3 Aralık 2020 Perşembe

ANKARA MADEN-İŞ VE BEN

Edirne'nin Uzunköprü ilçesinde yaptığım askerliğimi 1974 yılında bitirdim. 

Uzunköprü, Yunanistan toprakları ile komşu olan şirin bir ilçemizdir. Dünyanın en uzun taşköprüsü buradadır ve ilçenin, adını köprüden aldığı belirtilmektedir. 

Hüseyin Ekinci
Ergene Nehri üzerine 1444 yılında II. Murat tarafından yaptırılan bu muhteşem yapı, bu gün de hizmet vermeye devam etmektedir. İlçenin verimli topraklarının bir bölümünü sakin ve masmavi akan Ergene suluyor, kıvrılarak akan bu nehir, ilçenin tarım ve hayvancılığının da gelişmesine çok büyük katkı sağlıyordu.

Eğitimlerin çoğu Ergene Irmağının yanındaki düzlüklerde yapılırdı. Yine bu düzlükler tâdatların (sayım) yapıldığı toplanma yerleriydi. Bahar ve yaz aylarında seyrine doyulamayan Ergene, kışın öyle bir ayaz yapardı ki, tüfeklerin metal kısımları parmaklara yapışır, çeneler ise istem dışı hareketlenirdi. Ayazın şiddeti ile dişler istemesen de birbirlerine vurur, meydana gelen sesler âdeta melodiler (!) oluştururdu. 

 Muslihiddin

Aylar boyunca yaşayarak içimde biriktirdiğim duygularımla birlikte İstanbul'a dönmüştüm. Kısa bir süre dinlendim. Henüz yukarıda belirttiğim duygulardan kurtulamamıştım ki, T.Maden-İş ve DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in görüşmek istediği haberi geldi. Askere giderken Cağaloğlu'nda bıraktığım sendika genel merkezini, bu defa Beşiktaş'ta bulmuştum. 

Görüşmemizde Genel Başkan, Ankara'nın çok önemli olduğunu ve bu güne kadar bu öneme lâyık (uygun) bir çalışma yapılamadığını, üye sayısının yeterli olmadığını, çalışmaların bir türlü istenilen düzeyde gitmediğini belirtti. Bu nedenlerle "senin Ankara'da II. Bölge Temsilcisi olarak çalışmanı istiyorum" dedi. Hiç düşünmedim ve tamam dedim. "Ama evini de taşıyacak ve oraya yerleşeceksin"dediğinde, "bana bir gün müsaade" diyerek ayrılmıştım.

T.MADEN-İŞ SENDİKASININ YAPISI VE ORGANLARI

Bilgilenmek isteyenler için faydalı olur düşüncesiyle T. Maden-İş'in örgütlenme yapısından azda olsa söz etmek istiyorum. Genel Merkez ve Topkapı, Silahtarağa, Şişli ve Pendik Merkez Şubeleri İstanbul'daydı.

İşyerleri ve yoğun işçi çalışan şehir, bölge, ve semtlerde ana tüzük uyarınca şube ve tam yetkili merkez şubeler kurulurdu. Merkez şubeler daha donanımlı olur ve toplu sözleşme yapma yetkileri bulunurdu.

1967 Yılında Ana Tüzükte yapılan değişiklikler ile şubeler yerine bölge temsilcilikleri oluşturuldu. 
 I. Bölge Temsilciliği İstanbul, Kocaeli, Bursa, Sakarya ve Trakya.
II. Bölge Temsilciliği Ankara, Eskişehir Konya ve İç Anadolu.
III. Bölge Temsilciliği İzmir ve çevre iller.
Daha sonra, İstanbul'un Anadolu yakasının tamamını kapsayan IV. Bölge ve çeşitli şehirlerde yeni bölge temsilcilikleri kurularak çalışır duruma getirildi. 
Adana, Mersin, Antalya gibi. 
Askerlik öncesi T.Maden-İş Sendikasında Silahtarağa Şube Başkanlığı, 1. ve 6. Bölge  temsilcliği yapmıştım.

Bölge temsilcileri  genel yürütme kurulunun kararı ile görev alırlardı. Kısa süre sonra ise, işyerlerinde gizli oy ve açık sayımla, 20 işçiye bir olmak üzere seçilen ünite temsilcileri ve yasal işyeri temsilcilerin oluşturduğu konseyde (genel kurul) seçilmek zorundaydılar. 
                                   
Ankara'da kısa zamanda ev işlerini hallettim, o zamanlar yeni gelişen Seyranbağları semtinde bir ev kiralayarak yerleştik. Ulus semtinde bulunan meşhur Rüzgârlı sokağa komşu olan II. Bölge Temsilciliğinde göreve başladığım gün, bir kişinin elinde bir demet çiçekle beni beklediğini gördüm. "Hoş geldin" diyerek bana uzatılan çiçekleri mutlulukla aldım. 

İsminin Kemal Ekici olduğunu öğrendim. 
Düzgün konuşması, temiz ve gülümseyen yüzüyle Kemal Ekici'nin bu davranışı ve birlikte yaptığımız kısa sohbet bana büyük bir moral oldu. "Siz gelmeden haberiniz geldi. Kavel ve Demirdöküm direnişlerinde bölge temsilcisi olduğunuzu öğrendim, Ankara'da da başarılı olursunuz" diyerek dileklerini belirtti. Sohbetimiz devam ederken  DİSK üyesi Kimya - İş ve Sosyal - İş Sendikalarının şube başkanları gelerek, başarılar dilediler. 

Ankara'da görev alarak büyük bir sorumluluk altına girdiğimin farkındaydım. Elbette evimi de taşıyarak, her şeye yeniden bir başlangıç yapmak ayrı bir sorumluluk yüklüyordu... 

  ANKARA SENDİKACILIĞI olarak devam ediyor.                            




10 Ekim 2020 Cumartesi

DİSK ABDÜLCANBAZ VE TURHAN SELÇUK

 1979 Yılıydı.

DİSK Genel Sekreter yardımcılığı yaptığım sıralarda bir gün, Genel Başkan Abdullah Baştürk, Genel Başkan Vekili Kemal Nebioğlu ile birlikte odama girdiler. Abdullah Bey *bilinen kendine özgü bakışı ve kibarlığı ile "Sayın Ekinci bize çay ısmarlarsın değil mi" diyerek oturdular. Genel Başkanı çok yakından tanımıyordum. 

1966 Yılında GENEL-İŞ, TÜRK-İŞ üyesi iken, Çorum"dan başlayarak Ankara ve oradan da İstanbul'a kadar çıplak ayakla yaptığı ve çok ses getiren başarılı protesto yürüyüşünü biliyordum. Millet vekilliği nedeniyle basına yansıyan konuşmalarından kısmen haberdardım. Nebioğlu'nu ise 1965 Yılından itibaren GIDA-İŞ Genel Başkanı ve benim de üyesi bulunduğum Türkiye İşçi Partisi **millet vekilliğinden çok iyi tanıyordum.

Nebioğlu bir süre çeşitli organlarında görev aldığım T.MADEN-İŞ Sendikamızın genel kurul toplantılarının değişmez divan başkanlığını yapıyordu. Cağaloğlu Nurosmaniye Alibaba Türbe sokakta, LASTİK-İŞ, BASIN-İŞ, kısa bir süre de GIDA-İŞ sendikalarıyla birlikte üç katlı bir binayı genel merkezler olarak birlikte kullanmıştık. Onun için bu dört sendikanın tüm kadroları  genel başkanlar dahil birbirlerini yeteri kadar tanıyorlardı. 

