10 Şubat 2020 Pazartesi

FIRTINALI GECEDE GREV NÖBETİ

     Hanifi Öztürk
          yazıyor                                            FIRTINALI BİR GECE

1961 Anayasası ülkemiz tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu zamana kadar, işverenler, iş verdikleri işçilerin, kendilerine minnet duymaları gerektiğini düşünüyor ve işlerini babadan kalma bezirganvari usullerle yürütmeye çalışıyor, kendi haklarını arama cüretini gösterenleri de nankörlükle suçluyorlardı.

Bu geri zihniyetin dayatmasıyla, CHP-AP ortak Hükumeti  toplu-iş sözleşmesi ve grev yasalarını uzun bir süre, sürüncemede bırakmıştı.

İKİ BÜYÜK SENDİKAL EYLEM

Yüzbinlerin katıldığı Saraçhanebaşı mitingi...  
Daha sonra da çapı küçük ama etkisi çok büyük olan Kavel işçilerinin direnişinden sonra, 24 Temmuz 1963’te 274 ve 275 sayılı kanunlar yasalaştı.

Türk-iş  yönetimi bu günü bayram olarak ilan ederken, T.Maden-iş Genel Başkanı ve bazı arkadaşları, başta işverenlere lokavt hakkını tanıyan  madde ile, toplu-iş sözleşmesi yetkisini alma ve grev hakkının kullanımını sınırlayan maddelere itiraz etmişti.
Ama her şeye rağmen Anayasanın getirdiği kısmi özgürlük ortamında, sendikal örgütlenmeler, toplu sözleşmeler,  grev dayanışmaları, gün gün etkinleşmeye başladı. 

İşveren cephesinde ise panik vardı...   
Çoğunlukla, işçi temsilcileri ile karşılıklı oturup, toplu-iş  sözleşmesi müzakeresi yapmayı, kendi yönetim haklarına müdahale  olarak görüyorlardı.  Bu yüzden; 
Sendikal örgütlemede öncülük yapan işçileri, diğer işçilere “gözdağı” olsun diye işten atmak,
Toplu sözleşme pazarlığını akamete uğratarak, sendikayı toplu, grev ve lokavtlarla zorlayarak ekonomik çöküntüye sokmak, propaganda yoluyla, üye işçileri kendi sendikaları ile karşı karşıya getirip, yöneticilerini itibarsızlaştırmak,
Kendi güdümlerinde olan sarı sendikalar eliyle sahte üye kaydı yapmak gibi, karanlık yol ve oyunlar peşinden koşuyorlardı.

Doğrusunu söylemek gerekirse, sendikacılık hakkında pek bir bilgimiz yoktu, ama kanunları okuduk ve öğrendik. "O sırada yeni kurulan bir T. Maden-iş sendikası, kanımca bütün işverenlerde bir işveren sendikası kurulması yolunda bir  ihtiyacı uyandırdı” diyor MESS Kurucusu Bedii Taranto. 
Bu cümle, işverenlerin başından beri T. Maden-İş Sendikasına hasım gözüyle baktığını anlatmaya yeter de artar.

T. Maden-iş toplu-iş sözleşmesi ve grev hakkının yasalaşmasından sonra, 162 işyeri için  toplu sözleşme çağrısı yaptı.   
Aynı şekilde işveren destekli Çelik-iş ile Metal-iş sendikaları da çağrıda bulundular.
MESS  Yukarıda adı geçen Çelik-İş ve Metal-sendikalarıyla anlaştı, sözleşmeleri imzaladı.
T.Maden-iş ile yapılan müzakereler, çıkmaza girdi.
30 Nisan 1964 günü çıkan uzlaştırma kurulu kararını MESS kabul etmeyince, T.Maden-iş'te kabul etmedi, bunun üzerine T.Maden-iş 52 işyerinde grev kararı, MESS ise 49 işyerinde lokavt kararı aldı.
     
Bu karardan sonra T. Maden-iş Sendikası, sınavların en çetini olan grev oylaması ile karşı karşıya kaldı.  MESS üyesi işverenlerin hemen hepsi  grevleri kırmak için yoğun bir çalışmanın içindeydiler. 
Sendikayı yıpratmaya yönelik propagandaların yanı sıra, İşveren vekilleri, şefler, formenler, baskı ve yıldırma yoluyla grev oylaması için işçilerden imza  topladılar. 
24 işyerinde yapılan oylamada 16 işyerinde greve evet oyu fazla, 4 işyerinde ise greve hayır oyu fazla çıktı.

1963 darbe girişimi nedeniyle devam eden sıkıyönetim ve grev erteleme kararının kalkmasından sonra, T. Maden-iş Sendikası, Arçelik, Daver Teknik, Erkunt, Ayvansaray çivi, Altınbaş çivi, Koçogırlakis, Adapazarı Zirai donatım ve Emayetaş Fabrikalarında greve çıktı.
Bu grevlerin 4’ü toplu biterken, 4’ü de akamete uğradı.   
T. Maden-iş bu savaşının birinci raundunda önemli üye kaybına uğradı ama, onurundan ve ilkelerinden ödün vermedi...
  
Emayetaş grevi 17 Ağustos 1964 günü başladı ve anlaşmayla  sonuçlandı.  Bu süre içinde bir  defa kumanya yardımı alabildik.  Zira sendikaların kasalarında paraları yoktu.  Aslında kadroları ve araçları da çok sınırlıydı. Tüm olumsuzluklara rağmen, sendikanın hem Genel Merkez hem de şube kadroları grevlerle yakından ilgileniyorlardı.
Baş temsilcimiz Adil Öztümer, üyelerden İsmail Balkanlı, Hamit Tekin, Murat Köklü ve ben Hanifi  Öztürk, nöbetimiz olsa da, olmasa da grev mahallinin  müdavimlerinden idik. 
  
Grev çadırımız yoktu.  Fabrikanın karşısındaki kahvehane, gece 23 sularnda kapanıyordu. Fabrikanın önünden geçen yolun bir kenarında büyük bir yaşlı ağaç vardı. Dalları kurumuştu, yapraksızdı. O ağacın altında kimin olduğunu bilmediğimiz hurda bir araba park halinde duruyordu.  
Bazen o arabanın içinde zıbarıp yatıyorduk, özellikle de soğuk ve rüzgarlı havalarda.
O akşam yine beş kişiydik. 

Annesi hastalandığı için bir süre sonra Öztümer'i evine gönderdik. Grev nöbetinde olduğumuz için  arabayla bir işimiz kalmamıştı.
Gece, çok kuvvetli rüzgarlı bir fırtına başladı. Bir an bir çatırtı duyduk...  
Baktığımızda koca ağaç devrilmiş ve araba, teneke gibi ezilmiş ve altında kalmıştı.

4 Şubat 2020 Salı

Sınıf Mücadelesinde Parlayan Bir Yıldız: DİSK Neden Kuruldu?

DİSK Neden Kuruldu?

DİSK neden mi kuruldu? O halde kısaca açıklayalım: Ülke sendikacılığının, karanlığı yırtacak parlak bir yıldıza ihtiyacı vardı... 13 Şubat 1967 tarihinde bu yıldız doğdu ve o günden sonra işçi hareketlerinin sönmeyen ışığı oldu.

Yıldız ve parlayan ışık benzetmesi asla bir abartı değil. DİSK’in kuruluşunu daha çarpıcı kılmak için uydurulmuş süslü sözcükler de değil; bilerek, inanarak ve tüm kalbimle yazdığım gerçeklerdir. 

Bundan sonra da yazacağım her yazıda, anlatacağım her öyküde, ilgili ilgisiz her konuşmamda DİSK söz konusu olduğunda bu benzetmeyi daha parıltılı, daha içten yazacak; daha vurgulu söyleyeceğim.

DİSK; Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler’den görevi devralan Abdullah Baştürk’e, kurucularına omuz veren adsız kahramanlardan üye tabanına kadar devrimci bir çınardır. Bu yapıya destek olan devrimci gençliğiyle, entelektüelleriyle, ilerici yazar ve çizer dostlarıyla DİSK, bu övgüyü çoktan hak etti. 

Ortaya koyduğu demokratik eylemleri, işçi sınıfının yaşamını iyileştirme mücadelesi ve devrimci kazanımlarıyla bunu fazlasıyla hak ediyor. İlkeli ve istikrarlı duruşuyla, yarınlarda da eski gücüne kavuşarak yoluna devam edeceğine inancım tam.

Aileden Önce Gelen Bir Kutsal Davanın Adı

Kurulduğu günden itibaren pek çok üyenin yaşantısındaki ana amaç, DİSK'in güçlenmesine yönelik çalışmalardı. Bu uğurda yapılan fedakarlıklar çoğu kez ailelerin bile önüne geçiyor, alınan görevlere büyük bir erdemlilik ilkesiyle sahip çıkılıyordu.

