19 Mayıs 2018 Cumartesi

ÇALIŞANLARIN SENDİKASIZLIĞI

SENDİKASIZLIK YALNIZLIKTIR

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 31 Ocak 2018 Tarihinde, işçi sendikalarının üye sayılarıyla ilgili bir istatistik yayınladı. Bu duruma göre sendikalı işçi sayısı 1.714.397 dir.
Bilindiği gibi Türkiye'de; 
Ülkemizde, şu anda etkili üç işçi sendikaları konfederasyonu vardır.

Bu istatistiğe göre, TÜRK-İŞ Konfederasyonunun 34 üye sendikası vardır. Bunların toplam üye sayıları ise 925.039 dur.  Konfederasyon 1952 yılında kurulmuştur.
Kuruluş yılları çok çalkantılı geçmiştir. Seyfi DEMİRSOY başkanlığı döneminde  (1960) örgütlenmesini tamamlayabilmiştir. "PARTİLER ÜSTÜ POLİTİKA" ve "ANKARA'DA TÜRK-İŞ" var sözcükleri, Seyfi DEMİRSOY ve daha sonra gelen başkanların çok sık kullandıkları sloganları olmuştur. Genellikle iktidar olan parti ve hükûmetlerle iyi ilişkiler oluşturmaya dikkat eder bir politika izlemektedir.

Bu günkü iktidar tarafından uzun zamandır desteklenen, HAK-İŞ Konfederasyonunun ise 22 üye sendikası bulunmaktadır. Toplam üye sayısı 615.301 olarak belirtilmektedir. HAK-İŞ konfederasyonu 22 EKİM 1976
Yılında Ankara'da kurulmuştur

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK ise, üye sayısı bakımından üçüncü sırada yer almaktadır. DİSK 13 ŞUBAT 1967 Yılında İstanbul'da kurulmuştur. DİSK'in 22 üye sendikası vardır. Bu sendikaların üye sayıları toplamı 149.187 dir. Türkiye'de ilk defa bir sendikal örgüt, adının başına "DEVRİMCİ" unvanı yazılarak kurulmuştur. 

Genel Başkanlığını uzun süre Kemal TÜRKLER yürütmüştür.
Örgütlenmesini kısa zamanda tamamlayan DİSK, sendikal hayata önemli ilkler yaşatmıştır. Demokratik kitle ve sınıf sendikacılığının olmazsa olmazlarını denemiş, uygulamış, işçiler lehine bir çok kazanımlar sağlamıştır. Bu nedenlerle işçilerin takdirlerini kazanarak üye sayısını kısa zamanda BEŞYÜZBİNLERE taşımıştır.
1 MAYIS, (işçi bayramı) ilk defa 1976 Yılında DİSK öncülüğünde TAKSİM'de kutlanmıştır.
TÜM-İŞ, BİRLİK-İŞ Konfederasyonları ile bağımsız sendikaların üye sayıları toplamı ise 24.870 dir.

BU TABLO TÜRKİYE SENDİKAL HAREKETİNE YAKIŞMIYOR

2018 Yılı itibari ile Türkiye'de zorunlu SSK (sosyal sigorta)lı çalışan sayısının yaklaşık 20 milyon  olduğu ifade edilmektedir. Bunların büyük bir bölümü sanayi sektöründe, kalan kesim ise hizmet sektöründe çalışır durumdadır.
Sözün getirilmek istendiği yer;  Bu gün sendikalı işçi sayısı %10 dan daha düşüktür. Yani çalışan on işçiden biri sendika üyesi durumundadır. 1980 öncesinde sendikalı işçi sayısının, % 50-60 olduğu ifade edilebilmekteydi.
Bu durum, 1980 darbesinin, işçi sınıfının sendikal hareketlerini, işçi aleyhine nasıl etkilediğinin çok açık bir göstergesidir..

Şurası bir gerçektir ki 1980 Yılından itibaren işçi sendikaları devamlı kan kaybetmektedir. Bu durum ise sonuç olarak işçi sınıfının ekonomik ve demokratik sendikal haklarının geriletilmesine, zayıflatılmasına neden olmuştur.

12 EYLÜL DARBESİ, gerçek sendikal çalışmaların ortadan kaldırılmasını planlamıştır. Sendikal hareketlerin zayıflatılmasının, geriletilmesinin asıl ve önemli sebeplerinden birisidir. Düzenle uzlaşmış görünümündeki, TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ yöneticileri ise, sürekli geriletilen sendikal hareketlere ses çıkarmaz olmuşlardır.

BEN ZENGİNİ SEVERİM

12 EYLÜL Yöneticileri, başta Turgut Özal olmak üzere sendikal çalışmalarla elde edilen bir çok işçi haklarını, özellikle de toplu sözleşmelerle elde edilen sosyal yardım, ikramiye gibi ekonomik hakları sürekli törpülemiştir. Bazı hakları ise tamamen ortadan kaldırmıştır.

Darbeci Evren, "garson benimle aynı maaşı alıyor" diyerek işçi ücretlerinin yüksekliğinden olan rahatsızlığını dile getirmiş, darbecinin başbakanı Özal ise "ben zengini severim" demiş ve her ikisi de işçi hakları karşıtlığını açıkça belirtmişlerdir.
Ne yazık ki düzenden yana, işçi emeğinin değerini bilmeyen, gerçek ve devrimci bir ruh taşımayan, sendikacılar birçok şeyin farkında değiller..

Gerçek sendikacılığın gereğini hâla yapmayanlar, âla yaşantılarına devam ederek işçi emeğine ihanet ediyorlar.
Sendikacının ilk görevi, işçileri sendikalı yapmaktır. Sendikaları sayısal bakımdan çoğaltmak ve güçlendirmektir.
İşçinin ilk görevi ise sendikalı olmaktır...


SENDİKASIZLIK YALNIZLIKTIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN ŞEMSİYESİDİR...
SENDİKA, İŞÇİNİN AVUKATIDIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN EVİNDEN SONRAKİ YUVASIDIR...
SENDİKA, İŞÇİNİN VE GELECEĞİNİN YAŞAM GÜVENCESİDİR...


13 Mayıs 2018 Pazar

SOMA 301 KADER Mİ SORUMSUZLUK MU


13 MAYIS 2014 Yılında, Manisa'nın SOMA ilçesinde, özel sektöre ait büyük bir kömür ocağında 301 işçi hayatını kaybetti.

Olay günü kömür ocağının çalışma vardiyasında, 787 işçinin bulunduğu bildirilmişti. 
SOMA kömür ocağında meydana gelen 301 işçinin ölümü, gazetelerde, televizyon haberlerinde, "MADEN KAZASI'' olarak yayınlanıyordu. 
Bazı yorumcular, bu olayı "İŞ KAZASI" olarak belirtiyor, bazı yetkililer ise bu ölümleri "KADER" olarak değerlendirdiler!

Bu durum hiç de öyle değil...

İŞ KAZASI MI KADER Mİ

Gazetelerde zaman, zaman cami avlusuna yeni doğmuş çocukların bırakıldığı haberlerini okuyoruz. Bu zâlimce olayda, elbette çocuğu doğuran annenin kendine göre bir nedeni olabilir. Nedeni ne olursa olsun, hiç bir neden, bu hareketin bu olayın yanlışlığını hafifletmez.
Bırakılan bir canlıdır, bir bebektir, bir insan yavrusudur.

Çoğu zaman bu bebeklere "KADER" ismi verilir. Sosyal devlet elbette bu bebeği sahiplenir, bakımını üstlenir, sağlıklı büyümesini, eğitimini sağlar, ülkeye faydalı bir birey olarak topluma kazandırır.

SOMA kömür ocağında meydana gelen bu elim olayda, 301 işçi toprağa verildi.
Olay sonrası, bir çok bilim adamı, bir çok uzman, bir çok iş bilir insan, ocakta iş güvenliğinin tam olarak sağlanmadığını belirttiler.

İŞ GÜVENLİĞİ YOK

İş güvenliğinin can kurtarmaya yönelik olmadığı, yetkililer tarafından da tam denetim yapılmadığı, yapıldıysa da göstermelikten öteye geçmediğini, yazılı basında çıkan değerlendirme, haber ve yorumlardan öğreniyoruz. Zaten sonuç da bu durumu doğruluyor, 301 canımız kayboldu...

MADEN OCAKLARINDA YAŞAM ODALARI

Maden ocaklarında iş güvenliğinin ana ve ilk oluşumu, yaşam odaları yapmaktır. Bunlar yapılmış olsaydı elbette bu kadar insan kaybedilmezdi.
İş güvenliğinin tam olarak sağlanmadığı, inşaatlarda, fabrikalarda, maden ocaklarında, kısaca tüm iş yerlerinde meydana gelen yaralanmalı ve ölümlü olaylar  İŞ KAZASI olmaz, olamaz...
Bu olayda işveren ve işyeri yetkilileri, işçi eğitimleri de dahil olmak üzere, tüm bilimsel güvenli çalışma önlemleri almışlar mıdır?
Elbette hayır...

Öyleyse bu iş kazası sayılmaz... Olsa olsa bunun adı FACİADIR.
İşyerlerine "önce iş güvenliği" levhaları asmak sadece görüntüyü kurtarır.
Facialar sonrası meydana gelen kaza ve ölümlere KADER demek, olayın şiddetini ve sorumluluğunu hafifletmez. 
Son söz olarak belirtelim. 

İşçi sağlığı ve güvenliği HAFİFEALINAMAZ.

