6 Ağustos 2015 Perşembe

KOÇ GRUBU ZORDA 1977


Aziz Nesin’in Yanılgısı ve Piyasa Gerçekleri

Aziz Nesin, 3 Aralık 1977 tarihli Vatan gazetesinde yayımlanan makalesinde, dönemin Türkiye Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler’i grevler nedeniyle acımasızca suçluyor ve bu grevlerin aslında Vehbi Koç’un işine geldiğini ileri sürüyordu. Nesin’e göre, Vehbi Koç’un özellikle beyaz eşya alanındaki imalat stok depoları dolup taşmaktaydı ve grev bu stokların eritilmesini sağlıyordu.

Peki, durum gerçekten Aziz Nesin’in iddia ettiği gibi miydi? Piyasada Arçelik marka buzdolabı, çamaşır makinesi ve televizyon bol miktarda bulunuyor muydu?

Beyaz eşya üretimine dair esaslı bir değerlendirme yapıldığında, gerçeklerin çok farklı olduğu görülür. Arçelik’in İstanbul ve Eskişehir’deki fabrikalarında üretim, grev nedeniyle tamamen durmuştu. Toplu iş sözleşmelerinin yürürlük tarihleri farklı dönemleri kapsadığı için, Koç Holding’in (dolayısıyla Arçelik’in) en büyük rakibi olan Jak Kamhi’nin Profilo’su, AEG ve TELRA televizyon üretimine Çerkezköy’deki yeni ve modern fabrikalarında harıl harıl devam ediyordu. Elbette bu fabrikalarda çalışan işçiler de Türkiye Maden-İş Sendikası üyesiydi.

Aynı dönemde, Silahtarağa’da kurulu Estaş Fabrikası Philips marka buzdolabı; Beşiktaş Barbaros Bulvarı’ndaki Cihan Komandit Ortaklığı ise Grundig marka televizyon üreterek piyasaya sunuyordu. Levent’teki Türk Philips fabrikası televizyon üretiminde ilk sıralardaki yerini korurken, Beşiktaş’taki Schaub-Lorenz fabrikası Nordmende marka televizyon üretimini en üst seviyeye çıkarmıştı. Yine aynı bölgede kurulu VE-GA ve Bomonti’deki Kondor radyo fabrikaları da radyo üretiminin yanı sıra televizyon üretimine hız vermişti.

Özetle: Piyasada beyaz eşya ve televizyon kıtlığı yoktu; ancak tekel konumundaki Koç Grubu ürünleri yerine, grevde olmayan rakiplerin (Profilo, Philips, Schaub-Lorenz vb.) ürünleri piyasayı tamamen domine etmekteydi.

Türkiye Maden-İş Sendikası; bünyesinde onlarca ekonomist, hukukçu ve araştırmacı barındıran büyük ve donanımlı bir kurumdu. Aziz Nesin ise bu tartışmada adeta bir piyasa uzmanı gibi davranmış; ne yazık ki sağlıklı bilgilere ve doğru kanıtlara dayanmadan, kendisinden asla beklenmeyecek hayalî bir yazı kaleme almıştır.

Hangi niyetle yazdığını tam olarak bilmek mümkün olmasa da bu çıkışı, geçmişten gelen bir Kemal Türkler muhalefetinin dışa vurumu olarak okumak mümkündür. Ya da gazetedeki kısa bir yazıya gelen cevapları derleyip, zahmetsizce çok satan bir kitaba (Büyük Grev) dönüştüren akıllıca bir yazarlık stratejisi olarak da yorumlanabilir.

MESS’in Stratejisi: "Grup Sözleşmesi" ve Turgut Özal Faktörü

Madalyonun diğer yüzünde ise Koç Grubu bu üretim dalında çok sıkışmış durumdaydı ve pazar payını rakiplerine kaptırmak üzereydi. Bu yüzden toplu sözleşmeyi bir an önce imzalamak istiyorlardı. Ancak her defasında karşılarına, danışmanlığını ve başkanlığını Turgut Özal’ın yaptığı, üyesi oldukları MESS (Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası) çıkıyor ve anlaşmayı engelliyordu.

MESS yönetiminin amacı asla günü kurtarmak ya da grevleri hemen sonlandırmak değildi; tamamen geleceğe yönelik stratejik bir plan uyguluyorlardı.

Maden-İş, işyerleriyle tek tek toplu iş sözleşmesi yaptığı dönemlerde çok başarılı olmuş; işçilerin ücret, ikramiye, sosyal haklar, işçi sağlığı ve iş güvenliği gibi konularda ileri düzeyde haklar elde etmesini sağlamıştı. MESS yöneticilerinin hedefi ise tüm sözleşmelerin yürürlük tarihlerini aynı zamana denk getirmekti. Böylece hem grevlerde hem de olası bir lokavtta sendikanın karşısına toplu bir güçle çıkabileceklerdi.

MESS, işyerlerinin toplu sözleşme sürelerinin eşitlenmesini şart koşuyor ve bunu "Grup Sözleşmesi" olarak adlandırıyordu. Bunu başardıkları takdirde, Maden-İş’in karşısına Çin Seddi gibi bir duvar dikebileceklerini biliyorlardı. Bu nedenle grevlerin uzamasının uzun vadede kendi ellerini güçlendireceğini hesaplayarak, erken anlaşmak isteyen işverenlere baskı uyguluyor ve grevleri körüklüyorlardı.

Bu baskıyı uygulayanların başında, MESS’in akıl hocalığını yapan ve daha sonra 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından önce Başbakan Yardımcısı, sonra Başbakan ve nihayetinde Cumhurbaşkanı olan, "Ben zengini severim" sözüyle hafızalara kazınan Turgut Özal geliyordu. Yani bu grevlerin asıl sebebi, iddia edildiği gibi basit ekonomik krizler veya stok eritme kurnazlığı değil; sınıfsal ve stratejik bir güç savaşıydı.

OYAK Bülteni Bir Belge Sayılır mı?

Sayın Aziz Nesin, şüphesiz saygı duyulacak büyük bir yazar, değerli bir düşünür ve iyi bir aydındır. Kendisi zaman zaman "Hatamı hatırlatanlardan özür dilerim" diyebilecek olgunluğa da sahipti. Ancak anlaşılıyor ki Aziz Nesin’in yazısıyla başlayan bu süreç, Maden-İş ve DİSK yöneticileri tarafından halkla ilişkiler açısından iyi yönetilemedi. Kamuoyunu ve aydınları doğru bilgilendirme konusunda eksik kalındığı bir gerçektir.

DİSK ve onun lokomotif sendikası olan Maden-İş’in üst yönetim kademeleri, uzun süredir sendikal mücadeleyi ikinci plana iterek, mensubu oldukları siyasi yapılanmaları konfederasyon içinde güçlendirme yarışına girmişlerdi. Zaten bir süredir DİSK üyesi diğer önemli sendikaların yöneticileriyle (Genel-İş, Lastik-İş, Gıda-İş) yaşanan siyasi görüş ayrılıkları ve ikilikler tepe noktasına ulaşmıştı. Bu iç çekişme, Aziz Nesin gibi figürlerin doğru bilgilendirilmesini engelledi. Bazı gazeteci ve yazarlar, Maden-İş’in yayın organı olan Politika gazetesinde sendikayı savunmaya çalışsalar da Aziz Nesin’in deyimiyle sadece ona "saldırmış" oldular.

Aziz Nesin, savunmasını desteklemek için OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) Haber Bülteni’nin Kasım 1977 tarihli 4. sayfasındaki bir haberi kanıt gösteriyor ve stokların hâlâ var olduğunu iddia ediyordu. Kitabında Asım Bezirci’ye cevap verirken aynen şöyle yazmıştı:

"Ordu Pazarları Mağazalarına TV ve Buzdolabı Gelmeye Başladı"

“Enerji darlığı nedeniyle ve bazı fabrikalarda uygulanan grevler sonucu olarak düne kadar piyasalarda bulunamayan TV cihazlarından bir parti sağlanmış ve bazı Ordu Pazarları mağazalarına dağıtılmıştır. Bu kez yeni bir parti TV cihazı, yılbaşına kadar tüm mağazalara dağıtılmış olacaktır.”