Bu sarsılmaz anlayışa sahip üyelerin omuzlarında yükselen sendikaların başında Türkiye Maden-İş Sendikası (T. MADEN-İŞ) geliyordu. Maden-İş üyeleri, işçi sınıfının sendikal birliğini sağlamak için tarihi hizmetler verdi. Bu uğurda hastalandılar, yaralandılar, işten çıkarılıp uzun süre işsiz kaldılar ama asla yılmadılar.

Maden-İş, 26 Ocak 1966 yılında yaptığı Genel Yönetim Kurulu Toplantısı'nda aldığı o tarihi ve gizli kararla, yeni bir konfederasyonun (DİSK) kurulmasının önünü açtı.

Tarihi Karar: 26 Ocak 1966

Maden-İş yönetiminin Türk-İş ile yollarını ayırma noktasına geldiğini gösteren ve o dönem "mahrem" tutulan oy birliğiyle alınmış karar aynen şöyleydi:

"TÜRK-İŞ statüsü, kuruluşu ve teşkilatlanması bakımından bozuk ve aksaktır. Yöneticileri, işçilerin sosyal iktisadi ve siyasi haklarını koruma çabasını vermemektedir. Memleket gerçekleri ile yakından ilgilenmesi gerekirken, tamamen tersi bir faaliyet göstermekte ve Amerikan (ABD) yardımı alarak, Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkenin işçilerini sömüren hükûmetlerin uydusu bir politika izlemektedir.

Bu sebeple, T. Maden-İş Sendikası ve onun gibi hakiki sendikacılık prensipleri ile çalışan bir kısım sendikaları parçalamak, yok etmek ve umumiyetle küçük sendikalar halinde idame-i hayat eylemek (yaşamını sürdürmesini sağlamak) anlayışı içinde bulunmaktadır.

Gerekirse kongreden sonra hakiki işçi konfederasyonunun kuruluşunda T.MADEN-İŞ olarak öncülük yapılmasına... Birikmiş olan TÜRK-İŞ aidatlarının ödenmemesine, bu maddedeki kararın Genel Yürütme Kurulu'nun talimatı olmadan hiçbir suretle açıklanmamasına ve mahrem tutulmasına oy birliği ile karar verildi."

Alınan bu tarihi kararın ardından, dönemin Genel Başkanı Kemal Türkler, yürütme kurulunun diğer üyeleri,bölge temsilci ve şube başkanları ile işçi yönetim kurulu üyeleri de dahil, T.Maden-İş Sendikası Genel Yönetim Kurulu üyelerinin tamamı yan yana gelerek o meşhur yemini ettiler.

İşte işçi sınıfının kaderini değiştiren Büyük Ant:

"Türkiye Maden-İş Sendikası'nın, Türk işçi ve emekçilerinin hak ve menfaatlerini her türlü kişisel çıkarlarından üstün tutacaklarına...

Anayasada yer alan ekonomik ve siyasal ilkeleri ortak amacımız sayarak, bunların gerçekleşmesi için verilecek kararlara uygun hareket edeceğime,

Bu kutsal davanın karşısına çıkanların hiçbir tahrikine ve aldatıcı oyunlarına kapılmayacağıma ve bir tek kalp gibi düşüneceğime,

İşçi hak ve hürriyetlerinin Anayasa çerçevesi içinde mutlaka elde edilmesi için elimden gelen her hizmeti ve her işi çekinmeden yapacağıma,

Bize cephe alanlara, bu davaya karşı çıkanlara derhal bütün gücümle mücadele edeceğimi namusum ve haysiyetim üzerine ant içerim."

Bu kutsal yemini imzalayarak DİSK'in harcını karan o yiğit sendikacılar 

Bu Büyük Anda İmza Atan Tarihi Kadro:

  • Genel Başkan: Kemal Türkler

  • Genel Sekreter: Ruhi Yümlü

  • Genel Başkan Vekilleri: Şinasi Kaya, Cavit Şarman, Hilmi Güner

  • Şube Başkanları ve Kurul Üyeleri: Karaca Eroğulları (Mudanya), Ergun Erdem (Topkapı), İlyas Kabil (Şişli), Hüseyin Ekinci (Silahtarağa), Nurettin Çavdargil (Pendik), Cafer Ulusoy (İzmit), Mustafa Atik (Eskişehir), İsmet Demiruluç (İzmir), Bahtiyar Erkul (Basmane), Fikri Yıldız (Ereğli), İsmet Ercan (Ankara), Enver Konuk (Adapazarı), İbrahim Ege (Adana), Recep Koç (Antalya), Nuri Kara (Karabük), Şevki Altındağ (Kırıkkale), Ramazan Yıldız (Kayseri), Halil Ceylan, Adil Öztümer, S. Ziya Polat.

28 Ocak 2020 Salı

KAVEL DİRENİŞİ VE ZEMHERİ AYI

Yıl 1963 Ocak ayının 28. Günü.

Zemheri (Ocak ayı) soğuğu karakışını yaşatıyor...
İstin'yede kurulu Kavel Kablo Fabrikasında çalışan işçiler bu karakış günü, fabrika müdürünün uygulamalarını protesto ederek iş bıraktılar.
 yılllar önce yaşanan KAVEL işçilerinin bu olayı, sendikal hareketlerimiz içerisinde devamlı hatırlanacak, konuşulacak, yazılacak...
3 Temmuz 2014 Tarihinde KAVEL OLAYI ile ilgili yazdığım bir yazıyı tekrar yayınlamak istedim.

                        I. KAVEL DİRENİŞİ 1963

"İŞİME KARIM DEDİM, KARIMA KAVEL DİYECEĞİM."

Ocak ayının 28. günü, yıl 1963, İstanbul'da kar diz boyu...
İstanbul Boğazının ayazıyla birleşen kar soğuğu, İstinye çukurunda insanları titretiyor...
Suratlar asık, gözler çakmak çakmak.
Aylardır, işveren ücretleri zamanında ödemiyor. Fazla mesai ücretlerinin sözünü bile ettirmiyor. İkramiyeler eksik ödeniyor, hatta kaldırılacağı da söyleniyor.

Genel müdür Amerika'dan yeni geldi.
Yurt dışında okumuş, oldukça havalı, "burnundan kıl aldırmayanlar" cinsinden...

Kavel işçileri, kablo üretiyor, kaliteli kablo üreten tek fabrika.
Zamanın, teknoloji harikası olan makinelerle yapılıyor üretim.
Satışlar mükemmel, kârlılık fevkalâde, müşteriler sırada...

Fabrika Sahibi ,Vehbi Koç'un kayın biraderi Emin Aktar.
Genel Müdür, İbrahim Üzümcü. Kendine göre yurt dışında öğrendiklerini burada uygulamak istiyor.
Uygulamak istedikleri, işçi ve işçi ailelerinin ekmeğini kesmek mi, zorda olanları perişan etmek mi?..

Genel Müdür, işçileri sendikadan istifaya etmeye zorluyor.
İşçiler istifa etmemekte direniyor. "Notere verilecek paramız yok" diyorlar.
Müdür "istifa paralarını şirket verecek" diyor.
İşçiler "siz önce aylardır ödenmeyen fazla mesai ücretlerimizi ödeyin" dediler.
İstanbul, en soğuk kışlarından birini yaşıyor. İstanbul soğuk. İstinye ise buz kesiyor.
Hava soğudukça, Kavel işçileri ısınıyor gibi.

Anayasanın 46. maddesi sendikalardan, 47. maddesi ise  toplu iş sözleşmesi ve grev hakkından bahsediyor. Bu konulara ilişkin, kanunların çıkarılacağı konuşuluyor.


KANUNSUZ  LOKAVT

İşveren, yiğit Kavel işçilerine söz geçiremedi. İstifa baskıları sonuç vermedi.
Sendikadan ayrılmadı işçiler.. 

İşçilerin sendikadan istifa etmemeleri üzerine, Genel Müdür İbrahim Üzümcü sendika temsilcilerinin başta İlyas Kabil olmak üzere dördünü de işten çıkardı. 
Ardından 10 işçiyi daha...

Durumu protesto eden işçiler sessizce oturma eylemine geçtiler. Üretim tamamen durdu. İşveren bunun üzerine büro personeli hariç, işçilerin  tamamını işten çıkardı. Anayasada belirtilmemiş olmasına rağmen, böylece lokavt "kanunsuz lokavt" söylemi, yazılı olmamasına rağmen, sendikal kamu oyu ve iş hukuku söylemlerinde konuşulmaya başlandı.

İSTİNYE  HAREKETLENDİ

Mevsim kış, zemherinin soğuğunu sadece İstinye değil, tüm İstanbul yaşıyor.
Fabrika dışında çadırlar kuruldu.
Fabrikada daha sonraları DİSK kurucu sendikası T.Maden-İş yetkili.
İşveren "bu kanun dışı grev" diyerek savcılığı göreve çağırdı.
Kimilerine göre bu "kanun dışı bir grev."İşte bu sırada Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler fikrini soran basın mensupları ve gazetecilere,"bu tam da Anayasa içi bir grevdir,"dedi.