DİSK düşüncesi burada hayat buldu. Ana tüzük dahil ilk çalışmaları burada gerçekleşti ve daha sonra Çemberlitaş Bölgesinde bir ofis katına taşındı. 

Çaylarımızı içerken "ne zaman müsait olursun bilmiyorum ama senin Turhan Selçuk'la bir görüşme yapmanı istiyorum, DİSK konusunda bilgilenmeye ihtiyacı olduğunu söyledi, bunu da en iyi sen yaparsın diye düşünüyorum" dedi. On dakika kadar değişik konulardaki konuşmalardan sonra yürütme kurulu toplantısı var diyerek ayrıldılar. 

Görüşmek ve görüşme yeri belirlemek için Turhan Selçuk'a telefonla ulaştım. Görüşmenin evinde yapılmasını rica etti. Belirlediğimiz tarihte Şişli'deki evinde buluştuk. Geniş bir apartman dairesinde çalışma odasına buyur edildim. Tertipli bir çalışma odasında masanın üzeri Abdülcanbaz ve çeşitli karikatür eskizleriyle doluydu. Belli ki beni beklerken çalışmaya devam etmişti.

Türk ve dünya karikatür sanatının büyük çizerleri arasında yer alan bu büyük ustayla yapacağım söyleşi en başta beni oldukça heyecanlandırıyordu. İyi bir aileden geldiğini ve yine iyi bir tahsil gördüğünü biliyordum. Engin bir bilgi sahibi olduğunu da tahmin ediyordum. 

Nitekim yanılmadım. 

Konuşmaya başlamadan önce bir on dakika kadar kendi konuştu. Konuşmasının sonunda Turhan Selçuk'un aynı zamanda bir edebiyatçı olduğuna kanaat getirmiştim. 1960 lı yıllardan itibaren evine ve sonraları da işyerine gazete ve gazeteler giren biri olarak iyi bir gazete okuyucusuydum. Gazetelerde yayımlanan karikatürlere göz atmadan gazeteleri katlayıp bırakan biri de değildim.

Ali Ulvi, Semih Balcıoğlu, Bedri Koraman, Mıstık (Mustafa Eremektar), Altan Erbulak, Tan Oral gibi büyük ustaların yaş kuşağına yaklaşan biri olarak karikatürlerini mümkün olabildiğince takip edip okuyordum. Bence karikatür sanatı bir okul ve çizerlerin seçtikleri konular ise bir ekol niteliğindeydi. Bir kısım ustalar ise günlük karikatürlerini emek, emekçi, sorunlarını kapsayan konularla bir ekol yaratmış gibiydiler. İşte bu durum gerçek ve devrimci sendikacılıkta yapılacak planlamaların bir parçası gibi oluyordu. 

Çalışma odasında bir saatten biraz fazla konuştuk. Bu süre içinde DİSK kuruluş çalışmalarını, devrimci ve gerçek sendikacılık ilke ve ideolojisini anlattım. Turhan Selçuk'un bu süre içinde kısa notlar aldığını gözlemledim. Büyük bir dikkatle dinledi beni ve çok memnun kaldığını belirtti. "Bu küçük odada çok havasız kaldık salona geçelim birazda orada konuşur bir çay da orada içeriz" dedi.

Salon denilen büyük odayı görünce biraz şaşırdım doğrusu. Oturma salonundan daha çok karikatür sergisi veya müzesi görümündeydi. Yemek masasının ve sehpaların üzeri silme Abdülcanbaz çizimleriyle doluydu. Ahşap üzerinde siyah çizimlerin üzeri cilalanmış görünümleri çok alımlıydı. Duvarlar ise büyüklü küçüklü onlarca Abdülcanbaz tablolarıyla doldurulmuş gibiydi.

Salonda da bir saate yakın konuştuk. Konuşmalarımızın büyük bir kısmı DİSK üyelerinin gerçekleştirdikleri sendikal özgürlük eylemlerine yönelik oldu. Sarı sendikalara karşı yapılan direnişler ve özellikle 15- 16 Haziran 1970 direnişi oldukça ilgisini çekti. Çalışma odasında anlattıklarıma ilişkin notlar almıştı, şimdi ise sık sık sorular soruyordu. Sorular daha çok Türk Demirdöküm 1970 işgali hakkında oldu. Yine 15-16 Haziran "büyük işçi yürüyüşü" nün kamuoyuna yansımayan tarafları çok ilgisini çekmişti. Sohbetimiz bir süre sonra sendikal konuların dışına taşmıştı. "İzin verirseniz gitme vaktim geldi" diyerek ayrıldım.

1976 ve 1977 yıllarında da MADEN-İŞ sendikamızın toplu grevleri nedeniyle iki defa da kardeş değerli gazeteci İlhan Selçuk'la görüşmüş onu bilgilendirmiştim. İlhan Selçuk daha sonra Cumhuriyet Gazetesindeki köşesinde toplu MESS grevleri hakkında, bilgi ve kendi düşüncelerini yayımlamıştı.

Ölmeden önce çizdiği son karikatür


Çizgileriyle bizi düşündüren, zaman zaman da güldüren, her iki halde de birçok yeni şeyler öğreten Turhan Selçuk'u, ve emekçi ve emekten yana düşüncelerini yazıya döken İlhan Selçuk'u iyi ki tanımışım. Alçak gönüllülüğü ve beyefendiliği ilke edinen bu değerli iki insan, artık aramızda yoklar. İkisi de yaşamları boyunca hukuk dışı uygulamalara, yazı ve çizgileriyle karşı durdular, karşı duruşlarıyla da bu ülkede silinmez izler bıraktılar.

İki gün sonra Genel Başkan Abdullah Baştürk'e Turhan Selçuk'la yaptığım görüşmeyi anlattım  bilgi verdim. "Başkan, Abdülcanbaz bundan sonra maceralarına DİSK üyesi olarak devam edecek öyle değil mi?" demiş ve onu gülümsetmiştim...

Turhan Selçuk, ölmeden önce son olarak görünen bu karikatürü çizmiş.

*Baştürk, konuşmak istediği kişilerin yüzüne önce beş on saniye bakar, sonra konuşurdu. 

**1965 Seçimlerinde Mehmet Ali Aybar Başkanlığında, T.İ.P. Tekirdağ Millet Vekilliği yaptı.

11 Ağustos 2020 Salı

İŞSİZLİK EN BÜYÜK DERT

10 Ağustos 2020 Tarihinde TÜİK,( Türkiye İstatistik Kurumu) Mayıs ayı sonu itibari ile ülkemizdeki işsizlik oranlarını açıkladı.
Bu verilere göre ülkemizde işsizlik yüzde 12,9 seviyelerini bulmuş durumda. TÜİK açıklamasında işsizlerimizin sayısını 3 milyon 826 kişi olarak belirtilmektedir. 
Tarım dışı işsizlik ise, 0,2 puan ilavesiyle 15,2 olmuş durumda. 
İstihdam oranının ise geçen yılın aynı dönemine göre 2 milyon 411 bin kişinin daha azaldığı belirtilmektedir.
Açıklanan bilgilere göre istihdamda da 4,7 puan bir azalma mevcuttur.

Buna karşılık DİSK, İnternet sitelerinde, gerçek işsizlik rakamlarını ise yüzde 17,4 olarak bildirmekte ve "revize edilmiş geniş tanımlı işsizlik ve iş kaybı oranı yüzde 50 olarak hesaplandı" diye belirtmiştir.

