandırılmıştır. Yanda, Silahtarağa Fişek Fabrikası Hekimliğine ait eski yazı ile yazılmış 30.12.1933 tarihli bir belge görülmektedir.

FİŞEK FABRİKASI İŞÇİLERİ SENDİKALI OLUYOR

275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasasının yürürlüğe girmesiyle birlikte, bir çok yerde olduğu gibi Silahtarağa'da da yoğun bir işçi hareketliliği yaşanıyordu. Başta Arçelik, Türk Demir Döküm gibi büyük fabrikaların yanı sıra onlarca fabrika ve atölyelerde, toplu sözleşme yetki mücadelesi başlatılmıştı. Fişek Fabrikası da bunlardan biriydi.

1964 Yılında Fabrika yönetimi, sendika çalışmalarını yürüten bir kısım işçiyi işten çıkardı. Yönetim fabrika çevresinde çok şiddetli askeri önlemler aldırdı. Fişek Fabrikasındaki sendikal çalışma maalesef başarılı olamadı.

OĞLUMUN ADI MADEN - İŞ

İşten çıkarılanlar arasında, İsmail Sığın isimli ele avuca sığmayan bir işçi vardı. Fabrikada meydana gelen bir patlamada bazı parmaklarını kaybetmişti.Fişek Fabrikası örgütlenmesini, MADEN-İŞ Genel Başkan Vekili ve Örgütlenme Dairesi Başkanı Kâzım Narmanlı ile birlikte yapmaya çalıştılar. 
İş kolları yönetmeliği çıkarıldığında iş yeri Madeni eşya iş kolundan ayrıldı. Sendika çalışması bu nedenle son buldu.
Sendika Yürütme Kurulu, İsmail Sığın'ı Topkapı Şubesi örgütlenme organizatörü olarak kadrosuna kattı.

İsmail Sığın burada başarılı çalışmalar yaptı.1965 Yılında 1. Bölge Temsilciliğine (İstanbul, Trakya, Kocaeli) getirildi.1970 Yılına kadar bu görevde kaldı. Daha sonra, Genel merkez örgütlenme dairesi uzmanlığına atandı. Bu tarihten itibaren, 6. Bölge Temsilcisi olarak 1. Bölge Temsilciliğini de ben devralmıştım

İsmail Sığın sendikal örgütlenmeler ve sosyal etkinliklerde önemli görevler üslendi. Bir dönem Genel Başkan Kemal Türklerin en yakınlarında bulundu.Toplantılarda mutlaka söz alır, uzun uzun konuşur, konuşmasını ''küçük oğlumun adını MADEN-İŞ koydum" diye bitirirdi.

30 Haziran 2015 Salı

BÜYÜK GREV KEMAL TÜRKLER VE AZİZ NESİN

''BÜYÜK GREV''

"AZİZ NESİN SEN NESİN?"

Yazarlar Sendikası Başkanı, gülmece hikâyelerinin usta kalemi Aziz Nesin, Vatan gazetesinde Maden-İş Sendikasının grevlerini eleştiren bir masal öykü kaleme almıştı. "Büyük Grev" adıyla yayımlanan bu yazı, DİSK ve Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler'i ve bazı yöneticileri acımasız bir biçimde eleştiriyordu.

3 Aralık 1977 tarihinde Vatan gazetesinde yayımlanan "Büyük Grev" adlı masal öyküde, Koç Holding'in depolarındaki stokların eritilmesi ve Vehbi Koç'un daha fazla para kazanacağı konusunda anlaşma yapıldığı ima ediliyordu. Yani Kemal Türkler'in ve Maden-İş Sendikasının, Vehbi Koç'un değirmenine su taşıdığı anlatılıyordu.

Ayrıca, üretim fazlası olduğu, bu nedenle büyük patron Vehbi Koç'un ödemediği işçi ücretleri dâhil birçok konudan daha kârlı çıkacağı ve bu grevlerin zamansız başlatıldığı, bu durumdan işçilerin zararlı çıkacağı belirtiliyordu. "Sendika işçilere tam gündelik veremez oldu, yarı gündelik verilmeye başlandı" dedikten sonra "yarı gündelik de veremez oldu, üçte bir gündelik vermek için taşınmazlarını satılığa çıkarmıştı" diyordu.