30 Nisan 2018 Pazartesi

1 MAYIS İŞÇİNİN EMEKÇİNİN BAYRAMI

BİRLİK VE DAYANIŞMA

1 MAYIS,  dünya işçilerinin ve emekçilerinin birlik ve dayanışma günüdür.
Dünya emekçilerinin ortak bayramıdır.
1 MAYIS günü, çeşitli ulusların, işçi ve emekçilerinin, aynı anda aynı şeyleri düşündükleri, aynı şekilde davrandıkları gündür.

MEYDANLAR ÇİÇEK AÇMIŞ GİBİ

Her Yılın 1 MAYIS Günü, dünya işçi ve emekçileri meydanları doldurur.
Sermaye sahiplerinin ortak çıkarlarına karşı, emeğin ortak mücadelesini birlikte, ve her ülkede haykırdıkları çok önemli bir bayram günüdür.

KAPİTALİST TEKELLER VE ABD

1886 Yılına kadar Amerika Birleşik Devletlerinin kapitalistleri, uzun iş günü ve çok ucuza çalıştırdıkları işçilerden önemli bir mücadele davranışı ile karşılaştı. 1 MAYIS Günü onbinlerce işçi, çalıştıkları işyerlerinde üretimi durdurdular. 8 saatlik iş günü sloganı ile genel grev kararı aldılar. Genel grev başarılı bir şekilde devam ederken, 3 Mayıs Günü kışkırtıcıların(bozguncu) davranışlarına karşı hazır durumda bekleyen silahlı polisler, sermayenin emrini uygulamak için işçilere saldırdılar. Grev kırıcıları, sarı sendikacılar, gangasterler de polisin yanında yer aldı. İşçilerden ve polislerden ölenler oldu. Çok sayıda işçi ve polis yaralandı. 

ABD işçi ve emekçileri sonunda 8 saatlik iş günü mücadelesini kazandılar.1889 Yılında 1 MAYIS, Dünya işçilerinin uluslararası birlik ve dayanışma günü olarak ilan edildi.

TÜRKİYE'DE 1 MAYIS


Ülkemizde 1 MAYIS uzun yıllar "Bahar ve Çiçek Bayramı" olarak kutlandı. Zaman zaman yasaklandı. O günlerde 1 Mayısların farkındalığını bilen, onu özümseyen işçiler ve emek dostları küçük gruplar halinde kırlarda kutladılar. Bazıları yine küçük toplantılar halinde evlerinde bir araya gelerek kutlamaya çalıştılar. Yığınsal olarak 1 MAYIS ilk defa 1976 yılında İstanbul TAKSİM Meydanında kutlandı.

BİR MAYIS YIĞINSAL EYLEMLERİNE GİDİLEN YOL

13 ŞUBAT 1967 İstanbul Çemberlitaş, Şafak Sineması önü, BAYRAM YERİ GİBİ. 
Genç, yaşlı, kadın, erkek...
Salonun içini dolduran delegeler, coşku içinde marşlar söylüyor. Salon içindeki delegelerin  ve dışarıdaki insanların da suratlarında hem heyecan hem mutluluk var. Bu heyecan ve mutluluk, tarihi bir güne tanıklık ediyor sanki. 

Şafak Sinemasının salonunda delegeler ayakta, dakikalarca bir kararı alkışlıyorlar...
DİSK adıyla yeni bir işçi sendikaları konfederasyonu kuruldu. Otuz bin işçi ile kurulan konfederasyonun üye sayısının, çok kısa zamanda beş yüz binlere ulaştığı görüldü.
Gerek kuruluş sırasında gerekse kuruluş sonrası DİSK'in lokomotif kuruluşu daima T Maden-İş Sendikası oldu.

MADEN İŞ SENDİKASI, yöneticileriyle, üyeleriyle, DİSK içinde bağımsız ve özgür sendikacılığın örneklerini sergiledi. Örgütlenmeye önem verdi, üye sayısını çok kısa zamanda seksen binlere taşıdı.
 
Eğitim, araştırma, toplu sözleşme müzakere ve yapımında ilkeler belirledi. İlkler gerçekleştirdi. T. MADEN İŞ ve dolayısı ile DİSK'in yürüdüğü yol, daima üye tabanının çıkarları doğrultusunda oldu. Elbette bu çıkarların hayata geçirilmesinde işçi sınıfının sınıfsal bilimi de katkı sağlıyordu..

DİSK kuruldu...
Güçlendi...
Güçlendikçe Türkiye sendikal mücadelesine, bir çok ilkler kazandırdı. Onları güçlü birer kilometre taşı olarak günümüze taşıdı. Bunlardan önemli birisi de 1 MAYIS'IN yığınsal olarak kutlanmasıdır.


İstanbul TAKSİM Meydanında 1976 ve 1977 Yıllarında ilk defa 1 MAYISI yığınsal olarak kutladı.
Ne yazık ki, katılımın TAKSİM Meydanına sığmayacak kadar çok olduğu 1977 Yılında yapılan  kutlamalara hain güçlerin provakatörleri sızdırıldı. İstenmeyen olaylar oldu. Maalesef kutlamaya gelen 34 kişi hayatını kaybetti. Karanlık güçler 300 bini aşkın bir kutlamayı gerçekleştiren DISK'İN 1976 kutlamalarını hazmedemedi. 
1977 kutlamalarına kan bulaştırdılar.


Yandaki resim sağdan sola Fehmi Işıklar, Hüseyin Ekinci, Kemal Nebioğlu, Kemal Türkler, 1976 Taksim 1 Mayıs alanına girerken.

1 MAYIS TAKSİM KUTLAMALARI

1976 1 MAYIS Taksim Meydanında kutlandı. 300.000 den fazla katılım oldu. İstanbul'un hemen her bölgesinden başta işçiler olmak üzere konvoylar halinde yürüyüşlerle TAKSİM doldu taştı...






28 Nisan 2018 Cumartesi

SENDİKAL ÖZGÜRLÜK YOLU ÖRGÜTLENMEKTEN GEÇER

Otuz beş, kırk yaşlarında, orta boylu, etrafına şaşkın, şaşkın bakan bir adam, 
yalpalayarak içeri girdi. Hızlı, hızlı nefeslenen, kızgın bir surat...
Göz bebeklerinin etrafı kıpkırmızı. 
Bir sağa, bir sola bakıyor. 
"Nâhak yere işten çıkarıldım. Başkan yok mu? Başkanla görüşeceğim" dedi.

Mırıldanma tonundaki bir sesle konuşmuş, yarı anlaşılır şekilde sormuştu soruyu.
Hani bazen umutsuzluğun, tüm yüze yansıdığı zamanlar olur ya, işte durum öyle.
Suratında derinleşen çizgiler, sanki bir yılı üç yıl yaşamış gibi... 

Daha doğrusu yaşamadan yaşlanmış gibi...
Sanki çözümsüzlüğün, daha sorarken anlaşıldığının dışa vurumu... 
Karşımda öylece duruyor...

"Buyur şöyle otur, bir nefeslen dedim."
"Ben başkanla görüşmek istiyorum, dedim ya, o yok mu?" diyerek sordu ve oturdu.
Oturdu demek çok doğru olmaz adeta yığıldı...

Odada üç kişiyiz. 
Üçümüzü de başkanlık makamına uygun görmedi besbelli. Hakkı da yok değil, şube başkanı, yirmi beş yaşında zayıf cüsseli bir genç adam. Şakir Zümre Fabrikasından tornacı Cabir Usta, altmış yaşını aşmış kır saçlı, iş tulumuyla sol tarafta oturuyor. 

Oto Yay Fabrikasından Dursun Koçakoğlu, yine iş elbiseli, uzun boyu ve iri cüssesi ile sağda oturuyordu. Her ikisi de, üyeler tarafından seçilen işyeri sendika baş temsilcilerimiz.
Çalıştıkları fabrikalardaki sorunları görüşüyoruz...

Cabir Usta, yaşlılığının verdiği kıdemli sendika üyesi sıfatıyla, hemen söze girdi, "na hak yere diyorsun ama, mutlaka bir sebebi vardır, durup dururken seni niye çıkarsınlar?" 

Kırıkkale Makine Kimya Fabrikalarında uzun yıllar çalıştığını anlatırdı hep Cabir Usta. Konuşmalarına "ben Makine Kimyada iken" şeklinde başlar, anlatacağı konuları da oldukça uzatırdı. Asıl mesleği tornacılıktı ama, daha çok, pik döküm işlerinde uzmanlaşmıştı.

Şakir Zümre, Cumhuriyetimizin ilk sanayicilerinden birisidir. Atatürk'ün, Bulgaristan'da görev yaptığı (askeri) ataşelik yıllarında tanışmışlar. 
Cumhuriyetin ilk yıllarında, kurduğu, Sütlüce'de ki fabrikasında devlete, uzun yıllar askeri cephane üretmiştir.

Bomba üreten ve yurt dışına, Türkiye'den silah ihracatı yapan ilk Türk sanayicisi olduğu bilinir. 
Savaş sonrası ise ürettiği döküm, emaye kömür sobaları, zengin fakir bir çok evin, belli başlı ısınma aracı olmuştu... 

ANTİKA SOBA

Çeşitli renk, şekil ve büyüklükte üretilen, emaye sobaların bir kısmı, bu gün bile birer antika olarak, lüks konak ve yalıların  en değerli yerlerini süslüyorlar.

Şakir Zümre o yıllara ait devlet tarafından verilen, teşekkür ve takdirnameleri renk, renk döktürdüğü Atatürk büstleri ile birlikte yazıhanesinin duvarlarında teşhir eder, müşteri ve misafirlerine göstermekten büyük haz duyarmış. 1966 Yılında vefat ettikten donra fabrikayı eşi yönetmeye başladı. O da Şakir Zümrenin iftihar vesilesi saydığı bu teşekkür ve takdir belgelerini aynen muhafaza etmiş.