Nesin, bu bülteni kesin bir kanıt sayarak Koç Holding depolarındaki stokların hâlâ eritilemediğini ima ediyor ve "Ne diyorsun bu belgeye Asım Bezirci? Hâlâ söyleyecek bir sözün var mı?" diye yükleniyordu.

Peki, bu gerçekten tarafsız bir belge miydi? Kuruluşların tamamen reklam ve propaganda niteliği taşıyan iç bülten yazıları, tarihsel bir hakikatin belgesi sayılabilir miydi? Elbette hayır.

Eskişehir’deki O Gece: Koç Grubu’nun Gizli Anlaşma Çabası

Tarihe mal olmuş bu sürecin eksik kalmaması adına, o gün bizzat yaşadığım ve şahit olduğum bir gerçeği aktarmak isterim:

Gebze ve Eskişehir Arçelik fabrikalarındaki grevlerin Koç Grubu aleyhine pazar kaybettirmesi üzerine, Koç’un endüstri ilişkileri uzmanları (özellikle Tuğrul Kutadgobilik) grevi bitirmek için olağanüstü bir çaba sarf ediyordu. Belli ki patronlar tarafından tam yetkiyle görevlendirilmişlerdi. Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde; ücret zamları, ikramiyeler ve tüm sosyal haklar konusunda sendikamızın tekliflerinin neredeyse tamamını kabul ediyorlardı. Tek bir kırmızı çizgileri vardı: Sözleşmenin yürürlük tarihi. Yani MESS’in dayattığı ortak grup sözleşmesi tarihini kabul ettirmek zorundaydılar.

MESS toplantılarında Turgut Özal’ın işverenlere, "Bu iş uzun sürmez, bu kadar büyük bir grev ve lokavta sendika da işçiler de dayanamaz" diyerek uyguladığı oyalama taktiği fiyaskoyla sonuçlanmıştı. İşçilerin sendikalarına olan sarsılmaz güveni, tüm zorluklara rağmen direniş azmini artırıyordu.

Grevlerin Özal’ın tahminlerinin aksine kırılamayacağını anlayan Koç Grubu, gizlice anlaşma yolları aramaya başladı. İşverenin acil çağrısı üzerine Eskişehir Türkiye Maden-İş Bölge Temsilciliği binasında toplandık. Sendikayı temsilen Toplu Sözleşme Daire Başkanı olarak ben, Eskişehir Bölge Temsilcimiz Dursun Sabur ve toplu sözleşme uzmanımız masadaydı. İşveren tarafını ise Tuğrul Kutadgobilik ve MESS uzmanı Avukat Oytun Atauz temsil ediyordu.

Gece geç saatlere kadar süren bu kritik müzakerelerde, mali ve sosyal içerikli tüm tekliflerimiz işveren tarafından ikiletilmeden kabul ediliyordu. Sıra yine o can alıcı maddeye, yani "yürürlük tarihi" maddesine gelip düğümleniyordu.

Görüşme sırasında MESS uzmanı sık sık dışarı çıkıyor, telefon görüşmeleri yapıp odaya geri dönüyordu. Belli ki içerideki gidişatı ve Koç Grubu’nun sendikanın şartlarına teslim olmak üzere olduğunu doğrudan MESS merkezine (yani Turgut Özal’a) rapor ediyordu. Bizim açımızdan, işverenin tüm mali taleplerimizi kabul etmiş olması büyük bir başarıydı ve sözleşmenin imzalanmasına çok az süre kalmıştı. Ancak o gece nihai anlaşma sağlanamadı ve ertesi gün yeniden toplanmak üzere masadan kalkıldı.

Bu tarihi süreç net olarak göstermektedir ki, 1977 grevleri ne Aziz Nesin’in iddia ettiği gibi basit bir "stok eritme" oyunuydu ne de sadece ekonomik taleplerden ibaretti. Bu grev, sermayenin "Grup Sözleşmesi" dayatmasıyla işçi sınıfının örgütlü gücünü tek bir potada eritip yok etme stratejisine karşı, Maden-İş üyelerinin tarihe geçen onurlu bir direnişiydi.











30 Haziran 2015 Salı

BÜYÜK GREV KEMAL TÜRKLER VE AZİZ NESİN

''BÜYÜK GREV''

"AZİZ NESİN SEN NESİN?"

Yazarlar Sendikası Başkanı, gülmece hikâyelerinin usta kalemi Aziz Nesin, Vatan gazetesinde Maden-İş Sendikasının grevlerini eleştiren bir masal öykü kaleme almıştı. "Büyük Grev" adıyla yayımlanan bu yazı, DİSK ve Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler'i ve bazı yöneticileri acımasız bir biçimde eleştiriyordu.

3 Aralık 1977 tarihinde Vatan gazetesinde yayımlanan "Büyük Grev" adlı masal öyküde, Koç Holding'in depolarındaki stokların eritilmesi ve Vehbi Koç'un daha fazla para kazanacağı konusunda anlaşma yapıldığı ima ediliyordu. Yani Kemal Türkler'in ve Maden-İş Sendikasının, Vehbi Koç'un değirmenine su taşıdığı anlatılıyordu.

Ayrıca, üretim fazlası olduğu, bu nedenle büyük patron Vehbi Koç'un ödemediği işçi ücretleri dâhil birçok konudan daha kârlı çıkacağı ve bu grevlerin zamansız başlatıldığı, bu durumdan işçilerin zararlı çıkacağı belirtiliyordu. "Sendika işçilere tam gündelik veremez oldu, yarı gündelik verilmeye başlandı" dedikten sonra "yarı gündelik de veremez oldu, üçte bir gündelik vermek için taşınmazlarını satılığa çıkarmıştı" diyordu.

"İşçilerden kimisi fabrika yönetmenlerine başvurup çalışmak istediklerini söylediler. Kimisi de sendikadan ayrıldı. Eskiden tam karşıtı oldukları sendikalara girenler de oldu" diyerek öyküsüne devam ediyordu.

"Büyük Grev" isimli yazıyı, daha doğrusu her ne kadar masal öykü dense de DİSK ve Maden-İş Sendikasının bazı yöneticilerini eleştiren bu yazıyı, Aziz Nesin gibi bir yazarın hangi düşünceyle (gerçekle) yazdığını anlamak güç...

Gerçi yazının yayımlandığı 3 Aralık 1977 tarihinde Maden-İş Sendikasındaki görevim sonlanmıştı. O zamanki DİSK ve Maden-İş Sendikası içerisindeki TKP uzmanlarının yönetimindeki yöneticiler tarafından tasfiye edilerek, Maden-İş Genel Kurulunda ben ve iki yürütme kurulu üyesinin de görevi sonlandırılmıştı. Eylül 1977 tarihinden itibaren Maden-İş'te etkin görevlerde olan ama TKP'li olmayan bölge temsilcileri, avukatlar, işyeri temsilcileri ve baştemsilciler tamamen tasfiye edildiler.

Grevler başlamış ve devam ediyordu; grevdeki işçilerin sayısı on binleri geçmişti. Elbette sendika da işçiler de zorlanıyordu. Bu durum her büyük grevde olur. Aziz Nesin de tabii ki bu durumu herkesten daha iyi bilirdi. Amacım; kendilerine özgü politik ideolojideki bazı gazeteciler, bazı "genç şairler" ya da bazı "ilerici" aydınlar gibi yapıp Aziz Nesin'i eleştirmek değil. Onunla polemiğe girmek, yazılarını ve kitaplarını okumuş birisi olarak haddim değildir; haddimi de aşmak istemem.

Aziz Nesin, yazdığı kısa öyküye değil, onu eleştirenlere kendi ifadesine göre verdiği "yanıtlarla" 399 sayfalık bir kitap oluşturmuş. Bu durum da Aziz Nesin'in ne denli büyük bir yazar olduğunun göstergesi değil midir?

Yazdığı "masal öyküde" değil ama kendisini eleştiren yazar, şair ve gazetecilere verdiği yanıtlarda haklılık payı yok mu? Yok diyemeyeceğim. İleride "UDC, GENEL YAS ve DGM" olaylarını kendi görüşüme göre açıklamaya çalışacağım.

TOPLU SÖZLEŞME AÇMAZLARI

Önce buradan başlamak isterim. DİSK'in ve DİSK üyesi Maden-İş yöneticilerinin aldıkları kararların, uyguladıkları politikaların tamamen doğru olduğunu söylemek ve iddia etmek elbette doğru olmaz...