"İşçilerden kimisi fabrika yönetmenlerine başvurup çalışmak istediklerini söylediler. Kimisi de sendikadan ayrıldı. Eskiden tam karşıtı oldukları sendikalara girenler de oldu" diyerek öyküsüne devam ediyordu.

"Büyük Grev" isimli yazıyı, daha doğrusu her ne kadar masal öykü dense de DİSK ve Maden-İş Sendikasının bazı yöneticilerini eleştiren bu yazıyı, Aziz Nesin gibi bir yazarın hangi düşünceyle (gerçekle) yazdığını anlamak güç...

Gerçi yazının yayımlandığı 3 Aralık 1977 tarihinde Maden-İş Sendikasındaki görevim sonlanmıştı. O zamanki DİSK ve Maden-İş Sendikası içerisindeki TKP uzmanlarının yönetimindeki yöneticiler tarafından tasfiye edilerek, Maden-İş Genel Kurulunda ben ve iki yürütme kurulu üyesinin de görevi sonlandırılmıştı. Eylül 1977 tarihinden itibaren Maden-İş'te etkin görevlerde olan ama TKP'li olmayan bölge temsilcileri, avukatlar, işyeri temsilcileri ve baştemsilciler tamamen tasfiye edildiler.

Grevler başlamış ve devam ediyordu; grevdeki işçilerin sayısı on binleri geçmişti. Elbette sendika da işçiler de zorlanıyordu. Bu durum her büyük grevde olur. Aziz Nesin de tabii ki bu durumu herkesten daha iyi bilirdi. Amacım; kendilerine özgü politik ideolojideki bazı gazeteciler, bazı "genç şairler" ya da bazı "ilerici" aydınlar gibi yapıp Aziz Nesin'i eleştirmek değil. Onunla polemiğe girmek, yazılarını ve kitaplarını okumuş birisi olarak haddim değildir; haddimi de aşmak istemem.

Aziz Nesin, yazdığı kısa öyküye değil, onu eleştirenlere kendi ifadesine göre verdiği "yanıtlarla" 399 sayfalık bir kitap oluşturmuş. Bu durum da Aziz Nesin'in ne denli büyük bir yazar olduğunun göstergesi değil midir?

Yazdığı "masal öyküde" değil ama kendisini eleştiren yazar, şair ve gazetecilere verdiği yanıtlarda haklılık payı yok mu? Yok diyemeyeceğim. İleride "UDC, GENEL YAS ve DGM" olaylarını kendi görüşüme göre açıklamaya çalışacağım.

TOPLU SÖZLEŞME AÇMAZLARI

Önce buradan başlamak isterim. DİSK'in ve DİSK üyesi Maden-İş yöneticilerinin aldıkları kararların, uyguladıkları politikaların tamamen doğru olduğunu söylemek ve iddia etmek elbette doğru olmaz...

Grevlerin başlamasından, uygulanmasından, toplu sözleşme tekliflerinin hazırlanmasından ve müzakerelerden sorumlu yöneticilerden birisi olarak bazı hatalarımız olmuş olabilir. Ancak şurası gerçektir ki toplu sözleşme tekliflerinin hazırlanması, fabrikalarda çalışan üyelerimizle birlikte yapılmıştır. Toplu sözleşme müzakereleri, fabrikalarda üyelerimizin kapalı oy, açık sayım sonucunda seçilen temsilcileriyle birlikte yürütülmüştür. Bu durum üye sayısı az olan fabrikada da böyle olmuştur, sekiz bin işçinin çalıştığı Ereğli Demir Çelik'te de böyle oluyordu. Çalışmayan vardiya işçileriyle de ayrı ayrı toplanıp bilgi alışverişi sağlanıyor ve toplu sözleşme teklifleri hazırlanıyordu.

Türkiye Maden-İş Sendikasının toplu sözleşme politikası 1974 Eylül ayından 1977 Eylül ayına kadar böyle yürütülmüştür. 1974 yılından itibaren yürütülen bu şekildeki çalışma ürünlerini vermiş, çok başarılı sözleşmeler yapılmıştır. Bu başarılı toplu sözleşmeler semeresini vermiş; sendika üye sayısı otuz binlerden seksen binlere doğru yükselmiş, Maden-İş saflarına yeni işyerleri ve yeni üyeler katılmıştır.