Cabir Usta uzunca bir süre, sessiz durduktan sonra tekrar "nerede çalışıyordun dedi ve devam etti, "sebepsiz yere işten çıkarıldım dedin, anlat bakalım sence neden çıkardılar?" diyerek "na hak" sözcüğünün anlamını da kendince açıklamış oluyordu.

"Ekmek" dedi. "Ekmek, öğlen yemeğinde doymadım, ekmek sepetinden, çeyrek ekmek daha aldım. Kurallara uymuyorum diye şikayet ettiler şerefsizler, işten attırdılar beni."

Üçümüz de dikkat kesildik. Bir süre birbirimizin yüzüne öylece baka kaldık...
Konuşamadık, konuşmak, soru sormak gelmedi içimizden...
"Çeyrek ekmek, şerefsizler" ne demek, ne anlama geliyordu bütün bunlar?...
"Şerefsizler dediğin kimler" dediğimde, "kim olacak, sarı sendikanın adamları, döküm fabrikasının  patronlarıyla birlikteler. Adı sendika, ama sanırsın işveren kuruluşu, olmaz olsunlar" dedi.
Bir an göz göze geldik.

"Bak kardeşim ben, T.Maden - İş Sendikası Silahtarağa Merkez Şube 
Başkanıyım, o fabrikada başka bir sendika yetkili. Toplu sözleşmeyi Çelik - İş Sendikası yapmış, sözleşme bitimine de, uzun zaman var" dedim. 
"Bizden istediğin nedir" diye sordum? 

OLMAZ OLSUNLAR

"Toplu sözleşmeyi sendika yapmadı, işveren yazdı onlar da imzaladılar, onun için olmaz olsunlar dedim ya" dedi. 
İsmini sordum, "Hidayet, Hidayet Yılmaz" dedi.
" Hidayet Usta ben bu fabrikadaki işçileri, Maden İş Sendikasına üye kaydetmek isterim, ama bu güne kadar bu fabrikadan hiç kimse bizimle temas kurmadı. 
Besbelli işverenden korkuyorlar...
Sözümü daha bitirmemiştim ki "istersen bu akşam üç arkadaşımı getiririm başkan" dedi. 

Otoyay Fabrikasının baş temsilcisi Dursun Koçakoğlu'da, söze karıştı," başkan döküm fabrikasında benim de mahalleden arkadaşlarım çalışıyor, orada çalışan işçiler sendikadan memnun değiller, istersen ben de onlarla konuşayım" dedi.

YAPRAK YAY 

Oto Yay Fabrikası, Silahtarağa Eyüp güzargâhında 1950 li yıllarda kurulan fayton, kamyon ve otomobillere yaprak yaylar üreten 150 civarında işçinin çalıştığı bir fabrika.
Sahibi Hasan Hami Çon isimli, Bulgaristan'dan göçen bir sanayici.


Bu fabrika daha sonra, Uzel Makine Fabrikası tarafından satın alındı. Uzun yıllar, Uzel Fabrikası tarafından üretilen, Massey Ferguson marka traktörlerin (makas) yaprak yaylarını üretti...

SENDİKAL ÖZGÜRLÜĞE İLK ADIM

İşler kızışmaya başlamış gibi görünüyor. 
Aylarca beklediğim bu fabrikadaki sendikal örgütlenme hareketine, ilk adımların atılacağı belirmeye başlamıştı...

Akşam uzunca bir süre bekledim. 
Gelen olmadı. 
Hidayet Usta ve arkadaşlarının geleceğinden artık umudu kesmiştim. 
Akşam karanlığı da basmıştı... 
Sendika şubesinin, kapısını kapatıp çıkmak üzere iken, Hidayet Usta yanında üç kişiyle birlikte geldi. 
"Hidayet Usta, ikinci vardiya paydos edeli saatler oldu çok geciktiniz" dedim.

"Başkan arkadaşlar gündüz gitmeyelim, bir gören olur, bizim de başımız belaya girmesin dediler. Biz de karanlık olana kadar kahvede oturduk, hem konuştuk hem de pişpirik oynadık" dedi. 
Hidayet Usta ve getirdiği arkadaşları ile, bir saat kadar fabrikadaki sorunlar hakkında konuştuk. Hidayet Ustaya "yarın öğleden sonra gel, seninle işim var" dedim. Zaten saat geç olmuştu. 
Dağıldık.


15 Mart 2018 Perşembe

ÖLÜMCÜL İŞ KAZALARI VE SENDİKALAR


İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, Şubat 2018 de, 123 işçinin hayatını kazalarda kaybettiğini açıkladı.
28 gün gibi kısacık bir ayda, kayda geçen işçilerin ölümünden bahsediliyor. Açıklama en az 123 işçi diye açıklanıyor. Demek ki kayda geçmeyen ve bilinmeyenler de var...

Hukuki ve  iş hayatındaki söylemi İş Kazası!
Söylem olarak iş kazası ve iş güvenliği ne demek?
İşçi sağlığının, iş güvenliğinin uygulamada ki durumu bu gün nedir?

Fabrikalarda, inşaat şantiyesinde, taşocağında iş güvenliğini kim sağlar? Tedbirleri kim alır, daha doğrusu çalışma alanlarında güvenli ortamları kim oluşturur?
Elbette bunların cevabı var, bu cevapları herkes bilir. Herkesin bu cevapları bilmesi sorunları çözüyor mu?
Elbette hayır...
Çözmez, çözemez, yıllardır ülkemizde bu sorun çözülemedi. Acaba bu sorun çözülmek mi istenmiyor?
Ülkemizde bu gün meydana gelen ölümcül iş kazalarında ölenlerin sayısının, İngiltere'den beş kat daha fazla olduğu belirtiliyor.
İşçi ölümlerinin, Çin'den beş, ABD den ise yüzlerce kat fazla olduğu kayıtlarda görünüyor, okunuyor.

İsveç, Norveç gibi Avrupa ülkeleri ile kıyaslanma yapmanın yanından bile geçemiyoruz.
ISIG Meclisinin açıklamalarına göre, Şubat'ta meydana gelen ölümlü kazalarda İstanbul ve Kocaeli ilk sıralarda bulunuyor. Ölümcül kazaların çok olmasının sanayi yoğunluğu ile doğru orantılı mı acaba?
Raporda ölen işçilerin yüzde dördünün sendikalı, yüzde doksan altısının ise sendikasız olduğu belirtiliyor. Bu durum sendikalı olan işyerlerinde daha az kaza oluyor gibi gözükebilir.


Öyle olsaydı tüm işçilerin sendikalı olduğu SOMA'da ki maden ocağında 301 maden işçisi ölür müydü? Demek oluyor ki işyerlerinin sendikalı olması çoğu zaman sorunların çözümünde fazla etkili olmuyor ya da olamıyor.

Sendikaların gerçek, ilerici, işçiden yana ve devrimci anlayışta olmaları da gerekiyor...

SENDİKALAR VE İŞ GÜVENLİĞİ

İş güvenliğinin tam olarak sağlanmaması elbette ölüm sayılarını artırıyor. İş güvenliği neden sağlanamıyor? Bunun cevabını uzmanlar vermeli... Uzmanlar ve yaptırım uygulaması konusundaki yetkililer şunun da cevabını verebilmeli. Ölümlerin olduğu yerde iş güvenliği tam olarak sağlansaydı sayı bu kadar kabarık olur muydu?
Sendikacılık çalışmaları içinde iş güveniği, en az ücretler kadar önemlidir. İşçiler, yaşantılarının önemli bir bölümünü çalışarak geçirmektedir. Öyleyse çalıştıkları işyerlerinde tehlikelere ve sağlığa zarar veren etkenlere karşı korunmalıdırlar.
İşyerlerinde, fiziki şartlar, çalışma ortamı olarak hazırlanırken, ilk iş çalışma koşullarının insancıllaştırılması olmalıdır. Yani kısaca buraların insanlığa yaraşır biçimde olması gerekir.
Çalışma koşullarının, özellikle çalışma saatlerinin, günümüz medeni ülkelerdeki seviyelere çekilmeleri sağlanmalıdır. Uzun çalışma saatlerinde mutlaka dinlenme molaları verilmelidir.

MARKO PAŞA

1969 Yılın'da Türkiye Maden - İş Sendikasının, merkezi İsviçre'de bulunan Uluslararası Metal İşçileri Federasyonu ile birlikte uyguladıkları yurt dışı eğitim seminerlerin birinde İtalya'da FİAT Fabrikasını gezmiştik.

Çalışma koşulları, çalışma süreleri, ve sair konularda incelemeler yapmış ve oldukça bilgilenmiştik.
Günümüzde, adına "insan kaynakları" denilen ve bizim personel müdürlüğü diye bildiğimiz birimin yetkilisi bir olayı şöyle anlatmıştı.

"Bizim çalışmamızda en önemli şey üretimdir. Çok kazanmak için çok üretmemiz gerekir. Çok üretmenin, yani verimli çalışmanın temel unsuru, işçinin mutlu olarak çalışmasından geçer. Yakın bir zamanda bir işçimizin  bazı olumsuz davranışlarını ve durumunun üretime de yansıdığını gözlemledik. Başarılı ve eski işçilerimizden birisiydi. Kendisi ile yaptığımız görüşmelerde bir sonuç alamadık. Aramızda karar aldık ve araştırmalara başladık. Onun haberi olmadan ailesine gittik. Eşiyle görüştük. Sorunu öğrendik. Eşine de bu görüşmemiz gizli kalmalıdır
diyerek ayrıldık. Bir yıl sonra bu işçi FİAT Fabrikalarında yılın işçisi ödülünü aldı."
Biz kendi aramızda Marko Paşa derdini anlatana derman buluyormuş, ama bu durumda dert anlatılmadan da derman bulunmuş oldu, diye FİAT Fabrikasının bu birimine *MARKO PAŞA adını koymuştuk.