Grevlerin başlamasından, uygulanmasından, toplu sözleşme tekliflerinin hazırlanmasından ve müzakerelerden sorumlu yöneticilerden birisi olarak bazı hatalarımız olmuş olabilir. Ancak şurası gerçektir ki toplu sözleşme tekliflerinin hazırlanması, fabrikalarda çalışan üyelerimizle birlikte yapılmıştır. Toplu sözleşme müzakereleri, fabrikalarda üyelerimizin kapalı oy, açık sayım sonucunda seçilen temsilcileriyle birlikte yürütülmüştür. Bu durum üye sayısı az olan fabrikada da böyle olmuştur, sekiz bin işçinin çalıştığı Ereğli Demir Çelik'te de böyle oluyordu. Çalışmayan vardiya işçileriyle de ayrı ayrı toplanıp bilgi alışverişi sağlanıyor ve toplu sözleşme teklifleri hazırlanıyordu.

Türkiye Maden-İş Sendikasının toplu sözleşme politikası 1974 Eylül ayından 1977 Eylül ayına kadar böyle yürütülmüştür. 1974 yılından itibaren yürütülen bu şekildeki çalışma ürünlerini vermiş, çok başarılı sözleşmeler yapılmıştır. Bu başarılı toplu sözleşmeler semeresini vermiş; sendika üye sayısı otuz binlerden seksen binlere doğru yükselmiş, Maden-İş saflarına yeni işyerleri ve yeni üyeler katılmıştır.

PHİLİPS FABRİKASI GREVİ

Toplu sözleşmelere ve yapmak zorunda kaldığımız grevlere örnek vermek gerekirse, Levent'te bugün büyük bir alışveriş merkezi ve rezidansların yerinde bulunan Türk Philips Fabrikasındaki toplu sözleşmeyi ve yapmak zorunda kaldığımız grevi göstermek gerekir.

"Ben çalışanlarımla aynı masaya oturmam, onların bulunduğu ortamda da sizlerle müzakere etmem" diyeyen bir fabrika genel müdürüne nasıl davranacaksınız? Elbette uyuşmazlık zaptını tutup 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'ndaki prosedürü başlatacaksınız. Nitekim 800'den fazla işçinin çalıştığı fabrikada da öyle oldu. Üyelerimizle konuştuk, onları tam olarak bilgilendirdik ve grevi başlattık. Bu arada grevdeki üyelerimize grev boyunca yarım maaş ödemesinde bulunacağımızı bildirdik ve uyguladık. Yani grevdeki işçilere sendika tarafından yapılan ödemeler böyle yürütülüyordu.

Sözü uzatmaya gerek yok. Grev 101 gün sürdü. Hollanda'dan gelen yeni genel müdürle toplu sözleşme imzalandı. Parasal ve sosyal konuları kapsayan tekliflerin tamamının alındığı toplu iş sözleşmesi, işyerinde törenle imzalandı. Ayrıca 105 günlük grevde geçen süre çalışılmış gibi sayıldı; işçiler o günlere ait ücretleri de zamlı aldılar.

PROFİLO FABRİKASI GREVİ

Mecidiyeköy'de 2000 civarında üyemizin çalıştığı fabrikada işverenin uzlaşmaz tutumu nedeniyle yapılan grev ise 15 gün sürdü. Yaptığımız sözleşme ile istediğimiz sonuçları aldık; ayrıca 15 günlük grevde geçen sürenin ücretleri çalışılmış addedildi ve ücretler işçilere işverence tam ve zamlı olarak ödendi.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Sarı sendikalardan kurtulma mücadelesi veren üyelerimizin yaptıkları iş bırakma, direniş ve işgallerdeki sürelerde de aynı uygulamalar gerçekleştirildi.






7 Haziran 2015 Pazar

15 - 16 HAZİRAN SENDİKAL SADAKAT VE SAVUNMA

15-16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ OLAYLARINA 
BİR DE BU YÖNDEN BAKILMALI

İşçiler, özellikle de metal iş kolunda çöreklenmiş işveren kuklası sarı sendikalardan, istifa, direniş ve işgal gibi eylemlerle kurtulmaya, gerçek ve devrimci sendikalara akın halinde üye olmaya başladılar.

Bölge Temsilciliğini yaptığım MADEN-İŞ 6. Bölge Temsilciliği'ne bağlı İstanbul İstinye'de kurulu Kavel Kablo Fabrikasın'da 1968 yılında yapılan ikinci özgür sendika direnişi çok başarılı oldu. (Birinci direniş 1963 yılında yapılmıştı.)

Kavel işçileri sarı sendikayı kovdular, topluca Maden-İş Sendikası'na geçtiler. Kavel direnişini, yine 6.Bölge Temsilciliği'ne bağlı, Silahtarağa'da kurulu Türk Demirdöküm Fabrikası işçileri takip etti, 1969 yılında yaptıkları başarılı eylemleri sonunda 2500 işçi topluca T.MADEN-İŞ Sendikasına üye oldular.

İpi kopunca tespih taneleri nasıl etrafa dağılıyorsa, sarı sendikalar da ortadan birer ikişer kaybolmaya başladı. Türk Demir Döküm Fabrikası işçilerinin yolundan yürüyen, aynı bölgedeki ve genel müdürlüğünü Turgut Özal'ın yaptığı Elektrometal Fabrikası işçileri de, başarılı eylemleri ile sarı sendikayı kovup, T.Maden-İş Sendikasına, dolayısı ile DİSK'e üye oldular. 

Alibeyköy'de kurulu Sabahattin Sunguroğlu'na ait Sungurlar Kazan Fabrikası işçileri de, uzunca bir direnişten sonra, sarı sendika işveren birlikteliğine son verdiler.

İstanbul Topkapı'da kurulu Gamak, işçileri, arkadaşları Şerif Aygün'ü şehit vererek,Anadolu yakasındaki Ford Otosan işçileri de sarı sendikalara karşı, yiğitçe direnerek amaçlarına ulaştılar. Bu konuda isilerini saymakla bitmeyecek sendikasız ve sarı sendikalardaki işçileri yeni sendikal yuvaları T.Maden-İş oluyordu.

15 Haziran'da başlayan büyük işçi direnişi birilerini rahatsız etti, korkuya kapıldılar."Yollar yürümekle aşılmaz" diyenlerle yandaşları, şapkalarını önlerine koyup düşündüler.
Para babalarının büyükleri, emek hırsızları, emekçileri sadece kâr araçlarının bir parçası sayan, sanayici ve yalakaları, acele olarak bir araya geldiler.

Disk ve üye sendikaların önünü kesmek, kapılarına kilit vurmak için sendikalar yasasını alelacele değiştirdiler. DİSK ve üye sendikalar bu durumu, üyelerine duyurmak için iş yeri sendika temsilcileri ile yöneticileri, İstanbul Merter'de bulunan, Disk Genel Merkezinde toplandılar.

Haklarını, sadece haklarını korumak istediklerini, kamu oyuna duyurmak ve bu konudaki haklılıklarını ispatlamak için birleşerek yürüyen emekçilerin önünü kesmek istediler. Sıkı yönetim ilan edildi. İstanbul ve Kocaeli'de yönetim silahlı kuvvetlere devredildi...

Sıkı yönetim komutanlığı hemen, DİSK ve T.Maden-İş Sendikası genel başkanı Kemal Türkler ile MADEN-İŞ Yürütme Kurulu üyesi Hilmi Güner, Şinasi Kaya, Cavit Şarman ve DİSK Genel Sekreteri Kemal Sülker'i tutukladı.

14 Haziran Merter toplantısında konuşma yapan, 6. Bölge Temsilciliğine bağlı Rabak Bakır Fabrikas, Demir Döküm Fabrikası, Türk Kablo Fabrikası Maden İş Sendikası temsilcilerini de tutuklayıp Maltepe, Askeri Ceza Evine koydular.

15-16 Haziran 1970 olayları ile anılan büyük işçi direnişi hakkında, çok şeyler yazıldı çizildi.
Bir çok üniversiteli genç olayları destekledi. 
Birçok yazar, gazeteci, şair, siyasetçi yazı ve konuşmaları ve şiirleri ile olaylara destek verdiler...