Kavel Kablo Fabrikasının çok yakınında, Vehbi Koç'a ait "Türkay" kibrit fabrikası var. Yıllarca ocaklarının ateşini bununla tutuşturdu insanlar. Gaz lambalarını, gaz ocaklarını bu kibritlerle yaktı halkımız.

Zaten ülkede iki kibrit fabrikası var. Birisi İstanbul Büyükdere'deki "Tekel Kibrit" diğeri ise "Türkay Kibrit".
Bir kısım Türkay işçisi, Türkay Genel Müdürünün baskısı ile Kavel direnişini kırmak için çokça çaba harcadı. Bir kısım işçi de gizlice  direnişçilere maddi ve manevi destekte bulundular.

Kavel işçileri eylemlerini fabrika önünde kurulan çadırlarda sürdürmeye başladı. O zamanlar Maden- İş'inde üyesi olduğu,Türk-İş Konfederasyonu yetkilileri bu demokratik protesto eylemine soğuk bakıyorlardı. 
İlgilenmiyorlardı...

T.Maden-İş, dışarıda işçilere kazan kaynatarak, sıcak yemek vermeye başladı,
Bir süre sonra polis, olaya müdahale etti ve eylemin 17. gününde fabrika önünde ki işçi topluluğunu dağıtmak istedi. Yapılan polis müdahalesinde dokuz işçi tabanca kabzası ve coplarla yaralandı. İstinye halkı ve işçi aileleri bu durumu protesto ederek direnişe destek verdiler.

Direniş devam ederken işveren, kamyonlara yüklenmiş kabloları fabrika dışına çıkarmak istedi. Bu defa olaya işçi eşleri de karıştı, fabrika kapısına birlikte barikat oldular...

Bazı fabrika işçileri, Kavel işçilerine destek için, para toplamaya, bazı fabrikalar da ise protesto olarak sakal bırakma eylemleri başlatıyorlardı.

Kablo Fabrikasına, üretim için bakır veren, benim de içinde bulunduğum bir kısım Rabak işçisi, bir kamyonetle çeşitli yiyecek maddeleri getirerek direnişçilere desteklerimizi göstermiştik.
İstinye Tersanesi emekçileri ise maddi ve manevi olarak sürekli direnişçilerin yanında oluyordu...

Kavel olaylarında Türk-İş'in sessizliği ve eyleme duyarsız kalışı, konfederasyon içindeki çalkantıların su üstüne çıkmasına ve çatlakların derinleşmesine sebep olmaya başladı.

Bu direniş basında çok yer buldu.
Kamuoyunu günlerce meşgul etti.
Vali ve diğer yetkililer bu işi bitirmek için çokça gayret sarf ettiler.
Kavel işçileri direnişlerini başarı ile sürdürüyorlardı...

Direnişin 36. gününde, Başbakan Yardımcısı Turhan Feyzioğlu ve Çalışma Bakanı Bülent Ecevit'in araya girmesiyle bir protokol yapıldı.

İşten çıkarılanların dördü hariç tamamı iş başı yapacak, ikramiyeler tam ve zamanında ödenecektir. Fazla mesai uygulaması ise yasa uyarınca yapılacaktır. İş başı yapmayan dört işçinin, tazminatları ödenecektir maddeleri bu protokol da yer aldı.
Direnişin sona ermesinin ardından 12 işçi göz altına alındı ve tutuklandı.

Dört ay gibi çok kısa zamanda "Sendikalar Kanunu ile Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt" kanunları çıkarılıp yürürlüğe sokuldu. Anayasa'ın 47. maddesinde yer almamasına rağmen, toplu iş sözleşmesi grev yasasına, ayıplı bir "lokavt" sözcüğünün de eklenmesiyle işverenlerin istekleri karşılanmış oldu.
Kanunda yer alan bir maddeyle direnen işçilerin hakkındaki tüm davalar düştü, kimse ceza almadı.

Birinci Kavel Direnişi, işçi sınıfının sendikal mücadelesinde çok önemli bir kilometre taşı oldu. 70 li yılların sonuna kadar sürekli yükselen sendikal mücadeleye elbette ışık tuttu, çoğunlukla öncülük etti.
Kavel olayı edebiyatımıza da girdi.
Gazetelerde makaleler yazıldı. Şiirlere konu oldu.
Büyük emek şairi Hasan Hüseyin Korkmazgil
Kavel işçilerinin direnişi ile ilgili unutulmayacak ve tarihe kayıt düşen çok anlamlı bir şiir yazdı.

KAVEL
İşime karım dedim, karıma Kavel diyeceğim. 
Ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada, 
Güneşe karışmadıkça etim 
Kavel Grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim. 
Ve izin verirlerse Kavel Grevcileri, 
İzin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim, 
İzin verirlerse Kavel Grevcileri, 
Ve ben kendimi tutabilirsem eğer sesimi tutabilirsem 
O çoban ateşinin yandığı yerde Kavel'de, 
O erkekçe direnilen yerde, Kavel'de 
Karın altında nişanlanıp dostlarımın arasında 
Öpeceğim nişanlımı Kavel kapısında 
Ve izin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim 
İzin verirlerse Kavel Grevcileri 
İlk çocuğumun adını Kavel koyacağım.

26 Ocak 2020 Pazar

SENDİKACI AĞA OLUR MU

 Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Remzi Öztürk, 25 Şubat 2019 tarihinde ki köşesinde, "Türkiye'de sendikacı olmak" başlıklı bir yazı yayımlamıştır. Ülkemiz sendikal hareketleri içinde sendika başkan ve yöneticileriyle ilgili çok önemli bazı tespitlerde bulunuyor. Geçmiş ve günümüze adeta kocaman bir ayna tutuyor!..


                                           TÜRKİYE'DE SENDİKACI OLMAK

Remzi ÖZDEMİRTürkiye'de de sendikalar 71 yıl önce kuruldu.
20 Şubat 1947'de çıkan 5018 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun'un yürürlüğe girmesiyle, daha önce fiili olarak faaliyet gösteren sendikalar yasal olarak kurulabildi.
Sendikacılık tarihinde Türkiye'nin sicili her zaman bozuk.
Ülkeyi yönetenler hep sendikaları düşman olarak görüp, yok etmeye çalıştı.
12 Eylül Türkiye'de sendikacılığın derin bir yara almasına neden oldu.

12 Eylül'den sonra gelen iktidarlar da sendikal harekete bir türlü sıcak bakmadılar. Sık sık ertelenen grevler, işveren tarafından bir günde sendikasızlaştırmaya göz yummaları, Türkiye'nin sendikal sicilinin bozulmasında en önemli etkendir.
Sendikacılık en büyük darbeyi AKP döneminde yemiştir.

Recep Tayyip Erdoğan, 17 Temmuz 2017'de TOBB Kabul Salonu'nda, 15 Temmuz etkinlikleri kapsamında, yabancı sermayeli yatırımcılar ile bir araya geldiği toplantıda yaptığı konuşmada, OHAL hakkında çarpıcı itiraflarda bulunmuştu.
Erdoğan, işçilerin hak arama eylemlerini "tehdit" olarak tanımlarken, OHAL gerekçesiyle grev ertelemelerinden iş dünyasının memnun olması gerektiğini savunmuştu.

Türkiye'de sendikalar her ne kadar siyasetin etkisiyle yara almışsa da maalesef bazı sendikaların sendikal alt kültürün yeterince oluşmamış kişiler tarafından yönetilmesinden de zarar görmüştür.
Mafya tarzı yönetimler, silahlı başkanlar, ölenler, öldürenler, koltuğa bir oturdu mu yıllarca yerinden kalkmayanlar ve en önemlisi sendika ağası olan yöneticiler, Türkiye'de sendikacılığın derin darbe almasına neden olmuştur.

Tecrübe elbette önemlidir. Ancak hiç insan kaynağı yokmuş gibi bir kişinin kutsallaştırılarak 30 yıl, 40 yıl ve 50 yıl gibi bir ömür koltukta oturmasının faturasını Türkiye'de işçi kesimi ödemiştir.
Demokrasi maalesef Türkiye'de işçi sendikalarına uğramamıştır. Genelleştirmek kesinlikle yanlış ama birçoğunda yönetim şekli adeta başkanlık değil krallıktır.

Türkiye'de sendikacılığın kitabı yeniden yazılmalı. Bunu hep söylüyorum.
Koltuğa oturan kişinin 30-40 yıl kalmasının önüne geçilmeli. Çünkü gücü eline geçiren kişiler artık neredeyse son nefeslerine kadar bu koltuktan kalkmak bilmiyorlar. Oluşturdukları sistem ile bir başka kişinin bu göreve gelmesini imkansız kılıyorlar.

