7 Kasım 2014 Cuma

AVRUPA OTOMOTİV KONFERANSI

Uluslararası Metal İşçileri Federasyonu 1976 yılında, Avrupa'da çalışan otomotiv işçilerinin çeşitli sorunlarını görüşmek ve bunları karar altına almak için Almanya da dört gün devamedenbirkonferans toplamıştı. 1976  yılında yapılan konfera10, 
Sağdan Şinasi Kaya, Hüseyin Ekinci, Sina Pamukçu ve Fehmi Işıklar       11, 12 , 13, Mayıs tarihlerinde yapıldı.

T. Maden-iş Genel Başkan Vekili, Şinasi Kaya, T. Maden-İş Sendikası, Genel Başkan Vekili ve Toplu Sözleşme Dairesi Başkanı Hüseyin Ekinci ile Genel Başkan yardımcısı Fehmi Işıklar ve  DİSK Genel Sekreter Yardımcısı Sina Pamukçu bu konferansa delege olarak katılarak ülkemizi temsil ettiler.

Fransa CGT, Almanya IGMetal, Avusturya OGB, Belçika ve İsveç sendikalarının delegelerinin de katıldığı konferansta, çalışma süreleri, işçi sağlığı ve iş güvenliği konuları önemle ele alındı.
Özellikle, uluslararası otomobil tekelleri ile mücadele konusunun yoğun olarak gündeme geldiği bu toplantıda, bir çok karar alındı,  Toplantı sonucu Avrupa kamuoyuna bir bildiri ile duyuruldu.



8 Ekim 2014 Çarşamba

İŞÇİ SENDİKALARINDA EĞİTMİN ÖNEMi VE SENDİKAL BİLİNÇ

Sendikal Örgütlenme ve Yetki Mücadelesi

İşçi sendikaları, üyelerinin hak ve menfaatlerini koruyabilmek ve mensuplarına yeni haklar sağlamak için örgütlenmek zorundadırlar. Üyelerinin menfaatlerini korumanın yanında, yeni haklar elde edebilmek için üye sayılarını, iş kolunda belirlenen barajı yakalayıp geçmeleri gerekir.
İş yerlerinde yetkili sendika olmak demek, üye çoğunluğunu sağlamak, toplu iş sözleşme yapma yetkisini alarak işverenle toplu iş sözleşmesi masasına oturmak demektir.

Toplu İş Sözleşmesi Sürecinde Sendikal Gücün Önemi

İyi bir toplu sözleşmenin nasıl yapılacağını belirleyen birden fazla faktör vardır. Elbette bu faktörlerin başında gelen en önemli özellik sendikanın gücüdür.
Sendikanın nicel (sayısal) bakımdan üye sayısının yeterli olması, gücün belli bir bölümünü ifade eder. Sayısal yeterliliğinin yanı sıra parasal gücünün de yeterli duruma erişmesi, üyelerin mücadele azmi ve dayanışma ruhlarının gelişmiş ve işçilik bilincine* kavuşmuş olmaları gerekir. 
Bu da eğitimle olur.

Sendikal Eğitimin Amacı ve İşçilik Bilinci

Sendikal eğitimde amaç, üyelerin olayları muhakeme edebilecek düzeye gelmesi ilk ilke olmalıdır. Her yer ve koşulda olaylara, gerçekçilik gözü ve anlayışı ile bakabilecek duruma gelebilmek bir bilinç yükselmesidir.

Burada kastedilen asıl vurgu üyelerin bilgi ve bilinç düzeyinin belli bir noktaya kadar yükseltilmesidir. Eğitimler, elbette iş yerlerinde bir kısım üyelerin, sendikal konularda söz ve karar sahibi olabilme noktasında, karar verecek hale gelmelerini sağlayan en önemli etkendir. Sendika yöneticileri genellikle kendi dünya görüşleri ve genel ideolojileri doğrultusunda eğitim yaparlar.

Türkiye Maden-İş ve Tarihsel Eğitim Çalışmaları

Disk kurucu üyesi ve lokomotif sendikası Türkiye Maden-İş'in, kuruluşundan itibaren eğitime çok önem verdiği, sendikal camiada bilinen bir gerçekti. Özellikle altmış ve yetmişli yıllarda işçi eğitimleri, İstanbul'un bir çok bölgesinde, Ankara, İzmir, Adana, Mersin ve Antalya gibi büyük şehirlerde durmaksızın yapılır hale gelmişti

Sendika İçi Eğitim Programları: A, B ve C Tipi Seminerler

1969 İtalya Massey Ferguson fabrikası önünde Hüseyin Ekinci ve Maden-İş heyeti
1969 Yılında Maden-İş heyeti, İtalya, Massey Ferguson Traktör Fabrikası önünde. 
Sağdan ikinci 6. Bölge Temsilcisi Hüseyin Ekinci, Soldan 2. Kavel eski Baştemsilcisi İlyas Kabil,
3. Rabak Baştemsilcisi Celal Alçınkaya, 4. İzmir 3. Bölge Temsilcisi Bahtiyar Erkul,
5. Uzel (Ferguson Traktör Fb.) Baştemsilcisi Eşref Yerlikaya, gözlük ve pardösülü ise
İtalya Metal İşçileri sendikası temsilcisi.

Eğitimler genellikle sınıflandırılmış olarak yapılıyordu. A tipi eğitimler, üç gün boyunca devam ediyordu. "Yetiştirme Semineri" olarak adlandırılırdı. Üyelerin sendikalar hakkındaki bilgi ve bilinç düzeylerini yükseltmek amacıyla yapılıyordu.

B tipi Eğitimler ise yedi (gün(hafta) sürüyordu."Geliştirme Semineri"olarak adlandırılırdı. Sendikal, sosyal ve ekonomik konular işlenirdi. Gönen Eğitim ve Dinlenme Tesislerinde 'MİTES' yapılıyordu.

C tipi eğitimler ise 15 günlük sürelerle yapılan yurt içi ve yurt dışı "Görgü Eğitimi" şeklindeydi. Merkezi İsviçre'de bulunan Uluslararası Metal İşçileri Federasyonuyla yapılan işbirliği ile, birçok üyemiz, Avusturya, Almanya, İtalya ve Fransa'ya gönderildi. Sendika aracı 25 koltuklu otobüslerle gidilen ülkeler de insanlar ve yaşantıları hakkında bilgi edinirlerdi. Fabrikalar, üretim teknolojileri, iş güvenliği ve işçi sağlığı, ücret, çalışma koşulları ve çevre ile ilgili  incelemelerde bulunuyorlardı. Sendika ve çalışmaları konularında bilgi sahibi oluyor, bilgi ve birikimlerini dönüşte arkadaşlarına anlatıyorlardı.

A ve B tipi eğitimler genellikle sendikanın kendi malı olan merkez ve bölge binalarında ve Gönen Eğitim Tesislerinde, eğitim dairesi müdürü Hasan Basri Ceyhan ve eğitim uzmanlarının işbirliği ile yapılırdı.

              
Profesör Alpaslan Işıklı, Fethi Naci, Av.İbrahim Türk, Hasan Basri Ceyhan ve Süleyman Üstün gibi eğitimci hocalar, uzun süre dersler verdiler.

Sendikal Mücadelede Kültür, Sanat ve Konserlerin Rolü             

Aşık İhsanî, Aşık Nesimî Çimen Eğtiim Sonrası Konserlerinden bir fotoğraf
Çeşitli konularda bölgesel konferanslar ve Ruhi Su, Aşık İhsanî, Aşık Nesimî Çimen gibi değerli sanatçıların verdikleri konserler, eğitimin devamı şeklinde geçiyordu. İşçiler, İhsanî ve deyişlerine coşkuyla eşlik ediyorlardı.

Değerli Sanatçı Ruhi Su ilk konserinde kendi müzik ve deyiş şeklinin, işçilerin gelenek bakımından biraz farklı anlayışta olduğunu, bu bakımdan nasıl karşılanacağı konusunda değişik bir duygu içindeydi. İşçilerin Drama Köprüsü türküsünde kendisine coşkuyla eşlik ettiklerini görünce, oldukça duygulanmıştı.