Başta çalışanların eğitimi olmak üzere, iş güvenliğinin tam olarak sağlanmasından sonra meydana gelen kazalara "iş kazası denir."
Sözü fazla uzatmaya gerek yok, kısaca gerçek şöyle açıklanabilir.
İş kazalarını önlemenin en önemli yolu, çalışma alanlarının iyi denetlenmesinden geçer.  İyi denetimler ise gerçek ve güçlü sendikaların bulunduğu iş yerlerinde daha etkin yapılır...

İşçilerin sendikalaşmaları, sendikalarda söz ve karar sahibi olmaları, iş kazalarında ölüm ve sakatlanma risklerini azaltacaktır.


* Marko Paşa; Rum asıllı bir Osmanlı Paşasıdır. Askeri Tıbbiyeyi bitirmiş doktordur.

25 Şubat 2018 Pazar

EKTİĞİMİZ BİTMİYOR AMA

TOPLANTI DÖNÜŞÜ

"Toplantı dediğin işte böyle olur be kardeşim."
Ondört Haziran 1970 DİSK'İN Merter'de yaptığı toplantı sona erdi. Toplantıya katılan sendika yöneticileri ve işyeri temsilcilerinin bir kısmı evlerine, bir kısmı ise çalıştıkları vardiyalarına yetişip, işbaşı yapmak üzere çalıştıkları fabrikaların yoluna koyuldular.

Yakup, birlikte yürüdüğü arkadaşlarına bu toplantıyı, toplantının önemini ve kalitesini biraz önce söylediği bu tek cümle ile özetledi. "Toplantı dediğin işte böyle olur be kardeşim,
konuşanların tamamı önemli şeyler söyledi, dinleyenler ise dikkat kesildiler" diyerek konuşmasını sürdürüyordu.
Salih Usta, Yakup'un sözünü tam da burasında keserek, atak yaptı ve araya girdi. "Siyasi iktidar geri adım atar mı ne dersin Turan Usta?" dedi. 

Turan usta Salih'i duymamış gibi yaptı ve Çotak Mehmet'e doğru dönerek, "Mehmet gece paydosunda bizim kısımdaki arkadaşlara, kararlaştırdığımız kadarını sen anlat, gündüzcülere de sabah ben anlatırım"dedi. 
Çotak "tamam usta meraklanma sen, gece yemek paydosunda güzelce anlatırım ben" diyordu ki, Salih Usta dayanamadı, "Çotak direniş kararını da söyleyecek misin" diyerek söze tekrar girdi?

Çotak çok sinirlendi azarlarcasına" Salih Usta bak kardeşim sen laftan anlamaz mısın? Direniş lafını da nereden çıkarıyorsun, kaç kere aramızda konuştuk, kararlaştırdık. Direniş değil, üretim, üretim gücü, üretimden gelen gücümüz, anladın mı?..

ÜRETİMDEN GELEN GÜCÜMÜZ

Çotak Mehmet konuşmasını sürdürdü, cümleyi tam olarak bir kere daha tekrarladı. "Üretimden gelen gücümüzü kullanacağız, bu gücümüzü de herkes görecek, hepsi bu kadar işte anlaşıldı mı?" diyerek sözlerini tamamladı.
Dört ay önce fabrikada yapılan sendika temsilciliği seçiminde işçiler, Salih Ustayı da temsilci olarak seçmişlerdi ama, Turan Usta, Salih'e  hiç güven duymuyordu. Zaten eskiden beri sevmezdi onu.

Diğer temsilcilere bir iki defa "Salih'e dikkat edin, onun yanında önemli şeyler konuşmayalım" demişti...
Diğer temsilciler Turan Ustaya bunun nedenini hiç sormadılar. Sormak da istemediler. Turan Usta böyle söylediyse bir sebebi hem de önemli bir sebebi vardır diye düşünürlerdi.
Zaten sorsalar da Turan Usta'dan cevap alamazlardı. Hepsinin yüzüne öylece baktıktan sonra sözü başka konuya getirirdi.

Turan Usta Karadenizliydi.
Fabrikanın en kıdemlilerinden sayılırdı. İşletmenin kuruluşunda işe alınmış, makine bakım kısmında usta olarak çalışmış ve tüm makine montajına nezaret etmişti.
Ustalığının yanında, çalışkanlığı nedeniyle de fabrika müdürü onu dökümhane kısmına da ustabaşı yapmıştı. Döküm işçileri Turan Ustaya çokça güven ve saygı duyarlardı.

AĞAÇLAR ÇİÇEK AÇAR

Turan Usta, temsilci arkadaşlarına doğru baktı, sıra ile hepsinin üzerinde birer, birer göz gezdirdi. Adanalıya döndü, "bana bak Sabbar çok düşüncelisin, hiç konuşmadın yoksa durum kritik mi" diyerek şaka yollu bir söz attı ortaya?

"Ustacığım ben sana şöyle izah edeyim. Kışlar ne kadar uzun sürerse sürsün. Bu uzun süren kışların da ardından, bahar mutlaka gelir. Gecikmelere rağmen ağaçlar, yine çiçeklerini açar, meyvelerini de verirler."
"Anladım Sabbar anladım, yine her zamanki gibi filozofluğun üstünde" dedi Turan Usta.

YEMEK PAYDOSU

Gece yarısını biraz geçti. Siren ssesiyle birlikte işçiler topluca yemekhaneye doluşmaya başladı.
Çotak Mehmet yemekhaneye herkesten önce geldi. Bu güne kadar Çotak, ellerini ve yüzünü yıkamadan asla yemekhaneye girmezdi. Ancak şimdi durum değişikti. Ne yıkanmayı ne de yemeği düşünecek durumdaydı!..

Aklında konuşmaya başlayacağı ilk cümle vardı. İçinden sürekli bu cümleyi tekrarlıyordu.
Yemekhanede herkesi görebileceği bir yer seçti ve beklemeye başladı.
İşçilerin çoğunluğunun gelmesini bekledikten sonra, sağına, soluna baktı, ayağa kalktı ve bağırarak,"arkadaşlar biliyorum çok yorgunsunuz ve çok acıktınız, gecenin bu saatinde ikinci dökümü de bitirdik ve yorulduk."
Devamı gelmedi konuşmanın.

SES DUYULMUYOR

Bir kısım işçi hala yemek almak için sıra kapma yarışındaydı. Çotak sesini duyuramadığını anladı. İki dakika bekledikten sonra bir sandalyenin üzerine çıktı ve bu sefer adeta gürledi.
"Arkadaşlar beni dinleyin. 

Dün sendikamızın toplantısına katıldık. İstanbul ve Kocaeli'deki bütün işyeri sendika temsilcileri bu toplantıya katılmışlardı. Hükumet'in değiştirmek istediği Sendikalar Kanunu ile ilgili konuşmalar yapıldı. Kararlar alındı. Bunları size kısaca anlatcağım, biraz sessizlik istiyorum" dedi ve devam etti.

"Toplantıda sendika başkanları konuştular. Sendikalar Kanunu'nda yapılmak istenen değişikliklerin işçilerin aleyhine olduğunu belirttiler. Çok sayıda işyeri sendika temsilcisi konuştu. Konuşmalar gerçek sendikacılığın yok edilmek istendiği, işçilerin sendika seçme özgürlüğünün ortadan kalkacağı yönündeydi. Yani bizim anladığımız fabrikamızda, sanki eski günlere dönüş olacak."

"Arkadaşlar biz eskiye dönmek istemiyoruz. Eskiden fabrikamızda sarı sendika vardı.  İşçiye sormadan  toplu sözleşmeler imzalıyordu. İmzaladıkları kağıtları bize gösrermezlerdi. Çükü onlar toplu sözleşme değil bize göre ''toplu sızlaşmalardı.'' Onlardan kurtulmak onların zulmünden kurtulmak için yıllarca mücadele ettik.

Haklarımızı korumuyordu. Kısaca, adı sendika ama işçi sendikası gibi değildi...
Toplu sözleşmelerde bizi her dönem sattı. Açıkça üç dönem, yani altı yıl satıldık. Hem de pazar malları gibi...

Şimdiki sendikaya geçmek için çok zor günler yaşandı. Birçok arkadaşımız haksız yere işten atıldı, birçok arkadaşımıza yevmiye kesme cezaları verildi.
Korkunç günler yaşandı fabrikamızda. Bunlardan kurtulmak için eylemler yapıldı. Direniş yapıldı. Günlerce işçiler işbaşı yapmadı.
Bizleri polislerle, askerlerle karşı karşıya getirdiler...
Lafı fazla uzatmayacağım.

Herkes geçmişi bir düşünsün, eski günlere kim dönmek ister?
Toplantıda alınan karar şudur.
İşçiler üretimden gelen gücünü kullanacak.
Hepinize afiyet olsun."

EN BÜYÜK GÜÇ BİRLİKTİR

Arka taraftaki masaların birinde, konuşmayı dikkatle dinleyerek bir taraftan da çorbasını kaşıklayan, Erzurum'lu Yusuf Dayı, yanında oturan genç Zeynel'e döndü,"ula Zeynel sen bilirsin, üretim gücü ne ola ki?"
"Yusuf dayı üretim gücü işçinin silahıdır. Kısaca anlatayım, işçi çalışmazsa makineler durur. Mal üretilmez. 
Mal üretilmezse satış olmaz, satış olmayınca patronlar kâr edemez. 
Makineleri durduran malın üretilmesini engelleyen, güç işte işçinin üretimden gelen gücüdür. İşçi her zaman değil ama yeri geldiğinde bu gücünü kullanır."

