silahtarağa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
silahtarağa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2025 Pazartesi

İŞ KAZALARI VE KOPAN PARMAKLAR

Şişli İlçesinin, bir zamanlar dut bahçeleriyle meşhur olan yemyeşil bir bölgesi vardı. Abide-i  Hürriyet Tepesi, Feriköy ve Kurtuluş Mahalleleriyle komşu olan bu yemyeşil dutluk bölgeye Padişah II. Abdülhamit Döneminde 1890 Yılında İsviçreli Adolf ve Walter Bomonti adındaki iki kardeşe bir bira fabrikası yaptırılıyor. Yeşil örtüsü ile ünlü burası, bundan böyle BOMONTİ adıyla anılmaya başlanıyor ve bu defa bira bahçesiyle ünleniyor.

Şişli'den Çağlayan'a doğru uzanan yol üzerindeki bu Bomonti Bira Bahçesi, uzun yıllar İstanbul'lulara hizmet etti. Masaya getirilen ahşap fıçılar içindeki biralar yine ahşap ve cam kupalarla gelenlere sunulurdu..

Bira Fabrikasının kurulması ile birlikte bu bölge yavaş yavaş yerleşim bölgesi haline de
gelmeye başladı. Ufak çapta atölyeler gibi üretimhaneler kurulmaya başlanan bu bölgeye, kısa süre sonra elli, yüz ve daha fazla sayıda işçinin çalıştığı metal işkolu ile lastik, plastik ve tekstil işkollarına ait küçüklü büyüklü fabrikalar ve pres, dökümhane ve dokuma atölyeleri gibi üretimhanelerin yapıldığı görülmeye başlanıyordu. 

Bomonti, kısa zaman içinde özellikle de, hemen her fabrika makinasının tamirinde, gerekli olan parçaların preslendiği veya dökümlerinin yapıldığı çok sayıda pres ve dökümhanelerin kurulduğu, küçük işyerlerinin merkezi haline getirilmişti.

1950-1960 yıllarında metal işkolunda Anka Kablo, Sezai Selah Makine ve Omega Kilit gibi, Lastik İş kolunda ise Güneş Plastik gibi fabrikalar burada kuruluyordu. 

SSK tarafındandan 1979 tarihinde yaptırılan, 2005 Yılında ise kapatılan, ülkemiz ilaç ihtiyacının % 20 sini karşılayabilen SSK'nın tek ilaç fabrikası da burada kuruluydu. İstanbul Çorap Fabrikası, Kondor Radyo Fabrikası, Kervan Sineması da burada Bomonti ismiyle adeta özdeşleşmiş gibiydi. Yanlış hatırlamıyorsam İltaş veya İlsan adında özel sektöre ait büyük bir ilaç fabrikası burada faaliyete geçirilmişti. 

1960 lı yıllardan sonra apartman inşaatlarıyla da meşhur olan bölgeye, daha çok Rum, Musevi ve Ermeni vatandaşlarımızın rağbet ettikleri görülüyordu. Hanımefendi adını alan sokakta, *Zeki Müren de üç apartman yaptırmış (Müren - Alınteri ve Helal Apartmanları) ve bunların birinde bir süre oturmuştur. 

KOPAN PARMAKLAR

Okulların tatil olduğu yaz aylarında, öğrencilerin cep harçlıklarının kendileri tarafından kazanılması elbette çok önemliydi. Yukarda belirttiğimiz pres ve dökümhaneler okul çocukları ile köyünden çalışmak için İstanbula gelen gençlerin daha kolay iş bulabildikleri işletmelerdi. İşbaşı yaptırılır presin nasıl çalıştırılacağı şöyle çabucak anlatılır ve imalata geçilir. 1955 veya 56 yaz tatilinde ben de 15-20 gün bir pres atölyesinde çırak olarak çalışmıştım.

O tarihlerde böyle küçük işletmelerin bir çoğunda patronlar çalışanları hemen sigortalı yaptırmazlardı. Pres ve döküm yapılan küçük işletmelerde kazalar eksik olmazdı. Döküm yapılan yerlerde el ve ayak yanıkları, preshanelerde ise parmak ve el kesikleri çok sık görülürdü. Bu yüzden Bölge Çalışma Müdürlüklerine, SSKurumuna, Valiliklere şikayet ve ihbarlar yapılırdı. Nedenlerinin başında eğitimsizliğin ve iş güvenliğinin tam olarak uygulanmadığı işletmelerde tabiatıyle kazalar da çok sık oluyordu. Otobüslerde, tramvaylarda yolcular arasında ve günlük hayatta parmakları kesik (kopuk) insanları görürdük. 