Türkiye'de 2025 yılı işsizlik oranı ortalama %8,3 olarak gerçekleşti. Bu dönemde toplam işsiz sayısı yaklaşık 2 milyon 966 bin kişi, istihdam edilenlerin sayısı ise 32 milyon 566 bin kişi olarak kayıtlara geçti. Genç nüfustaki işsizlik oranı ise %15,3 seviyesinde hesaplandı. [1]
2025 yılı işsizlik verilerinin ve konuyla ilgili temel göstergelerin detayları:
  • İşsizlik Oranı: %8,3
  • Toplam İşsiz Sayısı: 2.966.000 kiş
DİSK-AR tarafından hazırlanan 2025 yılı raporlarına göre Türkiye'de geniş tanımlı (atıl) işsizlik oranı ortalama %29 seviyelerinde gerçekleşmiştir. Resmi (dar tanımlı) işsizlik oranı TÜİK verileri baz alınarak %8 ile %9 bandında ölçülürken, DİSK'in hesaplamaları makasın açıldığını göstermektedir.
DİSK-AR'ın 2025 yılına ait İşsizlik ve İstihdamın Görünümü raporlarında öne çıkan temel veriler şu şekildedir:
  • Geniş Tanımlı İşsizlik: Ümitsiz işsizler, iş arayıp bulamayanlar ve eksik istihdam edilenleri içeren geniş tanımlı işsizlik oranı %29 ile %30 arasında seyretmiştir. 
İşsizlikle ilgili söylenecek çok şey var, İŞSİZLİK ZOR... 
İşsizlikle ilgili söylenecek çok şey yok, İŞSİZLİĞİ YAŞAYANLAR BİLİR...                       

  

4 Ağustos 2020 Salı

GEÇ KALAN DİSK TARİHİ

1967 yılında kurulan, Türkiye'de gerçek işçi sendikacılığının örneklerini hayata geçiren ve kısa zamanda işçilerin gönlünü kazanıp örgütlenmesini tamamlayan, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, 1967-1975 yıllarını kapsayan çalışmalarını DİSK TARİHİ adıyla kitaplaştırdı.

Beş ay önce elime geçen bu kitaba, önce sayfalarını karıştırarak şöyle bir bakmıştım.
Daha sonra bunun bana yetmeyeceğini düşünüp, kendime verdiğim sorumluluk gereği bütününü okumalıydım.
Öyle de yaptım...
Kitabı, baştan sona kendime ayırdığım okuma programına göre uzunca bir zaman diliminde bitirdim.

Kuruluşundan itibaren T.MADEN-İŞ Sendikasının bir üyesi, yönetim kadrolarında görevler alan bir neferi olarak belirtmeliyim ki, "DİSK TARİHİ" maalesef çok geç kalan bir kitaptır.
Ne yazık ki DİSK kurucuları ve yükselme dönemi yöneticilerinden hayatta olan kimse kalmadı herhalde...

"Geç kalan DİSK Tarihi" demem bu nedenledir.
Yoksa, bir boşluğu dolduran, geleceğe ışık tutan her kitap, bana göre tabii ki yerinde ve zamanında yazılıp yayımlanmış demektir.

Gerçeğe bakarsak, "DİSK Tarihi" kitabı gelecekte işi sınıfına, onun sendikal birliği, çalışma, hayat mücadelesi ve yaşantısına bir fayda sağlayacak olursa kendi branşında bir tarih kitabı olacaktır...
Tarih kitabında ne kadar acı, ne kadar yanlış karar ve uygulamalar, olsa bile onların da yer alması gerekir.             

"DİSK TARİHİ" elbette kolay yazılamaz, bu durumun farkında olmak gerekir.
DİSK ve üye sendikalar tarafından yazılan haber bültenleri, sendika dergileri, sendika gazetelerinde yer alan haberlerini, yetkililerinin demeçlerini bulup, bunları bir araya getirmek muhakkak ki kolay bir iş değil.

DİSK'in bu kısa dönem de yaptığı, gerçekleştirdiği önemli çalışmaları, yapmak istediği ve gerçekleştiremedikleri çalışmaları, bilgi ve belgeleri bir araya getirip kamuoyuna sunmak mükemmel bir emek sonucudur.

Türkiye çalışma hayatımızda, ne yazık ki 12 Mart 1971 darbesi ile 12 Eylül 1980 Cuntacılarının halkın önemli bir bölümüne karşı yapıp, zalimce uyguladıkları iki darbe yaşandı.

12 EYLÜL 1980 BİR KARABASAN

Bu iki darbe de, özellikle 12 Eylül 1980 cunta yönetimi ile sivil uzantılarının birlikte uygulamaları, DİSK ve üyelerinin adeta karabasanı olup üzerilerine çöktü...

Görüleceği üzere DİSK, bu sekiz yıllık çalışma döneminde, Türkiye'de sıradanlaşan sendikal hareketlere son vermeye çalışmış, gerçek sendikacılık uygulamalarına devrimci bir anlayış ile yeni bir boyut kazandırmıştır.
Bu da yazılan bu bölümlerde açıkça görülmektedir.

Kitabın hazırlanmasına karar alan, belge toplayan, elindeki bilgi ve belgeleri yapımcılara veren, bunları bir araya getire
nleri kutluyorum.



30 Temmuz 2020 Perşembe

TÜRK-İŞ'TEN YORUMSUZ YOKSULLUK SINIRI

TÜRK-İŞ, çalışanların geçim şartlarını yıllardan dan bu yana aralıksız olarak her ay düzenli olarak yaptığı "açlık ve yoksulluk sınırı" araştırmasıyla ortaya koymaktadır diyerek, kamuoyuna (kendi haber bülteniyle) bir açıklamada bulunmuş... 
       
TÜRK-İŞ Araştırmasının 2020 Haziran ayı sonucuna göre: 
Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2.431,08 TL, 
Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 7.918,82 TL,


  • Bekar bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ ise aylık 2.952,41 TL. olarak hesaplandı şeklinde özetlenmiş. İyi de "açlık ve yoksulluk sınırı" ile yapılan açıklamanın çok fazla önemi yok ki. 
  • Çalışanların, fiyatların el yaktığı bu günlerde nasıl geçinebildiği daha önemli, öyle değil mi? 

  • Bize göre bu böyle olmaz, olmamalı Muhterem Yöneticiler... 
  • Yukarıda belirttiğiniz rakamların, dolaylı olarak söylemeye çalıştığınız "yetersizliği", kamuoyuna küçücük bir haber bülteniyle duyurulamaz.

  • Emeklilerin, çalışan ve bir bölümü üyeniz olan işçilerin bu günkü yaşamları zordadır. 
  • Fiyatlar el yakar hale gelmiştir... 
  • Bu aşırı yükselen ve yanına yaklaşılamayan fiyatlar, emekliye, işçiye, dar gelirliye,"siz yemeseniz de olur" demek değil midir? 

  • Öyle değilse adını siz koyun nedir?..
  • Uzun zamandır tencereler çok zor koşullarda kaynatılıyor, mutfak dolaplarındaki çoğu tencere boş duruyor.
  • Bu, zorlu koşullarda yaşayanların durumu, elbette bir basın toplantısı ile açıklanmalı, yazılı basın ve görsel medya önünde yüksek sesle dile getirilmeliydi...

  • Çalışanlardan, işçilerden, işçi emeklilerinden yana olması gereken sendika yöneticilerine yakışan bu değil midir?