Yusuf Dayı Zeynel'i pür dikkat dinledi. "Zeynel sana da bir şey sorduk, nutuk dinlettin yahu, ben bunu bir düşüneyim" dedi. Zeynel'i dinlerken çorba kasesi boşalmıştı.
Bulgur tabağını önüne çekti, ekmek sepetine uzandı bir dilim ekmek daha aldı yemeye devam etti...

EKTİĞİMİZ BİTMEDİ

Yusuf Dayı kırk beş yaşında gelmişti İstanbul'a.
Erzurum'un Hınıs ilçesindendi.
İstanbul'a gelene kadar köyünde yaşamış, ataları gibi o da çiftçilikle uğraşmış. Verimsiz ve susuz topraklarla boğuşmuş, kendi ifadesine göre tohum ekmiş bitmemiş, fidan dikmiş tutmamış.
Bu yaşına kadar yoksulluğun her türlüsünü yaşamış...

" Senenin sekiz ayını kış yaşarız biz,"der ve gülerek,"bizim oralarda arazi susuz ve çorak, ektiğimiz istediğimiz gibi bitmezdi ama dürttüğümüz çıkardı" diyerek çok çocuklu olduklarını şaka yollu anlatırdı hep.

Yusuf Dayı anlatmaya başlayınca dinleyenler, bu adamın hiç derdi yok zannederdi. Sürekli gülümser, nükteli konuşur, konuştuğu zaman da kesinlikle dinletirdi...
Bir defasında köyünde meydana gelen depremi anlatmıştı. Evler yıkılmış, hayvanlar telef olmuş, çoğu insan göçük altında kalarak ölmüş.
Göçük altından çıkarttıkları cesetleri anlatırken iki gözü iki çeşme dakikalarca hıçkırarak ağlamıştı... O günleri yeniden yaşıyordu sanki...

DAĞ BAYIR DOLAŞTI DURDU

Depremde oğlu Suphi de göçük altında kalmış, iki gün sonra çıkartabilmişler yıkıntı altından.
Suphi sağ olarak çıkartılmış ama, o günden sonra uzun süre konuşamamış. "Dili tutuldu yavrumun, aylarca dağ bayır dolaştı durdu." diyordu.

"Bu günler çok zor geçti. Çoğu zaman açtık, şimdi bir de açıkta kalmıştık. Kader böyle yazılmış. Allah sevdiği kullarını zora sokarak imtihan edermiş" der ve gülümsemesine devam ederdi.
Bir yıl önce işe girmişti Yusuf Dayı. Karısını ve çocuklarını İstanbul'a getirmeyi düşünüyordu. Daha doğrusu birçokları gibi Erzurum'dan göçmeyi tasarlıyordu. Bazı hemşehrilerine bana Yıldıztabya'da kiralık iki göz bir gecekondu bakın diye demişti.

Yemek paydosu bitmek üzereyken Yusuf Dayı yemeğini bitirdi yemekhaneden çıkmak üzere ayaklandı. Üretim gücü meselesi aklını kurcalıyordu. Çalışacağı kısma doğru yönelmişti ki ani bir hareketle geri döndü, henüz yemeğinin tamamını bitirmeyen Zeynel'e dönerek "bana bak Zeynel  bu işi düşüneceğim, bir kere daha konuşalım olur mu?" dedi ve yürüdü.

Yusuf Dayı kum eleme işlemini yapmaya başladı. Döküm kalıpları hazırlanması için hem eski döküm kumunun hemde yeni kumun belli bir oranla karıştırılması gerekiyordu. Ayrıca bu bileşimin başka maddelerle de(kömür tozu gibi) desteklenmesi gerekir. Yusuf Dayı geri dönen eski kumları karıştırıyor, birbirine yapışan topakları eziyor, eliyor kendini otomatiğe bağlamış gibi durmadan dinlenmeden çalışıyor, çalışıyor.

Aklında, sabah uygulanacak veya uygulanmayacak üretim gücü...
Kendine göre hayaller kuruyor. Hayallerinde karamsarlık ağır basıyor. 
İşten çıkarılıyor!!. 
Köyüne dönmek zorunda kalıyor!..

Köyüne dönmeden komşu fabrikalarda iş arıyor, kimisi yaşlı diye, kimisi  de sanatkâr işçi aradıklarını söyleyerek işe almıyorlar!!. 

Bu şekildeki hayali düşünceşerle öyle bunaldı ki, nasıl çalıştığını, aynı kumu kaç defa elekten geçirdiğini unuttu. Elleri otomatik  hale gelmişti. Durmadan, sanki nefes almıyor çalışıyor, çalışıyordu...

Aslında, işi ile kavga ediyordu. Beyninin tamamı üretim gücü ve sonrası olacaklarıyla dolmuştu. "Doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyordu." Birden aklına Zeynel geldi. Ona bir daha görüşelim demişti. Zaten sabah olmak üzereydi, paydos vakti de yaklaşmaktaydı. Kendi, kendine kararını verdi. Zeynel'i buldu. "Zeynel ben kararımı verdim, siz nerede ben de oradayım." dedi. 
Derin bir oh çekti...
Üretim gücü hareketi yörüngeye girmişti...

Döküm fabrikasından çıkan gece vardiyası çalışanları evlerine gitmedi.
Sabah işe gelenler fabrikaya girmedi...
Yusuf Dayı, 15 HAZİRAN 1970 sabahı diğer fabrikaların işçileri ile buluşmak için  arkadaşlarının arasında ve ön sırasında yürüyordu...

11 Şubat 2018 Pazar

GEÇMİŞTEN GELECEĞE SENDİKAL HAREKETLER VE DİSK

TÜRK-İŞ,  1952 Yılında kuruldu. İzmir'de yapılan ilk genel kurulda başkanlığa İsmail ARAS getirildi. 1960 Yılına kadar kendi içinde yönetsel çekişmeler nedeniyle, fazla bir varlık gösteremedi. Daha sonra Nuri BEŞER Genel başkan oldu. Nuri BEŞER kısa bir süre sonra adli bir karar gereğince Başkanlıktan düşürüldü. 

Seyfi DEMİRSOY Genel Başkan oldu. Genel Sekreterliğe ise Halil TUNÇ getirildi.
Seyfi DEMİRSOY başkanlığındaki TÜRK-İŞ, üye sendikalar arasında uyguladığı ayırımcı çalışma yöntemi nedeniyle sağlıklı bir gelir 
dengesi oluşturamadı. Birçok üye sendika üyelik aidatlarını ödemediler. TÜRK-İŞ, personel ücretlerini bile ödeyemez duruma geldi. 
Amerikan Yardım Teşkilatı'ndan (AID ve OICD) aldığı yardımlarla mali yapılarını güçlendirdi. 

Gerek TÜRK-İŞ, gerekse üye sendikaların yöneticileri eğitim adı altında uzun sürelerle Amerika Birleşik Devletlerine seyahat yapar oldular. 

PARTİLER ÜSTÜ POLİTİKA

İşte bu tarihten sonra TÜRK-İŞ yönetimi, kendine bir yol haritası belirledi.(!) Adını da
"Partiler Üstü Politika" koydular, bu deyimi de ilkeleri olarak benimsediler. Bazı sendika yöneticileri sendikal mücadelede böyle bir politikanın yanlışlığını dile getirmeye başladı. İşçi sendikalarının politikası, mutlak işçiden ve işçi menfaatleri doğrultusunda olmalıydı. 

Ancak Türk İş Yönetimi, o zamanlar üyesi olan Türkiye Maden -İş Sendikasına bağlı KAVEL işçilerinin 1963 Yılında başlattığı Anayasal şanlı direnişlerine sahip çıkmadığı gibi, başka iş kollarında çalışan işçiler vasıtası ile bu direnişi kırmaya çalıştı. 1964 Yılında devam eden yasal grevleri (T.DEMİRDÖKÜM, ARÇELİK, SUNGURLAR) yetkisi olmadığı ve kanunda yeri de bulunmadığı halde, Kıbrıs olaylarını bahane ederek durdurma kararı aldılar. Bu durum grevdeki işçilere elbette çok zarar verdi...


CUMHURİYET GAZETESİ VE PENCERE

Huylu huyundan vazgeçmiyor. Türk-İş Yönetimi 1977 yılında da MC iktidarı ile birlikte, Mannesman Grevini kırmaya çabalıyordu. 



Büyük insan bilge gazeteci İlhan Selçuk, Cumhuriyet gazetesindeki Pencere isimli köşesinde "Mannesman Gerçekleri" başlığı ile bu konudaki olumsuzlukları yazmıştı.

Türk-İş, 1965 Yılında MADEN - İŞ tarafından başlatılan, İzmit'teki MANNESMAN Boru Fabrikası grevinin, başarılı olmaması için çeşitli çalışmalar(entrika) yürüttü. 

KRİSTAL -İŞ SENDİKASI VE PAŞABAHÇE GREVİ

Paşabahçe işçilerinin Kristal - İş Sendikası tarafından başlatılan yasal grevini de durdurma kararı aldı. Grevin başarılı olması için, Paşabahçe işçilerinin yardımına koşan, MADEN-İŞ ve LASTİK-İŞ sendikalarını geçici olarak üyelikten ihraç etti. T. MADEN-İŞ'İN başarılarını engellemek için sarı sendikalarla işbirliği içine giriyordu. İşte bunlar ve işçiden yana olmayan birçok uygulamaları nedeni ile konfederasyon içinde çalkantılar başladı.