Sinematek Derneği kurucusu ve Genel Başkanı değerli insan Onat Kutlar'ın Taksim Sıraselviler Caddesi üzerindeki merkezinde yapılan film gösterilerinde, Türkiye Maden-İş üyelerine onar kişilik kontenjan ayırmıştı. İşçiler, aileleriyle birlikte severek gösterimlere katılıyor, filmleri ilgiyle izliyorlardı.
Onat Kutlar ve İşçilere Film gösterileri


İşçi sınıfımızın sendikal yüz akı, Disk kurucu üyesi Türkiye Maden-İş Sendikası üyelerine çokça emek veren işçi sınıfının bu değerli öğretmen ve sanatçılarını saygıyla anıyorum.



* Yaratılan artı değerin farkında olmak...

26 Eylül 2014 Cuma

SİLAHTARAĞA ÇUKURU (ZİLİFTARAĞA) VE İLK BOMBA FABRİKASI

LALE DEVRİ SADABAD VE HALİÇ

Osmanlı İ
mparatorluğu, III. Ahmet döneminin bir bölümüne Lale Devri dendiğini biliyoruz. Bu devirde Kağıthane Bölgesi, İstanbul seçkinlerinin en önemli ve en çok sevilen mesire (gezinti) yerlerinden birisiydi.

Kağıthane deresinin iki yanına, kasır, saray, köşk ve hamamlar yapılmış, giderek buralarda uzun süreli şenliklerin yapılması günümüz deyimiyle moda haline gelmişti. 

Geceleri kaplumbağaların, üzerlerinde yanan mumlarla dolaştığı bu şenliklere daha sonraları "Sadabad Şenlikleri" denilmeye başlanmıştır.  
Devrin ünlü şairi Nedim, bakalım bu şiiri ile şenlikleri nasıl anlatıyor.

BİR SAFA BAHŞEDELİM

Bir safâ bahşedelim gel şu dil-i nâ-şâda
Gidelim serv-i revânım yürü Sa‘dâbâd’a
İşte üç çifte kayık iskelede âmâde
Gidelim serv-i revânım yürü Sa‘dâbâd’a

Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan
Mâ-i tesnîm içelim çeşme-i nev-peydâdan
Görelim âb-ı hayât akdığın ejderhâdan
Gidelim serv-i revânım yürü Sa‘dâbâd’a
 
O zamanlar, içinde onlarca çeşit balığın oynaştığı bir akvaryum gibi olan, masmavi Haliç'in her iki yakası da çok beğenilen seçkin (güzide) bir yerleşim bölgesiydi...Yüzlerce sene, şenliklerin çılgınca yaşandığı, Kağıthane deresinin denizle buluştuğu yer Silahtarağa Bölgesidi.

Silahtarağa veya mahallî bazı insanların söylemi ile Ziliftarağa, Marmara Denizi'nden ayrılarak kara içine doğru uzanan dünya incisi Haliç'in de son bulduğu noktadır.
Osmanlı zamanında, Haliç kenarına temeli Fatih Sultan Mehmet tarafından atılan tersane ve daha sonra ordu (asker) için elzem olan Feshane Fabrikası kurulmuştur. 

Tersane ve Feshane işletmelerinin yanlarına Cumhuriyet dönemiyle birlikte yeni, yeni büyüklü küçüklü işletme ve fabrikalar kurulmaya başlanmıştır.
Haliç'in her iki yanı ve Silahtarağa Bölgesi, kısa bir zaman (1990) öncesine kadar İstanbul'un en önemli sanayi bölgelerinden biri durumundaydı.  

Başta inşaat tuğlası olmak üzere çeşitli inşaat malzemeleri, tekstil, lastik plastik, döküm, çelik, kereste, mermer, beyaz eşya ve sayamayacağım kadar ev eşya ve sanayi ürünleri yapan işletmelerin kurulduğu bölgelerde bu satırların yazarı, yedi sekizli yaşlarında Eyüp'te denize girdi. 
Oniki, onbeş yaşlarında, Kasımpaşa vapur iskelesinde oltayla balık tuttu. 

Yirmibeş, otuzlu yaşlarında Silahtarağa ve Haliç'in her iki yakasında uzun yıllar işçi ve sendika temsilcisi olarak çalıştı. T. Maden - İş Sendikası şube başkanı ve bölge temsilcisi olarak DİSK'i temsil ederek işçi yararına önemli görevlerde bulundu.

Çoğu zaman döküm fabrikalarının bacalarından çıkan dumanlı havayı soludu. Bazen de Eyüp, Alibeyköy, Yıldıztabya ve Küçükköy'ün çamurlu sokaklarında ıslanarak yürüdü.
İş bitimi fabrika önlerinde, sendika örgütlenmesi için  bildiriler dağıttı. 

Başka bir gün çeşitli semt kahvelerinde gece, gündüz demeden işçi ve sendika üyeleriyle toplantılar yaptı. 
Türk Demirdöküm, Sungurlar gibi önemli fabrikalarda çalışan işçilerle birlikte işgal direnişler yaşadı. 
Grevler yönetti, çok başarılı toplu sözleşmeler bağıtladı...




Osmanlı döneminde kurulan Haliç Tersanesi ve Feshane işletmelerinin yanlarına, İnönü, Menderes, Demirel ve sonraki yöneticiler zamanda da yeni işletme ve fabrikalar kurulmaya devam edildi. Plansız ve alt yapısız kondurulan bu yapıların, elbette daha sonraları İstanbul'a ve özellikle bölge insanına olumsuz etkileri besbelli ki hiç düşünülemedi!..

Cumhuriyet dönemi başlangıç yıllarında, Haliç'in Beyoğlu tarafı olan Sütlüce'de 1923yılındamezbaha, 1925yılında da Şakir Zümre'ninilk özel sektörsşlah fabrikası kuruldu.





20 Eylül 2014 Cumartesi

İŞ KAZASI NE DEMEK

İŞ KAZASI MI  İŞ CİNAYETİ Mİ

Yakın geçmişte, 301 maden emekçisi Soma kömür ocaklarında meydana gelen faciada toprağa verildi. Tuzla'da kurulu tersanelerde sık sık meydana gelen kazalarda işçi ölümlerini, yaralanmalarını basından ve görüntülü haberlerden öğreniyoruz.

Mecidiyeköy'de yapımı sürdürlen, büyük bir inşaat şirketine ait inşaatlarda ekmek parası peşindeki 10 işçi, "asansör kazası" denilerek göz göre göre ölüme gönderildi. Bolu'daki otelde meydana gelen yangında ölenler ve yaralananlar elbette ciğer dağladı.

"Kaza değil, cinayet!" diye basına yansıyan feryatlar can acıtıyor. Canlar acıyor ama asıl ateş düştüğü yeri yakıyor, kavuruyor... Her ölümlü facia sonrası ilgililer ve bu konuda söz söylemeyi kendilerinde hak görenlerin büyük bir kısmı ekranlara çıkıyor, ortalıkta görülmeye başlıyor...

"Kader bu, kaderin önüne geçilmez." "Onlar şehit oldular." "Suçlular bulunacak."Siyasi demeçler ardı ardına söylenip duruyor... Değişen ne var? Neler değişiyor? Kocaman bir hiç...


İŞ KAZASI NE DEMEK?

İş hayatında çalışırken bu kadar çok sayıda yaralanmalı ve ölümlü büyük facialar oluyorsa buna iş kazası denmez, denemez! Ölüm ve yaralanmalar çoğalıyorsa, demek oluyor ki yeterli önlem alınmıyor. 

Sorumlu kurumlarda görevli yetkililer de işlerini ya savsaklıyor ya da savsaklanmasına çeşitli nedenlerle göz yumuluyor. Olması gereken denetimler usulüne uygun ve zamanında neden yapılmıyor?