  • 22 Temmuz 2020 Çarşamba

    ÖMRÜNÜ İŞÇİ SINIFINA ADAYAN BİR ÇINAR: Kemal Türkler’in Ardından

    DİSK Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler portre fotoğrafı

    KEMAL TÜRKLER VE ONSUZ GEÇEN YILLAR

    Kemal Türkler, Türkiye sendikal hareketleri içinde yeri doldurulamaz, devrimci ve öncü bir işçi lideriydi. 22 Temmuz 1980 sabahı, henüz ömrünün en verimli çağında, işe gitmek üzere çıktığı evinin önünde kurşunlanarak aramızdan koparıldı. Onu 54 yaşında toprağa verdiğimizde, Türkiye işçi sınıfı sadece genel başkanını değil, aynı zamanda geleceğin en güçlü sesini kaybetti.

    DİSK’in kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler, gerçek ve devrimci sendikacılığın evrensel ilkelerini bu topraklarda inşa eden, o ilkeleri hayata geçirmek için de bıkmadan, yılmadan ve hiçbir güç karşısında eğilmeden mücadele eden bir liderdi. Bugün bile demokratik sendikacılığın temeli sayılan "Taban (işçiler), sendikalarda daima söz ve karar sahibi olmalıdır" ilkesinin isim babasıydı. Onun tüm mücadelesi, sendikal bürokrasiyi yıkıp kararı bizzat tezgah başındaki işçiye teslim etmek üzerine kuruluydu.

    Kemal Türkler ile yollarımız, kendisi Türkiye MADEN-İŞ Sendikası Genel Başkanı iken, bu onurlu sendikaya 1962 yılında bakır fabrikasında çalışırken üye olmamla kesişti. Onu ilk kez o tarihte tanıdım. Zaman içinde işçi sınıfının verdiği o büyük enerjiyle basamakları omuz omuza tırmandık. İşyeri sendika temsilciliği, şube gençlik kolu başkanlığı yaptım. 1965 yılında Türkler'inde bulunduğu T. Maden-İş Silahtarağa Merkez Şube  Genel Kurulunda Şube Başkanlığına seçildim. 1966 Yılında Şube başkanlığıyla birlikte 1. Bölge Temsilciliğini yürüttüm.   .

    • 1967 yılında Silahtarağa Şubesi ile Şişli Şubesinin birleşmesi ile oluşan  6. Bölge Temsilciliği görevini üstlendim.

    • 1972 Yılında Ankara 2. Bölge Temsilcisi olarak tüm iç Anadolu'yu temsil ettim.

    • 1974-1977 yılları arasında ise Genel Başkan Vekili olarak, Kemal Türkler ile doğrudan, en yakın halkada çalışma onuruna eriştim. Dolayısı ile gerek yurtiçi çalışmalarda gerekse yurt dışında üyesi olduğumuz federasyon genel kurul ve konferanslarında T.Maden-İş olarak ülkemizi birlikte  temsil ettik.

    On beş yıla yakın bir süre, fabrikalarda, direnişlerde, grev çadırlarında ve zaman zaman müzakere masalarında hep birlikteydik. Türkiye işçi sınıfının tarihini değiştiren DİSK’in kurulması da dahil olmak üzere, o dönemin bütün ilklerinde, bütün kavgalarında ve bütün tarihsel atılımlarında ben de vardım; o büyük yürüyüşe, gelişmeye bizzat tanıklık ettim.

    Bugün onsuz geçen yılların ardından, burjuva medyasının veya tarihin soğuk sayfalarının yazdığı klişe cümlelerle olduğu gibi yeni bir yazı kaleme almak istemedim. Bunun yerine; acının, adaletsizliğin ve o karanlık dönemin fotoğrafını en net haliyle çeken değerli gazeteci Bekir Coşkun'un, Cumhuriyet Gazetesi'nde 3 Aralık 2010 tarihinde yayımlanan "Oysa Yerde Kan Vardı" başlıklı o sarsıcı yazısını birlikte bir kez daha okuyalım, hafızalarımızı tazeleyelim istedim.

    Çünkü dönüp geriye baktığımızda görülen yalın ve can yakıcı durum şudur: Kemal Türkler KORUNAMADI, göz göre göre gelen bir karanlığın ortasında yalnız bırakıldı. Ama bıraktığı miras, "tabanın söz ve karar sahibi olduğu" o büyük ideal, bugün de Birleşik Metal -İş ve bazı gerçek sendikalarda aydınlatmaya devam ediyor.

     

     Oysa Yerde Kan Vardı.

    ~ 03.12.2010, Bekir COŞKUN ~

    Biliyorsunuz, her sene tam bu günler geleneksel “Turgut Özal öldürüldü” günleridir…
    Çankaya Köşkü’nün içinde, kapıda muhafız alayı, iki yüz nöbetçi, yanında doktoru, elli görevlinin arasında, ambulans, Hacettepe Hastanesi’nin yığınla raporları…
    Yine de “öldürüldü” diyorlar…
    Ama herkesin önünde, evinin kapısında, bedeninde kurşunlarla vurulan emekçilerin lideri Kemal Türkler’in “öldürüldüğü” kanıtlanamadığı için önceki gün dava zamanaşımına uğradı ve düştü…
    *
    Mesela; Adnan Kahveci; trafik kazası ile öldürüldü…
    Muhsin Yazıcıoğlu; telefon sinyali ile öldürüldü…
    Bülent Ecevit; yanlış teşhis ile öldürüldü…
    Turgut Özal; zehirli börek ile öldürüldü…
    Ama Kemal Türkler, kurşunlarla, yolun ortasında, kanı oluk gibi aka aka vuruldu da “öldürüldüğü” belirlenemedi…
    Tam 26 yıl sürdü mahkeme…
    Dava düştü…
    *
    Aslında Türkiye’nin nasıl bu günlere geldiğinin uzun ve hazin hikâyesidir bu…
    Emperyalizme karşı duran bu ülkenin yiğit çocukları işte böyle bir bir yok edildiler. Böylece dün liberal (!) işbirlikçileri ile Türkiye’yi yağmalayan sömürgeciler, bugün de dinci ortakları ile aynı yağmayı-talanı aralıksız sürdürebiliyorlar…
    Bu yüzdendir:
    Yaşlı ve hasta bedenleri yapılan eziyete dayanamayan İlhan Selçuk da, Türkan Saylan da öldürülmedi… Bombalarla paramparça edilen Uğur Mumcu’dan Ahmet Taner Kışlalı’ya kadar daha nicelerinin öldürüldüğü de ortada kaldı…
    Kemal Türkler’in kızı babasının öldürüldüğünü gördü, vurulmuş bir beden ve yerde kan vardı…
    Ama “öldürüldüğü” kanıtlanamadı…
    Dava önceki gün düştü…
    (Cumhuriyet 03.12.2010)

    21 Temmuz 2020 Salı

    SEYFİ DURSUNOĞLU'NUN VASİYETİ ve TÜRKAN SAYLAN'IN EĞİTİM MİRASI

    Huysuz Virjin adıyla ünlenen sanatçı Seyfi Dursunoğlu, 17 Temmuz 2020 tarihinde 87 yaşında aramızdan ayrıldı.

    Huysuz Virjin Seyfi Dursunoğlu'nun çok güzel bir fotoğrafı
    Dursunoğlu söylediği kantoları, ve şovlarıyla
    insanları güldüren, eğlendiren, hem de düşündüren bir önemli sanatçıydı. Sağlığında tüm mal varlığını, Türkan Saylan'ın kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine bağışladığını vasiyet etmişti.

    Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Ayşe Yüksel ''binlerce genç eğitim görsün, yetişsin diye mal varlığını derneğimize bağışlayan Dursunoğlu'nun isteği doğrultusunda gereğini yapacağız'' demiştir.

    Söz Türkan Saylan'dan açılmışken, bu değerli insanla olan karşılaşma ve tanışmamızı anlatmak istedim.

    Bir Sendikacının Anılarında Türkan Saylan: 1976 Çapa Tıp Fakültesi

    Maden-İş ve MESS Süreci: Yoğun İş Temposunda Bir Sağlık Sorunu

    1976 Yılında, DİSK kurucu üyesi T.Maden-İş Sendikamızın çeşitli fabrikalara ait toplu sözleşme çalışmaları, MESS'e karşı azalmayan bir hızla devam ediyor... 
    Anadolu'da örgütlü olduğumuz işyerlerinin toplu sözleşme müzakereleri, genel merkezden gönderdiğimiz uzmanlarca yürütülüyordu.
    Genel Merkezde ise, bazı zamanlar aynı günde yedi, sekiz ayrı işyeri müzakeresi yaptığımız günler oluyordu.

    1975 Yılının ikinci yarısından itibaren çok başarılı toplu sözleşmeler imzalıyoruz. 
    Ücret zamları, ikramiye, kıdem tazminatları ve diğer sosyal hakların teklifleri, günün ve işyerlerinin gerçeklerine göre hazırlanarak çalışmalar yürütülüyor ve sonuçlar işyerlerinde çalışan üyelerimizin memnuniyetiyle karşılanarak sonuçlanıyordu.

    Bu sözleşmeler basında yer aldıkça, sendikamıza bağlı olmayan işyerlerinde çalışan işçilerin bir bölümü, sarı ve bağımsız sendikalardan istifa ederek T.Maden-İş Sendikamıza üye olmaya doğru bir akım başlamıştı.

    Müzakereler gece yarılarına kadar devam ediyor, bazen yemek yemeye bile zaman bulamıyorduk.
    Nedendir bilinmez işte bu sıralarda ayağımın tam altında çıban gibi bir yara oluştu. Üzerine tam basamadığım için aksamaya başlamıştım.
    Bu durum üç dört gün böyle devam etti.

    Yine böyle aksak durumda iken bir gün, eğitim dairesi müdürümüz sevgili Süleyman Üstün "başkan doktora gidiyoruz" demişti.
    Benim haberim olmadan randevu almışlar.

    İnsancıl Bir Hekim ve Mücadeleci Bir Aydın Olarak Türkan Hoca

    Çapa Tıp Fakültesine gittik. Cildiye Bölümünde bir kadın doktor bizi karşıladı. İşçi sınıfının sevgili öğretmeni Süleyman Hoca hal hatır sorduktan sonra beni Maden-İş Sendikası Genel Başkan Vekili ve Toplu Sözleşme Dairesi Başkanı diye tanıştırdı. Gerçi onun (lepra) cüzzam ve zührevi hastalıklar  konusunda verdiği mücadeleyi duyuyor ve biliyordum.

    Prof. Dr. Türkan Saylan güler yüzlü bir portre fotoğrafıAyağımı muayene etti, müdahaleden sonra pansumanı yaptı. Bir de reçete yazarak işini bitirdi.
    Onbeş veya yirmi dakika kadar sohbet ettiğimiz Türkan Hoca o sırada galiba henüz profesör olmamıştı. İşini bilen mücadeleciliğini bu sohbet sırasında anlamaya çalıştığım alçak gönüllü, değerli insan Türkan Hocayı iyi ki tanımışım.


    Profesör olduktan sonra tekrar görüşüp sohbet ettiğim bilim insanı, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin yorulmaz başkanı, yeri doldurulamaz, yurt ve insan sevgisi tartışılmaz büyük insan, kızlarımızın eğitimci annesi, insanlığın medarı iftiharı, size muayene olmuş ve şifa bulmuş biri olarak benim de size karşı elbette bir saygı borcum var.

    İyi ki vardınız.
    Işıklar içinde uyuyun...


    3 Temmuz 2020 Cuma

    İŞÇİLERİN HAZİRANI VE 15-16 HAZİRAN 1970

    • İşçi sınıfının sendikal özgürlük mücadelesinin ilk eylemi sayılan KAVEL 1963 Direnişini kitaplaştıran, daha sonraları da, SİNGER, DERBİ Fabrika direnişleri ile, PAŞABAHÇE işçilerinin başarılı grevini yazan Zafer AYDIN, bu kez de İŞÇİLERİN HAZİRANI adıyla kılı kırk yarıp sendikal hareketlerimize, eşsiz bir değer kazandırdı."İşçilerin Haziranı" adlı kitap, 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişini anlatıyor ve bu isim de  bu mücadeleye çok yakışıyor. Bilindiği gibi, 15 - 16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi, Türkiye sendikal mücadelesi içinde çok ayrı bir yerdedir. 

    Sendikal hareketler içinde, asla  kaybolmayacak bir yön gösterici, gerçek ve özgür sendikacılığın sarsılmayan büyük bir kilometre taşıdır...

    İşçi sınıfının gerçek ve devrimci kesimini oluşturan DİSK üyeleri sonuca ulaşmak için, demokratik hakkını kullanarak yola çıkmış, kimin ne dediğine bakmadan, gerçek sendikacılığın semeresini elde etmiştir.

    Başarıya giden yolda kendisine yoldaşlık, yapan üniversite gençliğini, ilerici yazar, çizer, demokrat aydınları elbette yanlarında buldular... 

    15-16 Haziran Direnişinin, bir bölümünü, işçi, sendikacı ve yönetici olarak yaşayan bir kişi olarak, yazar Zafer Aydın'ı kutluyorum.
    Kitabı baştan sona okudum, döndüm bazı yerlerini bir defa daha gözden geçirdim. Görünen o ki Zafer AYDIN, kılı kırk yararcasına büyük bir başarıya imza atmış.

    15-16 Haziran 1970 direnişini çeşitli biçimlerde yaşayan, şimdiyse ömürlerinin ikinci baharında olan yüzlerce eylemciyle konuşarak, kitaba ayrıca emek yorgunluğu görünümlü ter kokan bir de ruh kazandırmış. 

    Kitap konusunda teknik ve içerik olarak kritik yapmak, eleştiri düzmek elbette benim alanım değil, yeri gelmişken yakından tanıdığım, değerli kitap eleştirmeni ve işçilerin sendikal plandaki eğitimci hocası, Fethi NACİ'yi de saygıyla anıyorum...

    13 Haziran 2020 Cumartesi

    BİR 15-16 HAZİRAN HİKAYESİ

    TOPLANTI DEDİĞİN İŞTE BÖYLE OLUR

    "Toplantı dediğin işte böyle olur be kardeşim." DİSK'İN, 14 Haziran 1970 Günü Merter'de yaptığı toplantı sona erdi.
    Toplantıya katılan sendika yöneticileri ve işyeri temsilcilerinin bir kısmı evlerine, bir kısmı ise vardiyalarına yetişip, işbaşı yapmak üzere çalıştıkları fabrikaların yoluna koyuldular

    Yakup, birlikte yürüdüğü arkadaşlarına bu toplantıyı ve toplantının önemini biraz önce söylediği bu tek cümle ile özetledi."Toplantı dediğin işte böyle olur be kardeşim, konuşanların tamamı önemli şeyler söylüyor, dinleyenler ise dikkat kesilmişler" diyerek konuşmasını sürdürmekteydi.