Sendikacı idealist olmalı. İşçinin çıkarını, sağlığını ve mutluluğunu gözetmeli.
Bu olmadığı sürece Türkiye'de çalışma koşulları her geçen gün daha da kötüleşir.
Nitekim de kötüleşiyor.
Koltuğuna yapışan her ay alacağı 50-60 bin lira maaşa tapan bazı sendika ağaları maalesef büyük ah alıyorlar.
Hükümetin sürekli olarak çalışanların aleyhine aldığı kararlara hangi sendika karşı çıktı?
Hangisinden üç kelimeyi bir arada gördünüz?

Kaynak Yeniçağ: Türkiye'de sendikacı olmak - Remzi ÖZDEMİR


19 Ocak 2020 Pazar

KANLI PAZAR

Sevgili Hanifi Öztürk yazmış olduğu iki kısa anı yazısıyla "sendikalhareketler"isimli blog'uma misafir oldu. O'nu severek ve takdir ederek ağırlamak elbette bana zevk ve gurur veriyor. Bundan sonra yazdığı yazılar da elbette bu blogda yer bulacaktır.

T.MADEN-İŞ ve DİSK toplumu içinde çok uzun zamandır tanırım. Sayın Öztürk sendika üyeliğini, sendika işyeri temsilciliğini, şube ve daha sonraları bölge organizatörlüğünü ve en  sonunda da önemli bir sanayi bölgesinin, bölge temsilciliğini (bölge başkanı) başarıyla yönetti.
Türkiye Maden-İş Sendikasının üye sayısının, otuzbinlerden, seksenbinlere çıktığı şahlanma dönemine omuz verenlerin ilkleri arasında oldu.

Bölgesi içinde, işçi sorunlarını ilk elden çözüyor, yasal fabrika grevlerini başarıyla yönetiyordu. Genel Yönetim Kurulu Toplantılarında ise her zaman yol gösterici yeni önerilerle fikirlerini belirtenlerdendi.

HANİFİ ÖZTÜRK                        KANLI PAZAR
          YAZIYOR          
Bu vahşetin mimarı AP  idi. 
İstanbul Kartal'da Singer, Topçularda da Horoz Çivi işçileri, sendikal haklarını korumak için direnişe geçmiş ve fakat, gerici güçlerin feryat figan (iş yerleri tahrip oluyor) yaygarası üzerine polis, Singer'de 114, Horoz Çivide de 20'den fazla işçiyi göz atına alıp, karakolda işkence etmişti.

Diğer taraftan İstanbul Boğazı'na demir atan, 6. Filonun askerleri karaya çıkmak isterlerken devrimci gençler tarafından, sandallardan indirilip Kabataş İskelesinde denize atılmışlardı.
Türkiye Büyük Millet Meclisinde de olaylar yaşanıyordu. AP çoğunluğunun bir gece yarısı  TİP Milletvekillerine karşı başlattıkları   linç girişiminden, Çetin Altan, Rıza Kuas ve Yunus Koçak yaralı olarak kurtulmuşlardı.

DİSK ve Dev-Genç bütün bu olayları protesto etmek için Taksim Alanında bir mitingi  düzenlemişti . 
O, günlerde "TÖS" Öğretmenler Sendikasının, Aksaray Valide Sultan Camii arkasında bulunan  salonunda devam eden DİSK 2. Genel Kurulunun 16 Şubat 1969  Pazar  sabahı seçimlerle sonlandı. Ardından  hep birlikte  Beyazıt Meydanına yürüdük. 

Bu zamana kadar Aşık İhsani sazıyla meydanı coşturmuştu. Doçent Murat Sarıca'nın kısa konuşmasından sonra, yürüyüşe geçen kortej, ellerinde pankart ve flamalar. (Ata binmiş eşekler, millet sizden ne bekler) sloganı eşliğinde, Divanyolu caddesi, Gülhane Parkı önü, Sirkeci, Galata Köprüsü, Salı Pazarı, Kabataş İskelesi ve Gümüşsuyu güzergahından, Taksime doğru ilerlemeye başladı. 

Saat 16.00 civarında,  Genel Başkan vekili Hilmi Güner, bölge başkanı Ergun Erdem , bölge organizatörü Ahmet Kırnak ve ben, ilk beş yüz kişi arasında, kolkola yürüyerek Taksim alanına girdik. Kurulmuş olan  hain  tuzaktan  habersiz...

Bu zamana kadar, aynı zamanda tarikat mensupları da olan, komünizmle mücadele derneklerinin militanları, polisin gözü önünde bir anda, "Müslüman Türkiye vurun komünistlere"  nidalarıyla, önceden hazırladıkları taş ve  sopalarla saldırıya geçtiler. 
Ortalık mahşer gibiydi, biri kadın 2 kişi linç edildi, 200 den fazla da yaralı vardı.

Darbelerden korunmak için başımın üstünde tuttuğum ellerim ve kollarım kan revan içindeydi. Hilmi Güner düşmüş, pantolonun paçası yırtılmış, dizleri yarılmıştı. Ergun Erdem  ile Ahmet Kırnak'ın hali bizden de beterdi. Kırnak'ı alıp evine götürdük, yaklaşık iki hafta yattı. Darbe izleri ise bedeninden uzun süre silinmedi. 
Gerçekten  büyük bedeller ödendi.
En başta Genel Başkanımız Kemal Türkler, emek ve özgürlük savaşçılarını selamlıyorum.  Yaşayanlara sağlık ve esenlikler, aramızdan ayrılanlara rahmet diliyorum. 
Işıklar içinde uyusunlar.
    

17 Ocak 2020 Cuma

KAVEL DİRENİŞİ HEP HATIRLANACAK

KAVEL DİRENİŞİ UNUTULMAZ

Türkiye'de sendikal hareketler var olduğu müddetçe, Kavel Kablo Fabrikası işçilerinin, emek dünyasına yol gösterici direnişleri devamlı hatırlanacak...
Ekmekleri için emek veren, bu uğurda alınteri döken yiğit kablo işçileri, aynı zamanda işçilik onurlarının mücadelesini de veriyorlardı.

İstanbul İstinye'de kurulu Kavel Kablo Fabrikasının, teknik personel ve büro personeli ile birlikte  220 civarında çalışanı bulunuyordu...
KAVEL işçileri gece gündüz, sıcak soğuk demeden, o yıllarda ülkenin çokça ihtiyacı olan, özellikle de iletişim alanında kullanılan kaliteli kablo üretiyorlardı.

Çalışanların büyük çoğunluğu fabrikanın kuruluşundan itibaren varolan elemanlarıydı.
Zamanına göre modern ve yüksek teknolojiyle kurulmuş olan fabrikaya, 1961 Yılında İbrahim Üzümcü adında Amerika'dan yeni dönmüş genç bir genel müdür olarak tayin edilmişti. 



İyi okullarda okuyan, Amerika'da eğitim ve ihtisas yapan bu şahsın kısa zamanda kendine göre bir yönetim şekli oluşturduğu görüldü.
 

Yapılan imalatı yeterli bulmuyor, daha çok üretim istiyordu. Bu nedenlerle uzun süreli fazla mesailer yaptırıyor, işçiler üzerinde anlaşılmaz baskılar uyguluyordu. 

İşçiler bu durumlara uzun süre dayandılar. Bu süre içerisinde genel müdürün işçilerden, işçilerin de işverenden gördükleri baskı ve zamanında ödenmeyen alacakları nedeniyle huzursuzlukları hep devam etti.

Sendikal hareketler tarihi içinde, Kavel işçilerinin sendikal alanda meydana getirdikleri, özgürlük ve hak aramaya yönelik uygulamaları bu güne kadar hiç kaybolmadı. İşverenler de, sendikalar da bu konular hakkında tartışmalarını hep sürdürdüler. Görüşmeler yaptılar...

Önemli dersler çıkardılar mı?

Kavel olaylarıyla ilgili çokça yayın, toplantı ve paneller yapıldı, romanlar yazıldı, karikatürler çizildi.
1. KAVEL 1963 ve 2. KAVEL 1968 Direnişleriyle ilgili yazılarımda, konu hakkında bilgi ve düşüncelerimi yeteri kadar anlattığımı zannediyorum. Bu yüzden aynı konulara bir kez daha değinmeyeceğim...

28 Ocak 1963 Tarihinde Ocak ayının karlı ve soğuk bir gününde, "Anayasa içi" özgürlük hareketlerini başlattılar.
Çalışma hayatında, sendikal alanda, edebiyatta, siyasette, Kavel olayları hep yer aldı, varoldu, varolmaya da devam edecek...

İşçi dostu Şair büyük usta Hasan Hüseyin Korkmazcan'ın, emek dünyasına gümüş çivilerle çakılan altın plakete yazdığı "işime karım dedim karıma Kavel diyeceğim" dizesiyle başlayan şiiri gibi hep canlı kalacak...