Kanunlar ve uygulamalar tozlanan raflarda bekletiliyorsa bu konularda meydana gelen facialardan en alttaki görevliden en yukarıdaki mevkilerde bulunan herkes sorumludur. İş güvenliğinin sağlanmış olması, önlemlerin tam olarak alınmasını ifade eder. İş kazası; gerekli ve yeterli önlemler alındıktan sonra meydana gelen kazalara diyebiliriz. Aksi halde bu bir iş cinayetidir. 

İş yerlerinde yeterli önlemlerin alınmasını sağlamayan iş yeri sahipleri, bunları yeterli biçimde denetlemeyen devlet yetkilileri, kazalarda ölen ve yaralanan insanların elbette sorumlusudurlar. 

Bu sorumluluk elbette işçi sendikalarının ve onların üst örgütü olan konfederasyon başkan ve yöneticilerini de kapsıyor. Hem de azımsanmayacak kadar sorumludurlar.. 

İşyerlerinde yapılan yapılması gereken işçi sağlığı ve iş güvenliği denetim kontrolleridende neredeler? 

Her kaza sonrası dizlerini döven anaları, yiğidinin tabutunu okşayan babaları görüyoruz. Son yıllarda meydana gelen korkunç olayların çokluğu ve önüne geçilemez olduğu, yayınlanan devlet istatistiklerinden de anlaşılıyor.

Toplu ölümler, kalabalık cenaze görüntüleri elbette hepimizi hüzünlendirip üzüntüye sevk ediyor... 

Bu durum artık son bulmalı...

Görev ihmali, yasa ihmali, denetim ve yaptırım eksikliği gibi nedenlerle birçok hayat zamansızca toprağa veriliyor.

Ülkemizde meydana gelen kazaların en önemli unsuru, kısa zamanda çok kâr etme hırsı değil mi? Kısa zamanda kâr öne çıkınca, insan unsuru gerilere düşüyor. Gelişmiş ülkelerin uygulamalarında en önemli unsurun insan olduğunu biliyor ve görüyoruz. Bu ülkelerde; sanayide, eğitimde, ekonomide, sağlıkta, sporda, trafikte ve her alanda planlama insana göre yapılıyor...


14 Eylül 2014 Pazar

GÜNÜMÜZDE SENDİKALAR


SENDİKA NEDİR, NİÇİN VARDIR?

İşçi sendikaları; üyelerinin hak ve menfaatlerini işverenlere ve bazen de devlete karşı korumak için kurulan işçi örgütleridir. İşçiler bu kuruluşlara üye olurlar ve her ay, tüzüklerinde belirtilen bir aidat öderler.

Sendikalar, kâr etmek için kurulan ticaret şirketleri gibi davranamazlar. Tabipler odası, mimarlar odası, barolar gibi meslek örgütleri olmadıkları için amaç ve çalışmaları onların faaliyetlerinden oldukça farklıdır. Kalkındırma ve güzelleştirme dernekleri veya vakıflar gibi de olamazlar.

Sendikalar dinamik örgütlerdir. Özünde, bitmez tükenmez bir sınıf mücadelesi vardır. Kitle örgütü olmaları nedeni ile üyeleri çeşitli siyasi anlayış ve ideolojilerde olabilir. Aralarında ayrı inançlarda, değişik milliyette insanlar bulunabilir. İçlerinde nitelikli ve mesleki bakımdan oldukça donanımlı insanlar olduğu gibi, çok sayıda niteliksiz, düz işçi de vardır.

İşte bu yapı, "birlikten kuvvet doğar" anlayışını meydana getirir. Bu anlayış ise sınıf bilinci alfabesinin birinci harfi gibidir... Onları bir arada tutan, birlikte davranmalarını sağlayan, mücadele ve dayanışmalarında güçlü kılan, zafere taşıyan işte bu anlayıştır. Kısaca sendikalar, emeğin "en yüce değer" olduğu bilincine ulaşan insanların meydana getirdiği topluluklardır.

Türkiye'de sendikal hareketler, 1800'lü yılların sonlarına doğru etkili şekilde görülmeye başlamıştır. Asıl işçi örgütlenmeleri ise 1908 İkinci Meşrutiyet'le birlikte devam etmiştir.

Cumhuriyetin tek partili dönemlerinde sendika ve birlikler üzerinde zaman zaman bazı baskı ve yasakçılık oluşmuştur. Bu engelleyici yöntemlere rağmen işçiler, yine de örgütlenme çalışmalarını devam ettirebilmişlerdir. 27 Mayıs 1960 askeri darbe (devrim!) sonrası, özgürlükçü bir anayasanın yürürlüğe girmesi ile sendikal hareketlerde çok daha önemli gelişmeler meydana gelmiştir.

1963 yılında çıkarılan 274 sayılı Sendikalar Kanunu, başarılı sendikal örgütlenmelerin asıl unsuru olmuş; 1960'lar ve 1970'ler, Türkiye sendikal hareketlerinin olabildiğince yükselir hale geldiği yıllar olarak gözlenmektedir.

1960'lı ve 70'li yıllar, sendikaların gelişme ve başarılı çalışmalar yaptıkları dönemler olmuştur. Bu çalışmalar sırasında Seyfi Demirsoy, Kemal Türkler, Rıza Kuas, Abdullah Baştürk gibi dirayetli liderlerin yetiştiği görülmektedir. Sendika ve konfederasyon başkanlıkları sırasında verdikleri mücadeleler sonunda önemli işler yaparak unutulmaz olmuşlardır.





Fabrika ve işletmelerde çalışanlarla çalıştıranlar güç bakımından eşit değildir. İşçi sınıfı tarihinde, bu eşitsizliğin genellikle sömürüye neden olduğu bilinmektedir...

Sendikaların asıl görevleri işte tam da burada başlamaktadır. İşçiler sömürüye karşı mücadeleyi ancak sendikaları vasıtası ile kazanabilirler. Kalıcı ve yeni haklar elde etmek, yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek, yine sendikaları ile verecekleri mücadele ile sağlanabilir.

Mücadeleleri başlatacak, yönetecek ve sonuçlandıracak donanımlı başkan ve yöneticiler, işte bu mücadeleler sonucunda meydana çıkar. Grev çadırları ve meydanlar, sendikacılık okulunun ilk basamaklarıdır...

Gazeteci Bekir Coşkun’un, 28 Mayıs 2014 tarihli Sözcü gazetesinde yazdığı "SENDİKACI" başlıklı yazısı, günümüz sendika çalışmalarının bir kısmına çok önemli bir ayna tutuyor.

Soma'da 301 madencimizin toprağa verildikleri günlere rastlıyor bu yazı. Uzun zamandır sendikal konularda böyle acı veren ve iç karartan bir yazı yazılmadı. Yazıyı okuyan siyasetçilerin, ilgili bürokratların, aydınların, tüm sorumluların ve de herkesin üzüntü duymaması mümkün olabilir mi?

İster maden ocağında ister binlerce derecede ergimiş maden potasının karşısında ter döken işçinin bu yazıyı okuyunca elbette canının acıması kaçınılmazdır.

Üç yüz bir maden işçisinin ölümünden sorumlu olanlar tabii ki bellidir. Bu olay; siyasetçisinden bürokratına, işvereninden sendikacısına kadar uzayan bir görev ihmali ve ihanete varan bir durum değil midir? Üç yüz bir emekçinin toprağa verilmesi, bu nedenle anaların ağlaması, çocukların babasız kalması; aymazlık ve aşırı kâr hırsı değil de nedir?

İşyerlerinde, daha doğrusu çalışma hayatımızın genelinde işçi sağlığı ve iş güvenliği ne durumdadır? İş güvenliğinin sağlanmasında devletin ve sendikaların rolü ve görevleri nelerdir? Bu konu hakkında siyasiler, bürokratlar, gözleri paradan başka hiçbir şey görmeyen patronlar, patron vekilleri, müdürler, mühendisler, denetçiler ve daha bir sürü ilgilinin uzun uzun düşünmeleri gerekir...