PHİLİPS FABRİKASI GREVİ

Toplu sözleşmelere ve yapmak zorunda kaldığımız grevlere örnek vermek gerekirse, Levent'te bugün büyük bir alışveriş merkezi ve rezidansların yerinde bulunan Türk Philips Fabrikasındaki toplu sözleşmeyi ve yapmak zorunda kaldığımız grevi göstermek gerekir.

"Ben çalışanlarımla aynı masaya oturmam, onların bulunduğu ortamda da sizlerle müzakere etmem" diyeyen bir fabrika genel müdürüne nasıl davranacaksınız? Elbette uyuşmazlık zaptını tutup 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'ndaki prosedürü başlatacaksınız. Nitekim 800'den fazla işçinin çalıştığı fabrikada da öyle oldu. Üyelerimizle konuştuk, onları tam olarak bilgilendirdik ve grevi başlattık. Bu arada grevdeki üyelerimize grev boyunca yarım maaş ödemesinde bulunacağımızı bildirdik ve uyguladık. Yani grevdeki işçilere sendika tarafından yapılan ödemeler böyle yürütülüyordu.

Sözü uzatmaya gerek yok. Grev 101 gün sürdü. Hollanda'dan gelen yeni genel müdürle toplu sözleşme imzalandı. Parasal ve sosyal konuları kapsayan tekliflerin tamamının alındığı toplu iş sözleşmesi, işyerinde törenle imzalandı. Ayrıca 105 günlük grevde geçen süre çalışılmış gibi sayıldı; işçiler o günlere ait ücretleri de zamlı aldılar.

PROFİLO FABRİKASI GREVİ

Mecidiyeköy'de 2000 civarında üyemizin çalıştığı fabrikada işverenin uzlaşmaz tutumu nedeniyle yapılan grev ise 15 gün sürdü. Yaptığımız sözleşme ile istediğimiz sonuçları aldık; ayrıca 15 günlük grevde geçen sürenin ücretleri çalışılmış addedildi ve ücretler işçilere işverence tam ve zamlı olarak ödendi.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Sarı sendikalardan kurtulma mücadelesi veren üyelerimizin yaptıkları iş bırakma, direniş ve işgallerdeki sürelerde de aynı uygulamalar gerçekleştirildi.






18 Mayıs 2015 Pazartesi

YILMAYAN DEVRİMCİ Celal Alçınkaya

CELAL ALÇINKAYA

18 Mayıs 2014 tarihinde Celal Alçınkaya'yı kaybettik. Onu, çok sevdiği Bolu Yeniçağa ilçesindeki eşinin köyünde toprağa verilmek üzere İstanbul'dan uğurladık.

Alçınkaya'yı 1962 yılında tanıdım. Kağıthane'de kurulu Rabak Elektrolitik Bakır Fabrikasında birlikte çalıştık. Ben göztaşı (bakır sülfat) imalathanesinde çalışıyordum; Celal Alçınkaya ise fabrikanın en önemli maddesi olan sülfürik asidi taşıyan tankerin şoförü olarak görev yapıyordu. 1964 yılında ben şube gençlik kolları başkanlığına seçilmiştim, sevgili Alçınkaya da işyeri sendika baştemsilciliği görevine seçildi.

1965 yılında yapılan Silahtarağa Merkez Şubesi Genel Kurulunda şube başkanlığına seçildim. Aynı genel kurulda Alçınkaya ise şube yönetim kurulu üyeliğine seçilmişti. 1967 yılına kadar ben profesyonel şube başkanı, Alçınkaya ise amatör yönetim kurulu üyesi olarak sendikal görevleri birlikte yürütmeye devam ettik.

1967 yılında Türkiye Maden-İş Sendikası Genel Kurulunda tüzük değişikliği yapıldı. Bölge temsilcilikleri kuruldu; Silahtarağa Şubesi ile Şişli Şubesi, 6. Bölge Temsilciliği adı altında birleştirildi. Yapılan Bölge Temsilciliği Genel Kurulundaki seçimi, diğer aday İlyas Kabil'e karşı açık farkla ben kazanmıştım.

Sarı Sendikalar Kovuluyor

Altıncı Bölge Temsilciliği dönemimde, Kavel Kablo Fabrikasını Maden-İş çatısı altında tekrar örgütledim. İstinye'de kurulu Kavel Kablo Fabrikası işçileri, 1968 yılında yaptıkları başarılı ikinci direnişleri ile sarı sendika Çelik-İş'i kovarak Maden-İş bünyesine yeniden katıldılar.