Çeşitli düşüncelerle 15-16 Haziran 1970 olayları hakkında değerlendirmeler yapıldı.
Olayların devam etmesinden yana olanlar oldu. Bazı "ilericiler!"işçilerin iş başı yapmalarını eleştirdiler. Sendikal eylemlerde ''ne olursa olsun düşüncesi'' geçerli olmaz.

15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi, gündemli ve programlı şahane bir eylemdir.
Birilerinin söyledikleri gibi spontane (kendiliğinden) oluşan bir eylem değildir. Bunun böyle olmadığı çeşitli biçimlerde anlaşıldığı gibi mahkemeler ve duruşmaları takip ederek bıkmadan usanmadan duruşma salonlarını dolduran işçilerin varlığı ve eylemleri ile de anlaşılıyordu.

Duruşmalar 1.Ordu Komutanlığı Selimiye Kışlası'nda kurulan askeri mahkemede başladı.
Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Mehmet Ali Aybar başta olmak üzere, çok büyük bir savunma ordusu oluştu.

T.Maden-İş Sendikası Avukatı Alp Selek ve daha sonra dört dönem İstanbul Baro Başkanlığı yapan Turgut Kazan'ın büyük emekleri oldu. Mehmet Ali Aybar, engin hukuk bilgisi ile değerlendirmeler yaparken, Turgut Kazan, herkesin hayranlığını kazanan hitabeti ile duruşma salonunda dinleyici işçiler tarafından alkışlanıyordu.

Bu durumu engellemek için bundan böyle duruşma salonuna kravatsız olanlar alınmayacak denildi.

İşçiler buna da çözüm buldular. Duruşmalara iş kıyafetleri ile geldiler. Özellikle döküm işçileri arka ceplerinde taşıdıkları ter silme bezlerini ve mendillerini düğümleyerek boğazlarına bağladılar. Kravatlarımız bunlar diyerek mahkeme salonlarını yine dolduruyorlardı.

Maltepe Askeri Ceza Evi'nin  ziyaret günlerinde işçiler, yönetici ve arkadaşlarını hiç yalnız bırakmadılar. Selimiye kışlasında yapılan mahkeme duruşmalarında salonu sürekli doldurdular.
İşçilerin sendikalarına karşı gösterdikleri sadakat, gerçek ve devrimci sendikacılığın göstergesi oluyor, yöneticilerine karşı duydukları sevgi ve dayanışmayı dünya aleme duyuruyorlardı. 

Son duruşmada yönetici ve diğer tüm tutuklulara, mahkeme başkanı tahliye kararlarını okuyunca,  birlikte ayağa kalktılar, "Gün doğdu hep uyandık siperlere dayandık" marşını salondaki izleyicilerle birlikte yüksek sesle söylemeye başlamıştık.

30 Mayıs 2015 Cumartesi

DELİ PETRO VE YAZLIK SARAYI

KIZIL MEYDAN MOSKOVA

1978 Yılında Sovyet Sendikalarının daveti üzerine DİSK ve üye sendikalardan oluşan bir heyet olarak gittiğimiz Rusya'da (SSCB) incelemelerimize devam ediyoruz...
Her yıl, 1 Mayıs ve diğer büyük törenlerin yapıldığı Kızıl Meydan'da dolaştık. Dünyanın en büyük meydanlarından biri olan burada, 1917 Deviminin lideri Lenin'in mozolesi (anıt mezar) bulunuyor. Özel izinle mozolenin içine girdik. Yatağının içerisinde tahnit edilmiş (bozulmaması için ilaçlanmış) vaziyette, uyuyor gibiydi Lenin.

DELİ PETRO'NUN YAZLIK SARAYI

Osmanlıların deli, Rusların ise Büyük Petro dedikleri Rus Çarının Leningrad'da yaptırdığı yazlık sarayını gezdik.
1714-1725 yılları arasında 1. Peter (Petro)tarafından yazlık için yaptırılmış, deniz kenarına kurulan büyük bir yapı, muhteşem bir saray...

Şahane bir bahçe içinde altın renginde onlarca heykel bulunuyor. Bu heykellerin bulunduğu alanda çeşitli biçim ve şekillerde fıskiye oyunlarının sergilendiğini gözlemledik.
Oyunlarda, fıskiyelerden fışkıran sular, çok sayıda altın rengindeki 
heykellerin üzerinde ayrı ayrı, birer ışık demeti oluşturuyordu.

LENİNGRAD METROSU VE KREMLİN
O zamanki adıyla Leningrad’da, 1946 yılında yapımına başlanan ve 1955 yılında açılışının yapıldığı belirtilen Leningrad (Sn. Petersburg) metrosunu gördük. Metro yolculuğu yaptık, o tarihteki metro seyahatinin bedeli 1 kapik'ti yani bizim paramıza göre 5 kuruştu.

Rusça'da kale anlamına gelen Kremlin Sarayını gezdik. Moskova'da ki sarayın devrim öncesi Rus çarlarının ikametgâhları olduğunu bildirdiler.
Kremlin Sarayının içinde uzun bir yürüyüş yaparak Müze bölümüne girdik. Osmanlı padişahlarının, Rus Çarlarına gönderdikleri değer biçilemeyecek derecedeki muhteşem hediyeleri gördük..

Kremlin sarayı, devrim sonrası ve bu gün de, adeta Rusya'nın simgesi haline gelmiş çok önemli bir yapı durumunda...
Yüksek duvarlar içindeki saray bahçesinde, çok sayıda kilisenin varlığı bize enteresan gelmişti. Rus çarlarının mezarlarının bu kiliselerin içlerinde bulunduğu anlatıldı.
Kremlin Sarayı da, Topkapı Sarayı gibi, bir günde gezilemeyecek kadar büyük bir yapılar topluluğu...

OLEG BLOHIN

Sovyetler Birliğinin en başarılı 11 numaralı futbol forvet oyuncusu Blohin'in de yer aldığı, Dinamo Kiev ile Dinamo Moskova arasında oynanan ve Kievin galibiyeti ile sonlanan futbol maçını seyrettik.  Blohin 1972, 1973, 1974, 1975, 1977 yıllarında gol kralı olmuştu.
Ünlü oyuncu bu maçta da rakip takıma bir gol atmıştı.

ÇELİK FABRİKASINA ZİYARET

1975 Yılında Kemal Türkler'le birlikte Japonya'da yapılan, Uluslararası Metal İşçileri Federasyonu, Merkez Yönetim Kurulu toplantısına katılmış, toplantı sonrası, büyük bir çelik fabrikasında incelemelerde bulunmuştuk. Ayrıca, Toyota otomobil fabrikasını da ziyaret ederek üretim ve çalışma koşulları hakkında önemli bilgilere ulaşmıştık..

Japonya'da harika bir teknolojinin varlığı ile üretim yapıldığını, işçi sağlığı ve iş güvenliğine verilen önemi gördük, Bu yıllarda Japonların ABD'den hurda satın aldıklarını, hurdayı çelik haline dönüştürüp, ABD de üretilen çelikten daha ucuza sattıklarını dinlemiştik.

1976 Yılında ise üyesi bulunduğumuz ve merkezi İsviçre'de bulunan Uluslararası Metal İşçileri Federasyonunun, ABD'nin kuruluşunun ikiyüzüncü yıl dönümü nedeni ile Pittsburgh şehrinde yaptığı Merkez Yönetim Kurulu Toplantısına MADEN-İŞ Sendikası adına delege olarak ben  katılmıştım.

Toplantı sonrası, çelik fabrikası ve Detroitteki Ford otomobil fabrikasında incelemelerde bulundum. Çalışma koşulları, üretim, özellikle iş güvenliği ve  işçi sağlığı konularındaki çalışmaların çok ileri boyutlarda olduğunu gördüm.

Bursa'da kurulu Renault ve Tofaş Fabrikaları ile Ereğli Demir Çelik Fabrikasında sendikamız T.Maden-İş Sendikası yetkili olduğu için, toplu sözleşme dairesi başkanı olarak buraları görmüş ve çeşitli açılardan kıyaslamıştım.

Bu defa da SSCB'de çelik fabrikasını görmeyi düşünmüş ve yetkililerden metal veya çelik üreten bir fabrika görmeyi rica etmiştim. 
Kaliteli jırh çeliği (mavi çelik) üreten bir fabrikayı gezdik, üretim, işçi sağlığı ve iş güvenliği ve sair konularda bilgi aldık. Bir çok makine ve ekipmanların üzerinde DDR bizim söylemimizle "Doğu Almanya'' etiketi görmüştüm.