2000'li yıllarda ülkemde sendikalar ne haldedir? Sendikacılığımızın olması gerektiği yer burası mıdır? Bu durumda siyasetçinin, sendikacının, işçinin rolü nedir? Sendikalarımız, sendikacılarımız yeterli donanıma sahipler mi? Sendika yöneticilerinin bir, iki, beş kere düşünmeleri gerekir...






11 Eylül 2014 Perşembe

12 Eylül Darbesinin İşçilere Etkisi: Sendikalar, Hak Kayıpları ve Baskılar

12 Eylül Darbesinin Genel Etkileri

12 Eylül Faşist Darbesinin üzerinden çok yıllar geçti.

Bu cümle çok kolay yazıldı...
Kolayca da söyleniyor, 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden yıllar geçti.

Oysa gerçek başka.
Gerçeklerin anlatılması kolay değil...

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden evet çok yıl geçti, geçti ama, deldi de geçti...

Gerçekleri, herkes kendine göre anlıyor...
Anlatılanları, yine herkes, anladığı kadar biliyor...
Anlatılsa bile anlatılanları, yaşamayanlar tam anlayabiliyor mu?..
Doğrusu gerçekleri, tam olarak o günleri, yaşayanlar biliyor...

EYLÜL ZOR AY

Eylül, ülke insanının bir kesimine göre her zaman zor ay.
Sonbaharın ilk ayı.

Sonraki mevsim, kış...
Kışın içinde bir de "zemheri" var ki...
Adına uygun bir soğuk yapınca, titretir insanı...

Odun, kömür...

Okul, çanta, defter, kalem...

Ayakkabı, önlük…

Zor mu? Zor, hem de çok zor…
12 Eylül ise zorların en zoru...
Ne anlarsan anla...

BİRİLER İÇİN

Birileri için, vatanın kurtuluşu...
Birileri için, ürkeklik...
Birileri için, kuşku...
Birileri için, işsizlik, açlık...
Birileri için muhbirlik...
Birileri için polis kapıda, bileklerde kelepçe...
Birileri için aylarca, yıllarca hapislik, işkence...
Birileri için, darağacı...
Birileri için, "asmayalım da besleyelim mi"?

Kaybolan babalar...
Babasız kalan çocuklar...

Ağlayan analar...
Dinmeyen gözyaşları...

Kısaca işte,12 Eylül'ün özeti...

Sendikaların Kapatılması ve Baskı Süreci

Devletin başına oturup, yönetime el koyan zorbalar, toplumun birçok kesimine suçlu gözüyle bakıyor.

İşçi sınıfının bir kesimini, DİSK ve üyelerini, zanlı gözüyle değil, karar verilmiş, hüküm giymiş "suçlu" anlayışı ile görüyorlar.
Ülke yönetimine el koyan generallerden biri ilk günlerinde “otel garsonu bile benim kadar maaş alıyor” demişti. Daha ilk demeçlerinin birinde, ülkedeki gerçek ve devrimci sendikaları “suçlu” ilan etmişti.

Darbeciler, ülke yönetimine el koyar koymaz, DİSK ve üye sendikaların faaliyetlerini durdurdu. Yönetimlerine, emek ve emekçi düşmanı "kayyum" tayin ettiler.
Yine bu sendikaları, yıllarca bu anlayıştaki darbe hayranı, darbecilerin gözü kulağı durumundaki "kayyumlarla" yönettiler.

Sendikaların Kapatılması ve Baskı Süreci

Sendikacılara Yönelik Tutuklamalar ve Baskılar

Abdullah Baştürk Fotoğrafı
DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk, Genel Sekreter Fehmi Işıklar ve yöneticilerin tamamını, temsilci ve üyelerin ileri gelenlerini tutuklattırıp, yıllarca hapis damlarında yatırdılar. Davutpaşa "Otağı Hümayun"da işkencelerden geçirdiler...
Metris ve Hasdal ceza evlerinde aylar ve yıllarca tecrit edildiler.

İnsanlık vasıflarını kaybetmiş darbeci ve uşakları, insanlığı unutturmak istediler...
Sendika merkez, şube ve ofislerinde defalarca arama yaptılar.
Suç belgeleri aradılar, didik didik ettiler her yeri.
Yok işte, delil yok, suç belgesi yok.
Suç yok, delil de yok...

Suçlu ilan ettikleri, DİSK yönetici ve üyeleri "suç yok, delil de yok" ama nedeni belli bir şekilde hapis damlarına kondu.

                                  

YARGILAMALAR

Yargılamalar, duruşmalar bilerek ve isteyerek yıllarca sürdürüldü. DİSK'İN Avukatı Ercüment Tahiroğlu ve devrimci avukatlar, duruşmalar srasında çok önemli savunmalar yaptılar.
Yıllar sonra davalar, sıkıyönetim mahkemelerince beraatla sonuçlandı.

İşte bunu da söylemek kolay, iki kelime, sadece iki kelime, beraat ettiler...

İşkenceli günler, sevdiklerinden, sevenlerinden ayrılık, acılar ve ömürden kaybolan yıllar...

Bu uzun sürede, içeride ve dışarıda elbette hayat devam ediyordu...


Çocuklar okula başlayacak,
Okula götürecek, baba yok...
Soba yanacak, odun yok...
Odun alınacak, para yok.
Beş, altı yıl sonra,
Baba beraat ediyor, suç yok...
Baba iş arıyor, iş yok...
İş yok, aş da yok...


Darbeci general, ''garson benim kadar maaş alıyor'' diyerek çalışanların ücretlerinin yüksek olduğunu da işaret ediyordu. Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı ''ben zengini severim'' diyen, kollarını sıvadı ve işçi ücretlerini birlikte törpüleyerek ayarladılar!.

İşçileri zorla sarı sendikalara üye yaptırdılar...

Çalışanların, demokratik mücadele sonucunda, toplu sözleşmeler yolu ile elde ettikleri ikramiye, kıdem tazminatı, çalışma süreleri ve iş güvenliği gibi kazanılmış haklarını birer birer tırpanladılar.

Sendikalarda çalışan personelin tamamını işten çıkarttılar. Fabrikalardan, solcu diyerek bir çok işçiyi işten attırdılar. Yıllarca bu insanlar iş bulamadı.
Anneler tencerelerde yemek yerine dert kaynattı...
Babalar, kurulan ev sofralarında aç oturup, bu gün iştahım yok diyerek aç kalktılar.

Soğuk günlerde birlikte titrediler...

Darbeciler ve yalaka siyasileri, bir kere olsun bu suçsuz anne, baba ve çocukları düşünmediler.
Buldozer oldular...
Buldozerin direksiyonuna sıra ile oturdular.
Önlerine geleni ezdiler, insanlığı da öldürdüler...

BİR GARİP TÜRK-İŞ

Garip olan şey, kendilerinin büyük olduklarını, her demeçlerinde övünerek söyleyen konfederasyonun, (TÜRK-İŞ) bir yöneticisini darbeci generallerin başında olduğu yönetime bakan vermiş olmasıydı.

Sendikal örgütlenme, grev hak ve uygulamalarını zorlaştırıp, işçilerin gerçek mücadele, yön ve yöntemlerini ortadan kaldırırken, çok enteresandır, Sosyal Güvenlik Bakanlığı koltuğunda, bir sendikacı oturuyordu.(!)

Bu,Türk-İş Genel Sekreteri, Sadık Şide'den başkası değildi.

DİSK ve üye sendikaların, yöneticileri hapishanelere gönderilirken, Türk-İş yöneticileri sus pus olmuşlardı. Devrimci sendikaların yönetimlerine oturtulan, faşist zihniyetteki "kayyumlarla" işçilerin gerici ve sarı sendikalara transfer pazarlıklarını sürdürüyorlardı.

Umduklarını Kısa zamanda, bulamadılar.
Gerçek ve devrimci sendikacılık eğitimi alan DİSK üyeleri uzun süre direndi.

İşten Atmalar ve İşçi Sınıfının Tasfiyesi

Üyeler, direnç gösterdikçe, sıkıyönetim mahkemelerinde, davalar uzatıldıkça uzatılıyordu. Bu süreler içinde işverenlerin bir kısmı ise, bilinçli işçileri, işten çıkarmaya devam ediyordu...