Eyüp, Silahtarağa, Kağıthane, Şişli, Sarıyer, Beyoğlu, Beşiktaş Bölgeleririnden sorumlu şube başkanı iken, zannediyorum 1965 veya 1966 Yıllarıydı. Bomonti'de faaliyet gösteren, o yıllarda ismi kamuoyu tarafından oldukçe bilinen bir kilit fabrikasına işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda yetkili komisyon olarak teftişe gitmiştik. O yıllarda valiliğin uygun bulduğu durumlarda teftişler yapılabiliniyordu. Çalışma Bakanlığı iş müfettişinin başkanlığında, işçi ve işveren temsilcisinden oluşan üç kişilik komisyonun bu teftişinde işçi temsilcisi olarak ben görevlendirilmiştim. 

Köyünden yeni gelmiş ve bu kilit fabrikasınıda işe başlamış birinin şikayeti üzerine iş müfettişinin çağırısı üzerine vilayette toplandık. Fabrikada gerekli incelemeleri yapmak üzere hangi tarihte habersiz olarak gideceğimizi kararlaştırdık. 

Teftişe gittiğimiz gün fabrikanın kapalı olduğunu görmüştük!!!

Vilayette yaptığımız o gizli toplantıdan İşveren Sendikası temsilcisi veya Bölge Çalışma Müdürlüğü bürokrasisinden bir şekilde işverene haber gitmiş olabilir mi? O yıllarda köklü ve kamuoyunda bilinen fabrika sahipleri bürokrasi ile yakın ilişkilere sahipti herhalde!






28 Nisan 2018 Cumartesi

SENDİKAL ÖZGÜRLÜK YOLU ÖRGÜTLENMEKTEN GEÇER

Otuz beş, kırk yaşlarında, orta boylu, etrafına şaşkın, şaşkın bakan bir adam, 
yalpalayarak içeri girdi. Hızlı, hızlı nefeslenen, kızgın bir surat...
Göz bebeklerinin etrafı kıpkırmızı. 
Bir sağa, bir sola bakıyor. 
"Nâhak yere işten çıkarıldım. Başkan yok mu? Başkanla görüşeceğim" dedi.

Mırıldanma tonundaki bir sesle konuşmuş, yarı anlaşılır şekilde sormuştu soruyu.
Hani bazen umutsuzluğun, tüm yüze yansıdığı zamanlar olur ya, işte durum öyle.
Suratında derinleşen çizgiler, sanki bir yılı üç yıl yaşamış gibi... 

Daha doğrusu yaşamadan yaşlanmış gibi...
Sanki çözümsüzlüğün, daha sorarken anlaşıldığının dışa vurumu... 
Karşımda öylece duruyor...

"Buyur şöyle otur, bir nefeslen dedim."
"Ben başkanla görüşmek istiyorum, dedim ya, o yok mu?" diyerek sordu ve oturdu.
Oturdu demek çok doğru olmaz adeta yığıldı...

Odada üç kişiyiz. 
Üçümüzü de başkanlık makamına uygun görmedi besbelli. Hakkı da yok değil, şube başkanı, yirmi beş yaşında zayıf cüsseli bir genç adam. Şakir Zümre Fabrikasından tornacı Cabir Usta, altmış yaşını aşmış kır saçlı, iş tulumuyla sol tarafta oturuyor. 

Oto Yay Fabrikasından Dursun Koçakoğlu, yine iş elbiseli, uzun boyu ve iri cüssesi ile sağda oturuyordu. Her ikisi de, üyeler tarafından seçilen işyeri sendika baş temsilcilerimiz.
Çalıştıkları fabrikalardaki sorunları görüşüyoruz...

Cabir Usta, yaşlılığının verdiği kıdemli sendika üyesi sıfatıyla, hemen söze girdi, "na hak yere diyorsun ama, mutlaka bir sebebi vardır, durup dururken seni niye çıkarsınlar?" 

Kırıkkale Makine Kimya Fabrikalarında uzun yıllar çalıştığını anlatırdı hep Cabir Usta. Konuşmalarına "ben Makine Kimyada iken" şeklinde başlar, anlatacağı konuları da oldukça uzatırdı. Asıl mesleği tornacılıktı ama, daha çok, pik döküm işlerinde uzmanlaşmıştı.

Şakir Zümre, Cumhuriyetimizin ilk sanayicilerinden birisidir. Atatürk'ün, Bulgaristan'da görev yaptığı (askeri) ataşelik yıllarında tanışmışlar. 
Cumhuriyetin ilk yıllarında, kurduğu, Sütlüce'de ki fabrikasında devlete, uzun yıllar askeri cephane üretmiştir.

Bomba üreten ve yurt dışına, Türkiye'den silah ihracatı yapan ilk Türk sanayicisi olduğu bilinir. 
Savaş sonrası ise ürettiği döküm, emaye kömür sobaları, zengin fakir bir çok evin, belli başlı ısınma aracı olmuştu... 

ANTİKA SOBA

Çeşitli renk, şekil ve büyüklükte üretilen, emaye sobaların bir kısmı, bu gün bile birer antika olarak, lüks konak ve yalıların  en değerli yerlerini süslüyorlar.