27 Mayıs 2015 Çarşamba

MOSKOVA NAZIM HİKMET VE HEKİMOĞLU

1978 RUSYA  "SSCB"

1978 Yılında, Sovyet Sendikalar Birliği'nin daveti üzerine, ayrı tarihlerde DİSK ve üye sendikaların yöneticileri olarak, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ne iki ayrı ziyarette bulunuldu.
Başta Moskova ve o zaman ki adıyla Leningrad (St. Petersburg) olmak üzere çeşitli şehir ve cumhuriyetlerde inceleme ve görüşmeler de bulunduk. Azerbaycan,  Lietonya ve Ukrayna Cumhuriyetlerinde insanlarla görüşmeleyapıldı.

Azerbaycan Cumhuriyeti'nin başkenti Bakü'de görüşmelerimizi sürdürdük. Hazar Denizi kıyısında
bulunan büyük bir petrol rafinerisi ve orada çalışanlarla ücret ve çalışma koşulları dahil bir çok konuyu görüştük.
Usta başı durumundaki şahısla görüşmemizde, arkadaşları Brejinev'le aynı miktarda maaş alıyor demişlerdi.

ANATOLIA'NIN HİKAYESİ

Bakü Üniversitesini ziyaret ettik, Profesör ve dekan ile görüşmelerde bulunduk. Anatolya ismindeki tarih profesörü bize isminin hikayesini şöyle anlatmıştı. "Babam Ankara'da Sovyet Büyük Elçiliğinde çalışırken doğmuşum. Bir vesile ile doğumumdan Atatürk'ün haber'i olmuş. Atatürk sizce de uygun olursa bu kızın adı Anadolu olsun demiş. Bizimkiler de Anadoluyu hatırlatsın diye adımı Anatolya koymuşlar" diye gururla anlatmıştı.

1978 Mayıs ayında yaptığımız Azerbaycan gezimizde, başta tarım kooperatifleri olmak üzere çeşitli üretim merkezlerini gezdik. Azerbaycan'da solhoz denilen kooperatiflerin devlet mülkiyetindeki üretim işletmeleri olduğunu, işçilerin buralarda ücretli çalıştıklarını gördük.

FİYATLARI ÇALIŞANLAR BELİRLİYOR

Baltık denizi kıyısında bulunan Letonya Cumhuriyetini ziyaret ettik. Başkenti Riga'yı gezdik. Letonya'da kooperatiflerin devlete ait olmadığını, kolhoz denilen üretim kooperatiflerinde, ortakların kendilerinin bizzat çalıştıklarını,  üretime ilişkin projeleri kendilerinin yaptıklarını, ürettiklerinin fiyatını kendilerinin belirlediklerini öğrendik.
Solhozlardaki uygulamaya göre kolhoz kooperatiflerinin daha karlı olduğunu ve daha çok  kazandıklarını anlattılar.

Bir etlik hayvan üretim kolhozunu görmeye gittiğimizde, büyük baş hayvanların ahırlarına hijyen nedeni ile girmedik, kameralar vasıtası ile ekrandan izledik.
Cumhuriyet yönetim merkezini ziyaret ettik. Yerel yöneticilerle görüşmeler yaptık. Letonya çocuk folklor ekibinin şahane gösterisini zevkle seyrettik. Yerel yöneticilerden biri "kızlarımız ilk defa Türk erkeği görüyor" şeklindeki konuşması, çoğumuzun yüzünde tebessümler oluşturmuştu.

BEYAZ GECELER

Leningrad' da beyaz geceleri yaşadık...
Dostoyevski'yi andık...
Neva nehri kenarında Auora zırhlısının demirlemiş olduğunu, onunda müzeye dönüştürüldüğünü gördük ve içinde dolaştık..
Müze yetkililerinden 1917 devrimi hakkındaki bilgileri ve bu devrimin ilk ateşlemesini yapan Aurora kruvazörünün gösterdiği kahramanlıkları ve Sovyet devriminin oluşmasına katkılarını dinledik.

NAZIM HİKMET MEŞHURLAR

Nazım'a saygı Moskova
"NOVODEVİÇİ" MEZARLIĞINDA YATIYOR

Moskova'ya gelip de Nazım'ın mezarını ziyaret etmemek, saygı duruşunda bulunmamak olur mu?
Kemal Sülker'in organizatörlüğünde topluca büyük Şairin yattığı "Meşhurlar Mezarlığına" gittik.
Yanında çınar ağacı, başucunda granit bir taşa kendi slüetinin oyularak dikildiği mezarını ziyaret ettik saygıda bulunduk.

Hüseyin Ekinci olarak ayrıca, büyük şair Nazım'a saygıda bulunmayı da kendime görev saydım.





KADİR İNANIR ve HEKİMOĞLU


Uzun sayılabilecek bir inceleme ve görgü seyahatinden sonra dönüş için, SSCB Hava Yollarına ait bir uçağa bindik. Uçakta, 1 Mayıs ve işçi marşları, şarkı ve türküler söylenmeye başlandı.

Kadir İnanır'da uçaktaymış, söylediğimiz marşlara iştirak ettiğini gördük. Söylediğimiz bir çok şarkı ve türküye iştirak ediyordu. Hekimoğlu Türküsünü de çok güzel seslendirmişti.
Sohbet sırasında, Türkan Şoray'la birlikte, "Moskova film festivali" için gelmişler. Önemli bir iş nedeniyle erken dönmek zorunda olduğunu, Türkan Şoray'ın daha sonra geleceğini belirtmişti.

 Sonraki yazı; DELİ PETRO VE YAZLIK SARAYI


18 Mayıs 2015 Pazartesi

YILMAYAN DEVRİMCİ Celal Alçınkaya

CELAL ALÇINKAYA

18 Mayıs 2014 tarihinde Celal Alçınkaya'yı kaybettik. Onu, çok sevdiği Bolu Yeniçağa ilçesindeki eşinin köyünde toprağa verilmek üzere İstanbul'dan uğurladık.

Alçınkaya'yı 1962 yılında tanıdım. Kağıthane'de kurulu Rabak Elektrolitik Bakır Fabrikasında birlikte çalıştık. Ben göztaşı (bakır sülfat) imalathanesinde çalışıyordum; Celal Alçınkaya ise fabrikanın en önemli maddesi olan sülfürik asidi taşıyan tankerin şoförü olarak görev yapıyordu. 1964 yılında ben şube gençlik kolları başkanlığına seçilmiştim, sevgili Alçınkaya da işyeri sendika baştemsilciliği görevine seçildi.

1965 yılında yapılan Silahtarağa Merkez Şubesi Genel Kurulunda şube başkanlığına seçildim. Aynı genel kurulda Alçınkaya ise şube yönetim kurulu üyeliğine seçilmişti. 1967 yılına kadar ben profesyonel şube başkanı, Alçınkaya ise amatör yönetim kurulu üyesi olarak sendikal görevleri birlikte yürütmeye devam ettik.

1967 yılında Türkiye Maden-İş Sendikası Genel Kurulunda tüzük değişikliği yapıldı. Bölge temsilcilikleri kuruldu; Silahtarağa Şubesi ile Şişli Şubesi, 6. Bölge Temsilciliği adı altında birleştirildi. Yapılan Bölge Temsilciliği Genel Kurulundaki seçimi, diğer aday İlyas Kabil'e karşı açık farkla ben kazanmıştım.

Sarı Sendikalar Kovuluyor

Altıncı Bölge Temsilciliği dönemimde, Kavel Kablo Fabrikasını Maden-İş çatısı altında tekrar örgütledim. İstinye'de kurulu Kavel Kablo Fabrikası işçileri, 1968 yılında yaptıkları başarılı ikinci direnişleri ile sarı sendika Çelik-İş'i kovarak Maden-İş bünyesine yeniden katıldılar.

Sarı sendikaların karargâh kurdukları Silahtarağa'da, Türk Demir Döküm Fabrikasında çalışan 2500 işçi, gece gündüz yaptığımız çalışmalar sonucunda 1969 yılındaki şanlı direnişleri ile sarı sendikayı kovarak Maden-İş Sendikasında örgütlendiler.