Onları ve ailelerini işsizliğe, açlığa mahkum ediyorlardı.
İşten çıkardıkları işçilerin işe alınmamaları için, daha önceden tespit ettikleri isim listeleri, çoktan işverenlerin kendi aralarında paylaşılmıştı.

Sendikal Örgütlülüğün Dağıtılması

Darbeciler, bir kısım patron ve "sarılar", el birliği yaparak amaçlarını gerçekleştirdiler.
DİSK'in sınıf bilinçli tabanını dağıttılar.

Sendikal Hakların Gerilemesi ve Günümüze Etkileri

İşçi sınıfının, demokratik mücadele örgütü olan sendikal çalışma yolu ile elde ettikleri kazanılmış hakları, ellerinden alınırken bile, darbe kalıntısı siyasiler ''İleri Demokrasi" şirinliğini ağızlarından hiç eksik etmedi. "İleri Demokrasi" söylemlerini hep tekrarlayıp durdular....

Nasıl bir "ileri demokrasi" ise, hala çalışan büyük kesimin grevli toplu sözleşme hakkı yok.
Hakkı olduğu iddia edilen kesimin ise grev hakları oldukça sınırlı...

Sendikalara serbestçe üye olma özgürlüğünün önünde, sayısız engeller hala duruyor.
Siyasiler ve "büyük"(!) işçi konfederasyonu, sessizliğini sürdürmeye devam ederken, bu konfederasyon üyesi çok sayıda sendika, sandukaya* sokulmuş görüntüsü vermiyor mu?


*Sanduka; Bazı mezarların üzerine konulan, tahta veya mermerden yapılmış sandık.

9 Eylül 2014 Salı

Sinemanın Çirkin Kralı ve Silahtarağa’da Umut

 Silahtarağa’da Umut

"Çirkin Kral", büyük adam, Yılmaz Güney aramızdan ayrılalı yıllar oldu... 9 Eylül 1984 yılında yurt dışındayken; vatanına hasret, sevdiklerinden ayrı, sevenlerinden uzak, ellerin memleketinde gözlerini hayata kapattı.

Yönetmen Yılmaz Güney, ülkemiz sinemacılarının birçoğunun sinema anlayışını derinden etkiledi. Sinema yönetmeni, aktör, senarist ve yazar olan Yılmaz Güney, aynı zamanda bir düşün adamıydı. Yazar olarak kaleme aldığı öyküleri dikkatle okundu; aktör olarak ise yaptığı her işin hakkını tam anlamıyla verdi.

Ülkemiz, belli dönemlerde büyük siyasal çalkantılar yaşadı, askeri darbeler gördü. Bu darbelerden elbette yararlananlar da oldu ancak çok sayıda insan maddi ve manevi olarak büyük zararlara uğradı. Yıllarca hapislerde yatırıldılar, dünyaları karartılmak istendi. Aileleri, çocukları açlık, soğuk ve yokluklarla karşı karşıya bırakıldı.

Yılmaz Güney de pek çok aydın ve emekçi gibi birçok soruşturmadan geçti, hapishanelerde yattı... Sinema mesleğini hapisteyken bile çok başarılı bir şekilde sürdürdüğünü biliyoruz. Yılmaz Güney'in sinema anlayışı ve çalışmaları hakkındaki detaylı görüşleri, elbette bu konuda söz sahibi olan sinema otoritelerine bırakmamız gerekiyor.

Silahtarağa'da Sendikal Örgütlenmenin Yükselişi

1970 yılında İstanbul’da, Türkiye MADEN-İŞ 6. Bölge Temsilcisi olarak sendikal çalışmaları yürütüyor; özellikle sendikal örgütlenmeye ve eğitime büyük önem veriyordum. Bu nedenle sayısal birikimi elde etme ve eğitim çalışmalarımızı büyük bir inatla, yoğun biçimde devam ettiriyordum.

Özellikle metal iş kolunda çalışan işçiler, bu bölgede karargâh kurmuş olan sarı sendikalardan ayrılabilmek ve kendi istedikleri sendikalara üye olabilmek için direniş ve fabrika işgalleri gibi eylemlere başvuruyorlardı. Bu yıllar, sarı sendika ve işverenlerin baskılarından kurtulmak isteyen farklı sektörlerdeki işçilerin, yığınlar halinde DİSK üyesi sendikalara katıldıkları dönemlerdi.

Demirdöküm İşçileri ve Fabrika İşgalleri

Gece gündüz, sabah akşam, yağmur çamur, kar kış demeden yaptığımız çalışmalarla; sarı sendika bünyesinde bulunan Türk Demirdöküm, Sungurlar Kazan, Çelik Endüstrisi, Elektrometal ve Bahariye Demir Çekme fabrikalarında çalışan işçilerin o sarı sendika zincirlerini kırmalarını sağladık ve onları sendikamız bünyesinde örgütledik.

Yaklaşık 4500 metal işçisi, bu zorlu sendikal özgürlük mücadelesinin sonunda T. MADEN-İŞ çatısı altındaki onurlu yerlerini aldılar. Ayrıca henüz sendikasız olan birçok fabrikada da örgütlenme çalışmalarımızı aralıksız sürdürüyorduk.

Silahtarağa'da Sendikal Eğitim Seferberliği

Türkiye Maden-İş Sendikasının 6. Bölge Temsilcisi olarak bölgede yoğun bir eğitim seferberliği başlattım. Yeni üye eğitimlerimiz; bölge irtibat ofisinde ve bölgedeki düğün salonlarında devam ediyor; anayasa, iş kanunu, sendika ve toplu sözleşme kanunları ile genel işçi hakları konusunda seminerler düzenliyorduk. İrili ufaklı yaptığımız birçok toplantı sonucunda, yeni üyelerimiz kısa sürede hakları konusunda bilinçlenmeye başlanmıştı.

Sendikal eğitimlerin yanı sıra; cumartesi, pazar ve tatil günlerinde işçiler ve aileleri için emekçi dostu sanatçıların katıldığı konserler organize ediyordum. Ruhi Su, Aşık İhsani ve Aşık Nesimi Çimen kendilerine özgü, devrimci deyiş ve türküleriyle katılanlara duygulu, coşkulu ve hoş anlar yaşatıyorlardı...

Yılmaz Güney ile Buluşma ve Umut Filmi

Bölgemizdeki yeni ve eski üyelerimizin bir araya gelmelerini, birbirlerini daha iyi tanıyıp kaynaşmalarını sağlamak amacıyla bir sinema gösterimi düzenlemeye karar verdim. Program için Yılmaz Güney'in efsanevi UMUT filmini seçmiştim ancak filmi çeşitli bürokratik ya da teknik nedenlerden ötürü bir türlü temin edemedim.

Bunun üzerine değerli sanatçı, emek ve işçi dostu sevgili Yılmaz Güney'i telefonla arayarak konu hakkında görüşmek istediğimi belirttim. Sözümü ikiletmedi, bir an bile düşünmeden, "Buyurun gelin abem" dedi.

Levent’teki Evde Randevu

Bana Levent'teki evinde randevu vermişti. Önünde iki iri cins köpeğin bulunduğu kapıdan geçerek içeri girdim. Güzel insan, değerli eşi Fatoş Hanım ve Yılmaz Güney'in annesi de oradaydı.

Konuşmalarımızın önemli bir bölümü, Demirdöküm Fabrikası işçilerinin başarıyla sonuçlandırdıkları sendikal mücadele ve fabrika işgali üzerine geçti. Anlattıklarımdan o kadar etkilenmişti ki, sözümü heyecanla keserek, "Ben bu olayı filme çekmeliyim!" dedi.

Bir süre sonra geniş bir zamanda bu konuyu enine boyuna tekrar konuşmamız gerekeceğini, işgal sırasında fabrika içinde olan işçilerle de bizzat görüşmek isteyeceğini belirtti ve bu konuda yardımcı olmamı rica etti. Ben de "Senaryo aşamasında size seve seve yardımcı olabilirim" demiştim. Konuşmamızın o anında, "Ben senaryoyu, çekim yaparken yazarım abem" dediğini hiç ama hiç unutamıyorum...