    Salih Usta, Yakup'un sözünü tam burasında keserek, atak yaptı ve araya girdi. "Siyasi iktidar geri adım atar mı ne dersin Turan Usta?" Dedi. 

    Geleneksel kasketli ve ceketli işçilerin 'Gücümüz Birliğimizden Gelir' yazılı pankart açtığı tarihi grev anı.
    Turan usta Salih'i duymamış gibi yaptı ve Çotak Mehmet'e doğru dönerek,"Mehmet gece paydosunda bizim kısımdaki arkadaşlara, kararlaştırdığımız kadarını sen anlat, gündüzcülere de sabah ben anlatırım"dedi. 
    Çotak "tamam usta meraklanma sen, gece yemek paydosunda güzelce anlatırım ben" diyordu ki, Salih Usta dayanamadı, "Çotak direniş kararını da söyleyecek misin" diyerek söze tekrar girdi?

    Çotak çok sinirlendi azarlarcasına" Salih Usta bak kardeşim sen laftan anlamaz mısın? Direniş lafını da nereden çıkarıyorsun? Kaç defa aramızda konuştuk, kararlaştırdık. Direniş değil, üretim, üretim, üretim, üretimden gelen gücümüz, anladın mı?..

    ÜRETİMDEN GELEN GÜCÜMÜZ

    Çotak Mehmet konuşmasını sürdürdü, cümleyi tam olarak bir kere daha tekrarladı. "Üretimden gelen gücümüzü kullanacağız, bu gücümüzü de herkes görecek, hepsi bu kadar işte anlaşıldı mı?" diyerek sözlerini tamamladı.
    Dört ay önce fabrikada yapılan sendika işyeri temsilciliği seçiminde işçiler, Salih Ustayı da temsilci olarak seçmişlerdi ama, Turan Usta, Salih'e  hiç güven duymuyordu. Zaten eskiden beri sevmezdi onu.
    Diğer temsilcilere bir iki defa "Salih'e dikkat edin, onun yanında önemli şeyler konuşmayalım" demişti...

    Diğer temsilciler Turan Ustaya bunun nedenini hiç sormadılar. Sormak da istemediler. Turan Usta böyle söylediyse bir sebebi hem de önemli bir sebebi vardır diye düşünürlerdi.
    Zaten sorsalar da Turan Usta'dan cevap alamazlardı. Hepsinin yüzüne öylece baktıktan sonra sözü başka konuya getirirdi.

    Turan Usta Karadenizliydi.
    Fabrikanın en kıdemlilerinden sayılırdı. İşletmenin kuruluşunda işe alınmış, makine bakım kısmında usta olarak çalışmış ve tüm makine montajına nezaret etmişti.
    Ustalığının yanında, çalışkanlığı nedeniyle de fabrika müdürü onu dökümhane kısmına da ustabaşı yapmıştı. Döküm işçileri Turan Ustaya çokça güven ve saygı duyarlardı.

    AĞAÇLAR ÇİÇEK AÇAR

    Turan Usta, temsilci arkadaşlarına doğru baktı, sıra ile hepsinin üzerinde birer, birer göz gezdirdi. Adanalıya döndü, "bana bak Sabbar çok düşüncelisin, hiç konuşmadın, yoksa durum kritik mi" diyerek şaka yollu bir söz attı ortaya? 
    "Ustacığım ben sana şöyle izah edeyim. Kışlar ne kadar uzun sürerse sürsün. Bu uzun süren kışların  ardından da, bahar mutlaka gelir. Gecikmelere rağmen ağaçlar yine de çiçeklerini açar. Meyvelerini de verirler."
    "Anladım Sabbar anladım, yine her zamanki gibi filozofluğun üstünde" dedi Turan Usta.

    GECE YEMEK PAYDOSU

    Gece yarısını biraz geçmişti. Siren sesiyle birlikte işçiler topluca yemekhaneye doluşmaya başladı.
    Çotak Mehmet yemekhaneye herkesten önce geldi. Bu güne kadar Çotak ellerini ve yüzünü yıkamadan yemekhaneye girmezdi. Ancak şimdi durum değişikti. 
    Ne yıkanmayı ne de yemeği düşünecek durumdaydı!...

    Aklında, konuşmaya başlayacağı ilk cümle vardı. İçinden sürekli bu cümleyi tekrarlıyordu.
    Yemekhanede herkesi görebileceği bir yer seçti ve beklemeye başladı.
    İşçilerin çoğunluğunun gelmesini bekledikten sonra, sağına, soluna baktı, ayağa kalktı ve bağırarak,"arkadaşlar biliyorum çok yorgunsunuz ve çok acıktınız, gecenin bu saatinde ikinci dökümü de bitirdik ve yorulduk."
    Devamı gelmedi konuşmanın

     
    Gece Yarısı Yemekhanedeki Gürültü                                   

    Bir kısım işçi hala yemek almak için sıra kapma yarışındaydı. 
    Çotak sesini duyuramadığını anladı. İki dakika bekledikten sonra bu sefer bir sandalyenin üzerine çıktı ve adeta gürledi.
    "Arkadaşlar beni dinleyin"

    "Dün sendikamızın Merter'de yapılan toplantısına katıldık. İstanbul ve Kocaeli'deki bütün işyeri sendika temsilcileri bu toplantıya katılmışlardı. İktidarın değiştirmek istediği Sendikalar Kanunu ile ilgili konuşmalar yapıldı. Kararlar alındı. Bunları size kısaca anlatacağım, biraz sessizlik istiyorum" dedi ve devam etti.

    "Toplantıda DİSK ve DİSK'E bağlı sendika başkanları konuştular. Sendikalar Kanununda yapılan değişikliklerin işçilerin aleyhine olduğunu belirttiler. Çok sayıda işyeri sendika temsilcisi konuştu. Konuşmalar gerçek sendikacılığın yok edilmek istendiği, işçilerin sendika seçme özgürlüğünün ortadan kalkacağı yönündeydi. Yani bizim anladığımız fabrikamızda, sanki eski günlere dönüş olacak!"

    "Arkadaşlar biz eskiye dönmek istemiyoruz. Biliyorsunuz eskiden fabrikamızda sarı sendika vardı. İşçiye sormadan  toplu sözleşmeler imzalıyordu. 
    Haklarımızı korumuyordu."     ''Onlardan kurtulmak, onların zulmünden korunabilmek için yıllarca mücadele ettik.''

    "Adı sendika ama işçi sendikası gibi değildi. Toplu sözleşmelerde bizi her dönem sattılar, açıkça her dönem, satıldık. Hem de pazar malları gibi."

    "Şimdiki sendikaya MADEN-İŞ'E geçmek için çok zor günler yaşandı. Birçok arkadaşımız haksız yere işten atıldı, birçok arkadaşımıza yevmiye kesme cezaları verildi.
    Korkunç günler yaşandı fabrikamızda. 
    Bunlardan kurtulmak için eylemler yapıldı... 
    Direniş yapıldı. 
    Günlerce işbaşı yapılamadı."

    "Bizleri polis ve askerlerle karşı karşıya getirdiler...
    Lafı fazla uzatmayacağım.
    Herkes geçmişi bir düşünsün, eski günlere kim dönmek ister?
    Toplantıda alınan karar şudur; (İşçi üretimden gelen gücünü kullanacak.)
    Hepinize afiyet olsun."