Şakir Zümre o yıllara ait devlet tarafından verilen, teşekkür ve takdirnameleri renk, renk döktürdüğü Atatürk büstleri ile birlikte yazıhanesinin duvarlarında teşhir eder, müşteri ve misafirlerine göstermekten büyük haz duyarmış. 1966 Yılında vefat ettikten donra fabrikayı eşi yönetmeye başladı. O da Şakir Zümrenin iftihar vesilesi saydığı bu teşekkür ve takdir belgelerini aynen muhafaza etmiş.

Cabir Usta uzunca bir süre, sessiz durduktan sonra tekrar "nerede çalışıyordun dedi ve devam etti, "sebepsiz yere işten çıkarıldım dedin, anlat bakalım sence neden çıkardılar?" diyerek "na hak" sözcüğünün anlamını da kendince açıklamış oluyordu.

"Ekmek" dedi. "Ekmek, öğlen yemeğinde doymadım, ekmek sepetinden, çeyrek ekmek daha aldım. Kurallara uymuyorum diye şikayet ettiler şerefsizler, işten attırdılar beni."

Üçümüz de dikkat kesildik. Bir süre birbirimizin yüzüne öylece baka kaldık...
Konuşamadık, konuşmak, soru sormak gelmedi içimizden...
"Çeyrek ekmek, şerefsizler" ne demek, ne anlama geliyordu bütün bunlar?...
"Şerefsizler dediğin kimler" dediğimde, "kim olacak, sarı sendikanın adamları, döküm fabrikasının  patronlarıyla birlikteler. Adı sendika, ama sanırsın işveren kuruluşu, olmaz olsunlar" dedi.
Bir an göz göze geldik.

"Bak kardeşim ben, T.Maden - İş Sendikası Silahtarağa Merkez Şube 
Başkanıyım, o fabrikada başka bir sendika yetkili. Toplu sözleşmeyi Çelik - İş Sendikası yapmış, sözleşme bitimine de, uzun zaman var" dedim. 
"Bizden istediğin nedir" diye sordum? 

OLMAZ OLSUNLAR

"Toplu sözleşmeyi sendika yapmadı, işveren yazdı onlar da imzaladılar, onun için olmaz olsunlar dedim ya" dedi. 
İsmini sordum, "Hidayet, Hidayet Yılmaz" dedi.
" Hidayet Usta ben bu fabrikadaki işçileri, Maden İş Sendikasına üye kaydetmek isterim, ama bu güne kadar bu fabrikadan hiç kimse bizimle temas kurmadı. 
Besbelli işverenden korkuyorlar...
Sözümü daha bitirmemiştim ki "istersen bu akşam üç arkadaşımı getiririm başkan" dedi. 

Otoyay Fabrikasının baş temsilcisi Dursun Koçakoğlu'da, söze karıştı," başkan döküm fabrikasında benim de mahalleden arkadaşlarım çalışıyor, orada çalışan işçiler sendikadan memnun değiller, istersen ben de onlarla konuşayım" dedi.

YAPRAK YAY 

Oto Yay Fabrikası, Silahtarağa Eyüp güzargâhında 1950 li yıllarda kurulan fayton, kamyon ve otomobillere yaprak yaylar üreten 150 civarında işçinin çalıştığı bir fabrika.
Sahibi Hasan Hami Çon isimli, Bulgaristan'dan göçen bir sanayici.


Bu fabrika daha sonra, Uzel Makine Fabrikası tarafından satın alındı. Uzun yıllar, Uzel Fabrikası tarafından üretilen, Massey Ferguson marka traktörlerin (makas) yaprak yaylarını üretti...

SENDİKAL ÖZGÜRLÜĞE İLK ADIM

İşler kızışmaya başlamış gibi görünüyor. 
Aylarca beklediğim bu fabrikadaki sendikal örgütlenme hareketine, ilk adımların atılacağı belirmeye başlamıştı...

Akşam uzunca bir süre bekledim. 
Gelen olmadı. 
Hidayet Usta ve arkadaşlarının geleceğinden artık umudu kesmiştim. 
Akşam karanlığı da basmıştı... 
Sendika şubesinin, kapısını kapatıp çıkmak üzere iken, Hidayet Usta yanında üç kişiyle birlikte geldi. 
"Hidayet Usta, ikinci vardiya paydos edeli saatler oldu çok geciktiniz" dedim.

"Başkan arkadaşlar gündüz gitmeyelim, bir gören olur, bizim de başımız belaya girmesin dediler. Biz de karanlık olana kadar kahvede oturduk, hem konuştuk hem de pişpirik oynadık" dedi. 
Hidayet Usta ve getirdiği arkadaşları ile, bir saat kadar fabrikadaki sorunlar hakkında konuştuk. Hidayet Ustaya "yarın öğleden sonra gel, seninle işim var" dedim. Zaten saat geç olmuştu. 
Dağıldık.


