15 Ocak 2019 Salı

SENDİKALI OLMAK YA DA OLMAMAK

Sendikalar, işçilerin ekonomik örgütleridir... 
İşçiler ve emekçiler farkında olsalar da olmasalar da, işçi sendikalarının varlığı kendileriyle özdeştir. Üye oldukları sendikalar ve onların yöneticilerinin dünya görüşleri çok önemlidir. Onların mensup oldukları, savundukları görüşlerin içinde gerçekçilik ilkesi yoksa, yapacakları işler, eylemler ve meydana getirilen sonuçlar eksiktir... 

Bu eksiklikler uzun vadede işçi aleyhine devam ediyorsa, bilerek ettiriliyorsa bunun da adı ihanettir. Yanlışların ihanet derecesinde devamı ise sendikal söylemle(terminoloji) sarılıktır, "SARI SENDİKACILIKTIR."

Gerçekçilik ilkesi; uygulama sırasında, karanlıkları aydınlatan güçlü bir ışık demeti gibidir. 
Ne arıyorsan, neyi bulmak istiyorsan bu ışık demeti otomatik olarak o tarafa yönelir. Görünmeyenler görülür. 
Araştırmayı, öğrenmeyi, öğretilmeyi, tetikler, bilinmeyenler bilinir hale gelir...
Bilmeyenler ise öğrenir duruma gelir... 

SENDİKALAR İŞÇİLERİN SINIF VE KİTLE ÖRGÜTLERİDİR

Sendikaların, elbette ilk görevleri işçilerin ekonomik haklarını korumaktır. İşçilerin ekonomik haklarının korunmasında ilk şart ise bilgiye ulaşmaktır. Sendikal mücadele içinde iki taraf öne çıkmaktadır.  Bunlardan birisi sermaye sahibi patrondur. 
Patron; parasını, teknolojik bilgilerini genellikle sermaye sınıfı ve onun çıkarlarını savunan iktidarlardan aldığı desteği kullanır. Buna göre yatırımını yapar. Üretim ve hizmet aşamasına geldiğinde emeğe ihtiyaç duyar. 

Sermayedarların emeğe ihtiyaçları bu aşamada kendini gösterir. 
Emek olmadan çarklar dönmez, üretim olmaz... 
Üretimin olmasını sağlayan emeğin oluşması, kendiliğinden ikinci tarafı oluşturur. 
Taraflar oluştu ama, patron tarafı, parası ile, bilgisi ile, teknik donanım ve destekçileri ile her zaman daha güçlüdür. 

Bu gücü dengeleyebilmek, işveren karşısında savunma yapabilmek, istekte bulunabilmek için ihtiyacı olan şey birliktir. 
Birlik ise kendiliğinden oluşabilir mi? 
Güçlü olmak, birlik olmak şart diyebilmek için örgütlü olmak gerekir. 
Örgütlü olmanın tek yolu da sendikalı olmaktan geçer.

BEDRİ KORAMAN VE ÜNLÜ KARİKATÜRÜ

Karikatür ustası Bedri Koraman, Milliyet gazetesinin 09.03.1963 tarihli sayısında işçi ve işverenin dünü, bu günü ve yarınını Kavel Fabrika Direnişi sonrası şöyle çizmişti. "Tarihi Tekâmül"




İşçilerin sorunlarını işverenlere anlatabilmek, karikatürde olduğu gibi dik duruma gelebilmeleri ancak bir sendikada örgütlenmeleri ile mümkündür


Sendikalar işçilerin güvenecekleri, sırtlarını dayayabilecekleri vazgeçilmez kuruluşlarıdır... 
Sendikasız bir işçinin  önemli bir uzvu, eksik demektir... 
Kısaca sendikalı olmak yere sağlam basmak anlamına gelir...

Çalışan bir işçi yaşamını iyileştirmek, kendisine daha iyi ekonomik koşullar yaratmak istiyorsa sendikalı olmak zorundadır. İşçiler, işinde uzun süre çalışabileceğini, çalışma koşullarının iyileştirilmesini, iş güvenliğinin sağlanmasını ancak sendikası ile sağlayabilir... 
Nasıl ki, çalışanla çalışmayan, bilenle bilmeyen, bir olmazsa, sendikalı olanla olmayan da bir  olamaz...

VAY ARKAM VAY!.

Adamın birini falakaya yatırmışlar. Adam suçsuzum diye feryat figan...
Kimsenin aldırdığı yok... 
Görünüşü ve duruşuyla korku salan iriyarı bir adam, elindeki sopayı havada sallayarak daireler çiziyor verilecek "başla" komutunu bekliyor... 

Nihayet çıplak ayaklara ilk sopa iniyor ve bir "of!" sesi duyuluyor. Sopa ikincisinde daha güçlü iniyor. Bu sefer duyulan ses "vay anam!" oluyor. 
Üçüncü, dördüncü ve her sopadan sonra adam, "vay arkam, vay arkam" diye bağırıyor. 

Sopayı vuran, "yahu ben senin arkana vurmuyorum ne diye arkam, arkam diye, bağırıyorsun?" 
"Arkam yok ki benim." 
Arkam olsaydı sen beni dövebilir miydin?" demiş. 

Kıssadan hisse: SENDİKA İŞÇİNİN ARKASIDIR..

30 Aralık 2018 Pazar

PHILIPS FABRİKA GREVİ VE SENDİKAL HAREKETLER


101 Günlük İrade: 1975 Philips Grevi ve Büyük Zafer

Yıl 1975

PHILIPS işvereni ile T.Maden-İş Sendikası arasında yeni dönem toplu sözleşme müzakereleri başladı. İki ya da üçüncü müzakere toplantısından sonra işverenin tutumu oldukça değişti.

Sendika tarafı olarak müzakereler, toplu sözleşme dairesi başkanı olarak benim başkanlığımda devam ediyor. Sendika müzakere heyeti içerisinde tüm toplantılarda, işyeri temsilcilerinin tamamı da yer alıyor.

Müzakereler, genellikle fabrikada, bazı zamanlar ise Beşiktaş'ta bulunan sendika genel merkezinde devam ediyor. İşveren heyeti içinde genel müdür, personel müdürü, MESS avukatı bulunuyor, işveren adına avukat sözcülük yapıyor.

Sendika üyelerimizle, Levent'te bulunan ÇİT Düğün salonunda yaptığımız ve üye çoğunluğunun katıldığı toplantı sonrası, sözleşme taslağımızın mâli konularını tespit ettik.  

Hollanda sermayeli Türk Philips  Fabrikası toplu sözleşme görüşmeleri MESS'in katı ve anlaşılmaz diretmeleri sonucunda çıkmaza girdi.

Bu fabrikanın, büro personeli (müdür, mühendis, şef ve formen) dahil 900 civarında çalışanı vardı. Çalışanların 800 den fazlası, Türkiye Maden-İş Sendikasının üyesiydiler.

Televizyon, radyo, elektrik süpürgesi ve elektrikli ev aletleri üreten bu fabrika İstanbul Levent bölgesinde kuruluydu.
PHILIPS işvereni proje ve planlarını, genç ve işlerinde ustalaşmış seçme işçilerle üretime dönüştürüyordu. Üretilen eşyalar, iç piyasada kapış kapış gidiyor, işveren üretimden de kârdan da son derece memnundu.

Temmuz ayına kadar, yaptığımız müzakerelerden bir sonuç alınamadı. İşveren, sendikanın her teklifine "hayır biz bunu veremeyiz, bu prensiplerimize aykırı, bunu kabul edemeyiz" diyerek karşılık veriyordu. İşveren kesiminin bu olumsuz düşünce ve çıkışları adeta sendikayı köşeye sıkıştırma politikası gibi anlaşılıyordu.
  PHILIPS'TE GREV BAŞLADI.1975 

Türk Philips Fabrikası işçileri, işyerinin kurulduğu günden bu yana MADEN-İŞ Sendikası ile inanç ve gönül bağını en iyi kuran ve bunu devam ettiren üyelerdi.

İşyeri sendika temsilcileri olarak özellikle de baştemsilcilik yapan Rauf Aksu, İsmet Şahin, Salih Dursun'un sendikayı temsilde çok önemli çabaları olmuştu.