Proleter ruha sahip metal işçileri, ve onun gerçek sendikacılık ilkelerine inanmış yöneticileri daha fazla beklemediler. 
Uzlaşmacı sendikal yapıya bir daha dönmeme kararı verdiler.

Umut....

Gelecek...

7 Şubat 2018 Çarşamba

BUZ DOLABINA GİREN İKRAMİYELER

PRESTCOLD BUZDOLABI FABRİKASI

İstanbul'da Haliç'in her iki yakası ile Silahtarağa ve Alibeyköy altmışlı yıllarda, bir sanayi bölgesi durumunda...
İrili ufaklı bir çok döküm fabrikası ve atölyesi, demir çekme (haddehane), çivi, tel çekme fabrikaları belirli aralıklarla yan yana kurulmuş, durmadan gece gündüz üretim yapıyorlar.
Eyüp, Alibeyköy arasında ise, daha çok tekstil, lastik ayakkabı, çeltik(pirinç) ve tuğla fabrikası faaliyet gösteriyor.

Bu fabrikalar arasında  metal iş kolunda üretim yapan TERNAL Limited şirketi de yer almaktadır. Yüzelli civarında işçinin çalıştığı fabrikada, PRESTCOLD marka buzdolabı üretiliyor.
Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Ahmet ÖZCAN adında bir iş adamı.

Bölgede bu fabrikadan başka, buzdolabı üreten iki fabrika daha var. Sütlüce Mahallesinde kurulan *Arçelik Fabrikası, beş yüz civarında çalışanı ile Arçelik marka, Sünnet Köprüsü bölgesinde ise, Estaş Fabrikası üçyüz işçisi ile Philips marka buzdolabı ve çamaşır makinesi imalatı  yapıyorlar.

ŞUBE GENEL KURULU

1963 Yılında Eyüp'te büyük bir salonda yapılan genel kurula, Rabak Bakır Fabrikası'nın sendika işyeri temsilcisi ve şube delegesi olarak katılmıştım. Sendikamızın, (Türkiye Maden-İş) Genel Başkanı Kemal Türkler ve Genel Yürütme Kurulu üyelerinin tamamı da genel kurulda idiler.

Genel Başkan Kemal Türkler'in bu genel kurulda yaptığı konuşma, delegeleri de ve beni de oldukça etkilemişti. Sendikaların varlığı, örgütlenmesi, sermayedarlar karşısında işçilerin, haklarını alabilmeleri için yapılacak çalışmaları, hepimizin anlayacağı biçimde çok güzel anlatmıştı.

Genel Kurul, gündem gereği çalışmalarını yürütüyorken, divan başkanı bir an "şube başkanlığı adaylığı için iki aday bulunuyor" dedi. İlk adayın adı soyadı ve işyeri okundu, arkadaşları tarafından yeterli imza ile şube başkanlığına aday gösterildiği anlatıldı. 

"Diğer adayı ise, Rabak Bakır Fabrikası delegeleri gösteriyor, yeterli imzalar mevcuttur", dendikten sonra, benim adım ve soyadım okundu.
Disk'e bağlı Türkiye Madeniş Sendikasında Hüseyin Ekinci Çalışırken
Hüseyin Ekinci 1965
Benim aklımda, aday olmak gibi bir düşünce yok. Arkadaşlarımın böyle bir düşüncede olduklarını da bilmiyorum.
Ne yapacağımı bilemedim.

Çok heyecanlandım...
Hani bazen,"sanki başımdan kaynar sular döküldü" derler ya, işte öyle.
Kızarıp, bozardığımı hissettim.

Kendimi sendikal çalışma yapmaya, tecrübemin de, bilgimin de yeterli olmadığını düşünüyordum.
Divan başkanı, adaylara söz vereceğini belirtti ve Estaş Fabrikasında çalışan Zeki isimli başkan adayını konuşma yapmak üzere kürsüye davet etti.
İlk aday konuşmasını yaparken ben, aday olmadığımı, gerekli bilgi ve birikimimin başkanlık yapmaya yeterli olmadığını düşünüyor,  içimden nasıl söylemem gerektiğini ezberlemeye çalışıyordum.

Konuşma yapmak üzere kürsüye davet edildim. Arkadaşlarımın bana gösterdikleri güvene teşekkür ettim ve başkanlık için yeterli tecrübemin olmadığını, ayrıca okuduğumu ve üniversiteyi bitirmek istediğimi söyledim.

Delegelerden birisi," tamam anladık kongre tek adayla devam etmesin adaylığını geri çekme" dedi. Divan başkanı ise durum anlaşılmıştır, şube başkanlığı için iki aday vardır, "seçime geçiyoruz" dedi ve seçim sandığının getirilmesini istedi.
Divan başkanı oy sayım komisyonu oluşturdu. Oylamaya geçildi, gizli oy ve açık sayım sonucunda yapılan seçimleri benim kazandığım açıklandı. 
Seçimleri ben kazanmıştım...

Ben kazanmıştım diyorum ama, o gün bir hayli acabalar, yine aklımdan hiç çıkmayan becerebilme düşüncesi ve sonucunda uzun korkular yaşamıştım.
Bu arada zaman, zaman kısa da olsa seçim kazanmak insana başarı duyguları yaşatıyor gibi hissediyordum kendimi.
Sözün kısası bir çok gelgitler yaşayan ben, şube başkanı olmuş, profesyonel sendikacılar kervanına katılmıştım...

Sendika şube başkanı seçildiğim bu genel kurulda, ana tüzük gereği dört kişi de yönetim kurulu üyesi seçilmişti. Yapacakları ilk şube yönetim kurulu toplantısında, kendi aralarında bir şube başkan vekili, bir sekreter ve bir de muhasip üye seçmeleri gerekiyordu.. 

İKRAMİYELER  ÖDENMİYOR

Başkanlık koltuğuna oturdum, kendime göre program yapmayı düşünüyorum.  Şube Organizatörü Mustafa Demirci'den bilgiler almaya başladım. Yönetim Kurulunu toplayacağım tarihi belirlemeye çalışırken, içeriye uzunca boylu otuz yaşlarında birisi girdi.

Gelenin Ternal işyeri sendika baş temsilcisi olduğunu öğrendim.Toplu sözleşmede kararlaştırılan ikramiyelerin, ödeme tarihleri üç ay geçmesine rağmen ödenmediğini belirtti. "Sendikamız buna bir çare bulsun, işçiler olarak zor durumdayız" dedi.
Fabrika, işveren, üretim ve diğer birkaç konuda baş temsilciden bilgiler aldım.
Konuyu inceliyeceğimi ve en kısa zamanda bu işin çözümü için gereken girişimleri yapacağımı belirttim.

ACEMİ BAŞKAN

Gerekli araştırmaları yapmak üzere toplu sözleşmeyi okudum. Sendikanın avukatı ile görüştüm. Kendime göre bir müzakere yolu ve sistemi oluşturmaya çalışıyorum. Durum pek parlak gözükmüyor.
Fabrika yetkilileri ile görüşmek üzere randevu alındı. Görüşmelerin sebebi ise yeni başkanın fabrika ziyareti olarak gösterildi.

Kararlaştırdığımız gün ve saatte, sendika organizatörü ile birlikte fabrikaya gittik. Kapıdaki görevli Ahmet Bey'in ikinci katta bulunan odasında, bizi beklediğini belirtti.
Ahmet Bey bizi iyi karşıladı, yeni görevimde başarılar diledi. Ziyaretimizin asıl sebebini belirtmek üzere konuşmaya başlamadan önce, sendika baştemsilcisinin de çağrılmasını rica ettim.

Baştemsilci geldikten sonra konuya geçtim ve işçilere toplu sözleşmede kararlaştırılan ikramiyelerin  üç ay geçmesine rağmen ödenmediğini ve ödeme işleminin derhal yapılması gerektiğini belirttim.

Fabrika büyük ortağı ve Genel Müdür'ü Ahmet Bey, sakin bir tavırla çok sıkıntılı günler geçirdiğini, imkân bulunduğunda ödemelerin yapılacağını söyledi.
Ham madde ve nakit sıkıntısı çektiğini, alacaklarını tahsil edemediğine dair bir çok şey söyleyerek konuşmasını sürdürüyordu.

O, konuşmaya devam ediyordu ama ben dinleyemiyor, vereceğim cevapları düşünüyordum.
Tecrübe eksikliği, hukuki bilgi noksanlığı nedeni ile aklıma yatan uygun bir cevap oluşturamıyordum...

Ahmet Bey güzel cümleler kuruyor, konuşurken sağa sola yukarılara bakıyor el ve mimikleriyle konuşmasını pekiştirerek sürdürüyordu. Belli ki iyi eğitim görmüştü. Buna ilaveten iş hayatındaki tecrübesi ona, kendisine olan güveni artırıyordu.
Sendika baştemsilcimiz ise gözünü gözüme dikmiş öylece duruyor, vereceğim cevabı bekliyordu.

Düşündüm, imkân bulunca sözü, Nasrettin Hocanın borcunu nasıl ödeyeceğine ilişkin cevabını getirdi aklıma.
Hani  koyunlar otlarken, yünleri çalılara takılacak, takılan yünler toplanacak biriktirilecek sonra pazara götürülüp satılacak ve borç öylece ödenecekmiş!