    EN BÜYÜK GÜÇ BİRLİKTİR

    Arka taraftaki masaların birinde, konuşmayı dikkatle dinleyen bir taraftan da çorbasını kaşıklayan, Erzurumlu Yusuf  Dayı, yanında oturan genç Zeynel'e döndü,"ula Zeynel sen bilirsin, üretim gücü ne ola ki?"

    "Yusuf dayı üretim gücü işçinin en önemli silahıdır! Kısaca anlatayım, işçi çalışmazsa makineler durur. Mal üretilmez. Mal üretilmezse satış olmaz, satış olmayınca patronlar kâr edemez. Makineleri durduran, malın üretilmesini engelleyen güç, işte elini şaltere atıp kapatırsan karanlıkta kalır gibi, işçinin üretimden gelen gücü budur. İşçi her zaman değil ama yeri geldiğinde bu gücünü kullanır."

    Yusuf Dayı Zeynel'i pür dikkat dinledi. "Zeynel sana bir şey sorduk, nutuk dinlettin yahu, ben bunu bir düşüneyim" dedi. 
    Zeynel'i dinlerken çorba kasesi boşalmıştı Yusuf Dayının.
    Bulgur tabağını önüne çekti, ekmek sepetine uzandı bir dilim ekmek daha aldı yemeye devam etti...

    EKTİĞİMİZ BİTMEDİ

    Yusuf Dayı kırk beş yaşında gelmişti İstanbul'a.
    Erzurum'un Hınıs ilçesindendi.
    İstanbul'a gelene kadar köyünde yaşayan ataları gibi o da çiftçilikle uğraşmış. Verimsiz ve susuz topraklarla boğuşmuş, kendi ifadesine göre tohum ekmiş bitmemiş, fidan dikmiş tutmamış.
    Bu yaşına kadar yoksulluğun her türlüsünü yaşamış...

    "Senenin sekiz ayını kış yaşarız biz, bizim oralarda arazi susuz ve çoraktır, gülerek hani meşhur bir söz vardırya ektiğimiz istediğimiz gibi bitmezdi ama, dürtdüğümüz hemen çıkardı (!)" diyerek anlatırdı hep.

    Yusuf Dayı anlatmaya başlayınca dinleyenler, bu adamın hiç derdi yok zannederdi. Sürekli gülümser, nükteli konuşur, konuştuğu zaman da kesinlikle dinletirdi...
    Bir defasında köyünde meydana gelen depremi anlatmıştı. Evler yıkılmış, hayvanlar telef olmuş, çoğu insan göçük altında kalarak ölmüş.
    Göçük altından çıkarttıkları cesetleri anlatırken iki gözü iki çeşme dakikalarca hıçkırarak ağlamıştı...
    O günleri yeniden yaşıyordu sanki...

    DAĞ BAYIR DOLAŞTI DURDU

    Depremde oğlu Suphi de göçük altında kalmış, iki gün sonra çıkarabilmişler yıkıntı altından.
    Suphi sağ olarak çıkartılmış ama, o günden sonra uzun süre konuşamamış. "Dili tutuldu yavrumun, aylarca dağ bayır dolaştı durdu." diyordu.

    "Bu günler çok zor geçti. Çoğu zaman açtık, şimdi bir de açıkta kalmıştık. Kader böyle yazılmış. Allah sevdiği kullarını zora sokarak imtihan edermiş" der ve gülümsemesine devam ederdi.
    Bir yıl önce işe girmişti Yusuf Dayı. Karısını ve çocuklarını İstanbul'a getirmeyi düşünüyordu. Daha doğrusu birçokları gibi Erzurum'dan göçmeyi tasarlıyordu. Bazı hemşehrilerine bana Yıldıztabya'da kiralık iki göz bir gecekondu bakın demişti.

    Yemek paydosu bitmek üzereyken Yusuf Dayı yemeğini bitirdi yemekhaneden çıkmak üzere ayaklandı. Üretim gücü meselesi aklını kurcalıyordu. Çalışacağı kısma doğru yönelmişti ki ani bir hareketle geri döndü, henüz yemeğinin tamamını bitirmeyen Zeynel'e dönerek "bana bak Zeynel  bu işi düşüneceğim, bir kere daha konuşalım olur mu?" dedi ve yürüdü.

    HINIS'IN ÇORAĞINDAN İSTANBUL ÇARKLARINA

    Yusuf Dayı işinin başına döndü kum eleme işlemini yapmaya başladı. Döküm kalıplarının hazırlanması için hem eski döküm kumunun hem de yeni kumun belli bir oranla karıştırılması gerekiyordu. Ayrıca bu bileşimin başka maddelerle de (kömür tozu gibi) desteklenmesi gerekir. Yusuf Dayı geri dönen eski kumları karıştırıyor, birbirine yapışan topakları eziyor, eliyor kendini otomatiğe bağlamış gibi durmadan dinlenmeden çalışıyordu...

    Aklında, sabah uygulanacak veya uygulanmayacak üretim gücü!
    Kendine göre hayaller kuruyor.
    Hayallerinde karamsarlık ağır basıyor... 
    İşten çıkarılıyor! 
    Köyüne dönmek zorunda kalıyor.
    Köyüne dönmeden komşu fabrikalarda iş arıyor, kimisi yaşlı diye, kimisi de sanatkar işçi aradıklarını söyleyerek işe almıyorlar!. 
    Böyle hayaller kurarak öyle bunaldı ki nasıl çalıştığını, aynı kumu kaç defa elekten geçirdiğini unuttu. 
    Durmadan, nefes almamacasına çalışıyor, çalışıyordu...

    Aslında, kendine göre işiyle gerçekten kavga ediyordu... 
    "Doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyor" beyninin tamamı üretim gücü ve sonrası olacaklarıyla dolmuştu. 
    Birden aklına Zeynel geldi. Ona bir daha görüşelim demişti. Zaten sabah olmak üzereydi, paydos vakti de yaklaşmaktaydı. 
    Kararını verdi. Zeynel'i buldu.

    SİZ NEREDE BEN ORADA 

    "Zeynel ben kararımı verdim, siz nerede ben de oradayım." dedi ve hızla işine döndü.
    Üretim gücü hareketi, yörüngeye girmişti!..

    Fabrikadan çıkan gece vardiyası çalışanları, evlerine gitmedi.
    Sabah işe gelenler ise fabrikaya işbaşı yapmadı...
    Yusuf Dayı, 15 HAZİRAN 1970 sabahı, diğer fabrikaların işçileri ile buluşmak için yürüyen arkadaşlarının arasında ve ön sırasında yürüyordu!!...

    Not: Bu hikaye, Gerçektir, İstanbul Silahtarağa'da kurulu büyük bir  döküm fabrikalarının birinde yaşanmıştır. İsimlerin bazıları değiştirilmiştir. 


    11 Haziran 2020 Perşembe

    İŞÇİLİK VE KIDEM TAZMİNATI

    Kıdem tazminatı ve çalışanların kıdem tazminatı hakları ülkede yıllardır dillendirilip duruyor...
    Bu dillendirmeler en başta siyasi iktidarlar olmak üzere sermayedarlar tarafından destek buluyor.