İşveren, daha doğrusu onları yönlendiren MESS yöneticilerinin uzlaşmaz tutum ve davranışları nedeni ile PHILIPS Fabrikasında 18 Ağustos Tarihinde Sendikanın yasal grevi başladı.
Grev 101 gün
devam etti. Bu süre zarfında, T. MADEN-İŞ Sendikası hiç aksatmadan grevci işçilerin tamamına gündelik ücretlerinin(yevmiye) yarısını ödedi.                                                                                                                       

Philips işçileri grev süresince,  grevin kendilerine öğrettiği tüm görevlerini eksiksiz yerine getirdiler. Birlik ve beraberliklerini bozmadılar. 

Grev süresince sendikal konularda kendilerine verilen eğitimlerden yararlandılar.
Hollanda İşçi Sendikaları Federasyonu(FNV) mesaj göndererek greve destek verdiklerini belirttiler.
28.11,1975 PHILIPS'DE GREV BİTTİ
Grevin 95 ci günüydü. Silahtarağa'da kurulu ESTAŞ Fabrikasının murahhas azası ve genel Müdürü Alberto Penhas'tan bir telefon gelmişti. Alberto Penhas, Nurmetal olan Fabrika adını daha sonraları Estaş olarak değiştirdi. Fabrika, o yıllarda Philips marka buz dolabı ve bazı ev gereçleri üretiyordu. Philips aynı zamanda bu fabrikanın ortağı durumundaydı.

Telefonda, Hollanda'dan  üst düzey bir yetkilinin geldiğini ve sendika yetkilileri ile görüşmek istediğini haber veriyordu.

Tanışma toplantısı sendikada yapıldı.
Sendika genel merkezinde başlayan müzakerelerde sendika tarafı olarak temsilcilerimizle birlikte tam kadro oradaydık.  Yapılan müzakereler sonunda Hollanda'dan gelen DE ROY adındaki işveren vekili sendika tekliflerinin tamamını kabul etmek zorunda kalmıştı.


Grev 101 gün sonra başarı ile sonuçlandı.
Philips işçileri zoru başardılar. Sıcak, soğuk, yağmurlu günlerde usanmadan grevin gerektirdiği tüm görevleri başarı ile yerine getirdiler. 

Özellikle bu greve işyeri sendika temsilci Mustafa Kalfa'nın verdiği emekler unutulmazdı. 
Anlaşma sonunda imzalanan toplu sözleşmenin mâli konulara ilişkin maddeleri, işçilerin istedikleri yönde hazırlanan sendika tekliflerinin tamamının kabul edilmesiyle törenle imzalandı.

Ayrıca yapılan bir ek protokol ile grevde geçen sürelerin, yani 101 günlük yevmiyeler işyeri tarafından zamlı olarak ayrıca işçilere ödendi.
Bu yıl yapılan sözleşme ile işyerinde yıllık 2 maaş olan ikramiye 4 maaşa çıkarıldı.
Philips grevi sonunda imzalanan toplu sözleşme, zamanın sendikal hareketler bakımından  DİSK ve sendikal camia da yeni bir kilometre taşı olarak gösterilecekti...





5 Aralık 2018 Çarşamba

NETAŞ TOPLU SÖZLEŞME ZAFERİ 1975

Arka planda "MADEN-İŞ SENDİKASI" yazan bir pankartın ve Türk bayrağının asılı olduğu bir salonda, DİSK'e bağlı, T.Maden-iş Genel Başkan Vekili Hüseyin Ekinci, mikrofonda coşkulu bir şekilde konuşuyor ve eliyle ileriye doğru işaret ediyor. Karşısında masalarda oturan kalabalık bir erkek grubu onu dinliyor.
T.Maden-İş Genel Başkan Vekili ve T.Sözleşme Dairesi Başkanı Hüseyin Ekinci,
Netaş işçileri ile yapılan bir toplantıda.
İstanbul Ümraniye'de 1967 Yılında kurulan ve Türk Sanayi kuruluşları içinde çok önemli bir yer edinen NETAŞ Fabrikasının işçileri, sarı sendikadan toplu halde istifa ederek DİSK'E bağlı T. MADEN - İŞ Sendikası içinde yerlerini aldılar. Daha, işbaşı yaptırılırken bile, liyakat ve nitelikleri asla tartışılmayacak kadar değerli olan işçiler, görevlerini tam olarak yerine getirmeye devam ettiler.

1975 Yılından itibaren çok değerli çabaları ile kaliteli üretim yaptılar. Çalışma ve kârlılık bakımından, sorumluluklarını tam olarak yerine getirdiler. Bu dönemde, gerçek sendikanın sendikal hareketler içindeki yeri ve görevlerini keşfettiler. Çeşitli tarihlerde yapılan toplantılarda ilk sendikal eğitimlerini aldılar.
Üyelerin sendikal yapı içerisinde ki "söz ve karar sahibi olma ilkesiyle" tanıştılar.

İş yeri sendika temsilcilerini, özgür iradeleri ile T. Maden - İş Sendikası uygulaması gereği, kapalı oy ve açık sayım usûlü ile yapılan seçimler sonucu kendileri belirlediler.

GERÇEK VE GÜÇLÜ SENDİKA İLE İSTENİLEN SONUÇ

Toplu sözleşme daire başkanı olarak, toplu sözleşme tekliflerinin hazırlık çalışmaları durmadan devam etti. Sendikamızın Araştırma ve Ücret ve Ekonomi Politika daireleri çok verimli çalışmalar yaptılar. Hazırlanan toplu sözleşme teklif tasarısı, işçilerle yapılan bir salon toplantısında görüşüldü, bilgi alış verişi sağlandı. Sarı Sendika Tek-Met' işin toplu sözleşmesi süresi sona erdi.

Toplu Sözleşme görüşmelerine başlandı.
Müzakereler çetin geçiyor. Sendika müzakere heyeti içinde iş yerinde çalışan sendika temsilcilerinin tamamı da yer alıyor. İşveren tarafının müzakere heyetinin sunduğu çeşitli olumsuz öneri ve teklifleri anında karşılık buluyor, çürütülüyordu.

NETAŞ'TA TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİ İMZALANDI

19 ŞUBAT 1977 Tarihinde toplu sözleşme, Fabrikada işçilerin huzurunda imzalandı.
Toplu Sözleşme ile işçilere sağlanan parasal hakların bir bölümünü birlikte inceleyelim mi?

Ücret zamları: 1. Yıl saat ücretlerine 625 kuruş, 2. Yıl saat ücretlerine 625 kuruş zam yapıldı.
2 Maaş olan ikramiyeler, bundan böyle her yıl 5 maaş olarak ödenecektir.
Haftalık Çalışma süresi 45 saate indirildi, ödemeler 48 saat üzerinden yapılacaktır.
Kıdem tazminatı her yıl için 45 gün olarak hesaplanacaktır.
Yıllık ücretli izinlere 3 gün ilave edildi.
İzne çıkarken işçilere, ücretin dışında ayrıca 2500 TL. izin parası ödenecektir.
Her her yıl  2500 TL yakacak yardımı verilecek .
Ramazan ve Kurban Bayramlarında, her işçiye, 1250TL. bayram harçlığı olarak yılda toplam 2500 TL ödenecek.
Çocuk başına ayda 50 TL çocuk yardımı yapılacak. Ayrıca ilk orta ve liseye giden çocuklara kademeli olarak yardım yapılacaktır.
Her ay devamlılık primi devamlılık pirimi olarak maaşlara 2 yevmiye bedeli ilave edilecektir. 
O tarihlerde yaptıkları mücadele sonucu; Netaş işçileri; Metal iş kolunun en iyi toplu sözleşmesini, birlik, dayanışma, güçlü ve devrimci sendika parolası ile T. Maden-İş Sendikası ile ile istediklerini elde ettiler.   