9 Haziran 2016 Perşembe

15-16 HAZİRAN RUHU VE SENDİKAL HAREKETLER

15-16 HAZİRAN 1970 BÜYÜK YÜRÜYÜŞÜ VE BİR DETAY 

Yıl 1970.
Aylardan Haziran.
Haziran 14
İstanbul Merter, DİSK Genel Merkezi hareketli...
Devam eden toplantıda bir Demirdöküm işçisi konuşmak için söz aldı.

"Ben uzun uzun konuşmalardan hazzetmem. Uzun konuşanlar siyasetçilerdir.
Çok uzun konuşurlar ki, dedikleri tam anlaşılmasın.
İşçiler, ürettikleri ve eylemleri ile konuşurlar.
Biz sarı sendika acılarını çok çektik. Sarı sendika işveren işbirliği, işçilere kazık atmak için yapılır. Demirdöküm işçileri olarak sarı sendika çemberinden yeni kurtulduk.
Direndik. Sarı sendikayı kovduk.
MADEN-İŞ Sendikasına geçtik...

Hükumet, DİSK'İ ve sendikamızı kapatmak istiyor. Benim anladığım budur.
Biz bu duruma kolay kolay razı olmayız.
Mademki biz üretiyoruz, öyleyse bizim de bir gücümüz var.
Biz bu gücümüzü yarın göstereceğiz.
Herkes ne yapacağımızı da görecek."

Toplantı devam ediyor.
Sendikacılar konuşuyor. Sendika temsilcileri konuşuyor.
Konuşanlar çeşitli eylem biçimleri öneriyorlar...

15 Haziran sabahı, gece vardiyası paydos etti, fabrika önünde bekliyorlar.
Sabah vardiyası işe geldi, işbaşı yapmadı.
Birlikte Silahtarağa Bölgesine doğru yürüdüler.
Fabrikalarının önününde beklemekte olan, Çelik Endüsrisi ve Elektrometal işçileri ile buluştular.

Alibeyköy tarafından gelerek ana yolda bekleyen Sungurlar, Yıldız Kazan ve Yeni Gayret Demir Çekme  işçileriyle kaynaştılar.
Hasköy, Halıcıoğlu, Sütlüce bölgesinden gelen işçilerle birleşip, Kağıthane istikametine doğru marşlar söyleyerek yürüdüler.

Lale Devri dönemi şenliklerinin yapıldığı Sadabat bölgesinde, Rabak işçilerinin kendilerini beklediklerini gördüler, onlarla birleştiler.
Birleşerek yürüyorlar.
Yürürken birleşiyorlar.
Cendere yolunda kurulu fabrikaların işçileri ile buluşup bir süre yürüyecekler sonra da geri dönecekler.
Planlarını böyle yaptılar...

Kağıthane sapağında beş altı kişilik küçük bir gurup çıktı önlerine.
Yürüyüşün, Çağlayan yolu ile Şişli'ye sonra da Taksim meydanına gidileceğini söylediler.
Yürüyüşü yönlendiren devrimci işçiler, bunların işçi olduklarından şüphe duydular.
Yürüyüş komitesi  kendi aralarında hızlı bir değerlendirme yaptı. Bir provokasyon durumu sezinlediler ve kendi planlarını uygulayarak Cendere tarafına yöneldiler.


Kavel işçileri, İstinye Bayırı yolu ile Sarıyer Levent asfaltına çıktı. Levent istikametine doğru yürüyorlar. Amaçları, Levent'te kurulu Tekfen, Metal Kapak, Philips işçileri ile buluşmak.


Maslak yolu üzerinde çoğunluğu kadın işçilerden oluşan Bufer Elektrik işçilerini gördüler.
Bufer işçileri önde, Kavel işçileri arkada, Levent'e doğru yürüyorlar.

Levent Bölgesi o yıllarda çok önemli bir sanayi bölgesi. Özellikle kimya ve ilaç fabrikaları bu bölgede yoğunlaşmış durumda.

1950 yıllarından itibaren kurulmaya başlanan ECZACIBAŞI, FAKO, DEVA, SQUİBB ilaç fabrikaları burada faaliyet gösteriyorlar. Marşlar söyleyerek yürümekte olan işçi konvoyu kendilerine katılanlarla birlikte ECZACIBAŞI Fabrikası önünde durakladılar.

Hep bir ağızdan "ECZACI DIŞARI" diyerek tempo tuttular. İki bin civarında işçinin çalıştığı bu fabrikada bağımsız bir işyeri sendikası var. Yürüyüşte bulunan işçiler inatlaştı. Israrla işçileri dışarıya çağırıyorlar.

Yarım saat kadar fabrika önünde bekleyen işçi gurubuna, çoğunluğu kadın olmak üzere bir kısım işçinin katıldığı görüldü. Gültepe, Çeliktepe gibi işçi semtlerinden katılanlarla, yürüyüş kolu, Büyükdere asfaltı üzerinde oldukça görkemli bir durum almıştı.