Eşinin getirdiği kalem ve kağıdı aldı, hemen oracıkta kısa bir not yazdı ve zarfa koyarak kapattı. Zarfı bana uzatırken, "Beyoğlu'nda Akün Film var. Oraya gidin, selamımı söyleyin, filmi size verecekler" dedi. Teşekkür ederek yanından ayrıldım.

Zarfı götürdüğümde filmi hemen teslim ettiler. Böylece "Umut", Silahtarağa Mehtap Sinemasında günler boyunca gösterimde kaldı. Bölgedeki işçiler; eşleri ve çocuklarıyla birlikte kendi "umutlarını" tazeleyerek büyük bir gururla filmi seyrettiler...

Emekçi ve işçi dostu, büyük sanatçı Yılmaz Güney’i saygı, sevgi ve özlemle anıyorum. Anısı, Silahtarağa işçilerinin mücadelesinde ve sinemamızın dik duruşunda yaşamaya devam edecek.

22 Ağustos 2014 Cuma

Taksim’de 14 Gece, 14 Gündüz: 1966 Yılında "Atatürk’e Ulusal Bağlılık Nöbeti"

Adalet Partisi iktidarı sırasında ülkenin bir kısım bölgelerinde, bazı meczublar,  Atatürk büst ve heykellerine saldırılarda bulunmaya başlamıştı. 
"27 Mayıs Devrimine" tepki içerisinde olan kesim tarafından bu tip saldırıların fazlalaştığı gözleniyordu.

Türkiye Milli Talebe Federasyonu, 14-28 Nisan tarihleri arasında Taksim Atatürk heykeli ö
nünde gece ve gündüz 24 saat, "ATATÜRK'E ULUSAL BAĞLILIK NÖBETİ" tutulacağını, nöbete, tüm ilericilerin ve sendikaların katılabileceğini el ilanı ile İstanbul halkına duyurdu.

Atatürk'e saygı duruşunda bulunmak için İstanbul halkı,Taksim Meydanı'na akın, akın gelmeye başladı. Gece anıt çevresi meşalelerle aydınlatıldı. Meşale yakıtları, gönüllü olarak benzin istasyonlarınca karşılanıyordu.

T. Maden-İş
 Sendikası da, yönetici ve binlerce üyesiyle kendilerine ayrılan sürede, Atatürk'e bağlılık nöbetlerini tuttular.

Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı, Türk Devrim Ocakları,Türkiye Gazeteciler Sendikası gibi
kuruluşlar ve ilerici bir çok aydın bu eyleme katıldı. Bazı milletvekilleri ve emekli general ve subaylar da Atatürk'e Ulusal Bağlılık Nöbeti tuttular.

1966 Taksim Atatürk'e Ulusal Bağlılık Nöbeti'nde Türk Maden-İş Sendikası üyeleri saygı duruşunda
                         Hüseyin Ekinci           Ruhi Yümlü
                          Şube Başkanı           Genel Sekreter

    
1966 yılının Nisan ayında, Türkiye’nin toplumsal ve siyasal hafızasında çok derin, çok anlamlı izler bırakan muazzam bir sivil duruş yaşandı: "Atatürk’e Ulusal Bağlılık Nöbeti."
O dönem ülkenin farklı yerlerinde Atatürk büst ve heykellerine yönelik artan saldırılara, hoyratça sergilenen o saygısızlıklara karşı toplumun vicdanı sessiz kalamazdı. 

Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ve İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği öncülüğünde yakılan o meşale, kısa sürede dalga dalga yayılarak tarihe geçecek bir dayanışmaya dönüştü. Bu tarihi eylem, Türkiye’nin demokratik kitle örgütlerinin, işçi sınıfının ve gençliğinin ortak bir ideal etrafında nasıl tek bir gövdeye dönüşebileceğinin en saf, en net örneklerinden biridir. Cumhuriyetin kazanımlarına ve onun kurucu değerlerine sahip çıkma iradesinin, meydanlarda yanan meşalelerle yazılmış unutulmaz bir destanıdır.

İkişer, üçer kişilik ekipler halinde tutulan nöbetler 14 gün ve 14 gece devam etti. Gençlik ve işçi kuruluş temsilcilerinden bazılarının meydanda duran anı defterine yazdıkları yazılar şöyleydi.
İlk nöbeti tutan Türkiye Milli Türk Talebe Federasyonu 2. Başkanı Cavit Savcı: "Bu nöbet ilelebet"

T.Maden-İş sendikası Genel Başkanı
Kemal Türkler: "Atatürk inanç ve idealimdir."

Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı Başkanı
Alp Kuran: "Seni sevmek vatanı sevmektir."


12 Ağustos 2014 Salı

Sendikal Hareketler: Ağustos 2014 Ankara Yönetim Kurulu Toplantı Notları

Toplantı Gündemi ve Öne Çıkan Başlıklar

T.MADEN-İŞ Sendikamızın, Genel Yönetim Kurulu toplantıları, zaman, zaman İstanbul dışında da yapılıyordu. İzmir ve Ankara'da yoğun bir gündemle oluşan toplantılara, konularında uzman konuklar davet edilir, ülkede öne çıkan konular toplantı gündemine alınarak tartışılırdı.

Ankara'da yaptığımız bir Genel Yönetim Kurulu Toplantısına, 1960 İhtilalinin Milli Birlik Komitesi üyelerinden Tabii Senatör Ahmet Yıldız davetli olarak katılmış, heyecanlı konuşmaları ile 1960 İhtilali ve sonrasında yapılan, 1961 Anayasası ve demokratik haklar konusunda önemli bilgiler vermişti. 
1968 Yılında Ankara'da toplanan Genel Yönetim Kurulu üyeleri toplu halde, Anıt Kabir ziyareti sonrası görülüyor.
Ahmet Yıldız Adnan Menderes ve diğer iki bakanın da idam edilmelerine karşı çıkmıştı. 1961 Anayasası uyarınca 1980 Yılı 12 Eylül'e kadar hem Tabii Senatörlük görevini hem de Halk Evleri Genel Başkanlığını yapmıştır.

1968 Yılında Ankara'da toplanan Genel Yönetim Kurulu üyeleri toplu halde, Anıt Kabir ziyareti sonrası görülüyor. Bu genel Yönetim Kurulunda 6. Bölge Temsilciği  6 Y.K.Üyesi ile temsil ediliyordu.
                Oturanlardan sondan dördüncü H.Ekinci











3 Ağustos 2014 Pazar

BİRİNCİ KAVEL DİRENİŞİ 1963

Kavel Direnişi Neden Başladı?

Ocak ayının 28. günü. Yıl 1963 
İstanbul'da kar diz boyu...
İstanbul Boğazının ayazıyla birleşen kar soğuğu, ''İstinye çukurunda''insanları tir, tir titretiyor...
Aylardır, işveren ücretleri zamanında ödemiyor. 
Hak edilen fazla mesai ücretlerini ödemiyor sözünü bile ettirmiyor. Yıllık ikramiyeler eksik ödeniyor, hatta kaldırılacağı da söyleniyor.
İşçilerin suratları ama gözler çakmak çakmak.

Kavel işçileri, kablo üretiyor, o yıllarda kaliteli kablo üreten tek fabrika.
Zamanın, teknoloji harikası olan makinelerle yapılıyor üretim.
Satışlar mükemmel, kârlılık fevkalâde, müşteriler sırada...

Fabrika Sahibi , Vehbi Koç'un kayın biraderi Emin Aktar.
Genel Müdür,  Amerikadan yeni geldi.  Yurt dışında okumuş, oldukça havalı, "burnundan kıl aldırmayanlar" cinsinden...
Kendine göre yurt dışında öğrendiklerinini değil, kendi despot düşüncelerini burada uygulamak istiyor. Uygulamak istedikleri, işçi ve ailelerinin ekmeğini kesmek, zorda olanları perişan etmek mi?..