18 Kasım 2018 Pazar

KEMAL TÜRKLER GRUNDİG GREV ZİYARETİ

GRUNDİG RADYO FABRİKASINDA GREV 1971

Geçtiğimiz yıllarda Levent'ten Barbaros Bulvarı yönüyle Beşiktaş'a giderken, Balmumcu Mahallesi hizasında bir otel yapıldı. The Plaza ismi ile çalışmaya başlayan otelin yerinde, 1990 lı yıllara kadar bir fabrika bulunuyordu. Grundig marka radyo ve televizyon imalatı yapılan bu fabrika, Trabzon'lu bir iş adamı ve ortaklarına aitti. Ayrıca Topkapı Bölgesinde kurulu ve PETRIX pillerini imal eden CİHAN ADİ KOMANDİT Şirketi de GRUNDİG hissedarları arasındaydı.

1971 GRUNDİG GREVİ  İstiklal Marşı
Kemal Türkler - Hüseyin Ekinci(mikrofonda) saygı
duruşu 
İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da taş taş üstünde kalmamıştı. Tüm Almanya bombalanmış, yıkılmış, yakılmıştı. Ekonomi çökmüş, sanayi tepetaklak, fabrikaların büyük kısmı bombalanarak yok olmuş, bir kısmı ise hasar gördüğünden çalıştırılamaz hale gelmişti.

Haberleşme o yıllarda çok önemli sayıldığından üretimlerin tümü "galip devletlerin" kontrolü altına geçmişti. Max Grundig adındaki radyo satıcısı, 1946 yılında kendi imkanlarıyla bir radyo yapmış ve 1949 yılından itibaren de GRUNDİG ismi ile seri üretime geçirmişti. 1950 li yıllarda ise Avrupa'nın bir numaralı radyosu durumuna getirilmiş, Almanya dışında da üretim yapma eğilimleri başlamıştı.
Türkiye'de ise GRUNDİG Radyo, yukarıda bahsettiğimiz otelin yerinde bulunan fabrikada üretilmeye başlanmıştı.

GRUNDİG FABRİKASI VE SENDİKAL HAREKETLER

Fabrikada 200 civarında işçi üç vardiya olarak çalışıyordu. Çoğunluğunu kadın işçilerin oluşturduğu bu fabrika işçileri, birbirlerine ve sendikalarına son derece bağlıydılar. Beyaz yakalıların bir bölümü ile mavi yakalı işçilerin tamamı Türkiye MADEN-İŞ Sendikası üyesiydiler.
O yıllarda sendika genel merkezi Cağaloğlu'nda, 6. Bölge Temsilciliği merkezi ise Levent'te idi.

Yıl 1971, toplu sözleşme müzakerelerine 6. Bölge Temsilcisi olarak benim başkanlığımda devam ediyoruz.
İşveren yetkilileri son derece katı bir tutum içindeler. 
Özellikle Ekonomik konulardaki tüm sendika tekliflerine "olmaz batarız, bunları karşılayamayız" gibi söylemlerle sürekli karşı çıkıyorlardı. 

Bölge Temsilciliği sınırları içinde PHILIPS, VE-GA, KONDOR, NORDMENDE, TELEFUNKEN, PROFİLO(National) fabrikaları radyo imalatlarını devam ettiriyor, bazı fabrikalar ise seri olarak televizyon üretiyorlardı.

Grundig Fabrika yönetiminin olumsuz tutumları nedeniyle toplu sözleşme müzakereleri çıkmaza girdi, anlaşma olmadı.
1963 Yılında çalışma hayatımıza yeni giren Toplu-İş Sözleşmesi  Grev ve Lokavt Yasası, işveren camiası tarafından gönülden kabullenilmiş bir görüntü vermiyordu. Zaten işverenler tarafından bu durum hiç bir zaman gönüllü olarak benimsenmedi...

GELSİN GREV 

Sendika olarak yasa gereği grev kararı aldık. Grev hazırlıklarına başladık. Grev çadırı ve iç donanımı(masa , sandalye, soba, odun, kömür, çay şeker, çaydanlık, bardak,su)gibi hazırlıklar tamamlandı, grev gözcüsü gömlekleri dikildi.

Fabrikanın oldukça büyük bir bahçesi vardı. Kararlaştırıldığı üzere grevin başlaması için 6. Bölge Temsilciliği flaması, fabrikanın camlarından işçilerce görülecek şekilde yukarı kaldırılarak tutuldu. Yasal uygulamalar, planlandığı gibi gelişti...

Dört sendika temsilcisinin ikisi on dakika içinde dışarıya çıktı. Grev gözcüsü gömleklerini giydiler, fabrika kapısının dışında kendilerine belirlenen uzaklıktaki yerlerini aldılar. 
Onbeş dakika sonra üyelerin yarısı kadarının, sendika işyeri temsilcisinin birisi ile birlikte işlerini bırakıp dışarı çıktıkları görüldü. Kalan üyeler ve baştemsilci ise, yarım saat sonra grup olarak dışarı çıkmışlardı.

Sendika işyeri baştemsilcisi Ahmet Vatandaş isminde bir üyemizdi. Neden geç kaldıkları sorulduğunda "konuşma yaptım, bu bir grevdir. Önümüzdeki günler zor olabilir. Sendika olarak kimseyi zorlamıyoruz. İsteyen kalıp çalışabilir dedim, ama herkes 'ya hep ya da hiç dediler" dedi ve önceden hazırladığımız bir haftalık grev gözcüsü nöbet çizelgesini incelemeye başladı...

1971 Yılı Ocak Ayının Sekizinci günü (dondurucu soğuk bir kış günü) GRUNDİG işçileri, Anayasa ve yasalardan kaynaklanan haklarını kullanarak greve çıktılar.

Kemal Türkler GRUNDİG grevi ziyaretinde grev çadırında
6. Bölge Temsilcisi Hüseyin Ekinci'den bilgi alıyor. 
Önceden kararlaştırılan grev komiteleri görevlerini yapmaya başladı. Çadır kurma komitesi,  Barbaros Bulvarından görülebilecek şekilde, otuz, otuzbeş kişinin sığabileceği büyüklükteki grev çadırını on dakika içinde kurdu. Bir köşesine çay ocağı ve malzemeler yerleştirildi. Soba kuruldu ateşi yakıldı...

Yasal uyarı olarak "BU İŞYERİNDE GREV VAR" yazılı flama, fabrikanın duvarına caddeden görülecek biçimde asıldı.
Güvenlik komitesi sayım yaptı, tüm sendika üyelerinin greve katıldığını ilan etti. Kadın işçilerin görevli olanların dışındakiler  evlerine gönderildi.

Grev birlik içinde olaysız olarak devam ediyor...
Gerek grev komitesi ve grev gözcüleri aksatmadan görevlerini yapıyorlar. İşçilerin, akraba ve mahalle komşularının bir kısmı hemen her gün çeşitli yiyecek maddeleri ile gelerek grevcilerle birlikte oluyorlardı.

ÖRNEK GREV

GRUNDİG Fabrikası Grevi, çevre fabrika işçileri tarafından da hemen her gün ziyaret edilir oldu. Ziyaretçi işçiler yanlarında getirdikler çeşitli yiyecek maddeleriyle geliyor, grevcilere sürekli moral veriyorlardı. 
 Bölge işçileri kendi aralarında bu greve "ÖRNEK GREV" söylemini yakıştırmışlardı.

Grev, 12 MART MUHTIRASI dönemine rastladı ve sorunsuz devam ediyor. Yoldan geçen araçlar korna çalarak grevcileri selamlıyorlardı. 

Her gün grev çadırında eğitim amaçlı konuşmalar yapılıyor.
Sıkıyönetim komutanlığı grevin kaldırılmasını ve çadırın sökülmesini istedi. 
Komutanlığa, yasal olan grevin kaldırılamayacağı ve ancak toplu sözleşme anlaşmasıyla sonlanacağı söylendi...
Grev komitesi olarak bir etkinlik yapılmasına karar verildi. Disk Genel Başkanı Kemal Türkler'in Grevi ziyaret etmesi planlandı...

KEMAL TÜRKLER'İN GRUNDİG GREV ZİYARETİ

Genel Başkan Kemal Türkler'in grevi ziyaret edeceği duyulduğunda, grevci işçiler greve yeni başladıkları gün gibi heyecanlandılar. Grev yeri eskisinden daha çok kalabalıklaşmaya başladı. Grevin günlerce hatta aylarca uzayabileceğine inandılar ve bu durumun dışa vurumu göstergesi için bir etkinlik yapmaya karar verdiler.


