26 Eylül 2014 Cuma

SİLAHTARAĞA ÇUKURU (ZİLİFTARAĞA) I

LALE DEVRİ SADABAD VE HALİÇ

Osmanlı İmparatorluğu, III. Ahmet döneminin bir bölümüne Lale Devri dendiğini biliyoruz. Bu devirde Kağıthane Bölgesi, İstanbul seçkinlerinin en önemli ve en çok sevilen mesire (gezinti) yeriydi.Kağıthane deresinin iki yanına, kasır, saray, köşk ve hamamlar yapılmış, giderek buralarda uzun süreli şenliklerin yapılması günümüz deyimiyle  moda haline gelmişti. Bu şenliklere daha sonraları "Sadabad Şenlikleri" denilmeye başlanmıştır.

O zamanlar, içinde onlarca çeşit balığın oynaştığı bir akvaryum gibi olan, masmavi Haliç'in her iki yakası çok beğenilen güzide bir yerleşim bölgesiydi...


Yüzlerce sene, şenliklerin çılgınca yaşandığı, Kağıthane deresinin denizle buluştuğu yer olan Silahtarağa, Marmara Denizi'nden ayrılarak kara içine doğru uzanan Haliç'in de son bulduğu noktadır.
                         
Haliç'in her iki yanı ve Silahtarağa, kısa bir zaman öncesine kadar İstanbul'un en önemli sanayi bölgelerinden biri durumundaydı.  

                                 1929 yılına ait AKŞAM Gazetesinden (Emlakkulisi.com).

Bu satırların yazarı, yedi sekizli yaşlarında Eyüp'te denize girdi. Oniki, onbeş yaşlarında, Kasımpaşa vapur iskelesinde oltayla balık tuttu. Yirmibeş, otuzlu yaşlarında Silahtarağa ve Haliç'in her iki yakasında uzun yıllar işçi ve sendika yöneticisi olarak çalıştı, başkan olarak önemli görevlerde bulundu.

Çoğu zaman döküm fabrikalarının bacalarından çıkan dumanlı havayı soludu. Bazen de Alibeyköy, Yıldıztabya ve Küçükköy'ün çamurlu sokaklarında ıslanarak yürüdü.

İş bitimi fabrika önlerinde, sendika bildirileri dağıttı. Başka bir gün çeşitli semt kahvelerinde işçi ve sendika üyeleriyle toplantılar yaptı...

HALİÇ VE FABRİKALAR

Cumhuriyet dönemi ile birlikte Haliç bölgesinde yeni fabrikalar kurulmaya başlandı. Haliç'in Beyoğlu tarafında 1923 yılında Sütlüce Mezbahası, 1925 yılında da Karaağaç semtinde Şakir Zümre ilk özel sektör fabrikası kuruldu.

Türkiye'de ilk bombanın bu fabrikada yapıldığı söylenir. Fabrikasında silah üreten "Zümrezade Şakir Bey" Türkiye'de ilk silah ihracatını da yapan firma sahibi olarak Türk sanayicileri içinde yer aldı.

Haliç'in Beyoğlu tarafında kurulan Şakir Zümre Fabrikası'nın devamında, Çolakoğlu Demir, Arçelik Buzdolabı, Halıcıoğlu Tel Çivi, Demas Demir Çekme, Alanya Demir Çekme, Kısmet Fermuar, Ramazanoğlu Bakır, Kutup Kazan, Diren Kollektif Madeni Eşya fabrikaları ile Taşkızak, Cami Altı, Haliç Tersaneleri bulunuyordu.
                                                                                           

Sünnet Köprüsü Mevkisinde, Kar Demir Çekme, Fer Döküm ve Estaş (Nurmetal) fabrikaları bacalarından duman çıkararak üretim yapmaya devam ederlerdi.

KAĞITHANE,  CENDERE, AYAZAĞA

Kağıthane ve Cendere boyunca, Kemerburgaz'a kadar uzanan bölgede kurulan fabrikaların bir kısmı şunlardı. Rabak Bakır, Arabacıoğlu Kereste, Keleş Mermer, Biksan Kablo, Çelik İzabe, Ünika Kablo, Ege Kimya, Plastifay Plastik, Kader Mensucat, Boronkay, Detel Demir Çekme, Hacı Şakir Sabun ve çok sayıda deterjan fabrika ve seramik atölyeleri.

DÖKÜM ve ÇELİK MERKEZİ

Silahtarağa; Adeta döküm, kalorifer kazanı, çelik ve izabe fabrikaları merkezine dönüşmüştü...

Koç Holding'e ait, ülkenin en büyük döküm fabrikası, Türk Demir Döküm ve sanayici Erenyol ailesine ait,Turgut Özal'ın da genel müdürlük yaptığı Elektrometal döküm ve izabe fabrikaları burada kuruldu.

Alibeyköy'e doğru uzayan güzergâh üzerinde, Yıldız Kazan, Gayret Demir Çekme, küçük Demir Döküm, Sungurlar Kazan ve küçük Sungurlar Fabrikaları faaliyet göstermeye başladı.

Çelik Endüstri, Makina Kimya av Fişeği, Aslan Tuğla, Otoyay, Preskold Buzdolabı, Bahariye Demir Çekme, Bahariye Mensucat, Çeltik, Gislaved Lastik, Kaynak Elektrot, Ayvansaray Cıvata Fabrikası ise, Haliç'in Silahtarağa'dan başlayan ve Eyüp, Ayvansaray yönünde kurulan fabrikalardı.

ÜRETİM ÇEŞİTLİLİĞİ

Lastikten, tekstile, deterjandan kabloya, silah yapımından karoseriye ve kalorifer kazanlarına, inşaat demirinden traktör parçalarına ve gemi yapımına kadar çeşitli sanayi dalında imalat yapan yüzlerce fabrika, atölye ve tersanelerin kurulduğu bu bölge, tam anlamıyla adı konmamış organize sanayi bölgeleri durumundaydı.