İşte imkân bulma meselesi belirsizliğin devamından başka bir şey değildi.
İmkân bulunca...
İmkân bulununca...
İmkân ne zaman bulunacak?
Şartlar ne vakit oluşacak?

İKRAMİYELER BUZDOLABINDA

 Ahmet Bey "nerede oturuyorsunuz" diye sordum.
Lüks bir semt ismi söylemişti.
Ahmet Bey "üç ay önce nerede oturuyordunuz" diye sormuş ve yine aynı semt cevabını almıştım.

"Bakın Ahmet Bey, sıkıntılı günler geçirdiğinizi ve ikramiyelerin bu nedenle ödenmediğini belirttiniz, görülüyor ki buzdolabı yapan bu firmada ikramiyeler buzdolabına girmiş. Size göre buzdolabından ne zaman çıkacağı da belli değil."

"Söylediğiniz sıkıntılı günler size, sizin eve, dolayısı ile oturduğunuz semte hiç uğramamış, yaşantınızda da bir değişiklik olmamış."

"Halbuki işçilerin evlerindeki sıkıntılar çok daha derinleşti. Ben anlattıklarınızı mazeret olarak kabul etmiyorum, ikramiyeler derhal ödenmelidir, aksi halde bu işin sonu iyi olmaz" diyerek ziyareti sonlandırdım.

Ahmet Bey hiç cevap vermedi, öylece suratıma baktı, baktı...
Sanki, yaşın daha çok küçük, cevabın çok kaba ama ben bu durumu genç ve tecrübesizliğine veriyorum der gibiydi.

BAŞKAN DEDİĞİN BÖYLE OLUR

İki gün sonra Şubede çalışıyorum, 10 civarında işçi birlikte odaya girdiler.
İçlerinden biri "başkan öğlen paydosunda sizi tebrik etmeye geldik"dedi.
"Patronun ağzının payını vermişsiniz helal olsun başkan dediğin işte böyle olur." diye konuşmaya başladı. On onbeş dakika konuştuk, daha sonra bize müsaade diyerek kalktılar.

Gururlanmıştım...
On gün kadar, işçilerden ses çıkmadı. Fabrikaya telefon ettim. Sendika işyeri baştemsilcisinden ikramiyeler konusunda bir gelişme olup olmadığını öğrendim.

Ertesi gün öğleden sonra fabrikadaydım.
"Ahmet Bey ikramiyeleri hala ödememişsiniz, bu böyle olmaz" diyerek konuşmaya başladım ve iki üç saat kadar konuşmamız devam etti. Akşam olmuş ve işçi paydos zili çalmıştı. Ahmet Bey masasının üzerini  toparladı, askıda duran paltosuna bakmaya başladı. "Ahmet Bey paltoya hiç bakmayın konuşmamız lazım, ve bu işi halletmemiz gerekiyor." dediğimde fabrikada ben, organizatörüm, iki işyeri temsilcisi ve bir de Ahmet Bey kalmıştı.

İki saat kadar daha konuşmaya devam ettik. Zaman, zaman konuşmamızın şekli değişiyordu.
Ahmet Bey "evden beklerler çıkmam lazım" dediğinde "evde telefonunuz vardır sizin, haber verip toplantıda olduğunuzu söylersiniz."
*"Biz alışkınız telefonumuz da yok ki haber verelim." dedim. 

Konuşmalar devam ediyorken, bir ara Ahmet Bey'in huzursuzlanmaya başladığını hissettim. Belli ki sıkılmıştı.
"Sizinle yarın bir daha görüşelim" dedi. "Ahmet Bey bugünle yarının bir farkı yok, bu gün bu işi bitirelim"dedim.
Ahmet Bey "Ama mali durumu tam olarak bilmiyorum ne konuşacağız, neyi konuşacağız şu an tam bilgi sahibi değilim"dedi.
Yarım saat daha sürdü konuşmalarımız.

Vakit çok geç oldu ama anlaşma protokolünü imzaladık.
İki gün sonra işçilere ikramiyelerin onbeş günlük tutarının ödenmesi, ondan bir hafta sonra da kalan miktarın ödenmesinde mutabakata varmıştık. Protokolda belirtilen tarihlerde ikramiyeler ödendi.

*Arçelik Fabrikası kısa bir süre sonra Gebze Bölgesine taşındı.
**Doğrusu bu görüşmeden sekiz yıl sonra ev telefonum olmuştu. O yıllarda telefon istekleri sıraya konuluyordu.


2 Ocak 2018 Salı

İŞÇİLERİN SOSYAL GÜVENLİĞİ LÜTUF DEĞİL HAKTIR


SOSYAL GÜVENLİK LÜTUF DEĞİL, ÖNEMLİ BİR HAKTIR

İnsan hayatında sosyal güvenlik elbette hayati bir öneme sahiptir. Söz konusu çalışanlar, özellikle de ağır şartlar altındaki sanayi işçileri olduğunda bu önem daha da katlanır. Çünkü işçiler; bedensel, sosyo-ekonomik ve psikolojik açılardan her an çeşitli tehlikelerle karşı karşıyadır.

SSK Hastaneleri Yaralara Merhem Oldu

1945 yılında kurulan Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK), bir zamanlar işçilerin en temel, en hayati dayanağı konumundaydı. O dönemlerde kurum; işçi sağlığı, iş güvenliği, iş güvencesi, emeklilik ve barınma gibi alanlarda çok büyük hizmetler sunuyordu. İşçilerin ve ailelerinin tedavileri; tertemiz klinik, poliklinik ve hastanelerde, mesleğine idealizmle bağlı doktorlar tarafından yürütülüyordu. SSK, ayrıca barınma sorununu çözmek adına işçi kooperatiflerine de yol gösteriyordu.

Kuruluşundan itibaren sağlık altyapısını hızla geliştiren SSK, Çalışma Bakanlığı bünyesinde Türkiye’nin en önemli sağlık gücü haline geldi. Birçok şehir, bölge ve semtte dispanserler, poliklinikler ve hastaneler açıldı. Hatta İstanbul Şişli’ye bağlı Bomonti semtinde büyük bir ilaç fabrikasının kurulup faaliyete geçirildiğini dün gibi hatırlıyorum.

Bu sağlık hamlelerinin en görkemli adımlarından biri de bugün SBÜ İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi adıyla bilinen, Samatya’daki SSK İstanbul Hastanesi’ydi. 1960 yılında hizmete giren bu kurum; büyüklüğü, altyapısı ve donanımıyla SSK’nın ilk gurur kaynağı dev hastanesiydi.

Marmara Denizi kıyısında, şahane bir manzaraya sahip olan Samatya Hastanesi; İstanbul’a, çevre bölgelere ve Trakya’dan gelen tüm SSK’lı hastalara kucak açıyordu. Burası aynı zamanda adeta bir okuldu; asistan olarak göreve başlayan yüzlerce hekim, alanında uzman birer cerrah olarak burada yetişti.

Bu değerli hekimlerden biri de 1955 yılında İstanbul Tıp Fakültesinden mezun olan Dr. Mücahit Atmanoğlu’ydu. Genel cerrahi uzmanlığının ardından klinik şefliği yapan Atmanoğlu, 1974 yılında ise hastaneye başhekim olarak atandı.

Hastane Ziyaretleri ve Unutulmaz Bir Anı

1965 yılında Türkiye Maden-İş Sendikasının Silahtarağa Merkez Şube Başkanlığına seçilmiştim. Yoğun sendikal faaliyetlerimin arasına, fırsat buldukça hastane ziyaretlerini de eklerdim. Bölgemizde uzun yıllar hizmet veren Eyüp Dispanseri, 1952’den itibaren SSK Eyüp Hastanesi olarak çalışanlara kucak açmıştı.

Şube başkanlığım döneminde, özellikle iş kazası geçiren üyelerimizi sık sık ziyaret eder, sağlık durumlarını yakından takip ederdim. Eyüp Hastanesi Başhekimliği, daha ileri tedavi veya ameliyat gerektiren hastaları tam teşekküllü büyük hastanelere sevk ederdi. Bu sevklerin adresi de çoğunlukla Samatya Hastanesi olurdu.

1967 yılında İstanbul ve Trakya Bölge Temsilciliğine atandığımda, göz bebeğimiz gibi gördüğümüz bu pırıl pırıl hastaneye gidiş gelişlerim daha da arttı. Hasta üyelerimizi ziyaret ettikten sonra mutlaka doktorlarla görüşür, bilgi alırdım. Sayın Prof. Dr. Mücahit Atmanoğlu’nu da bu yıllarda tanıdım; hastalarına gösterdiği o büyük titizliğe ve ihtimama bizzat şahit oldum.

1974 yılına geldiğimizde, Kemal Türkler’in DİSK Genel Başkanlığı döneminde Türkiye Maden-İş Sendikası Genel Başkan Vekilliğine seçilmiştim. Aynı zamanda Toplu Sözleşme Dairesi Başkanlığını yürütüyordum. Gündemimiz olağanüstü yoğundu; her gün üç dört farklı iş yeri için müzakereye oturuyor, MESS ile oldukça çetin görüşmeler yürütüyorduk.

İşte bu yoğun günler sırasında Sayın Atmanoğlu’nun Samatya Hastanesine Başhekim olarak atandığını öğrendim. Kendisine başarı dileklerimizi iletmek ve yeni görevini kutlamak amacıyla sınırlı sayıda bir heyetle hastaneye gittik.

Sohbetimiz sırasında bir ara laf arasında, "Üç yıl önce özel bir hastanedeki doktor akut apandisit teşhisi koymuştu ama bak, hâlâ ayaktayım ve turp gibiyim," diye takıldım.