13 Ocak 2020 Pazartesi

ANILAR


HANİFİ ÖZTÜRK                                                            
         YAZIYOR

Bizler;  sorumlu kişiler olarak, 1960-80'li yıllarda zincirleme gelişen protestoların, grevlerin, direnişlerin, kah tanığı, kah sanığı olduk. Kuşkusuz, bu onurlu mücadeleye dair anılarımız vardır. 
Bu anılardan bazılarını unuttum...  
Toplumsal yaşama etki yapanları ile hayatımda iz bırakanları ise asla...

Sorumluluk konusundaki  ilk dersimi, Genel Başkanımız Kemal Türklerden aldım. 
T. Maden-İş sendikasında görev aldığım ilk zamanlarda çok hırslıydım.  Çoğu zaman hislerim  aklım  gerisinde kalıyordu. 
Henüz 15-20 günlük organizatörüm... 
Ahmet kırnak ile beraber, Topkapı-Gümüşsuyu'ndaki bir işyerine gitmiştik. Bir sorun vardı. Konuyu görüşürken müdür, bizi hafife alan bir tavır takınmıştı. 
Bu durum karşısında çok öfkelenmiştim, tahammül edemedim, tokat attım. O, karşılık vermedi.  

Ahmet Beye dönüp meseleyi en kısa zamanda halledeceğine dair söz verdi. "Peki, olur" dedi Ahmet Kırnak. Ben, o tokadın, müdür beyin yola gelmesinde etkili olduğunu  sanıyordum.  Ahmet Kırnak'ta aynı kanıdaydı.Adam zaman kaybetmeden beni şikayet etmiş Genel merkeze.

Birkaç gün sonra sendika genel merkezine çağırdılar beni. 
Gittim. 
Kemal Türkler odasında yalnızdı. Yer gösterdi, oturdum. Çay da söyledi. Bölgedeki çalışmalar konusunda bilgi istedi. Onu anlatıyordum.

"Ha" dedi. "Bir işyerinde sorun varmış, bölge temsilcisine söylemiştim, sorun çözüldü mü, kim gitti bu işyerine?
Anlattım olayı...  
Beni dikkatle dinledi, sözlerim bitince. "Oğlum" dedi. 
"T. Maden-İş devrimci bir sendikadır. Yalnız kendi üyelerinin, değil, çok daha geniş bir kitlenin, hakça paylaşım, adalet, eşitlik gibi  talepleri üzerinden mücadele eder. 

"Sendikamızı temsil bakımından,T. Maden-iş Sendikası Genel Başkanından işyeri ünite temsilcilerine kadar hepimizin sorumluluklarımız vardır, bireysel davranış, hem o davranışı gösteren kişiye, hem de sendikamızın tüzel kişiliğine zarar verir. Ayrıca işçi sınıfının, sosyal, ekonomik, adalet ve eşitlik taleplerini elde etmek için,topumuz, tüfeğimiz, tankımız yoktur. Tek silahımız, üretimden gelen örgütlü gücümüz, aklımız, bilinçli  ve kararlı duruşumuzdur." 

"Eğer sendikacılık yapmak istiyorsan. Bu mücadele de, zaman, zaman kışkırtıcı tutum ve tahriklere muhatap olacağını, bilmen gerekir. Böyle durumlarda şiddete başvurmak, davayı başından kaybetmek demektir. Eğer iyi bir sendikacı, olmak istiyorsan, bırak muhatapların kaba davransınlar, onların sabırları tükensin, duyguları körelsin önüne çıksın."  

"Müzakere masasına oturmadan önce, neyi, neden, niye istediğini tespit et. Tartışmak zorunda olduğun konularda, çok çalış, hazırlıklı ol. Daima diyaloğa açık ol. Başarının yolu çalışmaktan geçer. Çalış ve  öğren"

Duayen sendikacıdan iyi bir ders almıştım, ufkum açıldı ve yolum aydınlandı... 
Minnet borçluyum. 
Kemal Türkler terörün her türüne karşıydı. Ama, terörün hedefi oldu.  
Işıklar içinde yatsın...

8 Ocak 2020 Çarşamba

HAKKIMDA


HAKKIMDA SENDİKACI
Hüseyin Ekinci  

METAL İŞÇİLERİ MÜCADELESİNE ADANAN BİR ÖMÜR

1942 Yılında Erzincan, Refahiye'de doğdum. Daha sonraları işçi olacak bir çiftçi babanın oğluyum. 

Çocukluğumun geçtiği ilk yıllarda, köylerde çocuk olmak çok zordu. 1939 Depremi Erzincan'ı yerle bir etmişti. 7.9 büyüklüğündeki bu zelzele, başta Erzincan olmak üzere,çok sayıda illerimizde de büyük yıkım, görülmemiş, duyulmamış acılar ve ölümlere sebep olmuştu. 

Zaten yokluk ve yoksulluk içindeki köylümüz, henüz yaralarını saramadan, kendini İkinci Dünya Savaşının oluşturduğu yokluğun içine gömülmüş buldu. Bu durumlar yaşam mücadelesi vermeye çalışan yoksul köylümüzün gücünü yok etmiş adeta belini krmıştı. Bu yaşantıları tam olarak anlatmak inanın imkânsız. En azından benim açımdan böyle. 

Benim de çoğunu okuduğum, bu tarihlere ait köy yaşamları, Köy Enstitülü Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Mehmet Başaran gibi değerli öğretmenlerimizin yazdıkları kitaplarla çok da güzel anlatılıyor. 

Yaşar Kemal ve Orhan Kemal gibi ünlü yazarlarımızın bazı kitaplarında ve bir kısım halk şairlerimizin derledikleri şiirler ve deyişlerde ise, bu ayrıntıların bir kısmının mükemmel bir şekilde işlendiği görülüyor. Özellikle Aşık Veysel'in konu ile söylediği türküler can iliğine işliyor. Halk deyişlerinde sevginin, sevdanın ve ayrılığın dile getirildiği dizelerde feryat, figanlar ve yoksulluğun daniskası her zaman baş köşede yerini buluyor!. 

TOZLU KÖY YAŞANTISINDAN İSTANBUL'A GÖÇ

1949 Yılına, yâni yedi yaşıma  kadar köyde yaşadım. Doğumumdan kısa bir süre sonra anam tarlaya gittiği için gün boyu ağlamışım. Bu nedenle kasık fıtığı olmuşum. Gurbette (İstanbul) çalışan babam ameliyat edilmek üzere beni İstanbul'a aldırdı. Ameliyat sonrası Taksim İlkokuluna başladım.
İlkokulu İstanbul Taksim'de, orta okulu ise Beyoğlu Orta Okulunda okudum. İstanbul Atatürk Erkek Lisesini bitirdim. 

Nazım'a Saygı duruşu. 1978
1962 Yılında İstanbul Kağıthane'de kurulu Rabak Bakır Fabrikası'na işçi olarak girdim, Türkiye Maden-İş Sendikası'na üye oldum.

RABAK Fabrikasında çalışırken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini kazandım, Tarih Bölümünde okudum.

1964 yılında, T. Maden-İş Sendikası Sİlahtarağa merkez Şube Gençlik Kolu Başkanlığına, 1965 yılında yapılan Silahtarağa Merkez Şube Genel Kurulunda ise Şube Başkanlığına seçildim. Bu görevle birlikte *Birinci Bölge(İstanbul-Trakya)Temsilciliğini yürüttüm.

Metal işkolunda bulunan işyerlerinde sendikal örgütlenmeler, eğitimler ve toplu iş sözleşme müzakerelerini yaptım, işçilerle oluşturduğumuz teklifler doğrultularında çok başarılı toplu iş sözleşmeleri bağıtlayıp sonuçlandırdım.

1965 yılında Türkiye İşçi Partisi'ne üye oldum. 1967 Yılında T.İ.P. Şişli İlçe Genel Kurulunda Yönetim Kuruluna seçildim. T.İ.P. İstanbul İl Başkanlığı ve Genel Merkez Kongrelerine delege olarak katıldım.

13 Şubat 1967 Tarihinde yapılan DİSK Kuruluş Genel Kuruluna, T. MADEN-İŞ Silahtarağa Merkez Şube başkanı (delegesi) olarak katıldım. DİSK'in kuruluş çalışmaları ve örgütlenmesine kendimce büyük emekler verdim.
Sendikamızın Ankara'da Yapılan Genel Kurulunda, Genel Başkan Kemal Türkler tarafından Genel Sekreterliğe aday gösterildim. Askerliğimi yapma kararı almam nedeniyle adaylıktan çekildim.