Aynı bölgede kurulu ve yaklaşık 600 işçinin çalıştığı Elektrometal Fabrikası işçileri de Maden-İş çatısı altında sınıf ve kitle sendikacılığı mücadelesini yürütmek üzere sınıfdaşları ile bütünleşti; sarı sendikayı kovarak Maden-İş içerisindeki yerlerini aldı. Sungurlar Kazan Fabrikası işçileri ise Maden-İş'e geçmek ve sarı sendikayı kovmak için çalıştıkları her iki fabrikada da direniş başlattılar ve başardılar.

Tüm bu örgütlenmeler sırasında yapılan direniş ve işgallerde Alçınkaya; kimi zaman Rabak işyeri baştemsilcisi, kimi zaman yönetim kurulu üyesi olarak görevler üstlendi. Sendikal mücadele hamuru ile yoğruldu. Üstlendiği görevleri amatörce ve hakkıyla yerine getirdi.

1962 yılında tanıdığım Celal Alçınkaya'nın, her şeyden önce çok iyi bir insan olduğunu belirtmem gerekir. Halk tabiriyle söyleyecek olursam "adam gibi adamdı"; eline, beline, diline sahip olarak yaşadı.

Yedi yıl şube başkanı ve 6. Bölge Temsilcisi (Bölge Başkanı) olarak görev yaptığım dönemi geride bırakarak 1972 yılında askere gitmem gerekiyordu. Genel Başkan Kemal Türkler'in önerisi ile Altıncı Bölgeyi ikiye ayırdık, iki ayrı bölge olarak düzenledik. Eyüp, Silahtarağa, Alibeyköy ve Haliç'in her iki yakasındaki fabrikaları kapsayan bölgeyi 14. Bölge olarak kurduk. Bölge Temsilcisi olarak da Rabak Fabrikası işyeri baştemsilcisi Celal Alçınkaya görevlendirildi.

1977 Eylül ayında yapılan 22. Genel Kurula kadar bölge temsilciliği devam eden Alçınkaya, işbaşına gelen sözde "ilerici" yeni yönetim tarafından işten çıkarıldı. Sendikal mücadeleninin ve çok sevdiği Maden-İş Sendikasının dışına itildi.

Celal Alçınkaya devrimciydi, sosyalist değildi ancak sol anlayışlara kapalı da değildi. Devrimci sendikal hareket içinde olanların bildiği gibi, T. Maden-İş Sendikasında görev alan yeni yönetimin benimsediği siyasi ideoloji ve anlayışlar, devrimci sendikal yönetim anlayışının önüne geçti.

Bu düşünceyle uyguladıkları sendikal faaliyetler, DİSK bünyesinde de büyük hasarlara neden oldu. Maden-İş ve DİSK içindeki devrimci ve sol düşüncede olan hemen herkesin bu gidişten rahatsızlık duyduğu bir gerçekti. O dönemlerde Türk Ceza Kanunu'nda 141 ve 142. maddeler bulunuyordu. Bu maddeler nedeniyle "illegal" kuruluş mensubu yöneticiler açıkça eleştirilemedi. Bu durum ise sendikal altyapıları yetersiz, siyasi çalışmalarda bağımlı olan kadroların işine geldi!

Yanlışlıklar, genel kurul ve toplantılarda devrimci sendikal kamuoyuna ve kadrolarına tam olarak anlatılamadı. Sadece kendi aralarında yanlışlarını dile getirdiler! Sendikal kadrolarda bulunan "uzmanların" ideolojisi, düşüncesi ve uygulamaları; zaten sendikal birikim ve deneyimleri sınırlı olan yöneticilerin anlayışlarının önüne geçti. DGM, UDC, 1 Mayıs 1977 ve MESS grevlerinde yapılan hataları bildikleri hâlde görmezden geldiler. Sessiz kaldılar, hataları anlayamadılar ve tüm bu olumsuz durumların örgüte zarar vermesine göz yumdular.

Asla bir özeleştiri de yapmadılar; kendi aralarında birbirlerini suçladılar. Bu suçlamalar, bir zamanlar toz kondurmadıkları ve temel direk olarak gördükleri birinin, baskılar nedeniyle Yürütme Kurulundaki görevinden istifa etmesiyle sonuçlanıyordu.

Sendikal çalışmada siyaset, sendikal anlayışın önüne geçmemelidir. Türkiye sendikal hareketi içinde bir kilometre taşı olarak duran devrimci bir büyük sendikanın genleriyle oynadılar. Nitekim genel kurul sonrası çözülmeler başladı. Maden-İş Sendikasının en önemli kalelerinden Türk Demirdöküm karıştı. Ereğli Demir Çelik ve Kavel Fabrikaları işçileri Maden-İş'ten koptu.

Ne var ki Abdullah Baştürk başkanlığındaki DİSK Yürütme Kurulu Alçınkaya'ya sahip çıktı. Ona; Topkapı, Gaziosmanpaşa, Eyüp, Bayrampaşa ve Silahtarağa bölgelerinden sorumlu DİSK Bölge Temsilcisi olarak görev verdi. İşçi sınıfının mücadele şerbetini içen Celal Alçınkaya, sevdiği işte ve çok sevildiği bölgelerde tekrar çalışmaya başladı.

Alçınkaya, Kenan Evren ve aynı zihniyetteki takımı tarafından yapılan 1980 faşist darbesine kadar DİSK'te bu görevini sürdürdü. Maden-İş yönetimine gelen malum zihniyet; sendikaya omuz veren, gece gündüz, sıcak soğuk, yağmur çamur demeden başarılı örgütlenmeler ve toplu sözleşmeler yapan bir kısım yönetici, uzman, avukat, temsilci ve organizatörü de sırf kendi ideolojilerini benimsemedikleri gerekçesiyle haksızlık yaparak işten çıkardı, tasfiye etti.

DİSK Genel Başkanlığını kaybeden ve Maden-İş Genel Başkanlığını sürdüren Kemal Türkler başkanlığındaki Yürütme Kurulunun, Alçınkaya'nın işine son vermesi oldukça düşündürücüdür.

Celal Alçınkaya, çok uzun yıllar maddi bir beklentisi olmadan amatörce sendikaya hizmet etmiş, sendikanın yeni işyeri örgütlenmelerine emek vermiştir. Alçınkaya'yı, onun sendikal ahlakını ve çalışma disiplinini çok yakından tanıyor, biliyorum. Çok uzun yıllar onun şube başkanlığını ve bölge temsilciliğini yaptım. Çok iyi bir sendikacı olup olmadığı, sendikacılık bilgi ve birikimi tartışılabilir; ancak onun insanlığına, sendikal inanışına, namus ve erdemine kimse ama hiç kimse laf söyleyemez.

Sırf kendi ideolojilerinden olmadığı, kendileri gibi düşünmediği için görevine son verilen ve zor günler yaşayan Alçınkaya, buna rağmen yaşamı boyunca (tasfiye edilen birçoğumuz gibi) Maden-İş aleyhinde tek bir kelime etmedi. Genel Başkan Kemal Türkler hakkında bir kez olsun kötü söz söylemedi. Alçınkaya'nın sendikal mücadele içerisinde gösterdiği vefa ve adamlığı her zaman on numaraydı. Alçınkaya Rabak Fabrikasında işyeri baştemsilcisi iken onun Silahtarağa Şube başkanlığını, sonra 6. Bölge Temsilciliğini, daha sonra da Genel Başkan Vekilliğini yaptı.

Alçınkaya, 15-16 Haziran Büyük Direnişi'nin Eyüp, Alibeyköy, Silahtarağa, Kağıthane, Cendere yürüyüş kolu yöneticisiydi. Celal Alçınkaya'nın ışıklar içinde ve rahat uyuduğunu düşünüyor, onu çok uzun yıllardır tanıyan biri olarak buna tüm kalbimle inanıyorum.

Celal Alçınkaya'yı Maden-İş'ten çıkaran sözde ''ilerlemeci'' yeni yönetim affedilir gibi değil. Bazı şeylerin dönüşü olmaz...

* TCK'nin (kısaca) 141 ve 142. maddeleri; sınıf esaslı örgütlenmeyi ve propagandayı yasaklayarak örgütlenme ile ifade özgürlüğünü ihlal eden ceza hükümlerini içermekteydi.