Türkiye'de işçi işveren ilişkileri konularında ki hareketliliğin büyük bir kısmı işte bu bölgede yaşandı. Direniş, grev, lokavt ve çeşitli eylemlerin yaşandığı olaylarda, elbette uzun süren acılar da yaşandı...
Kısa süren mutluluklara da şahit olan bu bölge, işçi sınıfı tarihine çalışanlar lehine kazanım olarak yazılan bir çok olayın da geliştiği yerdi...

Bu yazımızla dünyanın, Altın Boynuz dedikleri (Golden Horn) Haliç'i anlatmaya çalışmak istedik.
Mimar, mühendis, doçent, doktor, profesörlerimiz var. Belediyelerimiz, belediye meclislerimiz var. Valilerimiz, il genel meclisi üyelerimiz var. Bu koca koca unvanlı insanlar şehir yönetimlerinde, çoğu zaman yönetici, danışman, hukukçu olarak görevlerde bulundular.

Zaman zaman da, kadın doğum doktorunu belediye başkanı, ayakkabı boyacısını il genel meclisi üyesi olarak seçtik.
Seçtik denemez aslında, istemesek de seçtirdiler bizlere!

Haliç kenarına fabrika konduranlar, ucuz fabrika arsaları aldılar. Belkide teşvikle aldılar, orasını bilmiyoruz. On yıllarca buralardan büyük paralar kazandılar. Bir çoğunun hanları hamamları uçakları, oldu, bir kısmının ise fazladan mersedesleri, metresleri...
Bulundukları yerde tevsiatlara girdiler. Başka yerlerde yeni fabrikalar yaptılar. Zenginliklerine zenginlik kattılar. Anlatmak istediğimiz onların zenginlikleri, hanları, hamamları elbette değil.

Bir zamanlar, Fatih'in donanmasını yüzdürdüğü Haliç'in, kısa zamanda ne hallere geldiğini anlatabilmek.

Elli yıl boyunca Kağıthane deresi yoluyla bakır fabrikaları, sabun ve deterjan fabrikaları, boya fabrikaları Haliç'e atık asitlerini boşalttılar, balık ve canlı bırakmadılar.
Mermer fabrikaları, plastik fabrikaları zararlı atıklarını sürekli Haliç'e gönderdi. Döküm ve haddehaneler her türlü zararlı çamurlarını Haliç'e attılar. Arıtma yapmadılar, yapmaya da ihtiyaç duymadılar. Seçilenler de arıtma yaptırmadı, yaptıramadı onlara...


Sanayicilerimiz, yöneticilerin ve idarecilerin gözlerinin içine baka, baka Haliç'te balık ve canlı bırakmadılar. Her türlü atıklarıyla Haliç'i doldurdular. Silahtarağa'ya kadar giden şehir hatları vapurlarının yüzdüğü Haliç'te, kayıklar bile ilerleyemez oldu.

Eski İstanbul efendisi insanların oturduğu semtlerden kaçışlar başladı.Büyük çoğunluk kokudan evlerinde oturamaz duruma geldi. Bir kısmı başka yerlere kiraya gitti, bazısı da ucuz, ucuz sattı evlerini.

90 lı yıllarda fabrika yerleri İstanbul Belediye'si tarafından istimlak edildi. Pazarlıklar yapıldı. Değerler biçildi. Fabrika sahipleri, bir kere daha, hayır iki kere daha kazandılar. Hem fabrika bina ve arsa değerlerinin karşılığını aldılar, hem de başka bölgelerden yeni fabrika arsaları aldılar.

Haliç'in çamurunu temizlemek, sularını arıtmak ve bunların bedelini ödemek de İstanbul halkına kaldı...

DEVAM EDECEK

20 Eylül 2014 Cumartesi

İŞ KAZALARI, İŞ GÜVENLİĞİ VE ÇEVRE SAĞLIĞI

Yakın geçmişte, 301 maden emekçisi, Soma kömür ocaklarında toprağa verildi. Tuzla'da kurulu tersanelerde sık sık meydana gelen kazalarda işçi ölümlerini, yaralanmalarını, basından ve görüntülü haberlerden öğreniyoruz.

Mecidiyeköy'de yapımı sürdürülen, Torunlar şirketine ait inşaatlarda, ekmek parası peşinde ki 10 işçi "asansör kazası" denilerek göz göre göre ölüme gönderildi.                    

Kaza değil "cinayet" diye basına yansıyan feryatlar can acıtıyor.
Canlar acıyor ama, asıl ateş düştüğü yeri yakıyor, kavuruyor...
Bunlar ölümlü büyük kazalar.
Gazeteler yazıyor, televizyonlar görüntü veriyor.
Her ölümlü kaza sonrası ilgililer ve bu konuda söz söylemeyi kendilerinde hak görenlerin büyük bir kısmı, ekranlara çıkıyor, ortalıkta görülmeye başlıyor...

"Kader bu, kaderin önüne geçilmez."
"Mutlu öldüler."
"Onlar şehit oldular."
"Suçlular bulunacak"...

Siyasi demeçler ardı ardına söylenip duruyor...
Değişen ne var?  Neler değişiyor ?

Kocaman bir hiç...

İŞ KAZASI NE DEMEK

Çalışırken bu kadar çok sayıda kaza oluyorsa buna iş kazası diyemeyiz.
Kaza, ölüm ve yaralanmalar çoğalıyorsa, demek oluyor ki yeterli önlem alınmıyor. 
İş güvenliğinin sağlanmış olması, önlemlerin tam olarak alınmasını ifade eder. 
İşte iş kazası, yeterli önlemler alındıktan sonra oluşan kazadır. İş yerlerinde yeterli önlemlerin alınmasını sağlamayan işyeri sahipleri, bunları yeterli biçimde denetlemeyen devlet, kazalarda ölen ve yaralanan insanların sorumlusudur.