Genel Müdür, işçileri sendikadan istifaya etmeye zorluyor.
İşçiler istifa etmemekte direniyor. "Notere verilecek paramız yok" diyorlar.
Müdür "istifa paralarını şirket verecek" diyor.
İşçiler "siz önce aylardır ödenmeyen fazla mesai ücretlerimizi ödeyin" dediler.

İstanbul, en soğuk kışlarından birini yaşıyor. İstanbul soğuk. İstinye ise buz kesiyor.
Hava soğudukça, Kavel işçileri ısınıyor gibi.
1961 Anayasanın 46. maddesi sendikalardan, 47. maddesi ise  toplu iş sözleşmesi ve grev hakkından bahsediyor. Bu konulara ilişkin, kanunların çıkarılacağı konuşuluyor.

Kanunsuz Lokavta Karşı İşçi Kararlılığı

İşveren, yiğit Kavel işçilerine söz geçiremedi. İstifa baskıları sonuç vermedi.
Sendikadan ayrılmadı işçiler.
İşçilerin sendikadan istifa etmemeleri üzerine, Genel Müdür, sendika temsilcilerinin dördünü de işten çıkardı. Ardından 10 işçiyi daha...

Durumu protesto eden işçiler sessizce oturma eylemine geçtiler. Üretim tamamen durdu. İşveren bunun üzerine büro personeli hariç, işçilerin  tamamını işten çıkardı. Anayasada belirtilmemiş olmasına rağmen, "kanunsuz lokavt" söylemi, sendikal
kamu oyu ve Türk iş hukukunda konuşulmaya başlandı.

Mevsim kış, zemheri soğuğunu sadece İstinye değil tüm İstanbul yaşıyor. 

Fabrika dışında çadır kuruldu.

Fabrikada T.Maden-İş Sendikası yetkili. İşveren "bu kanun dışı grev" diyerek savcılığı göreve çağırdı.
Kimilerine göre bu "kanun dışı bir grev." İşte bu sırada Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler fikrini soran basın mensuplarına,"bu tam tam bir Anayasa içi bir grevdir," diyordu.

Türkay Kibrit Fabrikası ve İşçi Dayanışması

Kavel Kablo Fabrikasının çok yakınında, Vehbi Koç'a ait "Türkay" kibrit fabrikası var. Yıllarca ocaklarının ateşini bununla tutuşturdu insanlar. Gaz lambalarını, gaz ocaklarını bu kibritlerle yaktı halkımız.
Zaten ülkede iki kibrit fabrikası var. İkisi de İstanbul Boğaziçinde. Büyükdere'deki "Tekel Kibrit" diğeri ise İstinye'de "Türkay Kibrit". Bir kısım Türkay işçisi, Türkay Genel Müdürünün baskısı ile Kavel direnişini kırmak için çokça çaba harcadı. Bir kısım işçi de gizlice direnişçilere maddi ve manevi destekte bulundular.

Kavel işçiler eylemlerini fabrika önünde kurulan çadırda sürdürmeye başladı. O zamanlar Kemal Türkler'in Başkanlığını yaptığı T.Maden- İş'inde üyesi olduğu, Türk-İş Konfederasyonu yetkilileri bu demokratik protesto eylemine soğuk bakıyorlar, yeteri kadar ilgilenmiyorlardı...

İstinye Dayanışması: Kavel İşçisi Yalnız Değil

T.Maden-İş Sendikası, dışarıda işçilere kazan kaynatarak, sıcak yemek vermeye başladı,
Bir süre sonra polis, olaya müdahale etti ve eylemin 17. gününde fabrika önünde işçi topluluğunu dağıtmak istedi. Yapılan polis müdahalesinde dokuz işçi tabanca kabzası ve coplarla yaralandı. İstinye halkı ve işçi aileleri bu haklı direnişe destek verdiler.

İşçi Eşlerinin Barikat Mücadelesi

Direniş devam ederken işveren, kamyonlara yüklenmiş kabloları fabrika dışına çıkarmak istedi. Bu defa olaya işçi eşleri de karıştı, fabrika kapısına birlikte barikat oldular...


İstanbul'da bazı fabrika işçileri, Kavel işçilerine destek için, para toplamaya, bazı fabrikalar da ise protesto olarak sakal bırakma eylemleri başlatıyorlardı.

Kablo Fabrikasına, üretim için bakır veren, benim de içinde bulunduğum bir kısım Rabak Bakır Fabrikası işçisi, bir kamyonetle çeşitli yiyecek maddeleri getirerek direnişçilere desteklerimizi iletmiştik. İstinye Tersanesi emekçileri ise maddi ve manevi olarak sürekli direnişçilerin yanında oluyordu...
 
Kavel olaylarında Türk-İş'in sessizliği ve eyleme duyarsız kalışı, konfederasyon içindeki çalkantıların su üstüne çıkmasına ve çatlakların derinleşmesine sebep olmaya başladı.

Bu direniş basında çok yer buldu.
Kamuoyunu günlerce meşgul etti.
Vali ve diğer yetkililer bu işi bitirmek için çokça gayret sarf ettiler.
Kavel işçileri direnişlerini başarı ile sürdürüyorlardı...

Siyasi Etki: Bülent Ecevit ve Grev Yasasının Doğuşu

Direnişin 36. gününde, Başbakan Yardımcısı Turhan Feyzioğlu ve Çalışma Bakanı Bülent Ecevit'in araya girmesiyle bir protokol yapıldı.
İşten çıkarılanlar işbaşı yapacak, ikramiyeler tam ve zamanında ödenecektir. Fazla mesai uygulaması ise yasa uyarınca yapılacaktır  maddeleri bu protokol da yer aldı.
Direnişin sona ermesinin ardından 12 işçi göz altına alındı ve tutuklandı.

274 ve 275 Sayılı Yasaların Doğuşu

Dört ay gibi çok kısa zamanda "Sendikalar Kanunu ile Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt" kanunları çıkarılıp yürürlüğe sokuldu. Anayasa'ın 47. maddesinde yer almamasına rağmen, toplu iş sözleşmesi grev yasasına, ayıplı bir "lokavt" sözcüğünün de eklenmesiyle işverenlerin istekleri karşılanmış oldu.

Kanunda yer alan bir maddeyle direnen işçilerin hakkındaki tüm davalar düştü, kimse ceza almadı.
Kavel direnişi şçi ınıfının sendikal mücadelesinde bir milat oldu...
Birinci Kavel Direnişi, aynı zamanda işçi sınıfının sendikal mücadelesinde çok önemli bir kilometre taşı oldu. 1968 ve 1970'li yılların sonuna kadar sürekli yükselen sendikal mücadeleye elbette ışık tuttu, çoğunlukla öncülük etti

Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Kavel Şiiri

Kavel olayı edebiyatımıza da girdi.
Büyük gazetelerde makaleler yazıldı. 
Şiirlere konu oldu.
Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil, Kavel işçilerinin direnişi ile ilgili unutulmayacak ve tarihe kayıt düşen güzel bir şiir yazdı.

KAVEL
İşime karım dedim, karıma Kavel diyeceğim. 
Ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada, 
Güneşe karışmadıkça etim 
Kavel Grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim. 
Ve izin verirlerse Kavel Grevcileri, 
İzin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim, 
İzin verirlerse Kavel Grevcileri, 
Ve ben kendimi tutabilirsem eğer sesimi tutabilirsem 
O çoban ateşinin yandığı yerde Kavel'de, 
O erkekçe direnilen yerde, Kavel'de 
Karın altında nişanlanıp dostlarımın arasında 
Öpeceğim nişanlımı Kavel kapısında 
Ve izin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim 
İzin verirlerse Kavel Grevcileri 
İlk çocuğumun adını Kavel koyacağım.