Mücahit Bey tebessüm ederek, "Kendine o kadar güvenme, gel seni bir muayene edeyim," dedi. Muayene etti, birkaç soru sordu ve net bir tavırla ekledi: "Seni ameliyat edeceğim."

Ben şaşkınlıkla, "Tamam, uygun bir zamanda hazırlanıp gelirim," dediysem de kabul etmedi:

"Hayır, hayır, hemen şimdi! Başhekim olarak ilk ameliyatımı sana yapacağım. Zaten topu topu 10-15 dakika sürecek."

Hemen görevliye ameliyathanenin durumunu sordu. Aradan çok geçmeden kendimi ameliyat masasında, onun hünerli ellerine teslim olmuş halde buldum...

Sohbetimiz sırasında bir ara laf arasında, "Üç yıl önce özel bir hastanedeki doktor akut apandisit teşhisi koymuştu ama bak, hâlâ ayaktayım ve turp gibiyim," diye takıldım.

Mücahit Bey tebessüm ederek, "Kendine o kadar güvenme, gel seni bir muayene edeyim," dedi. Muayene etti, birkaç soru sordu ve net bir tavırla ekledi: "Seni ameliyat edeceğim."

Ben şaşkınlıkla, "Tamam, uygun bir zamanda hazırlanıp gelirim," dediysem de kabul etmedi:

"Hayır, hayır, hemen şimdi! Başhekim olarak ilk ameliyatımı sana yapacağım. Zaten topu topu 10-15 dakika sürecek."

Hemen görevliye ameliyathanenin durumunu sordu. Aradan çok geçmeden kendimi ameliyat masasında, onun hünerli ellerine teslim olmuş halde buldum...








17 Aralık 2017 Pazar

CUMHURİYET DÖNEMİ SENDİKALAŞMA VE SANAYİ

KALKINMA ANADOLUDAN BAŞLIYOR

Cumhuriyetle birlikte başlayan sanayi hamleleri Anadolu'da filizlenmeye başlamıştı.
Halkın ve ülkenin ihtiyacı olan bir çok gıda ve sanayi malzemesine ihtiyaç vardı.
İşte bunları üretmek, ülkenin hizmetine sunmak halkın ihtiyaçlarını karşılamak üzere bu dönemde çok sayıda fabrika kurulmaya başlandı.

1923  Yılında  nüfusumuzun yaklaşık yüzde doksandan fazlası okuma yazma bilmiyordu. Bunların da bir kısmı ise sadece okuyabiliyor ancak yazamıyordu.
Osmanlı Devletinin yenik çıktığı Birinci Dünya Savaşı bittiği zaman, ülkemiz herkesin bileceği gibi tam bir enkaz halindeydi. Böyle bir ortamda sanayi hamlesi başlatarak fabrikalar kurmak elbette imkânsızdı.

1923 yılından itibaren sanayide, sağlıkta, savunma sanayinde, eğitim ve ulaşımda büyük adımlar atıldı. Büyük Millet Meclisinin kuruluşu ile birlikte, devlet kuruluşları teker, teker ortaya çıkmaya başladı.

Ülkemizin sesini dünya kamuoyuna duyurabilmek için hemen bir ajans kuruldu.
Milli mücadelemizin haklılığını ve halkımızın kararlılığını Anadolu Ajansı, o zamanlar geceli gündüzlü duyurmaya çalışıyordu.

Ülkemizde ilk çimento fabrikası 1926 yılında, Belçikalı bir şirket tarafından İstanbul Kartal'da Yunus Çimento adıyla kuruldu. Okuma yazma ve eğitim seferberliğine katkı sağlayacak SEKA kağıt Fabrikası, 1934 Yılında Kocaeli Bölgesinde(İzmit) kuruldu.

1938 Yılına kadar silah fabrikaları başta olmak üzere, şeker fabrikaları, askeri mühimmat, mensucat (tekstil) uçak fabrikaları ve daha saymakla bitmeyecek pek çok fabrika kuruluşları birer ikişer gerçekleşiyordu.

Sanayileşme çalışmaları iktisadi devlet kuruluşları olarak ve ülke ihtiyacının önceliklerine göre tek parti dönemi sonuna kadar devam etti.

HER FABRİKA BİR KALEDİR 

Sanayisi ve ekonomisi gelişmemiş bir ülkenin bağımsızlığını kazanması ve koruması elbette kolay değildi. Bu yüzden, devletin ve Cumhuriyetimizin kurucusu, Mustafa Kemal Atatürk,"her fabrika bir kaledir" diyordu. Biliyordu ki, ülke bağımsızlığının gerçekleşmesine giden en önemli yollardan birisi sanayileşmeden geçmekteydi.

Bir kısım Avrupa ülkesi 18. ve 19. yüz yıllarda sanayi devrimini tamamlamıştı. Osmanlı Devleti ise bu ülkelerden hiç etkilenmemiş, etkilenmek de istememiştir. O dönemde topraklarımızda yabancılar tarafından bazı işletmeler kurulmuş, yine onlar (yabancılar) tarafından işletildiği görülüyordu.

 Atatürk bir fabrika incelemesinde
Cumhuriyet dönemi ile birlikte "her fabrika bir kaledir" ülküsü ile sanayi kuruluşlarının büyük çoğunluğunun yapımına, Anadolu'dan başlandı. Bu da Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kalkınmayı ne kadar önemsediklerini gösteriyordu.

Atatürk döneminde çok sayıda fabrika kuruldu. 1926 Karabük Demir Çelik, 1937 Nazilli Basma, 1924 Makine Kimya Fişek Fabrikaları bunlardan bir kaçıdır.
                                      
DEMOKRAT PARTİ İKTİDARI

1950 Yılında yapılan genel seçimler sonunda iktidar değişikliği gerçekleşti.
Demokrat Parti, seçimleri büyük bir farkla kazandı.
Adnan Menderes Başbakan oldu...

CHP, ağzına kadar dolu bir hazine ve borçsuz bir ülke iktidarını, Adnan Menderes Başbakanlığındaki hükumete devretti.
Yapılan yeni planlamaya göre Demokrat Parti, sanayi kuruluşlarını, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlere doğru kaydırmaya başladı. İstanbul'da birçok bölgede istimlaklar yaptı.
Menderes "Her mahallede bir milyoner yaratacağız" söylemini uygulamaya koydu...

Özellikle İstanbul'da kurulmak istenen, zamanın büyük kuruluşlarına devlet tarafından çok ucuz arsa ve kredi desteği verildi. İstanbul'un gözbebeği sayılan bölgelerine alt yapısız ve plansız, fabrikalar kurulmaya başlandı. Yabancı sermaye ve yabancı büyük kuruluşlara çok büyük imkanlar sağlanarak iştahları kabartıldı.

Toplu iğne ve zincir, ampul, madeni eşya, kamyon, otobüs ve otomotiv yan sanayi, döküm, izabe, emaye, soba ve mutfak eşyaları üreten fabrikalar daha çok İstanbul'un Sur dışında, Bayrampaşa, Davutpaşa, Bakırköy, Güngören, Çekmece bölgelerinde kuruldu.

Zeytinburnu, Çekmece tarafına ise çeşitli dallarda üretim yapan küçük işletmeler ve çimento fabrikaları ile çok sayıda, tekstil ve deri işleme kuruluşları (tabakhaneler) yerleşti.

Eyüp, Silahtarağa, Haliç'in her iki yakası ise döküm, haddehane, bakır levha, çivi, inşaat demiri, kalorifer kazanları, çamaşır makinesi, buz dolabı gibi beyaz eşya üreten fabrikalarla doldu.

Levent bölgesi, radyo, televizyon ampul ve ilaç üretim merkezi olarak  adeta organize sanayi  bölgesi haline getirildi.
Kartal, Pendik ve Gebze bölgeleri çeşitli dallarda üretim yapan sanayi kuruluşlarının yoğunlaştığı bölge haline dönüştürüldü.

1960 yıllarına doğru sanayi, Kocaeli Bölgesine doğru kaydırıldı.
Önemli kuruluşlar, özellikle, büyük lastik fabrikaları İzmit'te, metalurji işletmeleri ise Dil İskelesi bölgesinde kuruluyordu. Alman sermayesi ile ilk boru fabrikası olan MANNESMAN yine bu bölgede, İzmit'te 1955 yılında kurulmuştu.
Menderes hükumeti, dolu olarak devraldıkları hazineyi bitirmiş ve Cumhuriyet döneminde ilk borçlanma dönemini başlatan iktidar olmuşdu.

Fabrikalar kuruluyor, makineler yerleştiriliyor, üretim bantlarının montajı da bitiriliyor, yakında imalata geçilecek.
Başta İstanbul olmak üzere şehir merkezlerine doğru yayılan bu işletmelerde çalışacak yeteri kadar işçi var mıydı? 
Gerekli araştırmalar yapılmış mıydı?
 
Çalıştırılacak yeterli sayıda insan yok!..
Yani işgücü, yani işçi yok!...

Kapitalizmi uygulamaya koyan sermayedarlar her şeyi hesap ettiler de, üretimin ana unsuru olan işçiyi unuttular mı dersiniz?..
Hayır unutulmadı, hesaplar çok iyi yapıldı!
Her şey yerli yerinde...

Üretim maliyetleri hesaplandı...
İmalatta (üretim) işçilik payı ne kadar olmalı idi?..
Kâr marjı ne olmalıydı?..
İşte tüm bu düşünceler somutlaştırıldı.
Cevap belli; Ne kadar az ücret o kadar çok kâr...

Kaynak bulundu!..
Kaynak Anadolu.
Anadolu'nun yoksul köylüsüydü...




Gemini ile sohbet