Her kaza sonrası, dizlerini döven anaları, yiğidinin tabutunu okşayan babaları görüyoruz.
Son yıllarda meydana gelen kazaların çokluğu ve önüne geçilemez olduğu, yayınlanan devlet istatistiklerinden de anlaşılıyor.

Toplu ölümler, kalabalık cenaze görüntüleri, elbette hepimizi üzüntüye sevk ediyor...
Bu durum artık son bulmalı...

Görev ihmali, yasa ihmali, denetim ve yaptırım eksikliği gibi nedenlerle bir çok hayat toprağa veriliyor.

Ülkemizde meydana gelen kazaların en önemli unsuru kısa zamanda, çok kâr etmek hırsı değil mi?
Kısa zamanda kâr öne çıkınca, insan unsuru gerilere düşüyor.
Gelişmiş ülkeler gerçeğinde, en önemli unsurun  insan olduğunu biliyoruz.

Sanayide, eğitimde, ekonomide, sağlıkta, sporda, trafik ve her konuda planlama, insana göre yapılıyor. Yapılan işler, işte bu anlayışla hayata geçirilip, uygulanıyor.

İŞ KAZALARI                           
                       
İş kazaları ve işçi sağlığı konularında yapılması gereken ana işlerin başında, çalışma koşullarının düzeltilmesi gelir.

Bu işin diğer adı, "iş çevresinin insancıllaştırılması" dır.

İşçiler, çalışma koşullarının iyileştirilmesinde ve güvenli hale getirilmesinde mutlaka söz sahibi olmalıdır. Daha doğrusu çalışma koşullarını ilgilendiren tüm konularda işçi söz ve karar sahibi olmalıdır.

Söz sahibi olmak ve bu konuda yaptırımlar gerçekleştirmek, ancak sendikalar vasıtası ile olur.

Kazaların meydana geldiği işyerlerine bakıldığında, daha çok sendikasızlığı görüyoruz. Sendikasızlık ve "taşeronla" çalışmak, kazaların oluş sebeplerinden sayılmaz mı?

Kazalar, sadece kanun yapmak, yönetmelik çıkarmakla engellenemez. İyi bir kanun ve yönetmelik sıkı bir denetim gerektirmiyorsa çok da işe yaramayabilir.
Bu hususta gerçek ve en iyi denetmen sendikalardır.
Çalışma süreleri, gün içinde ki molalar, izinler, tatil hak ve uygulamaları, çalışanlar lehine, ancak tam olarak sendikalar vasıtası ile sağlanır.



1976 yılında ABD'de yapılan uluslararası çelik konferansına, Türkiye'den,T.Maden-İş Sendikası davet edilmişti. Pitsburg'ta yapılan konferansa,
Genel Başkan Vekili,Toplu Sözleşme, Araştırma, Ücret ve Ekonomi Politika Daireleri Başkanı olarak  Hüseyin Ekinci(ben) ve Araştırma Dairesi Müdürü Ali. Eşref Turan katıldı. Dört gün devam eden konferansta ağırlıklı olarak çelik işçilerinin sorunları görüşülüp tartışıldı. Konferans bitiminde ABD Çelik İşçileri Sendikası (United Steelworkers) ile Almanya I G Metall Sendikası yöneticileri  ile görüşmeler yapıldı. Konuşmalar özellikle, çalışma koşul ve süreleri ile, iş kazaları, işçi sağlığı ve iş emniyeti konularında oldu.  

Konferans bitiminde, Pitsburgh'ta bulunan çelik ve Detroit'te kurulu otomobil fabrikalarını ziyaret edildi. Üretim, teknoloji, sendikal çalışma, işçi hak ve ücretleri konularında yerinde inceleme yapıldı.

Özellikle yassı mamul üreten fabrikada, incelemelerimizi yoğunlaştırdık. 
Kenarında bir çok çelik fabrikasının, kurulu bulunduğu, Pitsburgh ırmaklarında, onlarca çocuğun neşe içinde balık tuttuklarını, fabrikalarda milyon tonlarca çelik üretilirken, çevreye zarar verilmediğini, ırmakların masmavi aktığını, içinde balıkların oynaştığını görüyorlardı....

Fabrikaların, dışarıdan görünen yerlerinde "1975 yılında bu fabrikada sadece bir iş kazası oldu."
Bir başka fabrikada "bu iş yerinde 1975 yılında çevre sağlığı için.......... dolar harcanmıştır." Yine başka bir fabrikanın dış duvarına asılı levhada "önce iş güvenliği" şeklinde ki yazılar dikkatlerini çekmişti.

Fabrikaların, işçi sağlığı, iş güvenliği ve çevre sağlığı düzeni için, adeta birbirleri ile yarıştıklarına şahit olmuşlardı.

AĞIRLIKLI ÜRETİM

4000 işçinin çalıştığı yassı çelik üretimi yapan bir fabrikanın 1975 yılı üretimi 4,5 milyon ton iken, aynı yıl Erdemir 8.000 civarında ki çalışanıyla yaklaşık 900 bin ton üretim yapmaktaydı...


Çalışanlara ve çevreye değer verilmesi, kazaların önlenmesi konularında ki tedbir ve uygulamalar   acaba, üretime de olumlu katkılar yapmaz mı?

14 Eylül 2014 Pazar

GÜNÜMÜZDE SENDİKALAR


SENDİKA NEDİR NİÇİN VARDIR? 
Sendikalar, üyelerinin hak ve menfaatlerini, işverenlere ve bazen de devlete karşı korumak için kurulan işçi örgütleridir. İşçiler, bu kuruluşlara üye olurlar ve her ay, tüzüklerinde belirtilen bir aidat öderler. 