    Sermaye, para ve para babalarının sözcülüğüne dönüşmüş bazı akademisyen kılıklılar(!), yıllardır işçilerin geleceklerine yönelik tek güvencesi olan kıdem tazminatının, önce kuşa çevrilmesi, daha sonra da uygulanamaz hale getirilmesine çalışıyorlar.
    DİSK dışındaki diğer konfederasyonlardan bu konuda yürekli ve arzulu, gür bir sesin çıkmadığını görsel ve yazılı  medyada  görüyor, okuyoruz. 

    Kıdem tazminatı, işçi aleyhine değiştirilmek isteniyor. 
    Daha doğrusu şimdilik budanmak isteniyor. 
    Hiç kuşkusuz bu çalışmalar, gelecekte tazminat haklarının zayıflatılması, giderek ortadan kaldırılmasına yönelik hazırlıklarının ilk safhasıdır...

    DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu, 11 Haziran 2020 tarihinde konuya ilişkin önemli bir açıklama yapmıştır. "Kıdem tazminatına dokunmayı aklınızdan bile geçirmeyin!"

     11 Haziran 2020/5

    GENÇLERİMİZİN VE ÇOCUKLARIMIZIN EMANETİ KIDEM TAZMİNATINI KİMSEYE YEDİRMEYİZ!

    Kıdem tazminatı hakkına dönük kamuoyuna yansıyan yeni planlar ile ilgili olarak DİSK Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Arzu Çerkezoğlu'nun açıklaması


    Kıdem tazminatını ortadan kaldırmaya, budamaya, el koymaya dönük çeşitli yeni planların olduğunu kamuoyuna yansıyan bazı bilgilerden duyuyoruz.
    Hükümet her zaman yaptığı gibi konunun asıl muhatapları olan bizleri görmezden gelerek gizli kapalı biçimlerde nabız yoklamaya çalışıyor. Kıdem tazminatını yok etme planı için zemin oluşturmaya çalışıyor.
    Bugüne kadar defalarca söyledik. Bir kez daha net biçimde söyleyelim:
    • Kıdem tazminatı hakkını ortadan kaldırmaya, daraltmaya ve budamaya dönük her türlü girişime karşıyız.
    • Kıdem tazminatının fona devredilmesine karşıyız.
    • Kıdem tazminatının tamamlayıcı emeklilik sistemi adı altında yok edilmesine karşıyız.
    Kıdem tazminatı bir işveren yükümlülüğüdür, son ücret üzerinden hesaplanır ve iş güvencesi dayanağıdır. Kıdem tazminatını işveren yükümlülüğü olmaktan çıkaracak, son ücret ile bağını koparacak, iş güvencesi dayanağı olmaktan çıkaracak her türlü dayatma, bir müzakerenin değil ancak mücadelenin konusu olabilir.
    Memleketin gündemi kıdem tazminatı değildir. Kıdem tazminatı bir sorun değildir, haktır.
    Hükümeti uyarıyoruz. İşinize bakın! 

    İşiniz işsizlik sorununu çözmek. İstihdam yaratmak. Vatandaşın gelirini korumaktır.
    İşiniz salgın günlerinde çöken ekonomiyi canlandırmaktır.
    İşçilerin 90 yıla yaklaşan en köklü kazanılmış hakkı olan kıdem tazminatına göz dikmeyi bırakın. Kıdem tazminatı sadece dünün ve bugünün değil, geleceğimizin de kazanımıdır, gençlerimizin ve çocuklarımızın emanetidir.

    İşçinin alın terinin, emeğinin karşılığı olan kıdem tazminatını kimseye yedirmeyiz.
    Kıdem tazminatımızı korumak için dün olduğu gibi bugün de sonuna kadar direneceğiz.
    15-16 Haziran büyük işçi direnişinin 50'nci yılında hükümeti uyarıyoruz. İşçiler dün nasıl sendikalarına sahip çıktıysa bugün de kıdem tazminatı hakkına sahip çıkmakta tereddüt etmeyecektir.
    Kıdem tazminatına dokunmayı aklınızdan bile geçirmeyin!

    27 Mayıs 2020 Çarşamba

    ÇAY SİMİT VE AÇLIK

    Rakamlar Konuşuyor, Yöneticiler Susuyor: Açlık Sınırında Yaşamak (!)

    TÜRK-İŞ (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu), Mayıs 2020 ayına ait açlık sınırını açıkladı. Resmi internet sitelerinde yayınlanan verilere göre, 2020 Mayıs ayı açlık sınırı 2.438,24 TL olarak belirlendi. Açıklamadan kabaca

    Bu resmi hesaba göre; dört kişilik bir aile, bir ay boyunca 2.438,24 TL ile açlık sınırında da olsa''yaşabilecek''(!). Açıklamadan kabaca anaşılan şu: Dört kişilik bir ailenin dengeli ve yeterli belenebilmesi, bu toplam tutarla bir şekilde ''Geçiştirilebilir''. Sizce de öyle değil mi? Bu duruma bir yorum yapılmaz mı? Elbette yapılır.

    "Bu Miktarla Nasıl Geçinilir?" Denmez mi?

    Bir yorum yapılacaksa, ilk olarak şu soruyu sormak gerekmez mi: "Yahu, bu ekonomik ortamda dört kişilik bir aile, açlık sınırında dahi olsa bu miktarla nasıl geçinir?"

    Kaldı ki aynı açıklamanın bir başka satırında, sadece bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyetinin 2.961 TL olduğu belirtiliyor. Yine aynı TÜRK-İŞ’in verilerinde, yoksulluk sınırı ise 7.942 TL olarak gösteriliyor. Dört kişilik bir ailenin mutfak harcaması için reva görülen rakam, tek bir işçinin asgari yaşam maliyetinin bile altında kalıyor!

    Bu rakamları devletin ve işçi sendikalarının ilgili organları zaten yazıyor, çiziyor ve kamuoyuna sunuyor. Ancak bu çelişkiyi anlayan da var, benim gibi bir türlü anlamlanduramayan da...

    "Bu Rakamlar Ülkemizin Ayıbıdır" Diyemiyorsunuz... Bizler biliyoruz ki işçinin hakkını korumakla görevli olanlar; işçiden, fakirden, yoksuldan ve açtan yana taraf olmak zorundadır. Ancak bu açıklamaları yaparken duygularınızı dışa vuramıyor, gerçekleri açıkça ifade etmekten kaçınıyorsunuz.

    "Bu rakamlar ülkemize yakışmıyor, bu miktarlar çalışanımıza yapılan çok büyük bir ayıptır!" diyemiyorsunuz...Sessizliğin Mesajı Nedir?

    Peki, sizler TÜRK-İŞ yöneticileri olarak, yukarıda belirtilen bu çelişkili rakamları sitenize süslü birer veri gibi yerleştirerek kime, nasıl bir mesaj vermek istemektesiniz?

    Bu durumun, işçiler ve işçi kamuoyu tarafından uzun uzadıya yorumlanmasına aslında gerek yok. Çünkü TÜRK-İŞ yönetimi, her zamanki gibi derin bir sessizliğe bürünerek, kendi fikrini beyan etmeme geleneğini (!) yine enteresan bir şekilde sürdürüyor.

    Bugün gelinen noktada; açlık nedir, yoksulluk nedir, sağlıklı ve dengeli beslenmek kimlerin hakkıdır oturup iyice bir düşünmek gerekmez mi? Rakamların soğuk istatistikleri ile hayatın acı gerçekleri arasındaki o derin uçurumu artık görmek lâzım.

    Unutulmamalıdır ki; sendikal duruş, sadece veri açıklayan bir "memuriyet" zihniyeti değil, her şartta işçinin gür sesi olabilmektir.