Grev çadırının caddeye yakın tarafına ahşap bir kaide yaptılar. Kaidenin üzerine Atatürk'ün siyah renkli bir büstünü koyarak adeta bir Atatürk anıtı meydana getirdiler. Kaidenin önüne bir plaka koydular. Grevde kaçıncı günde olduklarını ve ''hak verilmez alınır'' yazdılar.

DİSK ve MADEN-İŞ Genel Başkanı Kemal Türkler DİSK Yürütme Kurulu Üyeleri ve DİSK üyesi sendikaların başkanları ile birlikte grev yerine geldi. 
Genel Başkanı, grevci işçiler ve onları yalnız bırakmayan çevre fabrika işçilerinin oluşturduğu coşkulu bir kalabalık karşıladı.

GIDA-İŞ Sendikası Genel Başkanı Kemal Nebioğlu, BASIN-İŞ Sendikası Genel Başkanı Ehliiman Tuncer, DİSK'İN diğer yöneticileri ve çok sayıda sendika temsilcisinin katıldığı toplantıda, birlikte İstiklal Marşı söylendi.

Daha sonra Genel Başkan Kemal Türkler, çok heyecanlı bir konuşma yaptı. Türk Bayrağı altında bulunan büstün açılışını yaptı. 
Grev çadırına girerek grevci çayı içti, işçilerle uzun sohbetler yaptı.

GREV 65 GÜNÜNÜ DOLDURDU

Bölge Temsilcisi olarak ilk günden itibaren bu grevi, işçi ve sendika tekliflerinin hedefleri doğrultusunda sonlandırmak ve iyi bir toplu sözleşme imzalamak düşüncesiyle günümün büyük bir bölümünü onlarla geçiriyorum. Bazı zamanlar ise mecburen geceleri grev çadırında uyumaya çalışıyorum. 
Hava soğuk geceler daha da soğuk.
     
GÖRÜŞMELER YENİDEN BAŞLIYOR
                                                                                 

18 ya da 20 MART tarihinde işveren yetkilileri Avukatları Kemal Kumkumoğlu vasıtası ile görüşme talebinde bulundular.
Sendika Genel Merkezinde, dört temsilcimizle müzakere ekibi olarak toplandık. İşveren tarafının da katıldığı toplantıda sendika teklifleri aynen kabul edilerek anlaşma sağlandı. Toplu sözleşme, daha sonra fabrikada işçilerin huzurunda yapılan törende imzalandı.
Grundig işçileri disiplinli, eğitimli, ilkeli örnek bir grev uyguladılar, grevli günlerini birlik içinde yaşadılar ve istedikleri gibi bitirdiler. 
İşyeri sendika baştemsilcisi Ahmet Vatandaş ve temsilci Ramiz Yerlikaya grevde çok başarılı bir görev yatılar.
Yaklaşık 50 yıl önce benim de içinde bulunduğum emek mücadelesi etkinliğini, Kemal Türkler'in grev ziyaretinde yaptığı o mükemmel konuşmayı, ne yazık ki sessiz izleyeceksiniz...
Kim olduğunu bilmediğim bu kısacık görüntüleri kaydeden ve yayına hazırlayanlara, kendi adıma Hüseyin Ekinci olarak sonsuz teşekkür ediyorum...

29 Ekim 2018 Pazartesi

FABRİKA BACALARI VE DEMİRDÖKÜM

Ülke kalkınmasının en belirgin görüntülerinden biri fabrika bacalarıdır. Dumanı tüten fabrika bacası, üretimi ifade eder.
Üretim, ülkeler için çok önemlidir.
 
Duman çıkararak yükselen çok sayıda ki baca görüntüsü, elbette sanayi oluşumunu belirtir.

Sanayi devrimini asırlar önce gerçekleştirmiş batı ülkelerinden ne kadar geride olduğumuz, Cumhuriyet kuruluşuna kadar toplu iğne bile yapamayışımızdan belli değil mi?

Yerli üretim toplu iğne ve raptiye bile, ancak 1951 yılından sonra imal edilmeye başlandı. İstanbul Davutpaşa semtinde 1951 yılında kurulan Atlı zincir ve iğne fabrikası, seri üretimi ile  sanayimizin geliştiğine örnek gösteriliyordu...   


Toplu iğnenin bile yapılamadığı, 600 yıllık "Cihan İmparatorluğunun" yerine kurulan genç cumhuriyet, devlet olma görevini yerine getirmek için, seri halde adımlar atmaya başladı.



Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Haliç'in her iki yakasına, ülke kalkınmasının en belirgin görüntüsü olan fabrikaların yapılmaya başlandığını biliyoruz. Bunlardan en önemlilerinden birisi Şakir Zümre fabrikasıdır.

İlk yerli bombanın İstanbul'da Haliç'in Sütlüce semtinde kurulu Şakir Zümre Döküm Fabrikasında yapıldığı, Türkiye'nin ilk silah ihracatının yine Şakir Zümre tarafından Yunanistan'a gerçekleştirildiğini kayıtlardan okumaktayız.


Genç Türkiye Cumhuriyeti, Trakya ve Anadolu içlerine doğru dokuma, şeker, kâğıt, askeri mühimmat, demirçelik ve çeşitli dallarda üretim yapan fabrikalar kurmasının yanında, hava ve demir yolu ulaşımlarında da çok önemli hamleler yaparak, devlet olma görevini hakkıyla yerine getirmeye başlıyordu.

1950 Yılından sonra imalat sanayi yatırımlarının, daha çok devlet destekli özel sektör eliyle yapıldığı görülüyor. İşte bu dönemde İstanbul, özel sektörün en çok yatırım yaptığı şehir haline geldi.

T. DEMİRDÖKÜM SİLAHTARAĞA FABRİKASI

Sur dışı sayılan Topkapı, Bakırköy, Sağmalcılar, Davutpaşa, Eyüp Silahtarağa gibi, şehir merkezine yakın bölgeler, kısa sürede özel sektör yatırımları ile dolmaya başlıyordu.


Çeşitli dallarda üretim yapan fabrikaların yanında, asıl ağırlık metal iş kolunda oldu.

Beyoğlu yakasında haddehaneler (demir çekme), Silahtarağa, Alibeyköy, ve Eyüp tarafına ise çelik ve ağırlıklı olarak döküm fabrikaları kuruluyordu.   
Bu yatırımcılardan önemli birisi de uzun yıllar bakkaliye işiyle meşgul olan Vehbi KOÇ'TU.

Ülkede özel sektör fabrikalarının en büyüklerinden biri olan Türk Demirdöküm Fabrikaları da bu bölgede kuruldu. 1954 yılında Vehbi Koç tarafından kurulan bu fabrikalar ülke sanayisi içinde üretim çeşitliliği, cirosu ve çalıştırdığı işçi sayısı bakımından Türkiye sendikal hareketleri içinde çok önemli bir yere sahip olmuştu.

Kalorifer, radyatör, soba, şofben ve çeşitli emaye ev eşyaları imalatı yapan bu sanayi kuruluşunun ürettiği mal ve eşyalar genelleme yapılırsa ev, apartman ve iş yerlerinin belli alanlarında her zaman öncelikli yerlerini alıyorlardı.

Vehbi Koç (Koç Holding) diğer büyük fabrikasını, Arçelik'i de 1955 Yılında Haliç kenarında Sütlüce semtinde kurdu, 1959 yılında ilk çamaşır makinesini, 1960 yılında da ilk buzdolabını burada üretti ve 1968 yılına kadar da üretimine, burada devam etti. 


Sanayileşme yolunda yerlerini alan bu iki büyük kuruluşun başına da çok önemli iki kişiyi genel müdür olarak tayin etti!!. 
Bundan böyle Vehbi KOÇ'UN "göz bebeği" diye konuşulan Demirdöküm Fabrikası yönetiminde Burhanettin Günergun, Arçelik Fabrikası yönetiminde ise Adnan Bensel tek yetkili olarak görev yapmaya devam edeceklerdi.


DEMİRDÖKÜM DİRENİŞİNE GİDEN YOL olarak devam edecek.