Sendikalar kâr etmek için kurulan ticaret şirketleri gibi davranamazlar. 
Tabipler odası, mimarlar odası, barolar, gibi meslek örgütleri olmadıkları için amaç ve çalışmaları onların faaliyetlerinden oldukça farklıdır. 
Kalkındırma ve güzelleştirme dernekleri veya vakıflar gibi de olamazlar.

Sendikalar dinamik örgütleridir. 
Özünde, bitmez, tükenmez bir sınıf mücadelesi vardır.  
Kitle örgütü olmaları nedeni ile, üyeleri çeşitli siyasi anlayış ve ideolojilerde olabilir.
Aralarında, ayrı inançlarda, değişik milliyette insanlar bulunabilir. 
İçlerinde, nitelikli ve mesleki bakımdan oldukça donanımlı insanlar olduğu gibi, çok sayıda niteliksiz, düz işçileri de barındırırlar. 

İşte bu yapı "birlikten kuvvet doğar" anlayışını meydana getirir. Bu anlayış ise sınıf bilinci alfabesinin birinci harfi gibidir...
Onları bir arada tutan, birlikte davranmalarını sağlayan, mücadele ve dayanışmalarında güçlü kılan, zafere taşıyan işte bu anlayıştır.

Kısaca emeğin "en yüce değer" olduğu bilincine ulaşan insanların meydana getirdiği topluluktur sendika.

Türkiye'de sendikal hareketler,1800 lü yılların sonlarına doğru etkili şekilde görülmeye başlamıştır. Asıl işçi örgütlenmeleri, 1908 İkinci Meşrutiyetle birlikte devam etmiştir. 

Cumhuriyetin, tek partili dönemlerinde sendika ve birlikler üzerinde zaman, zaman bazı baskı ve yasakçılık oluşmuştur. 
Bu engelleyici yöntemlere rağmen işçiler, yine de örgütlenme çalışmalarını devam ettirebilmişlerdir.  
                                        
1960 askeri darbe sonrası, özgürlükçü bir anayasanın yürürlüğe girmesi ile, sendikal hareketlerde çok daha önemli gelişmeler meydana gelmiştir. 

1963 yılında çıkarılan 274 sayılı Sendikalar Kanunu, başarılı sendikal örgütlenmelerin asıl unsuru olmuş,1960 ve 1970 ler,Türkiye sendikal hareketlerinin olabildiğince yükselir hale geldiği yıllar olarak gözlenmektedir.

Bu yıllarda sendikaların gelişme  ve örgütlenmeleri hususunda başarılı çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar sırasında, Seyfi Demirsoy, Kemal Türkler, Rıza Kuas, Abdullah Baştürk gibi dirayetli liderlerin yetiştiği görülmektedir. Sendika ve konfederasyon başkanlıkları sırasında, verdikleri mücadeleler sonunda önemli işler yaparak unutulmaz olmuşlardır.


Fabrika ve işletmelerde, çalışanlarla, çalıştıranlar güç bakımından eşit değildir. İşçi sınıfı tarihinde, bu eşitsizliğin genellikle sömürüye neden olduğu bilinmektedir...

Sendikaların asıl görevleri işte, tam da burada başlamaktadır. 
İşçiler sömürüye karşı mücadeleyi, ancak sendikaları vasıtası ile başarabilirler. Kalıcı ve yeni haklar elde etmek, yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek, yine sendikaları ile verecekleri mücadele ile sağlanabilir.

Mücadeleleri başlatacak, yönetecek ve sonuçlandıracak, donanımlı, başkan ve yöneticiler, işte bu mücadeleler sonucunda meydana çıkar. Grev çadırları ve meydanlar, sendikacılık okulunun birinci sınıflarıdır...

Gazeteci Bekir Coşkun’un, 28 Mayıs 2014 tarihli SÖZCÜ Gazetesinde yazdığı "SENDİKACI" başlıklı yazısı, günümüz sendika çalışmalarının bir kısmına çok önemli bir ayna tutuyor. 

Soma da 301 madencimizin, toprağa verildikleri günlere rastlıyor bu yazı. Uzun zamandır sendikal konularda, böyle acı veren ve iç karartan bir yazı yazılmadı.Yazıyı okuyan siyasetçilerin, ilgili bürokratların, aydınların, tüm sorumluların ve de herkesin üzüntü duymaması mümkün olabilir mi?

İster maden ocağında, ister binlerce derecede ergimiş maden potasının karşısında, ter döken işçinin bu yazıyı okuyunca, elbette canının acıması kaçınılmazdır.  

Üçyüzbir maden işçisinin ölümünden sorumlu olanlar tabii ki bellidir. Bu olay siyasetçisinden, bürokratlara, işvereninden sendikacılara kadar uzayan bir görev ihmali ve ihanete varan bir durum değil midir? 
Üçyüzbir emekçinin toprağa verilmesi, bu nedenle, anaların ağlaması, çocukların babasız kalması, aymazlık ve aşırı kâr hırsı değil de nedir?

İşyerlerinde, daha doğrusu çalışma hayatımızın genelinde, işçi sağlığı ve iş güvenliği ne durumdadır? İş güvenliğinin sağlanmasında devletin ve sendikaların rolü ve görevleri nelerdir? 
Bu konu hakkında, siyasiler, bürokratlar, gözleri paradan başka hiçbir şey görmeyen patronlar, patron vekilleri, müdürler, mühendisler, denetçiler ve daha bir sürü ilgilinin uzun uzun düşünmeleri gerekir...

2000 li yıllarda ülkemde sendikalar ne haldedir? 
Sendikacılığımızın olması gerektiği yer burası mıdır?
Bu durumda siyasetçinin, sendikacının, işçinin rolü nedir?
Sendikalarımız, sendikacılarımız yeterli donanıma sahipler mi ?
Sendika yöneticilerinin bir, iki, beş kere düşünmeleri gerekmez mi?