1967 Yılında yapılan Genel Kurulda, Türkiye Maden-İş Sendikası Ana Tüzüğü değiştirildi. Merkez şubeler kaldırıldı, bunların yerine bölge temsilcilikleri kuruldu. 
T. MADEN-İŞ Silahtarağa ve Şişli Merkez Şubeleri 6. Bölge Temsilciliği adı altında birleştirildi. Yapılan Bölge Temsilciliği Konseyinde (Genel Kurul) 6. Bölge Temsilciliğine
 seçildim.

1972 Yılı Haziran Ayına kadar 6. Bölge Temsilciliği görevini yürüttüm. Silahtarağa ve Şişli'de (Beyoğlu Yakasında) kurulu metal işkolundaki fabrikaların tamamını T.MADEN-İŞ çatısı altında örgütledim. Bölgenin üye sayısını 13 bine kadar yükselttim.Türk sendikacılığının kilometre taşları durumunda olan, 1968 Kavel Fabrikası, 1969 Demirdöküm ve Elektrometal Fabrikası işçilerinin, 1970 Sungurlar Fabrikası Direnişlerinin başarılı sonuçlanmasını sağladım. 

 Askerlik dönüşü 2. Bölge(Ankara, Konya ve İç Anadolu Temsilciliği görevini yürüttüm.
1974 Yılı, Eylül ayında yapılan Merkez Genel Kurulunda Türkiye Maden-iş Sendikasının Genel Başkan Vekili seçildim ve toplu sözleşme, Araştırma, Ücret ve Ekonomi Politika Daireleri Başkanlık görevlerini yürüttüm.
1978 yılından,12 Eylül 1980 darbesine kadar DİSK Genel Sekreter yardımcısı olarak görevde bulundum.

Hüseyin Ekinci olarak, sendikal demokrasiye inanmış ve bu ilkelerin, özellikle sendikal demokrasinin vaz geçilmezi olan, tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesinin hayata geçirilmesine, sendikal demokrasinin gelişmesi, yerleşmesi ve uygulanması çabalarına, çırak, kalfa, ve usta olarak katkıda bulundum. 
Bu nedenlerle çok mutlu ve çok gururluyum... 

NOT; Yazıda bahsi geçen T. Maden İş Sendikası; (Türkiye Maden, Madeni Eşya Eşya İşçileri Sendikası),1980 darbesi sonunda Otomobil İş Sendikası ile birleşmiş ve başarılı çalışmalar yapmaya devam eden Birleşik Metal-İş adını almıştır.





29 Aralık 2019 Pazar

EMEK HAREKETLERİ VE SENDİKAL HAREKETLER

Emek, kitâbi bakımdan, bir işin yapılması için harcanan, beden ve kafa gücü çalışması olarak tarif edilse de, uygulamada çoğu zaman yorucu ve çileli bir çalışmanın adı olmuştur. 
Ülkemizde, emek sözcüğü uzun zamanlardan beri, birilerine göre sevimsiz bir ifade olarak *telakki edilmiş, özellikle de belli bir sermaye kesimi için de, konuşulması bile her zaman rahatsızlık yaratmıştır. 

Emek ve emekçi kelimelerinin yana yana gelmesi veya getirilmesi, çoğu zaman sermaye düşmanlığı şeklinde algılanmak istenmiş, kamuoyuna da böyle yansıtılmaya çalışılmıştır. 

Yerli burjuva ve kendi menfaatlerinden başka bir şeyi umursamayan bir kısım para babası, emek sermaye mücadelesinde, emeği geriletmeyi ana düşünce olarak kabullenmiş, bu şekilde uygulanması için sürekli olarak siyasi iradenin yanında durmuşlardır. 

Bin dokuzyüz altmış ve yetmişli yıllar, Türkiye emek mücadelesinin, eskiye göre gün be gün yükseldiği bir dönem olmuştur. Özellikle 1961 Anayasasının sağladığı özgürlükler sonucu emek mücadelesi, ideolojik bir içerik kazanmış ve "işçi sınıfı" söylemi daha sık dile getirilir olmuştur. 

Emek mücadelesinin sınıfsal varlığa kavuşması ve devrimci sendikaların güçlenmesi, sağ kesimde bir ürküntüye sebep olmuş, sol kesimde ise, memnuniyet verici biçimde, sendikal ve siyasal örgütlenmeyi hızlandırmıştır.
Mehmet Ali Aybar Başkanlığındaki Türkiye İşçi Partisi, girdiği ilk seçimde 14 milletvekiliyle Mecliste temsil edilmeye başlamıştı.

1960 Askeri darbeyle iktidardan indirilen Demokrat Partinin kurucusu ve Türkiye'nin üçüncü  Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın "bu kış komünizm gelebilir" söylemleri tam da bu yıllara rastlamaktadır. Celal Bayar ölene kadar bu söylemini her yıl bir çok defa tekrarlardı. 

Süleyman Demirel iktidarında DİSK ve devrimci sendikaların kapatılması denenmiş, sınıf mücadelesi geriletilmek istenmiştir. 
Demirel ve "ben zengini severim" diyen emek karşıtı MESS işveren sendikası danışmanı Turgut Özal'ın, tüm uğraşlarına rağmen istediklerini yapamadılar. Bu yıllarda işçi sınıfının yükselen sendikal mücadele sonucu elde ettikleri ekonomik kazanımları çok başarılı oldu. Ta ki 12 Eylül 1980'e kadar.




9 Aralık 2019 Pazartesi

YÜRÜR KERVAN DÖNER DEVRAN

EVREN UNUTULACAK MI?

Sözcü Gazetesinin 25 Kasım 2019 tarihinde yayınlanan bir haberine göre Kenan Evren'in adı her yerden silinecekmiş.

Haber başlığı; Tüm partiler destekledi! Adı her yerden silinecek
CHP Elazığ Milletvekili Gürsel Erol'un TBMM'de gündeme getirdiği bu konuya Meclis tarihinde ender biçimde tüm partiler destek verdi. Erol "12 Eylül TBMM'yi kapattı, parti genel başkanlarını tutukladı. 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi sıkıyönetimde yargılandı. 

Ama bu gün Kenan Evren'in adı Ankara'nın bir ilçesinde var. Okullarda, kışlalarda, meydanlarda var. Evren adının hiçbir şekilde yaşaması doğru değildir" dedi. Bu öneriye TBMM'de bulunan bütün partilerin temsilcileri destek verdi. İYİ Parti Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan "bir darbecinin isminin sokaklarda caddelerde bulunmasını hazmedemiyorum" derken, MHP Grup Başkanvekili Levent Bülbül'de "Kenan Evren isminin birtakım yerlerde olmasını bizler de kabul edecek değiliz. Derhal faaliyete geçilmelidir" diye konuştu.

AKP Grup Başkanvekili Cahit Özkan da CHP'ye teşekkür ederek "CHP'nin bu önerisi yerinde ve doğrudur. Bütün belediye meclisleri tersine işlem yapıp Kenan Evren caddesi, mahallesi, ilçesi, ne varsa bu isimler milletimizin vicdanında karşılık bulacak örnek şahsiyetlerin ismiyle değiştirilmeli. CHP'ye teşekkür ediyor ve belediye meclisleri ile idareleri göreve davet ediyoruz" dedi. 


DEVRAN DÖNECEK Mİ

Bu haber ve söylemlere göre devran döneceğe benziyor. K. Evren adı her yerden silinecekmiş. K. Evren adı da kendisi de, zaten halkın vicdanında çoktan silindi. Kendisi ve şürakâsı işkencecilerin piri oldu. Çok ah aldı. Çok beddua aldı...
Ahları, vahlarıyla göçmeden önce Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi kararı ile ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. 

Tüm rütbeleri söküldü.

EVREN VE ŞÜREKÂSI

Evren ve onun yol göstericileri ve uygulayıcı ortaklarının yaptıkları zulümlerin, bir kısmını bile anlatacak kelime yok.
Kâbus gibi demek bile, hafif kalır...

650.000 kişi gözaltına alındı, 1.650.000 kişi fişlendi. 540.000 kişiye dava açıldı yargılandı.
7000 kişi idamla yargılandı. 517 kişiye idam cezası verildi. 50 kişi idam edildi. 30.000 kişi bir daha iş bulamayacak sakıncalı denilerek işten atıldı. 14.000 kişi vatandaşlıktan çıkarıldı, 30.000 kişi yurt dışına çıktı. 300 kişi kuşkulu ölüm, 171 kişi işkencede ölüm...
299 kişi ceza evlerinde yaşamını yitirdi. 14 kişi açlık grevinde öldü, 16 kişi kaçarken vuruldu, 95 kişi çatışmada öldü, 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.

BABALAR İŞSİZ ANALAR ÇARESİZ ÇOCUKLAR AÇ

Onbinlerin evinde yürekler dağlandı ağıtlar yakıldı, feryatlar göklere uzandı...
Onbinlerce baba işsiz kaldı, onbinlerce çocuk soğuk evlerde aç uyudu.
Beşyüzbin işçinin sendikaları(DİSK) kapatıldı. İşçilerin toplu sözleşmelerle elde ettikleri, ücret zamları, ikramiye, ihbar ve kıdem tazminatı ile gün sayısı arttırılan yıllık ücretli izin gibi bir çok hakları, gasp edildi...