3 Ekim 2018 Çarşamba

TÜRK PHILIPS FABRİKASI ve SENDİKAL HAREKETLER

ÇALIŞANLARIMLA AYNI MASAYA OTURMAM

İstanbul LEVENT  Bölgesinde görkemli bir binanın, gök yüzüne doğru yükseldiğini görüyoruz.
AVM (alışveriş ve ticaret  merkezi ) olarak faaliyette bulunan bu büyük binanın hemen bitişiğinde, yine iki adet çok katlı dev rezidans bulunuyor. Rezidanslar bir nevi akıllı binalardır. Bu binalar genellikle dışarıdan yardım almadan işlerinin tamamını kendileri görürler. İşte bu pahalı ve değerli binaların yerinde bir zamanlar 900 civarında işçinin çalıştığı ve gece gündüz durmadan üretim yapıldığı bir fabrika vardı.

Ticari adı Türk Philips olan, ancak işçiler ve halkın "Filips" diye söylemde bulunduğu fabrika, 1956 yılında sanayi kuruluşu olarak İstanbul Levent'te kurulmuştu. Gerçi Philips firması 1930 yılından itibaren,Türk Philips limited şirketi, 1953 yılından itibaren de Philips Ticaret Aş olarak İstanbul'da zaten faaliyetteydi. Bu dünya devi firmanın bu gün, 150 ülkede faaliyet gösterdiği ve 227 binden fazla çalışanı bulunduğu belirtiliyor. Karl Marks'ın kuzeni olduğu söylenen Gerard Philips tarafından 1891 yılında kurulan firmanın genel merkezi, Hollanda'da Eindhoven şehrindedir.
LEVENT'TE MAHALLE

1947 Yılından itibaren Levent Çiftliği olarak bilinen bu bölge değişmeye başladı. Emlak Bankası inşaatlara başladı, büyük bir kısmını, bu gün çok değerli ve aynı mimari projeye göre yapılan iki katlı bu evleri 1950 Yılından itibaren teslim etmeye (satmaya) devam etmişti.

İşte bu sıralarda, Philips'in Fabrika inşaatı da başlamış ve kısa sürede tamamlanmıştır. Sonraki yıllarda 800 den fazla işçinin çalışmaya başlayacağı fabrika ve 50 den fazla beyaz yakalı personelin çalışacağı idare binası 1956 yılında faaliyete başlamış oldu.

   
Zamanının modern fabrika ve sosyal(idare) binaları çok geniş bir alanda bulunuyordu. Fabrikanın
kendisine ait futbol sahası da dahil bu geniş alan, Zincirlikuyu Mezarlığının Levent tarafına komşuydu. Elektrikle çalışan lambalı radyo imalatına başlayan fabrikada, kısa süre sonra çantalı pilli taşınabilir radyo imalatı da gerçekleşti.
Ev gereçleri, televizyon, pikap, elektronik aletler ve televizyon tüpleri, Levent'te kurulu fabrikanın imalat çeşitlerinden bazılarıydı. Bazı ürünlerinin bir kısım parçalarını ise dışarıdan tedarikçiler vasıtası ile temin ediyorlardı.

Böyle bir tedarikçinin yine Levent'te bulunan bir evin çatı katındaki atölyesinde dört hafta süre ile on lira haftalıkla ben de çalışmıştım. Lisede okuduğum 1962 Yılında yaz tatili sırasıydı. Elde taşınan portatif radyo  kutularının dış yüzeyleri sun'î deri ile kaplanıyordu. Bir gün öğle paydosunda dışarıda yemek yediğimiz sırada sendikacı olduklarını söyleyen iki kişi yanımıza gelerek sendika hakkında bilgi vermişlerdi. Bir arkadaşımla birlikte ilgi duyduk onlarla konuştuk. İşimizde dördüncü haftaydı Cumartesi günü haftalıklarımızı aldık. İkimize de artık işe gelmeyeceğimiz söylenmişti...

TÜRK PHILIPS (FİLİPS) VE SENDİKAL İLİŞKİLER 

1967 Yılında Türkiye MADEN-İŞ Sendikasının Silahtarağa Merkez Şubesi (Şube Başkanı Hüseyin EKİNCİ) ile Şişli Şubesi (Şube Başkanı İlyas KABİL) 6. BÖLGE TEMSİLCİLİĞİ adı altında birleştirildi.

Birleşmeden sonra, Ana Tüzük gereğince yapılan ilk Bölge Konseyinde (Genel Kurul) Şişli Şube Başkanı İlyas Kabil'le birlikte aday olduk. Yapılan seçimi açık ara oy farkı ile ben kazanmıştım.

Kısa süre sonra Filips fabrikası Toplu Sözleşme görüşmeleri başladı. Sendikayı müzakere heyeti başkanı olarak ben temsil ediyorum. Yanımda organizatörüm var.
Fabrikada yapılan müzakere toplantısında işveren adına Personel Müdürü ve MESS (işveren sendikası) uzmanı katılmışlardı. Bir süre sonra İşveren Temsilcisi, "görüşmelere başlayalım mı?" dedi.
 "Gayet tabii başlayalım ama, bizim müzakere ekibimiz henüz tamamlanmadı, onlar olmadan müzakere başlamaz" dedim.
Sendikamızın daha önce işveren tarafına yazılı olarak bildirdiği yetki belgesindeki isimlerin, toplantı salonuna henüz gelmediğini ve onlar gelmeden toplantının başlamayacağını bildirdim.

AYNI MASAYA OTURMAM

Kısaca, işyeri sendika temsilcilerimizin bu toplantılarda bulunması gerektiğini aksi halde toplantının başlamayacağını söyledim. LAHUT Bey denilen Personel Müdürü ayağa kalkarak hiddetli bir şekilde "ben çalışanlarımla aynı masaya oturmam." dedi ve müzakere masasından kalktı, odayı terk etti.

Uzun boylu ve oldukça iri bu müdürün davranışı beni şaşırtmadı. Sendikanın güçlü, işçinin bilinçli ve birlik içinde olduğu işyeri yetkililerinin, masaya tekrar geleceklerini ya da getirileceklerini deneyimlerimle biliyordum. Bu tavır(!) hakkında elbette saatlerce konuşulabilir. Tartışma yapılabilir.
Biz de söylenmesi gerekenleri söyledik. "Birilerinin anlatması gereken asıl konulardan birinin, buradaki işçilerin varlığının olduğudur. Müdürün kendi arkadaşlarına ve akrabalarından istediği kişilerle istediği şekilde konuşabileceği, ama işçileri, işyerindeki sendikamızı temsil eden üyelerimize yapılan bu söylemi kabul etmediğimizin anlatılması gerektiğini belirttim."

Taraflar olarak anlaşamadığımızı belirten, anlaşmazlık tutanağını yazmak için çantamda getirdiğim dosya kağıtları ve karbon kağıtlarını çıkarıp yazmaya başladım. O yıllarda birden fazla nüsha yazılar, bu gün, A dört dediğimiz (dosya) kağıtlarının arasına kopya(karbon)kağıtlarının konulup yazılmasıyla sağlanıyordu.

Durumun ciddiyetini anlayan (Metal İşverenleri Sendikası) MESS uzmanı Av.Oytun ATAUZ,  toplantıya on dakika ara verilmesini rica etti.  Kendi aralarında bir görüşme yapmaları gerektiğinden bahsetti. İşveren heyeti yanımızdan ayrıldı. On, onbeş dakika sonra yanlarında işyeri sendika baştemsilcisi Cemali Çakıroğlu olduğu halde müdür odaya girdi ve artık müzakerelere geçebiliriz dediler. "Cemali neden yalnız geldin?" dedim. "Başkan, diğerlerini de ben temsil ediyorum!"demişti. Anlaşılan Cemali öğretilmişti!

Ben, müzakere heyetimizin kimler olduğunun belirlendiğini, daha önce işverene bildirdiğimiz yetki belgesindeki isimlerin yani, işyerinde çalışan temsilcilerimizin tamamı gelmeden müzakerelerin başlamasının imkansız olduğunu ısrarla belirttim.
Kısa süre sonra altı temsilcimiz de iş elbiseleri ile müzakere masasında genel müdürün tam karşısında yerlerini aldılar...