19 Nisan 2015 Pazar

1 MAYIS 1976 YIĞINSAL KUTLANIYOR

Bir MAYIS İşçi ve Emekçiler Günü, dünya çapında kutlanıyor. Birlik ve  dayanışma günü olarak kutlanan bu bayram aynı zamanda haksızlıklarla mücadele günüdür.

Türkiye'de ilk kez 1923 yılında resmi olarak kutlandı.

22 Mayıs 2009 tarihinde, Emek ve Dayanışma Günü olarak, yasalaştı ve resmi tatil olarak ilan edildi.

AMERİKA BİRLEŞİK DEVLERİNDE İŞÇİLER, FAZLA ÇALIŞTIRILMAYA BAŞKALDIRDILAR.

Amerikan İşçi Sendikaları Konfederasyonu öncülüğünde işçiler 6 gün, günde 12 saat çalışma uygulamasına başkaldırdılar.  1856 yılında, günde 8 saatten fazla çalışmayacaklarını bildirerek iş bıraktılar. 500 binden fazla işçinin katıldığı büyük bir miting yaptılar.

Ülkemizde 1923 yılında resmi olarak kutlanan 1 Mayıs, 1924 yılında yasaklandı. 1935 yılında  1 Mayıs'a ''Bahar ve Çiçek Bayramı'' adı verildi, Tatil günü olarak (ücretsiz) ilan edildi.


Ülkemizde Bahar ve Çiçek Bayramı olarak ilan edilen bu günde piknik yapan birçok aile, bir araya gelerek birlikte eğlenen arkadaş gurupları, polisler tarafından mimlenirdi. Komünist şüphesi ile her yıl göz altına alınanlar oluyor, mahkemelerde uzun süre yargılanıyorlardı. Birçok işçi yapılan asılsız ihbarlar sonucu işten çıkarılıyordu..

1976 Yılında Disk Kurucu üyesi Türkiye Maden-İş Sendikamızın, Gönen'de yaptığımız (MİTES) MADEN-İŞ Eeğitim Tesislerinde, Genel Yönetim Kurulu toplantımız yapılıyor, uzun yıllar Almanya'da çalışan ve Türkiye'ye dönen 1975 yılında yapılan Genel Kurulunda, DİSK Genel Sekreteri olarak seçtiğimiz İbrahim Güzelce' de aramızda yer alıyordu.

Toplantı aralarında sohbet ederken İbrahim Güzelce yaptığımız sohbetlerde,  Almanya ve Avrupa'da kitlesel olarak yapılan 1 MAYIS toplantı ve mitinglerinden bahsediyor, ülkemizde de artık zamanın geldiğini belirtiyordu.





Üç gün devam eden toplantımızda,Yönetim Kurulu gündemindeki konuları görüşerek gerekli kararları aldı. 1 MAYISIN yığınsal olarak kutlanma konusunda DİSK yönetiminin alacağı karara göre hareket edilmesini karar altına alarak toplantıyı sonlandırdık.

Türkiye'de 1 MAYIS kutlamalarının yığınsal olarak yapılması fikri, böylece filizlenmiş oluyordu.

1976 yılında kitlesel olarak yapılan 1 MAYIS'ta, Disk yöneticilerinin
Taksim 1 MAYIS alanına girişleri görülüyor. *
1976  yılında yapılan 1 MAYIS yürüyüşleri ve Taksim alanındaki yığınsal toplantısı, tam bir ciddiyet ve şenlik içinde geçti, Sendikalar ve üyeleri kendi güvenliklerini başarılı bir şekilde sağladılar.
Sloganlarını özgürce haykırdılar, dövizlerini diledikleri boyutta yazdılar ve gururla taşıdılar.

Çeşitli ideolojideki kuruluşlar ise, yürüyüşlerinde kendi sloganlarını özgürce seslendirdiler, pankart ve dövizlerini özgürce taşıdılar.

Kısaca özetlemek gerekirse, DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) öncülüğünde yapılan 1976 1 MAYIS kitlesel olarak başarılı bir şekilde yapıldı.

1977 Yılında yapılan  gösteriler daha bir yığınsal olarak başladı. Yaklaşık 700.000 insanın katılımı ile gerçekleşti. Gerek toplantı öncesi, gerekse toplantı alanına girişlerde, bazı sıkıntılar yaşandı. Bir kısım örgütlere karşı mesafeli davranılmak istendi.

Bunların sebepleri hakkında çok değişik görüşler sergilendi. Kitaplar, makaleler yazıldı.1 MAYIS öncelikle işçilerin ve kutlamak isteyen herkesindir. Kutlamalara her vatandaş, her meslek örgütü, çeşitli ideolojilerdeki siyasi parti ve örgütlerin katılması engellenmemelidir.

Bu toplantıların dış güvenliği elbette devlet tarafından sağlanmalıdır. 1 MAYIS 1977 de bu böyle olmadı. Toplantı bitimi yaklaşırken topluluğun üzerine ateş açıldı, 37 kişi öldü. Yüzlerce kişi yaralandı.  Devletin bu konudaki zafiyeti hala tartışılmaktadır.

1 MAYIS MEYDANI TAKSİMDİR

1 MAYISIN kitlesel olarak kutlanması Taksime çok yakışıyor.

Yukarıdaki resim soldan sağa: Hakkı Öztürk, Mehmet Karaca, Kemal Türkler, Kemal Nebioğlu, Hüseyin Ekinci, Fehmi Işıklar.

31 Ocak 2015 Cumartesi

PROF. MUAMMER AKSOY ve BÜYÜK İŞÇİ DİRENİŞİ

15-16 HAZİRAN 1970 SICAK GÜNLER

Başta T.Maden-İş Sendikası üyeleri olmak üzere DİSK üyesi işçiler, 15 Haziran 1970 sabahı işbaşı yapmadı. Sendikal özgürlüklerinin ellerinden alınmasını, devrimci ve gerçek sendikacılığın bitirilmesine yönelik, Demirel iktidarı tarafından çarçabuk çıkarılan yasayı protesto etmek için yürüdüler, yürüdüler...
Yürüyerek protesto ettiler.
Bu yürüyüşte yalnız kalmadılar. Türk-İş'e bağlı çok sayıda işçi de, yöneticilerinin engellemelerine rağmen Disk üyelerinin yanında oldular, birlikte yürüdüler.

Devrimci gençlik örgütleri, ilerici aydınlar, bir çok yazar, sanatçı bu eylemlerin yanında oldular ve eylemlere destek verdiler.

İstanbul ve Kocaeli'de "sıkı yönetim" ilan edildi. Disk ve Maden-İş yürütme kurulu üyeleri ve çok sayıda iş yeri temsilcisi tutuklandı. Haklarında sıkı yönetim mahkemesince davalar açıldı.
Davaların seyri ve savunma konularında görüş alışverişi için büyük insan, değerli hukukçu Profesör Muammer Aksoy'la görüşmemiz gerekti.
 
Süleyman Demirel iktidarında DİSK'i tasfiye etmeye yönelik yasal girişimlere karşı duran Aksoy, sendikal haklar ve demokratikleşme süreçlerinde işçi eylemlerine entelektüel destek sağlamış, olayların hukuki boyutunda aktif rol almıştır.

Kendisinden görüşme talebimiz olduğunda tereddüt etmeden randevu verdi. O zamanki  MADEN-İŞ 6. Bölge Temsilcisi olarak, Maden-İş Hukuk Dairesi Müdürü Av. Alp Selek'le birlikte belirtilen günde duruşmalar konusunda 2 saate yakın faydalı bir görüşmemiz oldu.

Emekçi dostu Mert insan, değerli hukuk profesörü, ne yazık ki namertler tarafından 31 Ocak 1990 yılında evinin önünde katledildi. Profesör Muammrt Aksoy'u
saygı ile anıyor, T.Maden-İş Sendikası ve üyeleri  üzerinde çok büyük emekleri bulunan, mücadele insanı işçi dostu Av. Alp Selek'i de sevgi ile selamlıyorum.

25 Ocak 2015 Pazar

SENDİKAL MÜCADELE VE BİRLİKTE OLMAK

PAS DEMİRİ YER Mİ?

Bir işletmeyi kurmak ve onu üretir duruma getirmek; elbette maddi araçların ve yapısal bileşenlerin bir araya gelmesiyle mümkün olur. Ancak bu cansız bileşenleri yan yana getirmek işin kolay kısmıdır ve tek başına büyük bir anlam ifade etmez.