12 Eylül'le ilgili olarak ünlü yazar ve gazeteci Özdemir İnce, 5 Ekim 2010 Tarihli Hürriyet Gazetesindeki köşesinde şöyle yazmaktadır; "Turgut Özal'ı 12 Eylül'den, K. Evrenden, dört kuvvet komutanından ayıramayız! Ayırmayınca, gele gele 24 Ocak 1980 kararlarına geliriz. 12 Eylülü yargılayan, Turgut Özal'ı da yargılamak zorundadır!"

"Nesini söyleyim canım efendim, gayri düzen tutmaz telimiz bizim.
Arzuhal eylesem deftere sığmaz, omuzdan kesilmiş kolumuz bizim"

Kenan Evren'in Ticaret Bakanı
Cahit  Aral
Çernobil kazasından sonra "bize radyasyondan, madrasyondan bir şey olmaz" diyerek radyasyonlu çayları halka içiren Evren'in dönemi belki kapanacak! Fakat bu dönemde devletin yönetim kademelerinde basamakları birer birer değil, üçer beşer koşar adımlarla tırmananlar, normal zamanlarda bir hiçken hak etmedikleri makamlara devlet adamı(!) diye kapılanarak maddi, manevi gayri meşru çıkar sağlayanlar devir dışında mı kalacaklar?..



8 Kasım 2019 Cuma

12 Eylül: Sermayenin Baharı, Emeğin Kışı oldu ÖZAL VE EVRAN İKİLİSİ

12 EYLÜL DARBE YÖNETİMİ: ÖZAL VE KENAN EVRAN

Kenan Evren liderliğindeki Askeri Cunta, Türkiye Cumhuriyeti Devlet yönetimine el koydu. 12 Eylül 1980 sabahı, uykusundan uyanan bir kısım insanın dünyaları başlarına yıkıldı!
Bir kısım insana ise bol güneşli, bol kazançlı pırıl, pırıl yeni bir gün doğuyordu!!..

1980 öncesi ülkemizin bir çok bölgesinde maalesef kötü ve çirkin olaylar oluyordu. Uzun süredir ülkede yaratılan ve yaşanan ideolojik kamplaşmalar nedeniyle, cinayetlerin ardı arkası kesilmez olmuştu.

Belli ki bir plan vardı ve bu plan hızlandırılarak uygulamaya konulmuştu. 1979 Şubat ayında Milliyet Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, İstanbul'da evinin yakınında arabasının içinde öldürüldü. DİSK'in kurucusu ve on yıl DİSK Genel Başkanlığını yapan Türkiye Maden - İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler de, 1980 Yılında yine evinin önünde hunharca katledildi.

1977, 1978 ve 1979 yılları içinde özellikle, 12 Eylül 1980 tarihinin yakınlaşmasına doğru ülkemizin çeşitli köşelerinden gelen ölüm haberleri, her gün gazetelerde okunur, televizyon ve radyolarda dinlenir oluyordu.

Birçok öğrenci, siyasetçi, öğretim üyesi, bilim adamı, eski millet vekili, eski bakan, eski başbakan ve sendikacı ardı ardına planlı biçimde öldürülür olmuştu...

Durmak bilmez ve durdurulmak istenmeyen bu cinayetler, 12 Eylül *evranlarının ülkemizi, adım adım 1980 faşist darbe günlerine yakınlaştırma planları gibi değil miydi? Zaten daha sonraları Kenan *Evran, "müdahaleden önce bir yıl düşündük, bir yıl önce planladık ama şartların olgunlaşmasını bekledik" dememiş miydi?

Turgut Özal'ın 12 Eylül darbesinin 4. yıldönümünde Kenan Evren'e yazdığı kalbi şükran ve teşekkür mektubu

Özal-Evren ortaklığının belgesi değil mi?

12 Eylül 1980 öncesi, eğer Evren'in söylediği gibi bir l2 Eylül’ün o koynumuzda beslenen evranlarının (yılanlarının) ülkemizi adım adım 1980 faşist darbe günlerine yakınlaştırma planları gibi değil miydi?... 

Bir plan var idiyse, bu planın farkında olmayan yurtsever; siyasetçiler, ilericiler, demokratlar, bürokratlar, aydınlar "bana ne" diyerek sorumluluktan mı kaçmışlardı? "Şartların olgunlaşmasına" bilerek, ya da bilmeyerek omuz veren iktidar mensupları ve diğer siyasiler, "bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın" düşüncesiyle mi uzlaşmaz davranışlar sergiliyorlardı?

Ülkenin hızla, planlı bir şekilde kaosa sürüklendiği görülmüyor muydu? 30 Nisan 1980 günü, 1 MAYIS kutlamalarının yasaklanması nedeniyle DİSK üyesi işçiler iş bırakma eylemi başlattı. Bu eylem nedeniyle başta DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk olmak üzere, Yürütme Kurulu üyelerinin bir kısmı ve DİSK üyesi bazı sendikaların yöneticileri de o zamanlar, adı 2. Şube Müdürlüğü olan yapının hücrelerine konuk olmuşlardı!Bu hücrelerden birinden ben de, İstanbul Valiliğine 1 Mayıs izin dilekçesini veren biri olarak nasibimi aldım!. Üç dört kişilik bu hücrelere onar, onbeşer kişi doldurulduk.

12 Eylül sonrası Turgut Özal ve Kenan Evren'in sınıfsal memnuniyet kahkahası

12 Eylül mutluluğunu birlikte yaşıyorlar besbelli!

İfadelerimiz gözlerimiz bağlı alındı. İşlemler tamamlandıktan sonra, sendika yöneticileri başta Abdullah Baştürk olmak üzere bir (GMC) askeri kamyona doldurularak Harbiye'de bulunan 1. Ordu Kışlasının içinde bir başka mekana nakledildik. Bu arada DİSK Genel Merkezinin "iğneden ipliğe" arandığını hatta duvardaki lambrililerin bile söküldüğünü ve yasa dışı hiçbir şeyin bulunmadığını öğrendik.

Anayasa ve yasalar uyarınca üyelerinin ekonomik ve demokratik haklarının koruyuculuğunu yapan, kurulduğundan beri hiçbir terör olayına karışmamış ve kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler'i faşist terörüne kurban veren, üye sayısı beşyüzbini aşan, DİSK Genel Başkanı BAŞTÜRK'ün ifadesinin, gözleri bağlı alınması nasıl yorumlanmalıydı?...

12 EYLÜL'DE EMEK VE EMEKÇİLER

12 Eylülcülerin darbecileri arasında, özgür sendikacılığı bitirmeyi, devrimci ve ilerici sendikacıları susturmayı düşünen ne kadar da çok *evran varmış meğer?

Bu *evranlar, meydanlarda at oynatmak ve düşüncelerini uygulayabilmek için, sonsuz imkân ve yeterli zemini hemen buldular. "Körün istediği bir göz Allah verdi iki göz" misali derhal kollar sıvandı. Darbecilerin yeni bir bildirisi ile DİSK kapatıldı kayyımlara teslim edildi. DİSK üyesi sendikaların kapılarına birer, birer kilit vuruldu.

Yıllarca bitmeyen anarşi ve terörü ortadan kaldırmak için yapıldığı söylenen uygulamalar, darbecilerin gerçek yüzlerini ayna gibi ortaya çıkardı...

Özal-Evren ortaklığının belgesi değil mi?

TÜSİAD, TİSK, MESS, gibi kuruluşlar derhal 12 Eylül darbecilerinin baş destekçileri oldular. İşçilerin yıllar boyunca sendikaları vasıtası ile elde ettikleri ekonomik kazanımların birçoğu derhal ortadan kaldırıldı.

İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı, bu utanç darbesinden memnuniyetini, kahkahalar atarak "Şimdiye kadar onlar (işçiler) güldü, artık gülme sırası bizde" diyerek dile getiriyordu.

İşten çıkarmalar, tutuklamalar hapislere atılıp idamla yargılananların hesabı tutulamayacak kadar çoktu. Bazı kayıtlara göre 30 binden fazla işçi sakıncalı denilerek işlerinden çıkarıldı ve yeniden iş bulmaları çeşitli biçimlerle engellendi.

12 Eylül darbecilerinin kurduğu hükûmette, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev verilen Turgut Özal'ın darbecilerin destekçisi olduğu belgeleniyordu. "Ben zengini severim" diyen MESS başkanı Özal, darbecilerin kurduğu hükûmette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı yapıldı. TÜRK-İŞ Genel Sekreteri ise maalesef zihniyeti açıkça bilinen 12 Eylül Hükumetinde bakan olarak görev almıştı!...12 Eylül faşist darbecilerinin, DİSK ve üye sendika yöneticileri hakkındaki darbe bildirilerini yazan ve zalimce uygulamaları yapanlar arasında meğer ne kadar da çok evran varmış!..