Yürüyen işçi gurubu son olarak, Levent'te kurulu Hollandalıların sahibi olduğu PHILIPS işçileri ile birleştikten sonra   dağılmayı planlamışlardı.,

SQUİBB Fabrikası hizasına geldikleri sırada çok sayıda toplum polisi ve bir kısım askeri araçlarla yolun kapatıldığını gördüler.
 Polis müdürü elindeki megafonla, "yürüyüşünüz kanunsuzdur, dağılın yoksa zorla dağıtacağız" anonsunu sürekli söylemeye başlamıştı.


Mecidiyeköy Ford (Anadol) Servisinden bir grup MADEN -İŞ üyesi, TATKO oto tamir Servisi işçileri ile buluştular, birlikte yürüyorlar.

LEVENT BARİKATI

Konvoy kalabalıklaşarak Levent'e doğru yürüyor. Bu yürüyüş konvoyunun önüne de kadın işçiler yerleşti.
Emniyet güçleri her iki konvoyun arasında, sürekli olarak "dağılın yoksa güç kullanacağız" anonsunu tekrarlıyor..
Maslak tarafından gelen ve en  önde bulunan BUFER fabrika işçisi Şerife Bacı, öne çıkarak güvenlik güçlerinin şefine "oğlum kötü bir niyetimiz yok, bırakın geçelim" derken, başka bir görevli amir ise topluluğa "dağılın, dağılın" dedi ve arkasından "dağıtın" anonsunu yaptı.

Görevli emniyet mensupları orantısız güç kullandı.
Cop ve silah kabzalarıyla yaralanan bir çok işçi yere düştü. Kısa süre bir panik yaşandı.
Ambulans sirenleri birbirine karıştı. Anında üç ambulans belirdi. Yaralanan işçilerin bir kısmı olay yerinden uzaklaştırıldı. Ambulansların hemen devreye girmesi polisin ne kadar kararlı olduğunun işaretiydi herhalde...
Bir çok yaralı taksilerle, bir kısmı da özel otomobillerle hastahanelere taşındılar.

SİZDEN BAŞKA KİMİMİZ VAR Kİ

Bölge temsilciliği organizatörü ile Şişli Etfal Hastahanesine gittik. Yaralılarımızın kimler olduğunu öğreneceğiz. Bize bilgi vermediler.

Hastahanede koğuşlara bakmak istedik polisler engel oldu. Organizatör Mustafa Demirci'ye yavaşça "sen konuşmaya başla, ben koğuşlara girerim" dedim. "Bu ülkede insan hakları var, bu memleketin elbette sahipleri var burası bir hastane, ama nasıl bir hastahane?" diye yüksek sesle konuşmaya başlayınca herkes o tarafa doğru yöneldi. Sessizce ana kapıdan çeriye girdim.

Koğuşların birinde, başı sargılar içinde Şerife Bacı'yı gördüm. Şerife Bacı yatağından doğruldu, yanında yatan hastaya "kız emine ben sana demedim mi onlar bizi arar bulur, bak işte geldi" dedi. Elli yaşlarında olan Şerife Bacı'ya  nasılsın diye sordum. "İyiyim sen başımın sargılı olduğuna bakma, iyiyim", yaşlar akan kızarmış gözlerle, "bizi arayıp bulacağınızı biliyordum, zaten sizlerden başka kimimiz var ki" demişti...

25 Mayıs 2016 Çarşamba

OĞLUMUN ADINI MADEN-İŞ KOYDUM

ENVER PAŞA VE NURİ KİLLİGİL

 Cumhuriyet döneminde Haliç ve Silahtarağa Bölgesinin önemini artıran unsurlardan birisi de, ilk silah fabrikalarının burada kurulmuş olmasıdır. Atatürk'ün emri ile Zümrezade Şakir Bey, Sütlüce Karaağaç semtinde silah ve bomba fabrikası kurmuştur.

Bu fabrika Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ülke savunmasına çok önemli faydalar sağlamış, yurt dışına ihracat yaptığı için de ekonomiye önemli katkı sağlamıştır.

Konu silah fabrikasından açılmışken burada ki en önemli silah fabrikasından da bahsetmek gerekiyor.

Nuri Killigil Paşa, Birinci Dünya Savaşında bir çok cephede savaşan komutanlardan biridir. Enver Paşa'nın bazı kararlarını benimsememiş ve ordudan ayrılmıştır.

Zeytinburnu'da silah fabrikası kurmuş ve bir süre sonra fabrikasını, yine Haliç kıyısındaki Sütlüceye semtine taşımıştır.