BİRLİKTEN KUVVET DOĞAR

Patronların, sarı ve işverenden yana olan işçi sendikaları ile çalışmaları onları himaye etmeleri onları zorla sarı sendikalara yönlendirmeleri hatta üye yaptırmaları işveren  adına anlaşılabilir! 
İşverenin ucuza işçi çalıştırmak, işçi sağlığı ve iş güvenliğine yatırım yapmamak, kârlarını daha da artıracaktır. Türkiye de bu uygulama, artık olağan hale (gelmiş) getirilmiştir.

Bu durumda devlete görev düşmüyor mu? Devlet yapılanması, işçilerin, çalışanların haklarını, sadece laf ve çıkarılan yasa ve yönetmeliklerle sağlayamaz. Etkili denetim yapması da (yaptırması) şarttır. 

En basit ifade ile sendika, birliktir. Bir olmaktır. Birlikte güçlü olmaktır.
Sendikaların ve sendikacıların ilk işi üye tabanlarını oluşturmak ve sayısal olarak büyütmektir. Zaten sendikal eylemler de ilk cümle,"bir elin nesi var, iki elin sesi var" söylemi değil midir? 


İşveren sendikaları, bu işi  oldukça kolay yaparlar. İki satırlık bir yazı ile bu işi başarırlar. Hemen bir araya gelebilirler. Grevlere karşı koymak, işçi sendikalarının mücadele kararlılığını ve eylemlerini bastırmak için kullanacakları, lokavt fonlarını güçlendirerek şişirirler. 

İşveren sendikaları hükumetler nezdinde genellikle saygındır. Medya ve yazılı basın, onların söylemlerine oldukça önem verir. Onlar da her zaman ve her yerde her şeyi konuşmazlar, neyin nerede ne zaman konuşulacağını gayet iyi bilirler. 

Hukukçuları, ekonomistleri, her konuya özgü uzmanları ve her zaman bol paraları vardır. Geçtiğimiz yıllarda işverenlere ait sivil toplum (PATRON) örgütleri ile işbirliği yapmaları halinde hükumetleri bile düşürdükleri görülmüştür!...


İşçi sendikaları  ise iki türlü örgütlenir.

Birincisinin işi kolaydır. İşçilerin üye olmalarına yetkililerce göz yumulur. Hatta işverene yakın bir kısım adamlar devreye sokulur, işçilerin üye yazılmalarına yardımcı olunur. Genellikle bu sendikaların kurulmasına da destek verilir. 

Prosedür çarçabuk tamamlattırılır. Toplu sözleşme yetkisi aldırılır.  Çoğu zaman işçilerin bile sonradan duyacakları iki ya da üç yıl süreli toplu sözleşmeler imzalarlar. İşte bu gibi sendikalara “ SARI SENDİKA”, yöneticilerine de “SARI SENDİKACI” denir. Bu sarı sendikalar altmışlı, yetmişli yıllarda çok sayıda vardı. Günümüzde de var oldukları biliniyor.

Bu gün de var olduğu bilinen "işçi sarı sendikalarına" rağmen, bir tane de olsa "işveren sarı sendikası" mevcut değildir!

Sendikalar, sivil toplum örgütü  olmanın ötesinde, mücadele örgütleridirler....
Gerçek işçi sendikalarının işleri ise oldukça zordur. Sendika üye tabanlarının sayısal olarak güçlü olması, maddi güçlülüğü de yaratır. 

Güçlü sendikaların varlığı, işverenlerin menfaatlerine doğal olarak aykırıdır ve karşılarındaki işçi sendikası güçlü olsun  istemezler. 

Gerçek sendikaların sayısal ve parasal olarak güçlenmesini her zaman engellemeye çalışırlar. İşçi sendikalarının gücü, üye sayılarının çokluğu ile doğru orantılıdır.

Yıllarca gerçek sendikacı olarak tanıdığımız yöneticilerin varlığını biliyoruz. Sendikalarını geliştiremeyen, üye tabanını sayısal olarak güçlendiremeyen yöneticilerin, gerçek de olsa, solcu da olsa, devrimci de olsa varlıkları çok şey ifade etmez.

Sendikalar sınıf ve kitle örgütleridir. Demokratik kitle örgütü olmak, bu vasıflarıyla faaliyet göstermek durumundadırlar. Üyeleri aynı siyasi düşüncede ve aynı ideolojide olmayabilir. İnançları ayrı, milliyetleri, cinsiyetleri farklı olabilir. 

Onların bir olmaları, birlik olmaları ortak menfaatleri ile ilgilidir. Çalışma şart ve koşulları, işçi sağlığı, iş güvenliği, ücret durumları ve kısaca yaşam kalitelerinin yükseltilmesi gibi konular, ortak menfaatlerini oluşturan unsurlardır. Birlik olmak, birlikte mücadele etmek, mücadelede başarılı olmanın önemli şartlarından biridir.

Elbette sendikacıların da siyasi görüşleri vardır ve olacaktır. Olmalıdır da.
Ancak sendikacılar, sendikal çalışma ve eylemlerini sadece kendi siyasi görüşlerine göre yapamazlar. 

Geçmişte bazı sendika ve sendikacıların siyasi görüşlerini doğrudan yansıttıkları, sendikal çalışmalarda başarılı olamadıkları, hatta işçi sınıfının birliğine zarar verdikleri açıkça görülmüştür.



Çalışmalarını siyasi iktidarlara yaslamak onların tarafında olmak, iktidarın ekonomi politikalarına uygun davranmak da, gerçek sendikal anlayış ve uygulamasıyla da asla bağdaşmaz.