Sarı sendikaların karargâh kurdukları Silahtarağa'da, Türk Demir Döküm Fabrikasında çalışan 2500 işçi, gece gündüz yaptığımız çalışmalar sonucunda 1969 yılındaki şanlı direnişleri ile sarı sendikayı kovarak Maden-İş Sendikasında örgütlendiler.

Aynı bölgede kurulu ve yaklaşık 600 işçinin çalıştığı Elektrometal Fabrikası işçileri de Maden-İş çatısı altında sınıf ve kitle sendikacılığı mücadelesini yürütmek üzere sınıfdaşları ile bütünleşti; sarı sendikayı kovarak Maden-İş içerisindeki yerlerini aldı. Sungurlar Kazan Fabrikası işçileri ise Maden-İş'e geçmek ve sarı sendikayı kovmak için çalıştıkları her iki fabrikada da direniş başlattılar ve başardılar.

Tüm bu örgütlenmeler sırasında yapılan direniş ve işgallerde Alçınkaya; kimi zaman Rabak işyeri baştemsilcisi, kimi zaman yönetim kurulu üyesi olarak görevler üstlendi. Sendikal mücadele hamuru ile yoğruldu. Üstlendiği görevleri amatörce ve hakkıyla yerine getirdi.

1962 yılında tanıdığım Celal Alçınkaya'nın, her şeyden önce çok iyi bir insan olduğunu belirtmem gerekir. Halk tabiriyle söyleyecek olursam "adam gibi adamdı"; eline, beline, diline sahip olarak yaşadı.

Yedi yıl şube başkanı ve 6. Bölge Temsilcisi (Bölge Başkanı) olarak görev yaptığım dönemi geride bırakarak 1972 yılında askere gitmem gerekiyordu. Genel Başkan Kemal Türkler'in önerisi ile Altıncı Bölgeyi ikiye ayırdık, iki ayrı bölge olarak düzenledik. Eyüp, Silahtarağa, Alibeyköy ve Haliç'in her iki yakasındaki fabrikaları kapsayan bölgeyi 14. Bölge olarak kurduk. Bölge Temsilcisi olarak da Rabak Fabrikası işyeri baştemsilcisi Celal Alçınkaya görevlendirildi.

1977 Eylül ayında yapılan 22. Genel Kurula kadar bölge temsilciliği devam eden Alçınkaya, işbaşına gelen sözde "ilerici" yeni yönetim tarafından işten çıkarıldı. Sendikal mücadeleninin ve çok sevdiği Maden-İş Sendikasının dışına itildi.

Celal Alçınkaya devrimciydi, sosyalist değildi ancak sol anlayışlara kapalı da değildi. Devrimci sendikal hareket içinde olanların bildiği gibi, T. Maden-İş Sendikasında görev alan yeni yönetimin benimsediği siyasi ideoloji ve anlayışlar, devrimci sendikal yönetim anlayışının önüne geçti.

Bu düşünceyle uyguladıkları sendikal faaliyetler, DİSK bünyesinde de büyük hasarlara neden oldu. Maden-İş ve DİSK içindeki devrimci ve sol düşüncede olan hemen herkesin bu gidişten rahatsızlık duyduğu bir gerçekti. O dönemlerde Türk Ceza Kanunu'nda 141 ve 142. maddeler bulunuyordu. Bu maddeler nedeniyle "illegal" kuruluş mensubu yöneticiler açıkça eleştirilemedi. Bu durum ise sendikal altyapıları yetersiz, siyasi çalışmalarda bağımlı olan kadroların işine geldi!

Yanlışlıklar, genel kurul ve toplantılarda devrimci sendikal kamuoyuna ve kadrolarına tam olarak anlatılamadı. Sadece kendi aralarında yanlışlarını dile getirdiler! Sendikal kadrolarda bulunan "uzmanların" ideolojisi, düşüncesi ve uygulamaları; zaten sendikal birikim ve deneyimleri sınırlı olan yöneticilerin anlayışlarının önüne geçti. DGM, UDC, 1 Mayıs 1977 ve MESS grevlerinde yapılan hataları bildikleri hâlde görmezden geldiler. Sessiz kaldılar, hataları anlayamadılar ve tüm bu olumsuz durumların örgüte zarar vermesine göz yumdular.