Killigil, Mısır ve bazı ülkeleri ziyaret etmiş, Suriye'den  bomba ve Mısırdan çok sayıda tabanca siparişi almıştır. Siparişlerin teslimi için yoğun bir çalışma içerisine giren Killigil'in Sütlüce' deki fabrikası 1949 Yılında nedeni açıklanamayan bir patlamayla yerle bir olmuştur.

Bu patlamada ondan fazla işçi ölmüş,fabrika sahibi Nuri Killigil ise parçalanmıştır.


SİLAHTARAĞA FİŞEK FABRİKASI

Maliye Bakanlığı adına, sivil amaçlarla haliç kenarında Silahtar ile Eyüp arasındaki bölgede ise av fişeği fabrikası kurulmuştur. Bu fabrikayı yapan Fransız Melinit Şirketidir. Fişek fabrikasının kurulması ile birlikte Silahtarağa sanki savunma silahları yapım merkezi haline gelmiştir.

Fişek Fabrikası, Av Malzemesi İnhisarı (tekel) isimli kanunla, Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğüne bağlanmıştır. 1968 Yılında da Kayaş Kapsül Fabrikası ile birleştirilerek Silahtarağa fabrikasındaki üretim sonlandırılmıştır. Yanda, Silahtarağa Fişek Fabrikası Hekimliğine ait eski yazı ile yazılmış 30.12.1933 tarihli bir belge görülmektedir.

FİŞEK FABRİKASI İŞÇİLERİ SENDİKALI OLUYOR

275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasasının yürürlüğe girmesiyle birlikte, bir çok yerde olduğu gibi Silahtarağa'da da yoğun bir işçi hareketliliği yaşanıyordu. Başta Arçelik, Türk Demir Döküm gibi büyük fabrikaların yanı sıra onlarca fabrika ve atölyelerde, toplu sözleşme yetki mücadelesi başlatılmıştı. Fişek Fabrikası da bunlardan biriydi.

1964 Yılında Fabrika yönetimi, sendika çalışmalarını yürüten bir kısım işçiyi işten çıkardı. Yönetim fabrika çevresinde çok şiddetli askeri önlemler aldırdı. Fişek Fabrikasındaki sendikal çalışma maalesef başarılı olamadı.

OĞLUMUN ADI MADEN - İŞ

İşten çıkarılanlar arasında, İsmail Sığın isimli ele avuca sığmayan bir işçi vardı. Fabrikada meydana gelen bir patlamada bazı parmaklarını kaybetmişti.Fişek Fabrikası örgütlenmesini, MADEN-İŞ Genel Başkan Vekili ve Örgütlenme Dairesi Başkanı Kâzım Narmanlı ile birlikte yapmaya çalıştılar. 
İş kolları yönetmeliği çıkarıldığında iş yeri Madeni eşya iş kolundan ayrıldı. Sendika çalışması bu nedenle son buldu.
Sendika Yürütme Kurulu, İsmail Sığın'ı Topkapı Şubesi örgütlenme organizatörü olarak kadrosuna kattı.

İsmail Sığın burada başarılı çalışmalar yaptı.1965 Yılında 1. Bölge Temsilciliğine (İstanbul, Trakya, Kocaeli) getirildi.1970 Yılına kadar bu görevde kaldı. Daha sonra, Genel merkez örgütlenme dairesi uzmanlığına atandı. Bu tarihten itibaren, 6. Bölge Temsilcisi olarak 1. Bölge Temsilciliğini de ben devralmıştım

İsmail Sığın sendikal örgütlenmeler ve sosyal etkinliklerde önemli görevler üslendi. Bir dönem Genel Başkan Kemal Türklerin en yakınlarında bulundu.Toplantılarda mutlaka söz alır, uzun uzun konuşur, konuşmasını ''küçük oğlumun adını MADEN-İŞ koydum" diye bitirirdi.

18 Mayıs 2015 Pazartesi

YILMAYAN DEVRİMCİ Celal Alçınkaya

CELAL ALÇINKAYA

18 Mayıs 2014 tarihinde Celal Alçınkaya'yı kaybettik. Onu, çok sevdiği Bolu Yeniçağa ilçesindeki eşinin köyünde toprağa verilmek üzere İstanbul'dan uğurladık.

Alçınkaya'yı 1962 yılında tanıdım. Kağıthane'de kurulu Rabak Elektrolitik Bakır Fabrikasında birlikte çalıştık. Ben göztaşı (bakır sülfat) imalathanesinde çalışıyordum; Celal Alçınkaya ise fabrikanın en önemli maddesi olan sülfürik asidi taşıyan tankerin şoförü olarak görev yapıyordu. 1964 yılında ben şube gençlik kolları başkanlığına seçilmiştim, sevgili Alçınkaya da işyeri sendika baştemsilciliği görevine seçildi.

1965 yılında yapılan Silahtarağa Merkez Şubesi Genel Kurulunda şube başkanlığına seçildim. Aynı genel kurulda Alçınkaya ise şube yönetim kurulu üyeliğine seçilmişti. 1967 yılına kadar ben profesyonel şube başkanı, Alçınkaya ise amatör yönetim kurulu üyesi olarak sendikal görevleri birlikte yürütmeye devam ettik.