11 Eylül 2014 Perşembe

12 EYLÜL DARBESİNİN İŞÇİLERE ETKİSİ

12 Eylül Faşist Darbesinin üzerinden çok yıllar geçti.

Bu cümle çok kolay yazıldı... 
Kolayca da söyleniyor, 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden yıllar geçti. 

Oysa gerçek başka. 
Gerçeklerin anlatılması kolay değil...  

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden evet çok yıl geçti, geçti ama, deldi de geçti...

Gerçekleri, herkes kendine göre anlıyor...  

Anlatılanları, yine herkes, anladığı kadar biliyor...
Anlatılsa bile anlatılanları, yaşamayanlar tam anlayabiliyor mu?..
Doğrusu gerçekleri, tam olarak o günleri, yaşayanlar biliyor... 

EYLÜL ZOR AY

Eylül, ülke insanının bir kesimine göre her zaman zor ay. 

Sonbaharın ilk ayı. 

Sonraki mevsim, kış... 
Kışın içinde bir de "zemheri" var ki...
Adına uygun bir soğuk yapınca, titretir insanı...

Odun, kömür...  


Okul, çanta, defter, kalem... 

Ayakkabı, önlük…

Zor mu? Zor, hem de çok zor… 
12 Eylül ise zorların en zoru...
Ne anlarsan anla...

BİRİLER İÇİN

Birileri için, vatanın kurtuluşu...
Birileri için, ürkeklik...
Birileri için, kuşku...
Birileri için, işsizlik, açlık...
Birileri için muhbirlik...
Birileri için polis kapıda, bileklerde kelepçe...
Birileri için aylarca, yıllarca hapislik, işkence...
Birileri için, darağacı...
Birileri için, "asmayalım da besleyelim mi"?

Kaybolan babalar...
Babasız kalan çocuklar...

Ağlayan analar...
Dinmeyen gözyaşları... 

Kısaca işte,12 Eylül'ün özeti...

Devletin başına oturup, yönetime el koyan zorbalar, toplumun birçok kesimine suçlu gözüyle bakıyor.


İşçi sınıfının bir kesimini, DİSK ve üyelerini, zanlı gözüyle değil, karar verilmiş, hüküm giymiş "suçlu" anlayışı ile görüyorlar.
Ülke yönetimine el koyan generallerden biri ilk günlerinde “otel garsonu bile benim kadar maaş alıyor” demişti. Daha ilk demeçlerinin birinde, ülkedeki gerçek ve devrimci sendikaları “suçlu” ilan etmişti. 

Darbeciler, ülke yönetimine el koyar koymaz, DİSK ve üye sendikaların faaliyetlerini durdurdu. Yönetimlerine, emek ve emekçi düşmanı "kayyum" tayin ettiler. 
Yine bu sendikaları, yıllarca bu anlayıştaki darbe hayranı, darbecilerin gözü kulağı durumundaki "kayyumlarla" yönettiler.

DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk, Genel Sekreter Fehmi Işıklar ve yöneticilerin tamamını, temsilci ve üyelerin ileri gelenlerini tutuklattırıp, yıllarca hapis damlarında yatırdılar. Davutpaşa "Otağı Hümayun"da işkencelerden geçirdiler...
Metris ve Hasdal ceza evlerinde aylar ve yıllarca tecrit edildiler.

İnsanlık vasıflarını kaybetmiş darbeci ve uşakları, insanlığı unutturmak istediler... 

Sendika merkez, şube ve ofislerinde defalarca arama yaptılar. 
Suç belgeleri aradılar, d
idik didik ettiler her yeri. 
Yok işte, delil yok, suç belgesi yok. 
Suç yok, delil de yok...

Suçlu ilan ettikleri, DİSK yönetici ve üyeleri "suç yok, delil de yok" ama nedeni belli bir şekilde hapis damlarına kondu.



YARGILAMA

Yargılamalar, duruşmalar bilerek ve isteyerek yıllarca sürdürüldü. DİSK'İN Avukatı Ercüment Tahiroğlu ve devrimci avukatlar, duruşmalar srasında çok önemli savunmalar yaptılar. 

Yıllar sonra davalar, sıkıyönetim mahkemelerince beraatla sonuçlandı. 

İşte bunu da söylemek kolay, iki kelime, sadece iki kelime, beraat ettiler...


İşkenceli günler, sevdiklerinden, sevenlerinden ayrılık, acılar ve ömürden kaybolan yıllar... 

Bu uzun sürede, içeride ve dışarıda elbette hayat devam ediyordu...


Çocuklar okula başlayacak, 

Okula götürecek, baba yok... 
Soba yanacak, odun yok...
Odun alınacak, para yok.
Beş, altı yıl sonra, 
Baba beraat ediyor, suç yok...
Baba iş arıyor, iş yok...
İş yok, aş da yok...

Darbeci general, ''garson benim kadar maaş alıyor'' diyerek çalışanların ücretlerinin yüksek olduğunu da işaret ediyordu. 
Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı ''ben zengini severim'' diyen, kollarını sıvadı ve işçi ücretlerini birlikte törpüleyerek ayarladılar!.

İşçileri zorla sarı sendikalara üye yaptırdılar...

Çalışanların, demokratik mücadele sonucunda, toplu sözleşmeler yolu ile elde ettikleri ikramiye, kıdem tazminatı, çalışma süreleri ve iş güvenliği gibi kazanılmış haklarını birer birer tırpanladılar.  

Sendikalarda çalışan personelin tamamını işten çıkarttılar. Fabrikalardan, solcu diyerek bir çok işçiyi işten attırdılar. Yıllarca bu insanlar iş bulamadı.
Anneler tencerelerde yemek yerine dert kaynattı...
Babalar, kurulan ev sofralarında aç oturup, bu gün iştahım yok diyerek aç kalktılar.

Soğuk günlerde birlikte titrediler... 