EVRAN:* ?


3 Kasım 2019 Pazar

TOPLU SÖZLEŞME DEĞİL TOPLU SIZLAŞMA


Merkezi Silahtarağa'da bulunan Merkez Şubesiyle merkezi Levent'te olan Şişli Şubesi 1967 yılında birleştirildi.
Bölgelerin birleşmesinden sonra Beşiktaş'ta büyük bir salonda toplanan, ilk Bölge Konseyinde (genel kurul) Bölge Temsilciliğine (Başkan) seçilmiştim. Bölge konseyine işyerlerinde gizli oyla seçilen   
delegeler katılırdı.

DİSK ve T. Maden- İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler, Genel Başkan Vekili Hilmi Güner, Şinasi Kaya, ile Genel Sekreter Ruhi Yümlü de toplantıya katıldılar.
Gıda - İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Nebioğlu ve DİSK Genel Sekreteri Kemal Sülker, Genel Kurul toplantımızda bulundular, birer konuşma yaptılar.

Genel Başkan Türkler, DİSK'in neden kurulduğunu, ana ilkelerinin neler olduğunu, sendikal örgütlenme ilkeleri ile, işçi sınıfına gerçek hizmetin nasıl verilebileceğini sık, sık alkışlarla kesilen konuşmasıyla anlattı.

Bundan böyle sendikal çalışmalarımız, Altıncı Bölge Temsilciliği adıyla devam etmeye başladı. Her iki bölgenin birleştirilmesi, hem fabrika, hem de üye sayısını ikiye katladı...
Bölge Temsilciliği Merkezi olarak Levent'teki ofisi kullanmaya başladık.
O yıllar İstanbul'da, özellikle de bölgemiz içinde, sendikasız işyeri sayısı bir hayli fazlaydı.
Ayrıca, metal iş kolunda işveren destekli sarı sendikaların varlığı, ürkütücü sayılara ulaşmıştı.

ANA HEDEF SENDİKAL ÖRGÜTLENME

Sendikaların ve sendika yöneticilerinin ilk görevleri; sendikasız ve sarı sendikaların faaliyet gösterdiği işyerlerinde çalışanları, kendi sendikalarıyla buluşturmaktır. Bu anlayışla yapılan çalışmalar elbette işçi birliğinin sağlanmasını ve giderek yeni sendikal hakların alınması ve var olan hakların ise geliştirilmesini sağlayacaktır.

Sendikasız işyeri ve sarı sendikaların bulunduğu fabrikalarda sendikal örgütlenme planları yaparken bir taraftan da mevcut toplu sözleşmeleri inceliyordum.
Bir işyerine ait toplu sözleşmenin zam maddesi oldukça dikkatimi çekmişti. Toplu iş sözleşmesinin zam maddesi aynen şöyleydi. "İşyerinde çalışan işçilere her yıl, kârın yarısı (yüzde ellisi) zam olarak verilir."
Enteresan! İnanamadım.

Toplu sözleşmenin bu maddesini bir daha okudum...
Doğru okumuşum, sözleşme maddesi aynen böyle. "İşyerinde çalışan işçilere her yıl kârın yarısı (yüzde ellisi) zam olarak verilir."
Mükemmel (!).

İstanbul'un Esentepe Bölgesinde, iki adet (ikiz) kuleden oluşan ve 2018 yılında açılan Astorya AVM'nin yerinde eskiden, *TATKO otomobil servis istasyonu faaliyet gösteriyordu. 
Aynı zamanda Türkiye'de açılmış olan ilk oto servisini, Yalman Ailesi 1950 Yılında işletmeye açmıştı.  
Tatko otomobil servisinde özellikle Amerikan malı otomobillerin bakım ve tamirleri yapılıyordu. O yıllarda otomobillerin büyük çoğunluğu zaten ABD yapımıydı.
                                           
Haydi ellialtı hoop
HAYDİ ELLİALTI HOOP!

Taksiciler; Chevrolet, Ford, Pleymouth, Dodge ve Desoto marka otomobillerle İstanbullulara hizmet veriyordu. 1960 lı yıllarda taksi şoförlerinin tercih ettikleri markaların başında ise 1956 model Chevrolet geliyordu. Şoförler kendi aralarında birbirlerine "ellialtı hoop" diye sesleniyorlardı.

İstanbul yollarında, bakımlı tertemiz (damalı) taksiler dolaşıyor ve bunları, kravatlı, günlük traşlı ve yolcuların "şoför bey" diye hitap ettiği kibar ve güvenilir taksiciler kullanıyordu.  

Varlıklı aileler ise, plakalarının başında H (hususi) İstanbul yazan genellikle Buick, Craysler, Cadillak, Pleymouth marka lüks otolarla İstanbul yollarını arşınlıyorlardıl... 

Sendika bölge organizatörünü göndererek Tatko Servisi işyeri temsilcilerini çağırttım. Aynı akşam mesai bitimi sonrası, Baştemsilci Metin ve temsilci Halit birlikte geldiler. 

Biraz sohbet ve biraz daha derin tanışma faslından sonra "sizi kutlarım örnek bir sözleşme yapmışsınız. İşverenler kârlarının bölüşümü ile ilgili sözleşme maddelerine kolay, kolay imza atmazlar. Geçtiğimiz yılın zamlarını merak ettim uygulama nasıl oldu bunları konuşalım diye haber göndermiştim dedim.'' Sözüm biter bitmez iki işyeri sendika temsilcisi aynı anda "başkan biz toplu sözleşme değil, toplu sızlaşma yapmışız" diyerek toplu sözleşme safhalarını anlatmaya başladılar...

İŞVEREN KURNAZLIĞI MI, KURNAZLIĞA ÇÖZÜM MÜ?

Galiba beş gün sonraydı...
Tatko Genel Müdürlüğünden bir telefon aldık. Telefondaki şahıs kendisini tanıttı ve bizi genel müdürlükte bir kahve içmeye davet ettiğini belirtti. O yıllarda genel müdürlük (Yönetim Merkezi)Taksim Talimhane'de bulunuyordu. İşyeri temsilcilerimizle birlikte  şirket merkezinde bir araya geldik. Bizi davet eden ve görüşmeye katılan şahıs iş müfettişliğinden ayrıldığını ve birkaç firmanın personel işlerini yönettiğini, bu arada toplu sözleşme müzakerelerine de şirket vekili olarak katıldığını belirtti.

Hoş beş ve kısa bir sohbetten sonra "yaklaşık on civarında işçi (usta) hergün **vizite kağıdı alarak hastahaneye gitmeye başladı bu durum işlerin aksamasına sebep oluyor buna bir çözüm bulmak gerekir, bu yüzden sizi davet ettik" dedi.  

Ben, işçilerin hasta olabileceğini bu yüzden hastahaneye gidip muayene olmalarının hakları olduğunu ve bu durumun engellenemeyeceğini bahsederek, konuyu toplu sözleşme yapım yönetim ve uygulamasına getirdim. İki yıldır toplu sözleşmede belirtilen zamların neden ödenmediğini, kârın yarısının işçilere verilmesi gerekirken neden tam olarak uygulanmadığını sorduğumda "servis kâr etmedi iki yıldır zararda" cevabını almıştım.

Zarar ettiğini belirttiğiniz bu işletmede, anlaşılıyor ki geçen yıllardaki zararlarda işçilerin bir kusuru olmamış, dolayısı ile işçilerin hastahaneye gitmeleri zarar eden bir işyerini fazla etkilemez, diyerek artık kalkmak istediğimi belirttim.
İki dakika beklememiz rica edildi. Biraz sonra yanımızdan ayrılan şahıs başka biriyle içeri girdi ve ***Mustafa Yalman Bey de sizinle tanışmak istedi diyerek Mustafa Bey'in şirket ortağı olduğunu belirtti.

Mustafa Beyle tanışma ve sohbet faslı, az sonra müzakereye dönüştü. Görüşme sonunda geçtiğimiz yılları tam olarak telafi etmese de işçilerin tamamına yeni yapılacak sözleşme dönemine kadar ****seyyanen olmak kaydı ile ek zam protokolü yapmış, işyeri temsilcilerimizle birlikte işyerine giderek işçilere açıklamıştık...

*Tatko aynı zamanda Goodyear fabrikasının ortaklarındandı.
** İşveren tarafından doldurulan hastahaneye sevk evrakı niteliğinde, işçilere ait bilgileri içeren kaşeli imzalı evrak.
*** Mustafa Yalman, Gazeteci Ahmet Emin Yalman'ın kardeşi, Galatasaray Başkanlığını yapan Alp Yalman'ın babasıdır.

****Herkese eşit olarak.