1967 yılında Türkiye Maden-İş Sendikası Genel Kurulunda tüzük değişikliği yapıldı. Bölge temsilcilikleri kuruldu; Silahtarağa Şubesi ile Şişli Şubesi, 6. Bölge Temsilciliği adı altında birleştirildi. Yapılan Bölge Temsilciliği Genel Kurulundaki seçimi, diğer aday İlyas Kabil'e karşı açık farkla ben kazanmıştım.

Sarı Sendikalar Kovuluyor

Altıncı Bölge Temsilciliği dönemimde, Kavel Kablo Fabrikasını Maden-İş çatısı altında tekrar örgütledim. İstinye'de kurulu Kavel Kablo Fabrikası işçileri, 1968 yılında yaptıkları başarılı ikinci direnişleri ile sarı sendika Çelik-İş'i kovarak Maden-İş bünyesine yeniden katıldılar.

Sarı sendikaların karargâh kurdukları Silahtarağa'da, Türk Demir Döküm Fabrikasında çalışan 2500 işçi, gece gündüz yaptığımız çalışmalar sonucunda 1969 yılındaki şanlı direnişleri ile sarı sendikayı kovarak Maden-İş Sendikasında örgütlendiler.

Aynı bölgede kurulu ve yaklaşık 600 işçinin çalıştığı Elektrometal Fabrikası işçileri de Maden-İş çatısı altında sınıf ve kitle sendikacılığı mücadelesini yürütmek üzere sınıfdaşları ile bütünleşti; sarı sendikayı kovarak Maden-İş içerisindeki yerlerini aldı. Sungurlar Kazan Fabrikası işçileri ise Maden-İş'e geçmek ve sarı sendikayı kovmak için çalıştıkları her iki fabrikada da direniş başlattılar ve başardılar.

Tüm bu örgütlenmeler sırasında yapılan direniş ve işgallerde Alçınkaya; kimi zaman Rabak işyeri baştemsilcisi, kimi zaman yönetim kurulu üyesi olarak görevler üstlendi. Sendikal mücadele hamuru ile yoğruldu. Üstlendiği görevleri amatörce ve hakkıyla yerine getirdi.

1962 yılında tanıdığım Celal Alçınkaya'nın, her şeyden önce çok iyi bir insan olduğunu belirtmem gerekir. Halk tabiriyle söyleyecek olursam "adam gibi adamdı"; eline, beline, diline sahip olarak yaşadı.

Yedi yıl şube başkanı ve 6. Bölge Temsilcisi (Bölge Başkanı) olarak görev yaptığım dönemi geride bırakarak 1972 yılında askere gitmem gerekiyordu. Genel Başkan Kemal Türkler'in önerisi ile Altıncı Bölgeyi ikiye ayırdık, iki ayrı bölge olarak düzenledik. Eyüp, Silahtarağa, Alibeyköy ve Haliç'in her iki yakasındaki fabrikaları kapsayan bölgeyi 14. Bölge olarak kurduk. Bölge Temsilcisi olarak da Rabak Fabrikası işyeri baştemsilcisi Celal Alçınkaya görevlendirildi.

1977 Eylül ayında yapılan 22. Genel Kurula kadar bölge temsilciliği devam eden Alçınkaya, işbaşına gelen sözde "ilerici" yeni yönetim tarafından işten çıkarıldı. Sendikal mücadeleninin ve çok sevdiği Maden-İş Sendikasının dışına itildi.

Celal Alçınkaya devrimciydi, sosyalist değildi ancak sol anlayışlara kapalı da değildi. Devrimci sendikal hareket içinde olanların bildiği gibi, T. Maden-İş Sendikasında görev alan yeni yönetimin benimsediği siyasi ideoloji ve anlayışlar, devrimci sendikal yönetim anlayışının önüne geçti.

Bu düşünceyle uyguladıkları sendikal faaliyetler, DİSK bünyesinde de büyük hasarlara neden oldu. Maden-İş ve DİSK içindeki devrimci ve sol düşüncede olan hemen herkesin bu gidişten rahatsızlık duyduğu bir gerçekti. O dönemlerde Türk Ceza Kanunu'nda 141 ve 142. maddeler bulunuyordu. Bu maddeler nedeniyle "illegal" kuruluş mensubu yöneticiler açıkça eleştirilemedi. Bu durum ise sendikal altyapıları yetersiz, siyasi çalışmalarda bağımlı olan kadroların işine geldi!