İçinde işçi emeği barındırmayan her girişim; çuvallara doldurulup sıra sıra dizilmiş kum torbaları veya üst üste istiflenmiş çimento yığınları gibidir.

Emek olmadan kum çimentoyla buluşacağı, harç ise demiri kucaklayacağı günü çaresizce bekler. O bekleyiş içinde demir paslanır, zamanla işlevini yitirir. İstanbul Atatürk Erkek Lisesindeki edebiyat öğretmenim, sevgili Rauf Mutluay ne güzel söylemişti: "Pas demiri yiyor."

EMEK YAŞAMIN TA KENDİSİDİR

Görülüyor ki, üretimin tüm bileşenleri arasında en temel, en gerekli unsur işçi emeğidir. İşçi için emek; nefestir, koldur, eldir, bacaktır, adaledir. Kısacası emek, yaşamın ta kendisidir...

Bu husus çok önemlidir. Özellikle sanayide çalışanlar, daha doğrusu işçi sınıfı başta olmak üzere tüm emekçiler, emeklerinin değerlendirilmesi konusunda farkındalık yaratmalıdırlar. Farkındalık yaratmak zor olmasa gerek; ilk adım sendikalı olmayla başlar.


Kalkınmanın temeli, barışın tesisi ve insanlığın geleceği ancak emeğin varlığıyla mümkündür. Ne var ki iş dünyasında, bu yalın gerçeğin farkında olan kimi işverenlerin ya da yönetici vasıflı işveren vekillerinin, aşırı kâr hırsıyla emeği ötelediklerini, adeta unuttuklarını görüyoruz. Bu çağ dışı yaklaşım geçmişte de böyleydi, bugün de ne yazık ki devam ediyor. Dünya döndükçe, gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerde muhtemelen böyle devam edecek gibi görünüyor.

Aslında işveren camiası emeğin değerinin elbette farkında. Emeği nasıl organize edeceğinin, onu daha fazla üretime ve dolayısıyla daha büyük kazançlara nasıl dönüştüreceğinin hesabını her an yapıyor. Bunun için Ar-Ge departmanları kuruyor, yeni projeler geliştiriyorlar. Emeği bir sermaye unsuru olarak her yönüyle hesaplıyorlar.

Ama işçi için durum günümüzde hiç böyle değil; onun hesabı kâr değil, hayatta kalma mücadelesidir. Hayatta kalma mücadelesi bireysel değil, birlikte yapılır. Bu da sendikal örgütlenme ile sağlanır

26 Aralık 2014 Cuma

SENDİKAL ÖRGÜTLENME RÜZGAR GİBİDİR

MADEN-İŞ 21. GENEL KURULU VE SENDİKAL HAREKETLERE YANSIMASI

DİSK kurucu üyesi ve metal işkolunun lokomotifi durumundaki, Türkiye Maden-İş Sendikasının 21. Genel Kurul Toplantısı 10 -13 Eylül 1974 tarihlerinde yapıldı.
İstanbul Belediyesi Meclis Salonunda dört gün devam eden Genel Kurul sonunda, Yönetim ve Yürütme Kurulunda önemli değişiklikler oldu. Yapılan seçimler sonucunda, Yürütme Kuruluna beş yeni üye girdi. Bunlar, bölge temsilciliklerinde başarılı çalışmalar yapmış gençlerden oluşuyordu.

T. Maden-İş 21. Genel Kurulu ve Sendikal Dönüşüm

21. Genel Kurul, T. Maden-İş tarihinde adeta bir dönüm noktası oldu. Yerli ve yabancı konukların katıldığı Genel Kurulda çok önemli kararlar alındı. 

Kemal Türkler’in Genel Başkanlığa tekrar seçildiği Genel Kurul sonrası, Genel Yürütme Kurulu, ilk toplantısında teşkilatlanma başta olmak üzere bir çok konuda yeni ve gerçeklikle örtüşen  kararlara imza attı. Bunların en önemlisi "üyelerin  söz ve karar sahibi olma ilkesi"nin tam olarak yürürlüğe konmasıydı.



Genel Yürütme Kurulu, öncelikle örgütlenme konusunu ele aldı. İşverenlerle işbirliği içinde olan sarı sendikalarla mücadele ve sendikasız iş yerlerinde çalışan metal işçilerinin, T. Maden-İş çatısı altına girmeleri konusunda yeni projeler hazırladı. 

Araştırma, ücret ve ekonomi dairelerinin başarılı çalışmaları, toplu sözleşme teklif ve taslaklarının her işyerinin çeşitli özelliklerine göre hazırlanması, toplu sözleşme konusuna ileride de değineceğimiz gibi çok olumlu yansıdı. 

Gerçeklere uygun bilgilerle hazırlanan toplu sözleşme teklif ve taslakların tüm işyeri sendika temsilcilerinin katıldığı müzakereler sonunda, görüşülmesi ve başarılı şekilde imzalanması, basın yoluyla kamu oyunda yer alması metal iş kolunda yeni hareketlenmelere yol açtı.

Büyük Örgütlenme Hamlesi: Arçelik ve Otomobil Fabrikaları

Arçelik işyerinde yapılan toplu iş sözleşmesi ile madenî eşya işkolunda ilk defa sendika üyelerinin yılda üçüncü maaş ikramiye almaları, MESS'in tüm muhalefetine rağmen gerçekleştirildi.

Ereğli ve İskenderun Demir Çelik Süreci

Ereğli Demir Çelik Fabrikaları (Erdemir) 8 bin Demir çelik işçisi, yeniden T.Maden-İş'le bütünleşti. 
Bursa'da kurulu Fiat (Tofaş) ve Renault otomobil fabrikaları işçilerinin, örgütlenme çalışmaları kısa zamanda sonuçlandı. T. Maden-İş bünyesinde yerlerini aldılar. Bu iki büyük Fabrikada da mahkeme kararı ile referandum yapıldı. T.Maden İş Sendikasının zaferi ile sonuçlandı.

Oto yan sanayi işçileri de otomobil fabrikası işçilerini takip ederek sendikal özgürlüklerinin tadına vardılar. Çok k
ısa zamanda, yurt çapında T.Maden-İş'in üye sayısı, seksen binleri aştı.  
Metal İş kolunda faaliyette bulunan, Fehmi Işıklar Başkanlığındaki Çağdaş Metal-İş Sendikası da yaptığı olağanüstü Genel Kurulunda T. MADEN-İŞ'E katılma kararı aldı. 

Seydişehir Aleminyum Tesisleri ile İskenderun Demir Çelik Fabrikalarında da, örgütlenme çalışmaları hızlı bir şekilde başladı.

Sendikal Örgütlenmede Güvenin Gücü

Sendikal örgütlenme, rüzgarı arkaya alma gibidir. 
Çığ gibidir... 
Sel gibidir... 
İşçi, sendikasına inanırsa, yöneticisine güvenirse, yöneticilerinin özverili çalışmasını görürse, tüm baskılar, yıldırmalar, korkutmalar vız gelir ona. 
Sarı sendikayı da, yıldırmaları da, korkutmaları da ezer geçer.

Örgütlenmenin Başarıyla Tamamlandığı İşyerleri

Bu durumları birlikte gördük yaşadık ve yeni işyeri örgütlenmeleri arka arkaya devam etti.
  • Beko Teknik, 
  • Pres-İz, As Elektrot, 
  • E.C.A, 
  • Gücüm Cıvata, 
  • Altaş Ev Aletleri, 
  • Ankara Emek Elektrik, 
  • Kayadöküm, 
  • Netaş, İmpres, 
  • Man, Tasaş, 
  • Unika Kablo, 
  • İto,
  • Termo, 
  • Mutlu Makina işyerlerinde çalışan onbinlerce emekçi çeşitli baskılara rağmen T. MADEN-İŞ ve dolayısı ile DİSK saflarında ki yerlerini almış oldular. 
Eskişehir, Çerkezköy, Samsun, Artvin, Ankara ve İzmir'de kurulu bir çok işyerlerinde de örgütlenme çalışmaları başarı ile tamamlandı. 

T. MADEN-İŞ Sendikasında oluşan hızlı örgütlenme, DİSK bünyesinde bulunan diğer sendikalarda da görülmeye başladı. 

Kısa zamanda DİSK'İN ÜYE SAYISI DA 500.000'i aştı.