1967 Yılında başladığımız toplu sözleşme müzakereleri çeşitli tarihlerde devam etti. İşçilerin (sendika) teklifleri kabul edildi. Toplu sözleşme yemekhanede işçilerin huzurunda törenle imzalandı.
Daha sonra işyerinde temsilci seçimi yapıldı. Seçim sonunda sandıktan Cemali Çakıroğlu çıkmamıştı!
Bir süre sonra da LAHUT Bey fabrikaya gelmez oldu...

Philips işçileri, Türkiye Maden İş Sendikası ve DİSK'İN en bilinçli ve  inançlı üyeleri olarak,  sendikal hareketler içindeki yerlerini hep başarılı olarak korudular.

BİRLİK OLMAK GÜÇLÜ OLMANIN İLK BASAMAĞIDIR
 


22 Eylül 2018 Cumartesi

ÇALIŞIRKEN ÖLMEK KADER Mİ

İŞ KAZALARI HIZ KESMİYOR

Günümüz ve yakın geçmişte, çeşitli sebeplerden dolayı özellikle iş kazaları sonucu işçi ölümlerinin arttığını duyuyor, okuyor görüyoruz. Bu durum gerçekten iş kazası mı yoksa işçi cinayeti mi?
Hemen her gün, özellikle sosyal medyada birden fazla işçinin kazalar nedeniyle hayatlarını kaybettiklerini okuyoruz.Bu konuda en büyük eksiklik, şüphesiz yeterli denetimlerin yapılamaması veya yapılmamasından kaynaklanmaktadır. 

İş yerlerinde alınmayan güvenlik önlemleri, denetimsizlik ve ağır çalışma koşulları nedeniyle meydana gelen ölümler kader veya fıtrat olarak nitelendirilemez. Çalışırken hayatını kaybetmek önlenebilir  ve dikkate alınmayan ihmallerin bir sonucudur!

ÖZETLERSEK: işyerlerinde iş güvenliği mutlak sağlanmalıdır. işçi sağlığı, iş güvenliği denetimi ve buna ilişkin caydırıcı yasaların çıkarılması devletin görevidir. Bu görev asla ihmal edilmez...

Başka bir nedeni de işyerlerinin sendikasız olmasıdır. Sendikalar ve yaptıkları toplu sözleşmelerine koydukları iş güvenliği maddeleri en büyük denetim organı durumunda olmalıdır.
İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması ve denetimlerinde sendikalar adeta bir sigorta durumundadır.

İşçi ölümleri ile ilgili bir değerlendirme ve araştırma yazısını birlikte okuyalım


Milletvekili Tekin Bingöl, son 16 yılda yaşanan iş cinayetleriyle ilgili bir rapor hazırladı. Rapora göre son 16 yılda 21 bin 208 işçi canından oldu.

İstihdamın taşeronlaşma ile yapıldığı, işgücünün örgütsüzleştirilip ucuzlatıldığı, işverenin iş yerinin tek hakimi olduğu, esnek ve güvencesiz çalışma koşullarının esas alındığı piyasa koşulları içerisinde iş cinayetleri, işe bağlı hastalıklar ve iş sebebiyle yaşanan intiharlar her geçen gün artmaktadır. 

Türkiye’de iş kazası ve meslek hastalıkları sonucu ölüm istatistikleri SGK tarafından açıklanmaktadır. Fakat SGK, kendisine bildirim yapılan ve kayıt altına alınan ölümleri açıkladığı ve kayıt dışı istihdam edilenleri verilerine dahil etmediği için açıklanan sonuçlar eksik ve yanıltıcıdır. 

Sadece kayıtlı olan değil, kayıt dışı istihdam edilen işçilerin de yaşadığı iş kazaları ve meslek hastalıkları sonucu yaşanan kayıplarla verilerini oluşturan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) istatistiklerine göre AKP ’nin iktidar olduğu yıllar boyunca iş cinayetlerinde yaklaşık 21 bin 208 işçi yaşamını yitirmiştir. ILO verilerine göre, 1 “iş kazası sonucu ölüm” karşılığında yaklaşık 6 “işle ilgili hastalık sonucu ölüm” olmaktadır. Dolayısıyla, bu veriye meslek hastalıkları sebebiyle hayatını kaybedenlerin sayısı da eklenince yüz binlerce emekçinin iş cinayetleri sebebiyle hayatını kaybettiği açıkça görülecektir. Türkiye, işçi ölümlerinde Avrupa'da birinci, dünyada ise üçüncü sıradadır. Günde neredeyse 4 işçi iş cinayetleri ile hayatını kaybetmektedir.''

''Kadın emekçilerin ölüm oranı da her geçen gün artmaktadır. Yüzde 90’dan fazlasının sendikasız, yüzde 75’i ise kayıt dışı çalıştırılan kadın emekçiler güvencesizlik içinde hayatlarını kaybetmektedirler. 2013 yılından 2018 yılının ilk 6 ayına kadar 722 kadın işçi hayatını kaybetmiştir."

İŞYERLERİNDE İŞ GÜVENLİĞİ MUTLAK SAĞLANMALIDIR.
İŞÇİ SAĞLIĞI, İŞ GÜVENLİĞİ DENETİMİ VE BUNA İLİŞKİN CAYDIRICI YASALARIN ÇIKARILMASI DEVLETİN GÖREVİDİR.



2 Ağustos 2018 Perşembe

SENDİKALI İŞÇİ SAYISINDA ARTIŞ MI VAR


SENDİKAL ÖRGÜTLENME AĞIR AKSAK 

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 31 Ocak 2018 Tarihinde, işçi sendikalarının üye sayıları ile ilgili bir istatistik yayınlamıştı. Bu tarihte sendikalı işçi sayısı, toplam 1 milyon 717 bin 397 olarak belirtilmişti.

İstatistikte, işçi sendikaları konfederasyonlarının ve bağımsız, sendikaların üye sayılarına ait veriler de belirtilmekte idi. 

Adı yeniden değişen, Çalışma Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı, Sendikalar Yasası uyarınca Temmuz 2018 Tarihinde yeni bir istatistik yayınladı. 
Bu duruma bakıldığında, çalışan işçi sayısı ülke  dahilinde 14 milyon 121 bin 664 olarak gösteriliyor.
Yurt çapında sendikalı işçi sayısı ise bu tarihte 1 milyon 802 bin 155 işçinin sendikalı olduğu gözlemleniyor. 
Bu duruma göre sendikalı işçi sayısında önemsiz de olsa bir artış mevcut.

DİSK'İN üye sayısı ise 160 bin 568 olarak belirtilmiştir. 
Bağımsız sendikaların  üye sayısı ise 27 bin 308 dir. 

Çalışan işçi sayına göre sendikalı işçi sayının bu denli yetersiz oluşu
sendikalara da, işçilere de  ülkemize de yakışmıyor...                                                                  
İstatistik sonucuna göre DİSK, örgütlenmede yüzde olarak en fazla işçiyi örgütlemiş görülüyor. Ancak yetersiz. 
Haydi DİSK, eski günlere...

İŞÇİ ARI GİBİDİR

İşçi üretir, durmadan üretir...
Elbette emeği ile üretir...
Arı gibidir...
Çalıştıkça, çalıştırıldıkça üretir.
Yoksulluk, yoksulluk ne kelime, açlık sınırında, yaşattırılarak çalıştırılır!!.

Ürettiklerinin büyük bir bölümünü, çoğu zaman kendisi ve ailesi için kullanamaz...
Buna rağmen durmadan çalışır, çalışmak zorundadır...
İş yeri, çevre, çalışma koşulları nasıl olursa olsun çalışır...
Yeterli denetimsizlik, çalışma koşullarının iyileştirilememiş olması, önlemler eksikliği, çoğu zaman ölümlü iş kazası ile sonlanır.
Ya da yıllar sonra yakalanılan meslek hastalığı..

DALDAN DALA

Arılar da öyledir.
Kendi kolonileri için üretirler.
Kovanlarından çıktıktan sonra durmazlar. Duramazlar...
Ağaçtan ağaca...
Daldan dala...
Çiçekten çiçeğe konar...
Çoğu zaman bir yol kazasına uğrar, "arı kuşuna" yakalanarak hayat sonlanır.

Üretilen bu değerler başkaları (insanlar) tarafından yağmalanır.
Ürettiğinin çok azı kendisine bırakılır...
Ölmesin ki seneye tekrar bu değerli besini üretsin. 