Darbeciler ve yalaka siyasileri, bir kere olsun bu suçsuz anne, baba ve çocukları düşünmediler.
Buldozer oldular...
Buldozerin direksiyonuna sıra ile oturdular.
Önlerine geleni ezdiler, insanlığı da öldürdüler...

BİR GARİP TÜRK-İŞ
  
Garip olan şey, kendilerinin büyük olduklarını, her demeçlerinde övünerek söyleyen konfederasyonun, (TÜRK-İŞ) bir yöneticisini darbeci generallerin başında olduğu yönetime bakan vermiş olmasıydı. 

Sendikal örgütlenme, grev hak ve uygulamalarını zorlaştırıp, işçilerin gerçek mücadele, yön ve yöntemlerini ortadan kaldırırken, çok enteresandır, Sosyal Güvenlik Bakanlığı koltuğunda, bir sendikacı oturuyordu.(!) 

Bu,Türk-İş Genel Sekreteri, Sadık Şide'den başkası değildi.

DİSK ve üye sendikaların, yöneticileri hapishanelere gönderilirken, Türk-İş yöneticileri sus pus olmuşlardı. 
Devrimci sendikaların yönetimlerine oturtulan, faşist zihniyetteki "kayyumlarla" işçilerin gerici ve sarı sendikalara transfer pazarlıklarını sürdürüyorlardı. 

Umduklarını 
Kısa zamanda, bulamadılar. 
Gerçek ve devrimci sendikacılık eğitimi alan DİSK üyeleri uzun süre direndi.

Üyeler, direnç gösterdikçe, sıkıyönetim mahkemelerinde, davalar uzatıldıkça uzatılıyordu. 
Bu süreler içinde işverenlerin bir kısmı ise, bilinçli işçileri, işten çıkarmaya devam ediyordu...

Onları ve ailelerini işsizliğe, açlığa mahkum ediyorlardı.
İşten çıkardıkları işçilerin işe alınmamaları için, daha önceden tespit ettikleri isim listeleri, çoktan işverenlerin kendi aralarında paylaşılmıştı.

Darbeciler, bir kısım patron ve "sarılar", el birliği yaparak amaçlarını gerçekleştirdiler. 
DİSK'in sınıf bilinçli tabanını dağıttılar.

İLERİ DEMOKRASİ

İşçi sınıfının, demokratik mücadele örgütü olan sendikal çalışma yolu ile elde ettikleri kazanılmış hakları, ellerinden alınırken bile, darbe kalıntısı siyasiler ''İleri Demokrasi" şirinliğini ağızlarından hiç eksik etmedi. "İleri Demokrasi" söylemlerini hep tekrarlayıp durdular.... 

Nasıl bir "ileri demokrasi" ise, hala çalışan büyük kesimin grevli toplu sözleşme hakkı yok.
Hakkı olduğu iddia edilen kesimin ise grev hakları oldukça sınırlı...

Sendikalara serbestçe üye olma özgürlüğünün önünde, sayısız engeller hala duruyor. 
Siyasiler ve "büyük"(!) işçi konfederasyonu, sessizliğini sürdürmeye devam ederken, bu konfederasyon üyesi çok sayıda sendika, sandukaya* sokulmuş görüntüsü vermiyor mu? 

*Sanduka; Bazı mezarların üzerine konulan, tahta veya mermerden yapılmış sandık.

9 Eylül 2014 Salı

YILMAZ GÜNEY ve DÖKÜM İŞÇİLERİ DİRENİŞİ

SİNEMANIN ÇİRKİN KRALI

"Çirkin Kral", büyük adam, Yılmaz Güney aramızdan ayrılalı yıllar oldu...
9 Eylül 1984 yılında yurt dışında, vatanına hasret, sevdiklerinden ayrı, sevenlerinden uzak, ellerin memleketinde gözlerini hayata kapattı.

Yönetmen Yılmaz Güney, ülkemiz sinema adamlarının bir çoğunun sinema anlayışlarını etkiledi...
Sinema yönetmeni, aktör, senarist, ve yazar olan Yılmaz Güney aynı zamanda bir düşün adamıydı...
Yazar olarak öyküleri dikkatle okundu.
Aktör Yılmaz Güney, yaptığı işlerin hakkını tam olarak verdi...

Ülkemiz, belli dönemlerde, siyasal çalkantılar yaşadı.
Siyasi darbeler oldu. Bu darbelerden elbette yararlananlar da oldu.
Çok sayıda insan ise maddi manevi zararlar gördü.
Yıllarca hapislerde yatırıldılar.
Dünyaları karartılmak istendi.
Aileleri, çocukları açlık, soğuk ve yokluklarla karşı karşıya bırakıldılar.

Yılmaz Güney de çoğu insan gibi birçok soruşturmalardan geçti, hapishanelerde yattı...
Sinema mesleğini hapisteyken de, çok başarılı bir şekilde sürdürdüğünü biliyoruz.
Yılmaz Güney'in sinema anlayış ve çalışmaları hakkındaki görüş ve yazılması gerekenleri, elbette bu konuda söz sahibi olan otoriterlere bırakmamız gerekiyor.

1970 yılında İstanbul, Silahtarağa Bölgesinde Merkez Şube Başkanı olarak sendikal çalışmaları yürütüyor, özellikle de sendikal örgütlenme ve sendikal eğitime çok önem veriyordum.
Bu nedenle de sayısal birikimi elde etme ve eğitim çalışmalarımıza yoğun olarak inadına devam ettiriyordum.
Özellikle metal iş kolunda çalışan işçiler, bu bölgede karargâh kurmuş olan, sarı sendikalardan ayrılabilmek, istedikleri sendikalara üye olmak için direniş ve fabrika işgalleri gibi eylemlere başvuruyorlardı.