Yanlışlıklar, genel kurul ve toplantılarda devrimci sendikal kamuoyuna ve kadrolarına tam olarak anlatılamadı. Sadece kendi aralarında yanlışlarını dile getirdiler! Sendikal kadrolarda bulunan "uzmanların" ideolojisi, düşüncesi ve uygulamaları; zaten sendikal birikim ve deneyimleri sınırlı olan yöneticilerin anlayışlarının önüne geçti. DGM, UDC, 1 Mayıs 1977 ve MESS grevlerinde yapılan hataları bildikleri hâlde görmezden geldiler. Sessiz kaldılar, hataları anlayamadılar ve tüm bu olumsuz durumların örgüte zarar vermesine göz yumdular.

Asla bir özeleştiri de yapmadılar; kendi aralarında birbirlerini suçladılar. Bu suçlamalar, bir zamanlar toz kondurmadıkları ve temel direk olarak gördükleri birinin, baskılar nedeniyle Yürütme Kurulundaki görevinden istifa etmesiyle sonuçlanıyordu.

Sendikal çalışmada siyaset, sendikal anlayışın önüne geçmemelidir. Türkiye sendikal hareketi içinde bir kilometre taşı olarak duran devrimci bir büyük sendikanın genleriyle oynadılar. Nitekim genel kurul sonrası çözülmeler başladı. Maden-İş Sendikasının en önemli kalelerinden Türk Demirdöküm karıştı. Ereğli Demir Çelik ve Kavel Fabrikaları işçileri Maden-İş'ten koptu.

Ne var ki Abdullah Baştürk başkanlığındaki DİSK Yürütme Kurulu Alçınkaya'ya sahip çıktı. Ona; Topkapı, Gaziosmanpaşa, Eyüp, Bayrampaşa ve Silahtarağa bölgelerinden sorumlu DİSK Bölge Temsilcisi olarak görev verdi. İşçi sınıfının mücadele şerbetini içen Celal Alçınkaya, sevdiği işte ve çok sevildiği bölgelerde tekrar çalışmaya başladı.

Alçınkaya, Kenan Evren ve aynı zihniyetteki takımı tarafından yapılan 1980 faşist darbesine kadar DİSK'te bu görevini sürdürdü. Maden-İş yönetimine gelen malum zihniyet; sendikaya omuz veren, gece gündüz, sıcak soğuk, yağmur çamur demeden başarılı örgütlenmeler ve toplu sözleşmeler yapan bir kısım yönetici, uzman, avukat, temsilci ve organizatörü de sırf kendi ideolojilerini benimsemedikleri gerekçesiyle haksızlık yaparak işten çıkardı, tasfiye etti.

DİSK Genel Başkanlığını kaybeden ve Maden-İş Genel Başkanlığını sürdüren Kemal Türkler başkanlığındaki Yürütme Kurulunun, Alçınkaya'nın işine son vermesi oldukça düşündürücüdür.

Celal Alçınkaya, çok uzun yıllar maddi bir beklentisi olmadan amatörce sendikaya hizmet etmiş, sendikanın yeni işyeri örgütlenmelerine emek vermiştir. Alçınkaya'yı, onun sendikal ahlakını ve çalışma disiplinini çok yakından tanıyor, biliyorum. Çok uzun yıllar onun şube başkanlığını ve bölge temsilciliğini yaptım. Çok iyi bir sendikacı olup olmadığı, sendikacılık bilgi ve birikimi tartışılabilir; ancak onun insanlığına, sendikal inanışına, namus ve erdemine kimse ama hiç kimse laf söyleyemez.

Sırf kendi ideolojilerinden olmadığı, kendileri gibi düşünmediği için görevine son verilen ve zor günler yaşayan Alçınkaya, buna rağmen yaşamı boyunca (tasfiye edilen birçoğumuz gibi) Maden-İş aleyhinde tek bir kelime etmedi. Genel Başkan Kemal Türkler hakkında bir kez olsun kötü söz söylemedi. Alçınkaya'nın sendikal mücadele içerisinde gösterdiği vefa ve adamlığı her zaman on numaraydı. Alçınkaya Rabak Fabrikasında işyeri baştemsilcisi iken onun Silahtarağa Şube başkanlığını, sonra 6. Bölge Temsilciliğini, daha sonra da Genel Başkan Vekilliğini yaptı.

Alçınkaya, 15-16 Haziran Büyük Direnişi'nin Eyüp, Alibeyköy, Silahtarağa, Kağıthane, Cendere yürüyüş kolu yöneticisiydi. Celal Alçınkaya'nın ışıklar içinde ve rahat uyuduğunu düşünüyor, onu çok uzun yıllardır tanıyan biri olarak buna tüm kalbimle inanıyorum.

Celal Alçınkaya'yı Maden-İş'ten çıkaran sözde ''ilerlemeci'' yeni yönetim affedilir gibi değil. Bazı şeylerin dönüşü olmaz...

* TCK'nin (kısaca) 141 ve 142. maddeleri; sınıf esaslı örgütlenmeyi ve propagandayı yasaklayarak örgütlenme ile ifade özgürlüğünü ihlal eden ceza hükümlerini içermekteydi.