Asla bir özeleştiri de yapmadılar; kendi aralarında birbirlerini suçladılar. Bu suçlamalar, bir zamanlar toz kondurmadıkları ve temel direk olarak gördükleri birinin, baskılar nedeniyle Yürütme Kurulundaki görevinden istifa etmesiyle sonuçlanıyordu.

Sendikal çalışmada siyaset, sendikal anlayışın önüne geçmemelidir. Türkiye sendikal hareketi içinde bir kilometre taşı olarak duran devrimci bir büyük sendikanın genleriyle oynadılar. Nitekim genel kurul sonrası çözülmeler başladı. Maden-İş Sendikasının en önemli kalelerinden Türk Demirdöküm karıştı. Ereğli Demir Çelik ve Kavel Fabrikaları işçileri Maden-İş'ten koptu.

Ne var ki Abdullah Baştürk başkanlığındaki DİSK Yürütme Kurulu Alçınkaya'ya sahip çıktı. Ona; Topkapı, Gaziosmanpaşa, Eyüp, Bayrampaşa ve Silahtarağa bölgelerinden sorumlu DİSK Bölge Temsilcisi olarak görev verdi. İşçi sınıfının mücadele şerbetini içen Celal Alçınkaya, sevdiği işte ve çok sevildiği bölgelerde tekrar çalışmaya başladı.

Alçınkaya, Kenan Evren ve aynı zihniyetteki takımı tarafından yapılan 1980 faşist darbesine kadar DİSK'te bu görevini sürdürdü. Maden-İş yönetimine gelen malum zihniyet; sendikaya omuz veren, gece gündüz, sıcak soğuk, yağmur çamur demeden başarılı örgütlenmeler ve toplu sözleşmeler yapan bir kısım yönetici, uzman, avukat, temsilci ve organizatörü de sırf kendi ideolojilerini benimsemedikleri gerekçesiyle haksızlık yaparak işten çıkardı, tasfiye etti.

DİSK Genel Başkanlığını kaybeden ve Maden-İş Genel Başkanlığını sürdüren Kemal Türkler başkanlığındaki Yürütme Kurulunun, Alçınkaya'nın işine son vermesi oldukça düşündürücüdür.

Celal Alçınkaya, çok uzun yıllar maddi bir beklentisi olmadan amatörce sendikaya hizmet etmiş, sendikanın yeni işyeri örgütlenmelerine emek vermiştir. Alçınkaya'yı, onun sendikal ahlakını ve çalışma disiplinini çok yakından tanıyor, biliyorum. Çok uzun yıllar onun şube başkanlığını ve bölge temsilciliğini yaptım. Çok iyi bir sendikacı olup olmadığı, sendikacılık bilgi ve birikimi tartışılabilir; ancak onun insanlığına, sendikal inanışına, namus ve erdemine kimse ama hiç kimse laf söyleyemez.

Sırf kendi ideolojilerinden olmadığı, kendileri gibi düşünmediği için görevine son verilen ve zor günler yaşayan Alçınkaya, buna rağmen yaşamı boyunca (tasfiye edilen birçoğumuz gibi) Maden-İş aleyhinde tek bir kelime etmedi. Genel Başkan Kemal Türkler hakkında bir kez olsun kötü söz söylemedi. Alçınkaya'nın sendikal mücadele içerisinde gösterdiği vefa ve adamlığı her zaman on numaraydı. Alçınkaya Rabak Fabrikasında işyeri baştemsilcisi iken onun Silahtarağa Şube başkanlığını, sonra 6. Bölge Temsilciliğini, daha sonra da Genel Başkan Vekilliğini yaptı.

Alçınkaya, 15-16 Haziran Büyük Direnişi'nin Eyüp, Alibeyköy, Silahtarağa, Kağıthane, Cendere yürüyüş kolu yöneticisiydi. Celal Alçınkaya'nın ışıklar içinde ve rahat uyuduğunu düşünüyor, onu çok uzun yıllardır tanıyan biri olarak buna tüm kalbimle inanıyorum.

Celal Alçınkaya'yı Maden-İş'ten çıkaran sözde ''ilerlemeci'' yeni yönetim affedilir gibi değil. Bazı şeylerin dönüşü olmaz...

* TCK'nin (kısaca) 141 ve 142. maddeleri; sınıf esaslı örgütlenmeyi ve propagandayı yasaklayarak örgütlenme ile ifade özgürlüğünü ihlal eden ceza hükümlerini içermekteydi.