30 Temmuz 2014 Çarşamba

1968 MAGİRUS GREVİ ve Sendikal Mücadeledeki Yeri

Magirus Fabrikası'nın Kuruluşu ve Sendikal Örgütlenme

1963 Yılında, Terzi İzzet lakaplı İzzet Ünver, kendisine sağlanan kolaylıkla aldığı kredilerle, İstanbul Bahçelievler'de Magirus Otobüs Fabrikasını kurdu. Türkiye'de ilk defa şehirler arası otobüs bu fabrikada yapıldı. Bu yıllar sanayileşmenin gelişme yıllarıdır. Magirus Deutz lisansı ile yapılan minibüs ve otobüsler, zamanın en lüks ve en gösterişli araçlarıydı. 

Özellikle şehir içi yolcu taşımacılığında bu minibüsler, bir çok şoförün ekmek teknesi durumundaydı. Çok dayanıklı ve az bakım isteyen minibüsler, İstanbul halkına uzun yıllar hizmet etti.
DİSK Başkanı Kemal Türkler ve UAW Başkanı Walter Reuther Basın Toplantısında
Kemal Türkler ve Walter Reuther Basın Toplantısında

Magirus Fabrikasında T.MADEN-İŞ Sendikası örgütlenerek toplu iş sözleşmesi yapma yetkisini aldı.
T.MADEN-İŞ Sendikası ile, Magirus Fabrikası işvereni arasında devam eden toplu sözleşme görüşmelerinden sonuç alınamadı. Ayrıca Adnan Mendere'sin terzisi olduğu söylenen İşveren üç sendika temsilcisini işten çıkardı.

1968 Yılında Sendika, işten çıkarılan üç sendika temsilcisinin tekrar işe alınması, ücret zamları ve iş teminatının sağlanması nedeni ile bu iş yerinde yasal grevi başlattı.

İstanbul Caddelerinde Bir İlk: "Magirus'ta Grev" 

İşçiler ve işçi dostu üniversite öğrencileri greve çıkılacak günün gecesinde, yağlı boya ile 
"MAGİRUS'TA GREV" yazılarıyla İstanbul caddelerini donattılar.
Magirus Fabrikası Görseli
Siyah asfaltlı caddelerde, adeta bembeyaz "Magirus'ta grev" çiçekleri açmıştı. İstanbul'da bir grev, ilk defa bu kadar görkemli bir şekilde kamuoyuna  duyuruldu. Taksim'den Sarıyer'e, Beşiktaş'a, Beşiktaş'tan Karaköy'e, Aksaray'dan Topkapı'ya arabalarıyla veya yaya giden insanlar, onlarca defa " Magirusta grev" yazısı okudular.

Fabrika önüne asılan T.MADEN - İŞ Flaması grev parolasıydı. Flamayı gören işçiler topluca greve çıktılar. Fabrikada 580 çalışan bulunuyordu. Büro personeli hariç 500 Maden - İş üyesi işçilerin tamamı bir şenlik havası içinde greve katıldılar.

Walter Reuther'in ziyareti

25.12.1968 Tarihinde başlatılan Magirus grevi, T.Maden-İş'in de üyesi olduğu, merkezi İsviçre'de bulunan, Uluslararası Metal İşçileri Federasyonu tarafından etkili biçimde desteklendi. Amerika, Otomobil İşçileri Sendikası'nın (UAW)efsane başkanı, sol görüşlü demokrat, Walter Reuther bu grevi desteklemek için İstanbul'a geldi.

Uluslararası Dayanışma: Walter Reuther’in Ziyareti

Bu tarihte 1, 5 milyon üyesi bulunan sendikanın Genel Başkanı Walter Reuther grev çadırını da ziyaret etti. Grevci işçiler ve grevcileri ziyarete gelen çevre fabrika işçilerinin oluşturduğu kalabalık bir topluluğa bir konuşma yaptı. Amerika otomobil işçilerinin başarı dileklerini iletti. 
T-Maden-İş Sendikası'nın Genel Başkanı Kemal Türkler'le birlikte basın toplantısı yaptı. Basın toplantısında çok önemli açıklamalarda bulundu. "İşçi emeğine her ülkede yeterli saygının gösterilmediğini" belirtti.Türkiye Maden-İş Sendikası'nın Magirus Fabrikasındaki Grev Haber Türkiye Maden-İş Sendikası'nın Magirus Fabrikasındaki Grev Haber Kupürü 
"İşçi emeği saygınlığının, işverenlere kabul ettirilmesi yönünde, grev de dahil gerekli çalışmaların hayata geçirilmesine sendikalar her zaman öncülük edeceklerdir" dedi. 

49 Günlük Direnişin Kazanımları ve Sonuç

Magirus Grevi 49 gün sürdü. İstanbul Valisi Vefa Poyraz'ın aracılık yaptığı 
grev, anlaşma ile sonuçlandı. İşten çıkarılanlar  işe alındı. Haftalık çalışma süresi 45 saate düşürüldü. 48 saat üzerinden ücret ödenmesi kabul edildi. Ücret zammı ve diğer ekonomik hakların sağlanması ile, işveren ile sendika arasında toplu sözleşme imzalandı.  

Amerika'da gerçek bir sendika lideri olan Walter Reuther, 1970 yılında nedeni bilinmeyen ve sendikaya ait olan uçağın kazasında hayatını kaybetti. Kemal Türkler ise, 1980 Yılında evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda caniler tarafından hunharca katledildi.

UYANIŞ MİTİNGİ 1967 VE ÇETİN ALTAN

1967 Uyanış Mitingi: İşçi Sınıfının Meydanlara İnmesi

1965 Yılında yapılan Milletvekili seçimlerinde, Türkiye İşçi Partisi, 14 milletvekili ile Türkiye Büyük Millet Meclisine girdi. Bunlardan birisi de gazeteci yazar *Çetin Altan'dı. Çetin Altan T.İ.P. Listesinden Milletvekili seçildi. Mehmet Ali Aybar, Rıza Kuas ve diğer T.İ.P. milletvekilleri yaptıkları başarılı çalışmalar ve konuşmalarla Adalet Partisi iktidarını zorlamaya başladılar. 

Madenis Sendikası Uyanış Mitingi 1967'den, Türk bayrakları taşıyan kalabalık bir grup insanın sokakta yürürken görüldüğü tarihi bir siyah-beyaz fotoğraf.
Çetin Altan'ın Milletvekili dokunulmazlığını kaldırmak için gerekli  prosedürü başlattılar. T.MADEN - İŞ Sendikası ve ilerici öğrenci teşkilatları, bu durumu protesto etmek için "UYANIŞ MİTİNGİ" adı altında bir miting ve yürüyüş düzenlediler. Türkiye İşçi Partisi İstanbul Milletvekili ve Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas kısa bir konuşma yaptı.



Konuşmasının sonunda "işçi sınıfı artık bilinçleniyor kısa zamanda, içlerinden daha bir çok Çetin Altanlar çıkacaktır" dedi. Beyazıt Meydanından yürüyüşe geçilerek Taksim'e gelindi. Taksim Meydanını dolduran bilinçli kalabalık, "halk Çetin'leşti, Çetin halklaştı" şeklinde, defalarca slogan attılar. Kırk bin civarında katılımcının doldurduğu alanda Çetin Altan kürsüdeki yerini aldı.
Gazeteci ve siyasetçi Çetin Altan'ın 1960'lı yıllardaki siyah beyaz portresi.
Çetin Altan'ın yaptığı konuşmayı 9 Temmuz 1967 tarihli Milliyet gazetesi şöyle duyuruyordu. "Biz halkı ihtilale teşvik etmedik. Meclise gir ağırlığını koy dedik. Ben onların verdiği dokunulmazlıkla doğmadım.Yalnız dokunulmazlığımı değil, bütün bedenimi kaldırsalar, sesim yine Türkiye'nin ufuklarında çın çın çınlayacaktır. Ben bunları söyleyeceğim. Komünist deseler de demeseler de söyleyeceğim. Ne olduğumu ben kendim biliyorum. Sapına kadar sosyalistim. Ya istiklal ya ölüm"  
  

*Bir zamanların Çetin Altan'ı işte böyleydi. Kendisi mi değişti, zaman mı değiştirdi? Yoksa yazdıkları ve konuştukları ütopik düşünceler miydi?