SİLAHTARAĞADA  SENDİKAL ÖRGÜTLENME

Bu yıllar, sarı sendika ve işverenlerin baskılarından kurtulmak isteyen farklı sektörlerde çalışan işçilerin, yığınsal olarak DİSK üyesi sendikalara katıldıkları yıllardı.

Gece gündüz, sabah akşam, yağmur çamur, kar ve soğuk demeden, yaptığımız çalışmalarla Türk Demirdöküm, Sungurlar Kazan, Çelik Endüsrisi, Elektrometal ve Bahariye Demir Çekme fabrikalarında çalışan işçiler sarı sendika zincirlerini kırdılar.
Yaklaşık 4500 metal işçisi,sendikal özgürlük mücadelesi sonunda MADEN-İŞ çatısı altındaki yerlerini aldılar.
Ayrıca, sendikasız bir çok fabrikada ise, sendika üye örgütlenme çalışmalarımızı devam ettiriyorduk.

SİLAHTARAĞADA SENDİKAL EĞİTİM

Türkiye Maden -İş Sendikasının, 6. Bölge Temsilcisi olarak bölgede yoğun bir eğitim seferberliği başlattım.
Yeni üye eğitimleri, bölge irtibat ofisi ve bölgede bulunan düğün salonlarında devam ediyor, anayasa, iş kanunu, sendika ve toplu sözleşme kanunları ile genel işçi hakları konusunda seminerler yapılıyordu.
Küçük büyük yaptığımız bir çok toplantı sonucunda, yeni üyelerimiz bilgilendirilmeye başlanmıştı.

Sendikal eğitimlerin yanı sıra, Cumartesi, Pazar ve tatil günlerinde, işçi ve ailelerine emekçi dostu sanatçılar tarafından konserler düzenliyordum.
Ruhi Su, Aşık İhsani, ve Aşık Nesimi Çimen kendilerine özgü, devrimci deyiş ve türküleriyle katılanlara duygulu ve hoş anlar yaşatıyorlardı...


Yeni ve eski üyelerimizin bir araya gelmelerini, birbirlerini daha iyi tanıyabilmeleri için bir sinema filmi gösterisi düzenledim. UMUT filminin gösterimini kararlaştırmıştım. Ancak filmi çeşitli nedenlerden ötürü temin edemedim.

Değerli sanatçı, emek ve işçi dostu, sevgili Yılmaz Güney'e telefon ederek konu hakkında görüşmek istediğimi, belirttim.
İkilemedi, düşünmedi bile, "buyurun gelin" dedi.                                   
Levent'te ki evinde randevu verdi.
Önünde iri iki cins köpeğin bulunduğu kapıdan girdim içeri.
Güzel insan değerli eşi, Fatoş hanım ve Yılmaz Güney'in annesi de oradaydı.

Konuşmalarımızın önemli bir bölümü, Demirdöküm Fabrikası işçilerinin başarı ile sonuçlandırdıkları sendikal mücadele ve fabrika işgali konusu üzerine geçti.
Anlattıklarımdan etkilendiğini düşünüyordum ki, sözümü yarıda kesti ve "ben bu olayı filme çekmeliyim" dedi.


Bir süre sonra geniş bir zaman içinde, bu konuyu enine boyuna tekrar konuşmamız gerekebileceğini ve işgal sırasında, fabrika içinde çalışan işçilerle de konuşmak isteyeceğini belirtti ve bu konuda yardımcı olmamı rica etti.
Konuşmalarımızın bir yerinde, " ben senaryoyu, çekim yaparken yazarım abem" dediğini hiç unutamıyorum...
Eşinin getirdiği kalem ve kağıdı aldı, kısa bir not yazdı ve zarfa koyarak kapattı.

"Beyoğlu'nda Akün Film var. Selamımı söyleyin "dedi.
Teşekkür ederek ayrıldım.

"Umut" Silahtarağa Mehtap Sinemasında günler boyunca gösterimde oldu. Bölgede ki işçiler eşleri ve çocuklarıyla birlikte "umutlarını" sürdürmeyi devam ettirerek seyrettiler...

Emekçi ve işçi dostu, büyük sanatçı Yılmaz Güney, seni saygıyla anıyorum...

2. KAVEL DİRENİŞİ 1968


"KAVEL İŞÇİLERİ FABRİKAYI İŞGAL ETTİ"
               

24 TEMMUZ 1963 tarihinde, uzun zamandır beklenen sendika ve grev kanunları, ardı ardına 274 ve 275 sayılarla, resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi.Türkiye'de çalışanların artık bir sendika kanunları oldu. Bundan böyle sendikalara kolayca üye olacaklardı!

Sendikalara üye oldukları için, işverenlerden artık çekinmeye, korkmaya gerek kalmayacaktı!..

Bu güne kadar çalıştıkları bazı fabrikalarda, sendikalara girdikleri, sendika üyesi oldukları için onlara çok acılar çektirilmişti...

Yüzlercesi, işlerini kaybetmiş, binlercesi, işverenin sözüne, baskılarına karşı koyamadıkları için, istemeyerek de olsa sendikalarından istifa ediyorlardı. Çok sayıda işçi ise, patronlarının belirlediği "sarı" sendikalara üye olmak zorunda kalıyorlardı.

El kapısında çalışmak elbette zor.

İşten çıkarılmak kolay, ama yeni iş bulmak kolay değil. Hele, sendikal sebeplerle işten çıkarılınca, yeniden iş bulmak daha da zordu...

İşverenin baskılarına ve isteklerine karşı koymak, direnmek ise, bambaşka bir durum oluşturuyor. Nezarete atılmak (gözaltı), mahkemelere verilmek, hapis yatmak, anarşist, goşist, komünistlikle damgalanmak sanki kaderleri oluyordu bunların. Çoğu zaman ise, bir iki cop darbesiyle kurtulmak amorti sayılıyordu.