İşçilerin açlık ve yoksulluk sınırlarında çalışmaları kader değildir.
Bu sınırları aşmanın yollarından birisi de sendikalı olmaktır.

SENDİKALI OLMAK YALNIZLIKTAN KURTULMAKTIR.


13 Haziran 2018 Çarşamba

16 HAZİRAN İŞÇİ EYLEM DİRENİŞ GÜNÜ

  KUTSAL İŞÇİ YÜRÜYÜŞÜ

13 ŞUBAT 1967 Tarihinde DİSK kuruldu. Böylece devrimci ve gerçek sendikacılık dönemine girilmiş oldu. Kısa zamanda üye sayısı onbinlere, elli binlere, seksenbinlere ulaştı. Hükûmet ve patron güdümündeki sendikalar rahatsız oldu.
İşçiler akın akın DİSK içinde örgütleniyorlardı.
Gerçek sendikacılığın ilk ürünleri görülmeye başlandı. İşçi hakları ve emek mücadelesi artık toplu sözleşmelerle işçiden yana esmeye başlamıştı. Bu durum patronlar ve onların düşünce yapısındaki siyasiler  rahatsız oldular.

Onlara göre gerçek ve devrimci sendikacılık derhal engellenmeliydi!
DİSK kapatılmalıydı!
Süleyman Demirel hükûmeti, alelacele bir kanun çıkardı. Sendikal özgürlüklere aykırı, işçi haklarını yok edecek bu kanuna karşı, işçi sınıfının devrimci kesimi derhal tavır belirledi.

DİSK üyeleri, 15 Haziran 1970 Tarihinde üretimi durdurdu. Yürüyüşlerle yasayı protesto ettiler.
Bağımsız sendikalar ve bir kısım TÜRK-İŞ üyesi işçi de yürüyüşlere katıldı. Bu yürüyüşler Türk sendikacılık tarihine 15-16 Haziran 1970 olayları diye geçti. Antidemoratik olduğu kesinleşen kanun iptal edildi.

15-16 HAZİRAN 1970 Büyük İşçi Direnişi, işçi sınıfının demokrasi mücadelesinde, gücünün önemini ispat ettiği şanlı bir demokratik eylemdir.
İşçiler, emek dünyasının, sadece burjuvaya, onların tek yanlı ve sadece onlardan yana olanlara bırakılamayacağını, dosta düşmana kabul ettirdikleri ve bunu beyaz sayfalara yazdırdıkları şahane bir haykırıştır.

15-16 Haziran işçi direnişi, Türkiye sendikal eylemleri içerisinde işçi sınıfının başarı ile sonuçlandırdığı emek mücadelelerine ait kutsal iki günüdür...

T.MADEN-İŞ  başta olmak üzere, DİSK üyesi sendikaların başlattıkları iş bırakma ve yürüyüş  eylemleri, 15 HAZİRAN sabahı heyecan ve coşku ile başladı. Gece çalışan işçiler sabah evlerine gitmedi.
Sabah, fabrikalarına çalışmak üzere gelen işçiler işbaşı yapmadı.
İstanbul'un Topkapı, Bayrampaşa, Sağmalcılar, Bakırköy, Güngören, Küçükçekmece, Büyükçekmece kısaca sur dışında bulunan ilçeleri o tarihlerde tamamen bir sanayi bölgesi niteliğindeydi.
Eyüp, Alibeyköy, Silahtarağa, Kâğıthane ve Haliç'in her iki yakası ise büyüklü küçüklü Fabrikalar ve atölyelerle doluydu.

Anadolu yakası, Kadıköy, Kartal, Pendik, Maltepe, Gebze, Kocaeli ülkemizin yüzünü güldüren ve ülke ekonomisinin belkemiği durumundaki büyük sanayi kuruluşlarının toplandığı bölgeler durumundaydı.

Beyoğlu, Şişli, Levent, Sarıyer İstinye bölgeleri özellikle, Televizyon, beyaz eşya, ilaç ve kaliteli kablo imalatının adeta stok deposuydu.

15 Haziran 1970 sabahı baba, işçi olan oğlu Ali'yle, işçi Hasan, karısı Halime'yle, Hüseyin dede, torunu işçi Fatma'yla gönül köprüleri kurarak yürümeye başladılar...
Sur dışında birbirleri ile buluşarak yürüyen işçiler Beyoğlu tarafına geçmek istediler.

Valilik, Galata Köprüsünü açarak geçişe yasak koydu. Zannediyorlardı ki emekleri ile dünyayı vareden emekçiler engellenir. Madeni topraktan çıkaran, eriten, dökümünü yapan, çeliğe dönüştürüp köprüler kuran emekçileri durdurmak mümkün mü? Köprüler kurmayı bilen emekçiler, birbirleriyle derhal en sağlam köprüyü,"gönül köprülerini" kurdular
Artık 15 Haziran Günü İstanbul ve Kocaeli'nin her tarafı, karınca yuvaları gibi hareketlilik yaşıyordu.

İşçiler komşu fabrika işçileri ile buluşuyor, güvenliklerini kendileri sağlıyor, birleşiyor, yürüyor, yürüyorlardı.
Yürüyerek iktidarın inatlaşarak çıkardığı ve gerçek sendikacılığı yok eden, yeni sendikalar kanununu protesto ediyorlardı. İktidarın çıkardığı yeni yasanın, gerçek ve özgür sendikacılığı yok ettiğini anlıyor yürüyorlardı...

16 HAZİRAN günü tekrar deneyeceklerini kararlaştırdılar.
15 Haziran gecesi Demirel Hükumeti İstanbul ve Kocaeli'de "sıkıyönetim" ilan etti. Sıkı yönetim yürüyüşleri yasakladı. 16 Haziran günü işçiler fabrikalarında çalışmadılar, pasif direnişe geçtiler. Bazı fabrika işçileri direnişlerini uzun süre devam ettirdiler.

Silahtarağa'da kurulu Türk Demir Döküm Fabrikası işçileri ile Kağıthane'de kurulu Rabak Fabrikası işçileri direnişi, en son bırakma konusunda inatlaştılar. Pasif direniş günlerce devam etti. Sendika yöneticilerinin araya girmesi ile direniş aynı gün ve aynı saatte sona erdirildi.

İşçiler sendikalarını sahiplenmek, gerçek sendikanın varlığını devam ettirmek, emek meydanını sadece burjuva ve onların işbirlikçilerine bırakmamak için yürüdüler...
Kazanılmış haklarının ellerinden alınacağını bilerek, onları korumak için yürüdüler...
Tekrar sarı sendikaların, ve onların işbirlikçisi patron sarmalına girmemek için yürüdüler...
Demokrasilerde gerçek, bağımsız ve devrimci sendikaların varlığının bulunması gerektiğini ispat için yürüdüler...
Anlaştılar, buluştular, birleştiler, binler, onbinler, yüzbinler olarak yürüdüler, yürüdüler...
Kazandılar...


7 Haziran 2018 Perşembe

Birleşik Metal-İş Sendikası Manifesto Yayınladı

DİSK üyesi BİRLEŞİK METAL - İŞ Sendikası, 24 Haziran 2018 tarihinde yapılacak seçim öncesi, kamuoyuna bir manifesto yayınladı. 
Metal İşçilerinin Manifestosu başlığıyla yayınlanan manifesto, aşağıda sıralanan başlıkları kapsıyor. 
Memur Konfederasyonları ile İşçi Sendikaları Konfederasyonlarının seslerinin güçlü bir şekilde çıkmadığı bu uygun ortamda, Birleşik Metal-İş Sendikasının, milyonlarca çalışanın sorunlarını dile getirmesi ve bu konuda çaba göstermesi elbette takdirle karşılanmaktadır.

Birleşik Metal - İş Sendikası ile bütünleşen Türkiye MADEN-İŞ Sendikası geleneğinin ve özverili çalışmalarının Birleşik Metal-İş tarafından sürdürülmesi elbette bütün metal işçilerinin kıvancı sayılacaktır.

   Metal işçilerinin manifestosu


Türkiye 24 Haziran 2018 tarihinde Cumhuriyet döneminin en kritik seçimlerinden birine girecektir. Biz işçiler olarak, seçime girecek parti ve adaylar nezdinde, yaşanan sıkıntılarımızı ve sorunlarımızı dile getirmeyi bir gereklilik ve hak olarak görüyoruz. Bu çerçevede geçimini emek gücünü satarak sağlayan milyonların sesini duymak istemeyenlere karşın sesimizi ve taleplerimizi kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz.
Taleplerimiz şunlardır:
• 23 Mayıs Çarşamba günü döviz kurunun fırlaması ve ardından gelen Para Piyasaları Kurulu’nun faizi artışı kararı arasındaki süreçte büyük vurgun yapanlar kamuoyuna açıklanmalıdır.
• Krizin maliyetinin kamuya yıkılmasının önüne geçilmelidir.
• Kamu kaynaklarının, şirketlerin borçlarının üstlenmesinin önüne geçilmelidir.
• Ekonomik çalkantının maliyeti ve şirketlerin risklerinin toplumsallaştırılması uygulamasına son verilmelidir.
• “Karlar sermayeye zararlar kamuya” zihniyetinin bu süreçte bir kez daha hortlamasına izin verilmemelidir, krizin faturası emekçilerin sırtına yüklenmemelidir.
• Nasıl sermaye için kredi garanti fonu gibi programlar söz konusuysa kriz sürecinde ihtiyaç kredilerini ve kredi kartı borçlarını ödemekte güçlük çeken halka da borçların yeniden takvimlendirilmesi borç yüklerinin azaltılması sağlanmalıdır.
• Sadece kredisini ödediği konuta sahip olanların borç yükünde belli bir limite kadar kolaylık sağlanmalıdır.
• Şirketlerin iflası halinde, üretim ve istihdamın devam etmesinin koşulları aranmalı ve farklı kolektif mülkiyet biçimleri altında emekçilerin yönetim ve denetimde etkin kılınması sağlanmalıdır. Bunun koşulları olmadığı durumlarda işçilere hem istihdam olanakları konusunda hem de mali hakları konusunda öncelik verilmelidir.
• İşçinin haklarından feragat etmesi temelinde şekillenen zorunlu arabuluculuk uygulaması derhal son bulmalıdır.
• Emeklilik yaşı kademeli olarak düşürülmeli, emeklilikte yaşa takılanların mağduruyetleri giderilmeli ve emekli maaşları insanca yaşanabilir bir düzeye yükseltilmelidir. Emekçilere zorla dayatılan ve özel sigorta şirketlerine kaynak aktarmaya yarayan zorunlu emeklilik uygulamasına derhal son verilmelidir.
• Asgari ücret vergi dışı bırakılmalıdır.
• Kriz karşısında liberal reçetenin öne sürdürdüğü gibi kamuyu küçültme yoluna gidilmemeli. Ancak vergi gelirlerinde son tahlilde emekçinin ödediği dolaylı vergiler yerine, kar, rant ve servetten alınan dolaysız vergilere ağırlık verilmelidir. Ayrıca vergi dilimleri yeniden düzenlenmeli vergide “çok kazanandan çok, az kazanandan az” ilkesi hayata geçirilmelidir.
• İş güvencesinin kapsamı genişletilmeli, esnek ve güvencesiz çalışmayı kolaylaştıran taşeron çalıştırma, kiralık işçilik ve sözleşmeli personel düzenlemeleri uygulamalara son verilmelidir. Özel istihdam büroları kapatılmalıdır.
• Başta grev hakkı olmak üzere sendikal haklar önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
• Grev yasakları kalkmalı, bu çerçevede bakanlar kurulunun grev erteleme yetkisine son verilmelidir. Sendikanın bir işyerinde toplu sözleşme yapabilmesi için işçinin irade beyanı yeterli olmalıdır. Sendikalar arası uyuşmazlık durumunda yetki meselesi referandumla çözülmelidir. İşyeri ve işkolu barajı gibi işçi ile işveren arasındaki ilişkilere devletin doğrudan müdahalesine olanak tanıyan düzenlemeler kaldırılmalıdır.
• Sendikaların toplu sözleşme yapılabilmesi için öngörülen yasal prosedür sadeleştirilmeli, hak düşürücü süreler kaldırılmalıdır.
• Özelleştirme uygulamalarına son verilmeli, geçmişte özelleştirilmiş kurumların kamuya kazandırmanın yolları aranmalıdır
• Eğitim ve sağlık hizmetlerinin herkes için ücretsiz, nitelikli ve erişebilir biçimde kamusal bir hizmet haline getirilmelidir.
• Gelir adaletsizliğini derinleştiren mevcut bütçe uygulamalarına son verip, halkın bütçe tercihlerinde söz sahibi olduğu katılımcı bir bütçe anlayışı benimsenmelidir.
• Bir gün bile çalışsa işçi kıdem tazminatı hakkına sahip olmalı ve hangi sebeple olursa olsun işveren tarafından çıkarılan her işçi kıdem tazminatı alabilmelidir. Ödeme güçlüğü çeken işverenlerin ödemeleri gereken tazminatlar ücret garanti fonundan karşılanmalıdır. Ayrıca kıdem tazminatına uygulanan tavan uygulamasına son verilmelidir.
• İşsizlik bu ülkenin en önemli sorunlarından biridir. İşsizlikle mücadele için herkese insan onuruna yaraşır ve eğitimine uygun iş olanakları yaratılmalı, eğitim ve sağlık başta olmak kamu istihdamının ve kamu yatırımlarının payı artırılmalı, geçici ve güvencesiz işlere dayalı esnek çalışma biçimlerinden vaz geçilmelidir. Çalışma süreleri azaltılmalı, yıllık ücretli izin hakkı Avrupa Sosyal Şartında olduğu gibi en az 1 ay olarak belirlenmelidir. İşsizlik fonunun amacı dışında kullanılması kesin olarak engellenmeli, yararlanma şartları iyileştirilmelidir.
• Haftalık resmi çalışma süresi 37.5 saate düşürülmeli, fazla mesai uygulaması yasal yaptırımlarla sınırlandırılmalıdır.
• Ülkemizde her gün 5-6 işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiği gerçeği çerçevesinde, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda etkin önlemler alınmalı, denetimler artırılmalı, yaptırımlar ve cezalar caydırıcı hale getirilmeli, meslek hastalıklarının önlenmesi için tespit eden ve tedbir alan bir sistem oluşturulmalıdır. Yasalarda işverenlerin yükümlülüklerini ve sorumluluklarını azaltacak düzenlemelerden vaz geçilmeli, işçi odaklı bir işçi sağlığı ve iş güvenliği politikası hayata geçirilmelidir.
• Hem toplumda hem de çalışma hayatında kadın güçlendirilmelidir. Kadınların gündelik hayata ve istihdama katılımı teşvik edilmelidir. Çalışma hayatında kadına yönelik ayrımcılığa karşı somut adımlar atılmalıdır. Toplumun genelinde olduğu gibi işyerlerinde de kadına yönelik şiddet ve taciz engellenmelidir.
• Kadının istihdama katılımında en büyük engellerden olan çocuk bakımı kamusal bir hizmet olarak sunulmalıdır. Bir sosyal hak olarak işyerlerinde nitelikli bakım hizmetleri sunan kreşlerin açılması yaygınlaştırılmalı, küçük işyerleri için ortak kreşler açılmalıdır.
• Stajyerlikte geçen süreler sigortalılığa doğrudan yansıtılmalıdır.
• Gelir dağılımının en bozuk olduğu ülkelerden biri de ne yazık ki Türkiye’dir. Gelir dağılımının daha dengeli hale gelmesi için sosyal devlet ilkesi etkili bir şekilde hayata geçirilmeli. Asgari ücret vergi dışı bırakılmalı ve işçinin ailesi ile birlikte insanca yaşayabileceği bir ücret düzeyine yükseltilmelidir.
• Demokratik bir anayasa bu ülkenin 1980 askeri darbesinden bu yana en büyük özlemidir. Tüm hak ve özgürlüklerin tanındığı, yasama yürütme ve yargının eşit ve dengeli bir biçimde yapılandırıldığı, yargının bağımsızlığının güvence altına alındığı laik, demokratik ve sosyal bir anayasa hayata geçirilmelidir.